Olağan Maymunluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Olağan Maymunluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eylül 10, 2010
Ağustos 02, 2010
Aralık 04, 2009
The World's Worst Weapons
Bay Dougherty “Dünya’nın En Kötü Silahları” adını verdiği bu ufak boyutlu kitabında bize insanlık tarihi boyunca üretilmiş en kötü 150 adet silahı tanıtmaya söz veriyor. Arkadaki bu taahhüt, zaten ön kapakta ziyadesi ile vücut bulmuş. Kitabı sipariş vermeme sebep olan da bu akıllara ziyan, ne olarak adlandırmak gerektiğine pek karar veremediğim şey… Aralarında akrabalık ilişkisi olan bir kumbara ve uçak çiftleşmiş gibi! Toplam 320 sayfada neler yok ki… Anlaşılan iyice gırgıra alınmayıp biraz bilimsel olsun diye beş bölüme ayrılmış. Nispeten kronolojik bir sıra izlenerek; önce piyade silahları, kara araçları ve toplar, uçak ve füzeler, gemiler ve diğer deniz silahları en sonda da adamın iyice ipe sapa gelmezleri “çeşitli silahlar” deyip toparladığı bir bölüm var.
Kitapta yer alan bin bir türlü hıyarlık sonucu üretilmiş tüm bu cihazların tümü benim başta sandığım ve düşünmekten zevk aldığım gibi, Fransız ve İtalyan mucizeleri değilmiş… Hemen her ulusun katkısı var. Tam bir sayım yaparak size bu konuda kesin bir kanıt sunamıyorum ama sanırım bu iki ülke kadar, belki de daha fazla Amerikan ve Alman mucizesi de mevcut. Doğal olarak İngilizler de onlardan aşağı kalır değil. Üstelik İngiliz yaratıcılığı öyle pek sınır falan da tanımıyor. Kapak resmi olmaya hak kazanan “Sizarre-Berwick” Zırhlı Aracı mesela… Ama bununla da yetinmemişler doğrusu.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı yılları ve savaş sonrası ilk 10-15 yıl bu konuda oldukça verimli geçmiş. Savaş ganimeti Alman teknolojisinden arak hidrojen peroksit tahrik sistemli denizaltılar (1954), patlayıcı dolu fıçıları kıyılara çıkartma yapacak düşman güçlerinin üzerine saatte 100 kilometre süratle yollayacak roketli tekerlekler “Panjadrum” (1943), “Skybolt” havadan yere nükleer füze (1962), arkasındaki dört namlulu görkemli taretin bir it dalaşında düşman uçakları ile başa çıkabileceğine ciddi olarak inanılan tek motorlu av uçağı “Boulton-Paul Defiant” (1939) gibi…(Eğer pilot kendine saldıran düşman uçaklarının arasında sağa sola kıpraşmadan düz bir bir çizgide uçabilse bak sen gör o vakit arkadaki taret neler yapacak). Aslında İngiliz listesi oldukça uzun da, ben diğer uluslara haksızlık olmasın diye kısa keseyim dedim.Saçmalık konusunda Amerikalılar da pek aşağı kalır değiller. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında dinamit atan toplardan tutun da, atom enerjisi ile çalışacak bombardıman uçağı NB-36H’a dek. Burada adamların belini büken önemsiz sorun reaktörün olası zararlı etkilerinden mürettebatı koruyacak dört tonluk kurşun plaka ile 120 santim kalınlığındaki kokpit camının ağırlığı, yoksa, olmayacak bir şey değil.
