Emsallerine faiktir

Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadıköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şubat 25, 2015

Kadıköy V / Rüknettin Güney

Kadıköy Halkevi | Mimarın Plaketi
Genelde yazı yazmaya bu kadar ara vermiyorum. Kafamda yazacak şeyler, beyan edecek fikirler filan, hep  oluyor. Zaten edecek bir ki çift lafımız olduğu için soyunmuyor muyuz bu işlere? Ama bu defa ne olduysa oldu Neymiş, 3 dil biliyormuş bu monşer aday, biz tercüman aramıyoruz, ülkeyi yönetecek adam arıyoruz” denildiğini duyunca aslında kimsenin benim akıllarıma fikirlerime ihtiyacı olmadığı, hemen herkesin cehaleti ve “akıllı telefon”u ile mutlu olduğu gerçeğini fark ettim.  Ulan; üç dil biliyor olmak, ülkenin dışında ciddiye alınmak, saygı görmek  önemsenmiyordu bu ülkede, Titan II roketinde oksidizer için azot tetroksit, yakıt olarak da Aerozine50 kullanılmış olduğunu anlatmak isteyen birinin söyledikleri kimin umurunda olacak-tı ?

Kadıköy Halkevi  | Proje Maketi | Arkitekt 1938

Sonra… Sonra,   üç dil bilmesem de mesela Kadıköy ile ilgili anlatacaklarımın bitmediğini, edecek epey lafımın olduğunu hatırladım.  Mesela en son, hayatını Rubiaceae  familyasından bir bitkinin kavrulmuş tohumlarının satarak idame ettiren  adamcağız ve onun -muhtemelen- yapacak daha iyi işleri olmadığı için babalarının yanında işe girmiş erkek çocuklarından bahsediyordum.  Bu kadar anlatınca da, yapıldığı tarihte büyük ihtimalle epey sıradan, mütevazi  olan ve çevresi genişçe bir bok yığınına  dönüştükçe  bu işlere meraklı olanlar gözünde değer kazanan o yapıdan yukarı, şu meşhur boğa heykelinin oralara  çıkmak lazımdı. Ancak; maalesef anlatacaklarım bırak  yedi düvele nam salmış Osmanlı “medeniyyeti” ile ilgili olmayı, Selçuklu bilmemnesi  ile ilgili bile değil. Yani,  karar sizin.
Sol boynuz yönü halen araç trafiğine açık ve bu pis keşmekeş hayvanın kıçına doğu kıvrılıp, tepenin öbür tarafına devam ediyor.  Sağ taraf ise içten yanmalı motorlara memnu, ve fakat homo sapiens’e açık. Tahmin edileceği gibi bu da başka bir pis keşmekeş.  Ancaaak, sıkıntıya yeterince göğüs gerilirse ilginç bir şeyler görme olasılığı da var elbette .  Hem,  [çokafedersiniz Latince] boşuna mı Magna  Labores , Magna Premia”  denilmiş?