Saatte bin kilometreyi zar zor geçebilen ve bir şırınga ya da sustalıyı andıran tasarımdaki X-3 “Stiletto” uçağı da bu kitapta kendine mümtaz bir yer ediniyor. Başka sapıklıklar da var. Daha önce hiç görmediğim Mach3 süratlerde ve yerden birkaç metre yüksekte haftalarca uçabilen, esas zararı uçarken egzozundan çıkan radyoaktif serpinti olan “Pluto Projesi” gibi.Alman teknolojisine bence ayrı bir cilt ayrılması gerekirken, bu ulus duvar köşelerinden ateş edebilir (30 ve 45 derecelik açılar için olanları üretilmiş; ama daha hırslı, doksan derece ile ateş edebilenleri de düşünülmüş), kıvrık namlulu tüfekler, mistel kombinasyonları, maksimum sürati saatte 13 kilometre olan ve o dönemde Almanya’daki hiçbir köprüyü ağırlığı yüzünden geçmesi mümkün olmayan tanklar gibi oldukça az ürünle temsil ediliyorlar. Bu devasa tank işine Sovyetler daha önceki tarihlerde kuvvet vermişler. (Var, onların da, 1933 gibi erken bir tarihte yaptıkları 11 kişilik mürettebata sahip tankları var). Yuvarlak planlı, toplar ateşlenince kendi etrafında dönmesi bir türlü engelleyemedikleri savaş gemileri bile mevcut “Novgorod” (1871).
Ama yaratıcılık tükenmiyor; İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman tanklarına saldırmak için yetiştirdikleri ve üstlerinde patlayıcılar olan “mayın köpekler”… Tankların gürültüsünden ürken bu “silahlar”, kendilerini yetiştirip besleyen dostların müşfik kollarına geri koşturunca bir dizi sıkıntı olmuş parti komiserleri arasında…
Fransızlar neden geri kalsın ki? Onlar da büyük ulus değil mi? Maginot Hattı ve 1929 gibi erken bir tarihte üfürdükleri gövdesinde sekiz inçlik iki adet top olan “ Surcouf” denizaltıları ne güne duruyor… Dahası, pek çok ulus; Çekler, Japonlar, Finler, İtalyan ve Çinli’ler de bu kitaba katkıda bulunmuş.
Konu edilen bir kısım silah da prototip ve ilk üretimlerindeki sorunlar çözüldükten sonra etkili olarak kullanılanlar. Bunların arasına M16 piyade tüfeği, F104 Jet uçağı alınmış. Bazıları tasarlandıkları görevler dışında başka görevlerde rüştlerini ispatlamış olanlar. Ju87 “Stuka”, Nükleer bombardıman görevlerinde kullanılmak için tasarlanan ama, sonraları tanker uçağı olarak kırk elli yıl süre ile kullanılan “Handley Page Victor” da bunlardan.
Sonuç: Hemen hemen herkesin internette biraz eşelenip, annemin deyimi ile “okumadan alim gezmeden seyyah” olduğu günümüzde sanki kitaplardan da hala okuyup öğrenecek şeyler var. Barnes & Noble sitesinden altı dolar doksan sekiz sent mukabili alınabilecek bu eğlenceli ve öğretici kitap da onlardan biri.
The World’s Worst Weapons
“From Exploding Guns to Malfunctioning Missiles”
Dougherty, Martin J.
Barnes and Noble , 2007
Okumakla adam olunsaydı....
Etiketler:
Oku Adam Ol,
Olağan Maymunluklar
Temmuz 26, 2009
Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation
Bu çok ilginç ve yararlı, ufuk açıcı haberde karanlıkta kalan bazı noktaları tartışsam, entelleküel kimliğim gözünüzde darbe alır mı?
Birinci konu ve hiç anlamadığım: bu tür bir rezillikten/haberden insanların, gazetelerin özel olarak DHA (Doğan Haber Ajansı) muhabirinin nasıl haberi olduğu. Muhabir makamında otururken telefon çalıp, birisi filmlerdeki gibi; “abi, lazerle epilasyon yaparken, kadının bla bla bla”? Yoksa, Mağdure mi açıp telefonu bildiriyor? Yüz yüze görüşme talep etmiş olabilir mi M.T.? Neticede, vücudun coğrafyasında öyle bir yerde ki bu tahribat alanı, öyle “şak” diye de söyleyemez insan.