Süreyya sinemasından yukarı, yakın geçmişin o acayip ve pejmürde “Makdonalds Parkı”na  doğru çıkarken, öndeki bahçeye benzeyen bakımsız boşluğun ardına dikkatle bakılırsa uzun yıllar önce eli yüzü çok düzgün olduğu her halinden belli bir kütle göze çarpar. Şimdilerde pudra renkli cephesi ve ucuz ruj pembesi söveleri ile çaresiz bir orospuya benzeyen bu güzel yapı bir zamanların görkemli Kadıköy Halkevi’dir.
Kadıköy Halkevi | 2012
İstanbul Halkevi’nin 1935’de lağvedilmesiyle Eminönü, Şehremini, Beşiktaş, Beyoğlu, Üsküdar ve Şişli ile birlikte kurulur [1].  Önceleri Bahariye, Gül sokakta kiralanan konakta faaliyettedir (Malkoç:99). Anlaşılan Kadıköy ahalisinin Halkevlerine hücum edip , tıklımbasa doldurmaklığından mütevellit kısa süre içinde  yeni bir yapıya ihtiyaç duyulmuştur ki,  projeleri Ocak 1938’de teslim edilmek üzere bir proje yarışması düzenlenir. Aralarında Arif Hikmet (Holtay), Bruno Taut ve Halkevi Başkanı Celal Esat Arseven gibi ağır beyefendilerin bulunduğu jüri incelikli düşünülmüş ve ödül alan diğer iki projenin  “mimari cihetinden ve diğer evsaftan aldıkları not mecmuunun birinci gelen projeden aşağı derecede bulunması[2] nedeniyle gerçekten göz alıcı, zarif  bu  projeyi seçer.  Hah, işte onu tasarlayan zat, 1970’de bu dünyadan göçen (çok merak eden için, 3 Ekim 1970 cumartesi) muhterem Bay Rüknettin Güney.
Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya giden ve mimarlık eğitimini Ecole National de Beaux Arts’da tamamlayan Güney okulu bitirdikten sonra iki yıl kadar  Fransa’da Auguste Perret’in yanında çalışıp, otuzların başında Türkiye’ye dönmüş olmalı. O dönem mesleki eğitimin yurtdışında “ikmal etmiş” her gelecek vaat eden mimar gibi bir süre Maarif Vekaleti Yapı İşleri Bürosu’nda bulunur. Ne kadar sürdüğü bilinemeyen (ne tuhaf değil mi, bir sürü yapısı olan, yaşamının en az on iki yılını Belediye İmar Müdürlüğü’nde geçirmiş  önemli bir mimarın hayat hikayesinde bile bir sürü bilinmez var) süre sonunda  İstanbul Belediyesinde işe başlar.   İkinci Dünya Savaşı sırasında ikinci kez yapılan askerlikle kesintiye uğrayan, görev 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelip,  vali ve belediye başkanı olan Lütfi Kırdar’ın görevden ayrılışı ile 1951’de sona erer.  Şevki Vanlı’ya göre çok duyarlı ve yetenekli olduğu kesin R. Güney’in şansı, kamu mimarisinde tutucu rüzgarlar eserken, çağdaş  görüşlü  Kırdar’ın İstanbul’unda olmak. Talihsizliği ise 1950 ve 1960 yıllarında politikacıların değişmesidir [3] (Vanlı:189). “Çağdaş görüşlü Kırdar’ın İstanbul’u” tamlamasına pek inanmıyor olsam da, sebep-sonuç kronolojisi açısından doğru bir saptama. Hayat hikayesini [4] burada kesip, Kadıköy Halkevi ile devam edeyim: 
Kadıköy Halkevi | 2012
Projenin belirlenmesinden sonra 1939 baharında yapı inşaatı ile ilgili Vali Lütfi Kırdar başkanlığında bir toplantı yapılır. İnşaat işleri ile daha sonra yakında ilgilenen, hatta 10 Temmuz 1939’daki törende temele ilk harcı koyan Kırdar’ın R. Güney ile tanışıklığı bu dönemde artmış olmalı. Lütfi Kırdar bizim mimarın meslek yaşamında çok önemli bir yer tutuyor. Buraya daha sonra tekrar geleceğim.
Yarışma maketinde insanın gözünü alan kütle çeşitliliğinin sunduğu zengin görüntü halen bir ölçüye kadar seziliyor. Düz çatıları, arkadaki kütüphane ve sahne arkasını oluşturan  yarı silindirik  kütle ve diğer basit formlar (benzer geometrik atraksiyonu Holzmeister’in Genel Kurmay Başkanlığında,  Şevki Balmumcu’nun talihsizce iğdiş edilmiş Ankara’daki Sergievi Binasında da, üzerindeki tüm soytarılığa rağmen halen sezmek olası. Ayrıca o dönem yapılan apartmanlarda da sevilen bir motif bu, ana kütleye eklenen silindirik şeyler),  pencere form ve ritmine bakılınca kolayca akla gelen Türkiye’de otuzların önemli modern mimarlık örneklerindendir” yorumu biraz kısa kalıyor gibi. Hani kübist, mübist modern mimarlık ama, bir Enst Egli’nin İsmet Paşa Kız Enstitüsü gibi ders kitabı modern mimarlığı değil. [5] Ne edilse, nasıl tanımlansa diye kıvranırken; imdada dünya durdukça durası Uğur Tanyeli yetişip,  o çok akla yatan ve Güney’in 30’lar 40’lar boyu devam eden mimari retoriğini Fransa’daki eğitimiyle  ilişkilendiren “En başarılı işleri olan Florya Tesisleri, Taksim Belediye Gazinosu ve Kadıköy Halkevi de yine gerçek anlamıyla Modern olmaktan çok, bezemeden arındırılmış klasisist eğilimli yapılardır” saptamasını yapıştırıyor [6] (Tanyeli:86).
Bina 2012 yılına kadar yarısı Mili Eğitim Bakanlığı Kadıköy Halk Eğitim Merkezi diğer yarısı da Kadıköy  Adliyesi olarak kullanılıyordu. Ben gidip baktığımda adliye henüz taburcu olmuş, “Halk” eğitimi ise artık kimsenin skinde değildi. Mimarın adı yazılı mezarlık mermeri plaket de öyle.
Kadıköy Halkevi | 1940'lar |Orijinal Fotoğraftan Tarama
Oysa, 23 Aralık 1943’de Abidin Daver “Hemşerilik Adabı” , 17 Şubat 1944’de Ercüment Ekrem Talu “Tanzimat’tan  Sonra Osmanlı Sosyetesi”, 18 Ocak 1945’de Ramiz Gökçe “Karikatürcü Gözüyle Dünya” , 30 Nisan 1945’de Ord. Prof. Dr. Fritz Neumark “Harpten Sonra Milletlerarası Ekonomik Münasebetler” , 14 Ocak 1946’da ise A. Davenport “Shakespare” konulu konferanslar vermiş, 26 Ocak 1944 tarihindeki oda müziği konserinde A. Emine Arel, Cemal Reşit Rey, Muhittin Sadak ve Dr. Bülent Tarcan çalmıştı.  Hemen arkasından, 3 Şubat 1944’de Amerikan Deniz Piyadesi  Pasifikteki Kwajalein Atolünü  ele geçirmek için Japonlarla  itişip kakışırken Viyolonist Şef Josef Zirkin  de  Halkevinde konser veriyordu [7]. Dil ve Edebiyat Şubesinden ayrılan Tarih kolu, Müze ile birleştirilmiş, 1943 yılı başlarından itibaren Tarih ve Müze şubesi adı altında faaliyet göstermişti. Şubenin başkanlığına 1948’de getirilen Reşat Ekrem Koçu burada tarih dersleri vermişti. Halkevinin 1945’in ilk altı ayında  21.341 okuyucu tarafından ziyaret edilen Kütüphanesinin de  4.163 kitabı vardı.
Bir Pazar sabahı, ortalıkta dolaşıp kapının önündeki, binayı  “koruyan” polis’e, neden gidip saatlerce “serpme kahvaltı” etmek yerine oranın fotoğraflarını çektiğimi anlatmam gerekti. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ama en azından, mimarın çok önemseyip açıklama notuna yazdığı “avluda şenlik günleri bir kısım halk da (“halk” kelimesini ince “a” ile okuyun bence) toplanarak fuaye balkonunda söylenecek nutukları dinleyebilir, Parti Başkanı odasındaki balkondan da sokakdan geçen halk kitlesine hitap edebilir” dediği balkon,  biçare görüntüsüne rağmen öndeki avlu halen duruyordu.  Fakat düz çatılar gayet iyi bildiğimiz ve sevimsiz Marsilya kiremidi ile kaplıydı. Bizim Halkevi çatı lanetinden inşaatın bittiği günden beri kurtulamamış anlaşılan.  Malkoç Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’ndan aktararak “Kadıköy Halkevinin akan çatısının onarılması için Halkevi Başkanlığı emrine 1500 lira tahsis”  edildiğinden söz ediyor (Malkoç: 107). Velidedeoğlu 1943 ortalarında CHP il yönetim kuruluna girdiğine göre, çatı akıntısı yapı tamamlandıktan çok kısa süre sonra başlamış olmalı.
Caddeden görülen kütlenin arkasında, ona dik olarak konumlu ve eğimli araziye ustaca oturtulmuş,  çok  amaçlı salon ve spor salonu ( 6 Nisan 1946’daki Beykoz ile Kente gelen  Missouri  zırhlısı arasındaki basketbol karşılaşması bu salonda yapılıyor)  barındıran  büyük bir kanat var. Çok amaçlı salon lafını ciddiye alın;  tiyatro, konferans, sinema gösterileri düzenlenebilecek, tüm yardımcı üniteleri tamam, galerili, fuayeli filan sekiz yüz kişilik kocaman bir yer burası.  Ve tüm kompleks sokaklardan bakıldığında, etrafındaki sevimsizliğe rağmen halen farklı ve  etkileyici.  
1953’de “Kadıköy Halk Eğitim Merkezi” adı altında yeniden açılışın ardından  artık iyice kullanılamaz hale geldiği 1980'e kadar ite kaka kullanılmış. Yapı 1992’de onarılıp,  kütüphanenin önemli bir kısmı da dijital ortama aktarılmış. Peki Cehape’ye ne mi oluyor?  Halkevi Ekim 1951’de hazineye devredilip parti buradan taburcu edilince, onlar da ilçe merkezi de Muvakkithane caddesindeki Şekerci Hacı Bekir’in üzerine taşıyorlar!
Madem en başarılı işler listesinde – doğal olarak-  Taksim Belediye Gazinosu da var. Onunla  da ilgili  bir iki laf etmeden olmaz: Temmuz 1939’da başlanan ve çok kısa sürede bitirilip, aynı yılın 29 Ekiminde açılan gazino Halkevi ile birlikte Güney’in en başarılı yapısı (Florya Tesisleri de işin içine katılıyor olsa da, bu yazıyı yazdığım tarih itibarıyla fazla bir bilgim yok). Daha önce kullanılan “klasik” deyimi yapıları arasında en çok buna uyuyor ve gerçek anlamda modern denebilecek ne varsa burada taşlaşmış işte.  Olağanüstü zarif kolonların arasından geçilerek çıkılan iki kanatlı merdiven ve ana salonun yalın görkemi  anlatılır gibi değil. Girişte azıcık oyalandıktan sonra salona geçip, kalın beyaz keten örtülü bir masada bir bardak soğuk bira içmek için neler vermezdim. Şu fotoğraftaki genç adama gıpta etmemek mümkün değil.
Taksim Belediye Gazinosu | 1939 | Orijinal Fotoğraftan Tarama
Kütle plastiğindeki tek geometrik marifet girişin yanındaki dairesel salon. Basit (gibi görünen) bu usta işi ek, cephe bölümlemesi ve oranları ile birleşince belediyenin genç bir mimara yaptırdığı “inşaat” dönemin en dikkate değer yapılarından biri haline geliyor. Lafı uzatmaya gerek yok, Başka bir uzay zaman boyutunda, bulunduğu  ülkenin değerli mimari miraslarından sayılacak gazino yer yüzünde geçirdiği 26 yılın sonunda, 1965’de Sheraton Oteli yapılmak üzere yıkılmış işte. Ama en azından projesi ve belediye dönemindeki yapılarına ait bazıları (Florya Tesisleri de dahil)  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Harita Arşivi’inde saklanıyor. Siz de, “ulan oraya AVM yapmak niye akıllarına gelmemiş, hem de  kışla olsa şöyle ” dediniz  değil mi? Sıkın dişinizi,  az kaldı. O civardan bahsetmişken; Hemen karşıdaki Divan Oteli ’de Beyefendi tarafından yapılmış.