Haber bir taraftan son derece enformatif, diğer taraftan bazı noktaları bilerek karanlıkta bırakıyor gibi. Bizlere bir tür ne bileyim, polisiye roman şeyi yaşatıyor. Burada Erol Akkır’ın ustalığına şapka çıkartmamak elde değil.
Başlığı oku
rken ürperiyoruz: “Lazerle epilasyon yaparken kadının vajinasını yaktılar” iki tür okuma yapılabilecek cümle bu. Sanki ters giden, şirazesinden çıkmış bir bilimsel deneyden söz ediliyor. “Amatör imkanlarla siklotron yapmaya çalışıyorduk, sonra nasıl oldu bilemiyorum, arkadaşın vajina’da yanıvermiş bulundu” gibi! Bir edilgenlik, kontrolsüzlük var işin içinde. Diğer okuma ise biraz daha tatsız; yakıcılar daha bir donanımlı, ne yaptıklarını bilir haldeler: Banka soygunu esnasında etrafa ateş açıp birilerini ağır yaralamak gibi. İlkinde vajinada hasara sebebiyet verenin edilgen salaklığı söz konuyken, ikinci durumda işin içine bir parça sadizm, bilinçli bir kötülük dürtüsü karışıyor.“Epilasyon sırasında çok canım yandı”
Bu haberlerin bir güzel tarafı da, okuyucunun işin zaman boyutu ile kafasının karıştırılmaması: haberin yayınlandığı tarih ile bu tensel facia arasında güncellik açısından bir ilişkisizlik haberi ebedi kılıyor. Öyle ya; Antalyalı M.T.’nin vajinasının yanışı bilgisine ulaşmamızın ne zaman olacağı çok da önemli değil . Bu facianın/haberin gazetede var oluş anının; sayfa düzeni, gazetenin "gündem” adlı sayfalarının doluluğu ile yakın bir ilişkisi var. Fakat zaman adlı karmaşık olgu bir şekilde müdahil habere ve kafamızı karıştırmaya devam ediyor. M.T. birer hafta arayla iki defa girdiği iki seansta, genital bölgesinde, yani vajinasında yanık oluşmuş. (Gazete burada eğitici misyonu gereği bize facianın tam yerini tarif ediyor. “Genital bölge”! OHAL Bölgesi falan gibi bir yer olmalı bu, ama biraz daha aşağıda). İnsanın aklına hemen “peki, M.T.'nin makinayı daha birinci seansta yaktılarsa, niye o zaman inatla ikinciye devam etmiş, biraz daha yansın diye mi”? İnsan bu kadar saf olabilir mi ? Hadi, haberi yapan Erol bey saf, yoksa bizler mi safız?
Alınan rapor “Birinci ve İkinci derece yanık”. Maalesef haber bu açıdan da çok net değil. Acaba bazı bölgeler birinci, bazı bölgeler ikinci derece mi yanmış yoksa, inatla devam edilip, ikinci seansta mı sahip olunmuş “ikinci derece yanığa"? Aslında bildiğiniz gibi; Birinci derece yanık dediğin; güneş yanığı, yani sıyırsa M.T. bikini - ya da her neyse onun - altını, verse güneşe orayı. Al sana “birinci derece yanık”. Ama bir de mağduriyet var işin içinde. İnsan mağduriyetin nedenini öğrenmek istiyor ister istemez. İşlevde bir bozukluk mu olmuş? Kullanımda problemler nelerdir? İkincil kullanıcıların mağduriyeti söz konusu mu? Onların mağduriyeti nasıl giderilebilir? Hayat çok zor. M.T. için de, bizim için de…
Haberi ile yorumları da siz yapıverin bi zahmet.
Haydi, kalın sağlıcakla.