Gazino’yu tanıtan Arkitekt nüshasında (1943, 7-8)  Güney’in adı altında “İstanbul Belediyesi İmar Müdür Vekili” yazıyor. Mimarlık yaşamının önemli bir bölümünde  Lütfi Kırdar’ın desteği ve koruması altında neredeyse “Kentin Başmimarı” (Tanyeli: 2007) olarak 1949’a dek İstanbul Belediyesi eliyle yürütülen hemen her mimari girişimde onun katkısı  ve etkisi kesin.  Sonraki onyılın Menderes imarlarının yolunu açan Kırdar döneminde, yapıların önemli bir bölümünü de doğrudan kendisi tasarlamış. Bu durum bahsedilen döneme ait ve bir kısmı halen ayakta  duran işlerinin çokluğunu da açıklıyor. Belediyedeki üretimin yoğunluğu 40’ların sonunda mevcut ithal (ama iyi ürünler verilmiş) modern mimarlık tarzına tepki olarak güçlenen ve temelini geleneksel Türk evi cephe ve mekan düşüncesinden alan “2. Milli Mimarlık” akımı ile çakışınca; bana sorarsanız  ilk döneminden daha az parlak ürünler vermesine neden oluyor.
Beyoğlu Evlendirme Dairesi - Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi | 40'lar |  2014


Bursa Yapı Ve Kredi Şubesi Emin Onat | 40'lar | 2012
Bu dönemden, kırkların sonunda yaptığı, bugün Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak kullanılan Beyoğlu Evlendirme Dairesi halen ayakta ve kullanılıyor.  Eli yüzü düzgün olmakla birlikte, Emin Onat’ın Yapı Kredi Bankası Bursa şubesi ile karşılaştırılınca... İnsan Halkevi’ni ve Gazino’yu özlüyor işin açığı.  Şimdi –doğal olarak – yıkılmış Hyatt Regency arazisindeki 1945 tarihli  Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü de aynı kategoriden.  Ama daha ilginç başka bir işi var: Galatasaray Lisesi Kapısı. Sağır yan duvarın üzerindeki klasik çıkma ile birkaç yüzyıl geriye ışınlanmış olsa da itiraf edeyim ki, seviyorum onu ben. Yine Kırkların başından Taşlık’taki İnönü Evi ‘de uzun yıllar boyu cephesini bir hastalık gibi kaplayan sarmaşıklardan kurtulabilse, şık ve ferah, sevilebilecek bir yapı belki de.
Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü | 1945 | Mimarlığın Aktörleri
Bindokuzyüzelli başlarında İmar Müdürlüğünden ayrılıp serbest çalışmaya başlayan Mimarımız o dönem için büyük ve lüks apartmanlar, hanlar (Galatasaray’daki Santral Han) tasarlıyor. Bunlardan mimarının kim olduğunu bilmeden pek sevdiğim, Şişli’deki Çukurova Apartmanı’ydı. Yıkıldı tabii. Bu  yıllardan diğer bir yapı da yukarıda söz ettiğim 1956 tarihli Divan Oteli.  Sakin ve verimli, ama kayda değer projeler yapmadan 50’ler böyle geçiyor.  Eline geçen büyük bir iş fırsatı olan “Hiltonvari”  Kalamış Oteli projesi 1960’da iktidar devrilip rafa kalkınca, bu iş için yapmış olduğu yatırımların altından kalkamayarak iflas eder. 1960’dan sonra yine kısa bir süre Belediye İmar Müdürlüğü’ne getirilir. İkinci kez belediyeden ayrılış ve yine özel mimarlık pratiği. Bazı büyük  ölçekli işler yapmış olsa da (Şişli’deki Kent Sineması ve Apartmanı) bunlar kayda değer ürünler değil. Son işi Fatin Uran ile Taksim İntercontinental Oteli (Şimdinin The Marmara’sı) tasarımı. Tasarım aşamasının bitimini göremeden ölür.