Edited By Miki
Etiketler:
Lazer Epilasyon,
Olağan Maymunluklar
Temmuz 12, 2009
Yüz "Tır'nan" Gelen Adam
Michael Jackson’un öldüğünü esefle öğrendim ve birkaç gün süreyle, bu bilginin ezici ağırlığından kurtulamadım. Yaşamımı kolaylaştırma adına, kategorik olarak gazete radyo ve televizyondan kaçınıyor olmama rağmen, takdir-i ilahi Maykıl’ı Los Angeles’de, beni de, Maltepe – Üstbostancı arasında gelip buldu maalesef.Radyodan bu elim haberi, yurdumun birinciye gelen organizatörlerinden birinin onunla ilgili anılarını naklederken öğrendim. Sürekli ağzında tatlı bir şeyi emermiş gibi konuşan bu mühim zat bize “Maykıl’nan” ahbaplığını, Yurdumuza ilk defa “yüz tır'nan” gelinip verilen bir pop konserinin yüce Türk Milleti’nin ufkundaki patlamayı, açılımları anlatıyordu. Onu, Türkiye’ye getirmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, “Maykıl’nan” kişisel ilişkisinin yardımı ile başarmıştı işi… İçinden çıktığı bu topluma görevini yerine getirmiş olmanın gururunu ses tonundan sezdim hemen. Fakat, bu iş nasıl oluyordu onu anlamamıştım. Bu organizatör nasıl hemen bulunup buluşturulup stüdyoya çağrılıp konuşturulabiliyordu? Diyelim; Afyon Oruçoğlu kaplıcalarında iken adamcağızı arayıp, “ismi lazım değil abi; Maykıl Ceksın sizlere ömür, bi bizim sütüdyoya gelsen de, şu yüz tır'nan gelip verdiği konseri anlatsan, gözünün yaanı yidiim?” mı deniyor? Adamın telefonu boku püsürü nasıl bu kadar çabuk bulunuyor? Afyon Otogarından stüdyoya mı ışınlanıyor bizim organizatör? İnsanların Los Angeles’de ölen bir pop şarkıcısı ile ilgili görüş ve anılarını bizimle paylaşmak için gösterdikleri bu çaba yüreğimi yakıyor. Fakat, devrisi gün televizyonda ana haber bülteni haber sunucusu yavrunun iki adet uzman ile yaptığı söyleşi yürek paralayıcıydı... Mevtanın müzikalitesi hakkında fikir beyan edecek insanları bulup çıkaran bu televizyonculuk hadisesi karşısında ben de şapka çıkardım hakkaten. Yurt genelinde 20-25 dakika boyunca tüketilen elektriğe de yanmamak mümkün değil ya, ne çare...
Burada gerçekten merak ettiğim bir husus var. Televizyon kanallarının elinde çok kapsamlı bir veri tabanı olmalı. Diyelim: yirmi kasım 2009’da Howard Wilson Tindall Jr.’ın ondördüncü ölüm yıl dönümünde veya, yirmi temmuz 2009’da aya inişin 40. Yıl dönümünde, televizyona çıkarmak için ellerinde yörünge mekaniği konusunda uzman birilerinin adı, adresi, cep telefonu numaraları olmalı. "Tak", bulup çağrılıyor insanlar. Bu, “konunun uzmanları” fenomeni ciddi olarak incelenmesi gereken bir konu aslında. Bildiğini aklının erdiği kadarı ile anlatma yeteneğine sahip bu “uzman”ları her defasında muazzam bir şaşkınlıkla izliyorum. Karpuzun akşam yemeğinden kaç dakika sonra yenmesi konusu ile Maykıl Ceksın arasında, hemen her konudaki bu uzman bolluğu bende “Allah belanızı versin” refleksini tetikliyor ister istemez.
Yörünge mekaniği, dolayısıyla Ay’a iniş daha kavranabilir bir fenomen benim için. Ama, görüntüsünün gerçekliğinden bile emin olamadığım, tümüyle illüzyon şu “şey”, – bu bağlamda çizgi roman kahramanlarından farkı yok- fazla akıllı olmayan bir birey olarak bana fazla bir anlam ifade etmiyor. Maykıl Ceksın ile ilgili aklımda kalanlar; kutsal mekan “Neverland”daki atlı karınca, orta yaşlı bir pezevengi anıştıran baba Ceksın, kedi yavrusu gibi tutarak öz evladını pencereden gazetecilere gösteriş ve çok duyarlı, ince bu adam-çocuğun cinsel gelişimini tamamlamamış homosapiens’lere hastalıklı ilgisi... Gezegenimizin kültürel birikimine yaptığı cömert katkılardan, NTV akşam haberlerine çıkan uzmanlar bizleri aydınlatana dek bilgim yoktu işin açığı… Onların hiç biri çocuklara olan ilgisinden bahsetmedi, uzmanlık diye buna derim işte. Dar bir alana yoğunlaşmış ilgi ve bilgi. Hadi, organizatör başka hesaplar yapıyor, onun için Maykıl Ceksın yüz adet dizel motorlu kamyonu ifade ediyor, anladım. Olabilir. Ama, haber sunucusu yavru neden söz konusu defodan hiç söz etmiyor?
Buna rağmen, benim gönlüm hala, pedofil olmadığından emin olduğum Howard Wilson Tindall Jr.’dan yana! Yüce Allah’ım bu olağanüstü zeki insana gani gani rahmet eylesin. Amin!
Edited By Miki
Etiketler:
Olağan Maymunluklar
Nisan 29, 2009
Nisan 28, 2009
Darth Vader Camii Şerifi

Çocukluğumda, gazete ve dergilerin vazgeçilmezlerindendi şu, “aradaki bilmem kaç farkı bulun” zevzekliği. Bir garabet olarak yıllar sonra karşıma çıktı. Yeni on yılın muazzam icadı, sonu “şehir” veya “kent” olarak biten, otoyol kenarı yaşam dünyalarından birinin ucunda. Delice tüketilen her şey gibi –şehir’li, -kent’li yapı grupları da yerlerini başka bir furyaya bıraktı. Yeni “tarz”; –evleri! Veya -li evler takısı ile bitenler. Şöyle mesela: “Hades Evleri”, “Krematoria Evleri”, “Klitorisli Evler” gibi... Başka bir alternatif bölgenin eski adını kullanmak: Kalamış'ta ev yapılıyor ise “Kalamisia Evleri” diyorsunuz mesela. Fakat benim küçücük aklı tümüyle bedenden çekip çıkaranı, İstanbul Maslak’da bina edilen, Manhattan'ın dayı oğlu “Mashattan”! "Hani Manhattan var... New York'ta. Işıl ışıl, yüksek binalarla dolu. Hah, işte bizim Maslak var ya..." diyerek anlatmaya çalışırken bile gözüm kararıyor, başım dönüyor. Ama anladınız işte.
Gelelim "aradaki farkı bulun" oyununa: Yapıldığı yıllarda epey rağbet görmüş, fakat bir süredir yaldızı oldukça dökük bu yerleşimde yaşayan bireylerin –eğer ezilmeden ulaşabilirlerse- kullanacağı bu cami, kapısının önünde Simon Legree’yi Tom Amca’yı kırbaçlarken görmeyi umacağınız, plantasyon kaşânesi tarzında bina edilmiş bir dükkan-okul’a komşu. Dükkan-okulun bir de dükkan-ana-okul’u var ki, tüm bu mimari Disneyland tek bir yazının konusu olamayacak kadar cıvık…
Bizim cami, çağdaş bir mimarlık örneği olmak üzere tasarlanmış belli ki. Tasarlayan, mimarlıkla İslam dini arasında determinist bir bağlantının var olduğunu savunan ve uygulayan kesime ait biri olmalı…
Genel olarak bu kesimin önemli çabası, mimari açıdan bakıldığında “bugün”e çözüm getirmekten çok “dün”ü açıklamak. Fakat o, o parlak insan burada ayrılıyor işte. Bizim mimar, çağdaş mimarlık üretiminde İslami içeriğin ne olabileceği sorununu “bugün”le bile uğraşmadan, gelecekte aramış, bulmuş da… İslam’da, kişioğluna verilen bireysel özgürlüğü (eski deyimle, “ irade-i külli”yi) sonuna kadar kullanıyor. Tüm bireyler gibi onun da, bu özgürlüğün bokunu çıkarıp, feza aleminden kentsel strüktürümüze muhtelif öğeler indirdiğini seziyorum. Kurgusal bir evrenden getirip Ataşehir’e konduruyor Darth Vader’i. Siyah miğferi ve ışın kılıcı ile.