Galatasaray Lisesi Girişi | 40'lar | 2014
Adamcağızın bir kısmı külliyen yıkılıp gitmiş, bir kısmı da heder olmuş epey yapısı olduğunu yazıyı buraya kadar okuyabilmişseniz anlamışsınızdır. Bunlardan biri de Valikonağı caddesi üzerinde Askeri Müze’nin karşısında büyük güzel bir apartmanın altından geçilerek girilen Konak Sineması idi.  Çocukluğumun geçtiği yetmişlerde değil kentin geri kalanının; Elmadağ, Nişantaşı, Şişli civarına konuşlu  kentli elit ve şürekasının bile  boş vakit geçirmek, sosyalleşmek, görmek/görünmek için kullanacağı mekanlar yoktu.  Harbiye’de Dame De Sion sırasındaki As’dan başlayarak, yukarı Osmanbey’e doğru, yetmişlerin ortalarında açılmış  (75 veya 76 olmalı) Gazi,  girişinin önünde tahta tezgahlarda satılan bin bir türlü kaçak çiklet, tıraş losyonu, tütün ve bok püsür ile içerinin muhtevası hakkında bilgi veren meşhur pasajlı Site sineması. Alt ve üst kattaki dükkanlarda benim yaşımda bir çocuğun rüyasına bile giremeyecek  pahalılık ve güzellikte   plastik maketler, beyaz topuksuz spor çorapları, fanilalar, aspirin, ani kahve,  blucin vs.,büyük ihtimalle PX’den alınmış ıvır zıvır satılırdı. Ve biraz yukarıda  karşı sırada Yine R. Güney tarafından yapılmış pasajı, üstündeki kocaman apartman grubu ile Kent. Halaskargazi caddesi üzerindeki işlek pasajlı bu kocaman üç sinemanın müşterisi daha bir karışık ve “halk” olurdu ve  biz temiz aile çocuğu bebelerin yalnız başlarına ilk ve ortaokul arkadaşları ile gönül rahatlığı ile gönderilebildiği tek yer Konak Sineması’ydı.  Cumartesi öğlen matinelerinde bin kişilik salon tümüyle dolar, bir parça geç kalınırsa bilet filan bulunmazdı.
Konak Sineması Üst Fuaye | 1960-61 | Arkitekt