Kasabalarda, köylerde son on onbeş yılda yapılmış oldukları belli, çoğunun paslanmaz çelik minaresi balistik füze maskotu boyut ve formunda (Bunların en iyileri Bolu Dağı civarında, yol kenarında bulunuyor) bir sürü tuhaf, garip cami görüyorum. Çoğu, köy ya da kasaba cami yaptırma derneği marifeti olan bu yapılar parası, aklı ve görgüsü kıt hevesliler tarafından yapılmışlar. Oysa, “Darth Vader Camii Yaptırma Derneği” falan kurup makbuzla para toplanarak kotarılamayacak bir girişim buradaki. Sıkı bir tasarım süreci, profesyonel pratik, muhtelif hiperuzay seyyahatler, yığınla para ve ince bir zevksizlikten söz ediyoruz. Boru değil.
Bu mimari tema parkı civarında artık işim kalmadığı için inşaatın son durumunu bilmiyorum. Fakat o civarda, geceleri siyah pelerinli iri yarı bir adamın elinde ışıldayan bir çubukla, “Luke sum ipse patrem te” [1] diye bağırarak dolaştığı söyleniyor!
Edited By Miki
Etiketler:
Çağdaş Camiler,
Mimarlık,
Olağan Maymunluklar
Şubat 17, 2009
Bir Türk Büyüğü : Hazret-i Valentin
Batının “Aziz Valentin Günü” olarak götünden uydurduğu, esasen Hristiyan Dünyası ile bile ilgisi olmayan bu pagan adetinin Roma’da her yıl on dört şubatta Faunus ve Lupercus adına kutlandığı, genç erkeklerin Faunus adına kurban ettikleri keçi ve köpeklerin yüzmüş oldukları derilerini ince şeritler halinde kesip - ki, bunlara Februa deniyor, February - Şubat ayı da oradan gelmekte - kentteki karı kıza bunlarla gelişi güzel vurduğu, bu şeritlerin denk geldiği ablalardan biri ile gelecek festivale kadar halvet olabileceği, hani şu iç gıcıklayıcı "dost hayatı"na teşne bir festival olduğunu… anlatmayı düşündüm, o Cumartesi akşamı metroda karşımızda oturan elinde bir adet gül tutan başörtülü hanım kızımıza ve yandaki koltuğu işgal eden yarra-tığa. Ama üşendim hakkaten. Bunları anlatınca, mevzuubahis adetin Roma’da en azından 325’e kadar devam ettiğini ve Hristiyanlığı kabul eden İmparator Constantine’nin durumu kökten değiştirmek yerine bazı noktaları eğip bükmekle yetindiğini (bizim Valentin tam burada bordroya alınıyor işte) falan anlatmak gerekecekti… Ben de sıkıldım. Aslında o akşam İstiklal Caddesi’ni işgal eden ve “kutlamalar”da bulunan hayvanlara anlatmalıydım belki. “Olm bak, sapına kadar abazasınız, ilacınız bende. Var ya, kesin şurdan bi köpek...yüzün derisini.... Sonrasında neler olacağını anlatıcam ben size ” desem… Ama sosyal hayata bu kadar müdahil olmayı istemedim doğrusu. Kanaat önderleri, gül satıcıları, siktirici binbir türlü ıvır zıvır esnafı, mücevherat süpermarketleri ve eğlence yeri sahipleri vs. yeterliydi. Ben bilir bilmez burnumu sokmayayım dedim.