Salonla ilgili fazla bir şey hatırlamıyorum (zaten hep yarı karanlık olurdu ve film arasında da aklım fikrim büfenin önündeki mahşeri kalabalığı yarıp, frigo veya kokolara ulaşmak-tı. Unutmayalım, dokuz, on yaşlarında bir oğlandan bahsediyoruz)  ama, cadde seviyesinden epey aşağıya genişçe bir merdivenle inilen iki katlı çok güzel ve görkemli fuaye tümüyle aklımda.Ana girişten önce balkon fuayesine ulaşılır, buradan merdiven  boşluğun büyük bir bölümünü çevreleyen çok güzel pirinç aksamlı korkuluğu  ile  muhteşem bir merdiven sizi   aşağı indirirdi. Tavandaki indirekt aydınlatma duvarlardaki güzel barölyefleri aydınlatır; yetmişlerin o ekonomik, sosyal ve kültürel komasındaki insana “ulan nerdeyim ben” dedirtirdi. O güzelim duvarın Şadi Çalık tarafından yapılmış olduğunu yıllar sonra öğrendiğimde içim daha da burkuldu. Yetmişlerin ikinci yarısından sonra Konak ve diğerlerinin yıldızı söndü, kocaman salonları dolduramaz olup teker teker kapandılar. Bizim sinema da seksenlerin başlarında banker vebasının kurbanı oldu.  Banker Kastelli  kim bilir hangi kof hevesle orayı satın aldı. İstanbul’a gelişlerimde yolum düştükçe, girişin iki yanında boktan iyon kolonları üzerine oturtulmuş alçı üçgen alınlığın üzerine pirinç harflerle iliştirilmiş  “Kastelli Çarşısı ve Lüzumsuzluğu” yazısını,  sürekli kapalı kapıyı görüp efkarlanırdım. Birkaç merdivenle inilen kapının önündeki  sahanlık  zamanla çep çöp doldu. Pirinç harflerin bir kısmı düştü, alçılar kabarıp, sarardı filan, sonra ne oldu bilmiyorum. Şadi Çalık’lara, fuayenin güzel ahşap tezgahına, etraftaki şık, sinema için özel olarak tasarlanıp yaptırılmış koltuklara ne olduğunu da bilmiyorum. Şimdilerde (Şubat 2014) çok şükür yine onun yaptığı, önündeki  apartman da dahil, komple yıkılıyor.
Kof heveslere kurban giden tek iş bu değil tabii. Zincirlikuyu Mezarlığının; kentin bu en  önemli ve göz önündeki mezarlığın kırk yıldır kimseye bir zararı olmadan güzel, vakur oranlarıyla duran beyaz mermer girişini  hatırlıyor musunuz? Kimseye zararı yok dedim ama, dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın [8] tavuğuna “kış” demiş olmalı ki, belediye başkanlığı döneminde durup dururken yıkılıp yerine Club Alibey Mimari Üslubunda bir nesne kondu. Sonraki yıllarda sıkça göreceğimiz bir hezeyanın; nefret edilen, önceki politik dönemin ve  bıraktıklarının niteliği, kalibresi ne olursa olsun tehditkar politik simgeler olarak okuyup, bir klişeler revivalizmi ile ikame  refleksinin ilk kurbanlarından olmak şerefi de ne yazık ki bizim güzel kapı girişine nasip oldu.
Hızlı ve parlak başlayıp, bir parça hazin biten bir öykü değil mi? Nur içinde yat Rüknettin Güney. Aslında Kadıköy’ü anlatacaktım. 