Şimdi helecanla kabotaj bayramını bekliyorum…
Edited By Miki
Etiketler:
Muayyen Günler,
Olağan Maymunluklar
Aralık 27, 2008
Elalemin Teksas'ı Tommiks'i varsa, Bizim de TARKAN'ımız Var Demek Geliyor İçimden
Galiba, Birinci Körfez Savaşı ertesi günlerdi. Amerikan Birlikleri Komtanı, Normın Şıvarzkof cüssesi hasebiyle -af buyur- “
ayı”ya benzetiliyordu. Yaratıcılığın sınırlarının devamlı zorlama çabasının iğne ipliğe döndürdüğü basın mensupları yetinmeyip, fıkara adama “çöl ayısı” dediler. Dönemin anlı şanlı partisi ileri gelenlerinden biri de, -hani şu motel irisi kent dışı otellerde yapılan parti şeylerinden birinde- kendine “otel ayısı” sıfatını yakıştırdı. Beyaz buruşuk çarşaflı bir otel yatağının ucuna çökmüş, ayağında terliklerle fotoğrafları yayınlanıyordu bizim ayı’nın. Aslında, semiz bir öküzü andırıyordu bence. Devamlı sinekkaydı tıraş ve takım elbise ile dolaşanından… Yok, konu o değil. Konu, “kendimizden” olmayana duyduğumuz hayvansı nefrete, uzak duruşa, küçümsemeye karşılık gelen, ezik bir karşılaştırma/benzeştirme dürtüsü. Aslında özendiğimiz dünyanın çok yönlülüğünü, ulaşmak için ödenmiş bedeli, tüm bunların neden-sonuç ilişkisini görmeyen, yüzeysel tutum. Bildiğiyle yetinen, sığ, popüler özgüven makinesinin pompaladığı seruma bağlı olarak yaşamak zorunda kalan ksenofobik bizler.
Bir avukatlık bürosunda geçen Amerikan dizisini hatırlıyor musunuz? Dizininin kahramanlar
ından biri olan avukat yavru pek popülerdi bir ara (biraz sıskaydı mıskaydı ama, iyiydi bence). Yaratıcı bir konu olarak, hemen “Bizim Ally Mc Beal’ler” haftalık dergi sayfalarında işlendi. Kocaman kıçlı avukat hamfendilerin hayat hikayelerini, Amerika’nın örekesinde mukim, kurgusal bir avukat “yazıhanesi” üyesi ile müşterek taraflarını öğrendik. (Evet çok müşterek yanları vardı, bir tek kıç uymuyordu ama bunlar da zaten”bizim Ally McBeal’ler”di.)
”Bizim” olmak çok önemliydi. Özgüven kalesinin önünde çevik bir maymun gibi oradan oraya sıçrıyorduk ama, “onlar” sürekli döşüyorlardı bize. Bu tek kale maçta hezimet sürerken, altyapıdan başka bir oyuncu yetişti. Oyuncunun adı: Onlarınbilmemnesivarsa bizimdeşeyimizvar. Doğru, telaffuzu zor. Kamyon arkasına “Son İprator” yazarız “biz”. Bu yüzden isterseniz, kısaca aşağılık duygusu deyin ona.
Gıpta edilen, özlem duyulan herhangi bir şeyi, sahibi olduğunuz dandik benzeri ile ikame huyunu “onlar” bir ulus olarak tatmamış oldukları için esef ediyorum. Teksas Tomiksleri varsa, bizim de Tarkanımız, Karaoğlanımız var. Türk Top Gun’u ! Onların çiizkeyki varsa, bizim de höşmerimiz var. Pizza mı? Siktir et. Lahmacundan arak o. Bizim çoban yamçısını alıp Barbur yağmurluk yapmışlar. Peynirin en hası Erzurum’da… Sandıklı’nın leblebisi, Devrek’in bastonu meşhur. (Japonya’da Kobe kentinin de çelikten Savaş gemisi meşhurmuş. II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde. Şimdi de süper tankeri! Girdi mi yine?) Yirmi yedi Mayıs ihtilali öncesi, durum-vaziyetten haberdar edilen General Madanoğlu’nun önce yan çizip, “benim bu işlere aklım ermez. Bende kafa yok, taşak var” dediği rivayet edilir. İlk aklıma gelen; onların aklı varsa, bizim de … oldu. Keşke öyle olsaydı.
Haydi, selametle…
ayı”ya benzetiliyordu. Yaratıcılığın sınırlarının devamlı zorlama çabasının iğne ipliğe döndürdüğü basın mensupları yetinmeyip, fıkara adama “çöl ayısı” dediler. Dönemin anlı şanlı partisi ileri gelenlerinden biri de, -hani şu motel irisi kent dışı otellerde yapılan parti şeylerinden birinde- kendine “otel ayısı” sıfatını yakıştırdı. Beyaz buruşuk çarşaflı bir otel yatağının ucuna çökmüş, ayağında terliklerle fotoğrafları yayınlanıyordu bizim ayı’nın. Aslında, semiz bir öküzü andırıyordu bence. Devamlı sinekkaydı tıraş ve takım elbise ile dolaşanından… Yok, konu o değil. Konu, “kendimizden” olmayana duyduğumuz hayvansı nefrete, uzak duruşa, küçümsemeye karşılık gelen, ezik bir karşılaştırma/benzeştirme dürtüsü. Aslında özendiğimiz dünyanın çok yönlülüğünü, ulaşmak için ödenmiş bedeli, tüm bunların neden-sonuç ilişkisini görmeyen, yüzeysel tutum. Bildiğiyle yetinen, sığ, popüler özgüven makinesinin pompaladığı seruma bağlı olarak yaşamak zorunda kalan ksenofobik bizler. Bir avukatlık bürosunda geçen Amerikan dizisini hatırlıyor musunuz? Dizininin kahramanlar
ından biri olan avukat yavru pek popülerdi bir ara (biraz sıskaydı mıskaydı ama, iyiydi bence). Yaratıcı bir konu olarak, hemen “Bizim Ally Mc Beal’ler” haftalık dergi sayfalarında işlendi. Kocaman kıçlı avukat hamfendilerin hayat hikayelerini, Amerika’nın örekesinde mukim, kurgusal bir avukat “yazıhanesi” üyesi ile müşterek taraflarını öğrendik. (Evet çok müşterek yanları vardı, bir tek kıç uymuyordu ama bunlar da zaten”bizim Ally McBeal’ler”di.)”Bizim” olmak çok önemliydi. Özgüven kalesinin önünde çevik bir maymun gibi oradan oraya sıçrıyorduk ama, “onlar” sürekli döşüyorlardı bize. Bu tek kale maçta hezimet sürerken, altyapıdan başka bir oyuncu yetişti. Oyuncunun adı: Onlarınbilmemnesivarsa bizimdeşeyimizvar. Doğru, telaffuzu zor. Kamyon arkasına “Son İprator” yazarız “biz”. Bu yüzden isterseniz, kısaca aşağılık duygusu deyin ona.
Gıpta edilen, özlem duyulan herhangi bir şeyi, sahibi olduğunuz dandik benzeri ile ikame huyunu “onlar” bir ulus olarak tatmamış oldukları için esef ediyorum. Teksas Tomiksleri varsa, bizim de Tarkanımız, Karaoğlanımız var. Türk Top Gun’u ! Onların çiizkeyki varsa, bizim de höşmerimiz var. Pizza mı? Siktir et. Lahmacundan arak o. Bizim çoban yamçısını alıp Barbur yağmurluk yapmışlar. Peynirin en hası Erzurum’da… Sandıklı’nın leblebisi, Devrek’in bastonu meşhur. (Japonya’da Kobe kentinin de çelikten Savaş gemisi meşhurmuş. II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde. Şimdi de süper tankeri! Girdi mi yine?) Yirmi yedi Mayıs ihtilali öncesi, durum-vaziyetten haberdar edilen General Madanoğlu’nun önce yan çizip, “benim bu işlere aklım ermez. Bende kafa yok, taşak var” dediği rivayet edilir. İlk aklıma gelen; onların aklı varsa, bizim de … oldu. Keşke öyle olsaydı.
Haydi, selametle…
Edited by Miki
Etiketler:
27 Mayıs 1960,
General Madanoğlu,
Olağan Maymunluklar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)