BvP, Aralık 2014 - Şubat 2015
Fotoğraflar  Bvp. Benim olmayanların kaynaklarını fotoğraf altlarında belirttim. Merak edilirse, Dipnotlarda bir parça bibliyografya da var.

………………………

[1] Halkevi... İtalyan dopolavoro’larından devşirme, (Cumhuriyetin yönetici kadroları Şubat 1932’de kurulup, Ağustos 1952’de kapanan bu kurumlar için  Sovyet, Alman ve  İtalyan örneklerinden epey yararlanırlar.  Halkevleri tüzüğünde de bu ülkelerle ilgili incelenen - Sovyetler dışında. Herhalde komünizmle özdeşleştirilme paranoyasından dolayı- pek çok örnekten söz edilir.) bir parça faşizm kokan bu laf/kavram  artık  “Yeni Türkiye”nin kalemşörleri tarafından enine boyuna taşak geçilen gülünçlü bir kavrama dönüşmüş durumda.  Kemalistlerin  ülkeye getirdikleri yeni rejimle uyumlu bir toplum yaratma zorunluluğu ile karşı karşıya kalışlarının, Kemalist doktrinin pratiğe dökülmesi  çözümlerinden biri olarak ortaya çıkan (Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu da diğerleri) ve yıllarca inatla sürdürülen bu heves  günümüzün toplumsal ikliminde pek revaçta olmasa da   sanırım daha dikkatli incelenmeyi hak eden ilginç bir konu. Bazı akıl sahipleri de incelemişler gerçekten.
Halkevleri deneyimine mesafeli, kapsamlı ve ipe sapa gelir bir bakış; Şimşek, Sefa. “Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi”, Halkevleri 1932-1951. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002,  Kuruma bakış yönü adından kolayca anlaşılabilen başka bir  çalışma; Malkoç, Eminalp. “Devrimin Kültür Fidanlığı”, Halkevleri ve Kadıköy Halkevi. Derlem Yayınları, 2009. İlk bakışta hikayeyi değerlendiriş sıkleti itibarıyla (tabii benim küçücük aklımla) ilki kadar yüksek kalibreli görünmese de , Belki de özel olarak Kadıköy Halkevini inceleyen tek kitap. Yapının fiziksel özellikleri de bu türden bir çalışmadan beklenmeyecek detayda. Halkevlerinin tasfiye süreci de yine detaylı ve objektif anlatılmış. 1939 Şubatından itibaren verilen konferanslar ve diğer kültürel çalışmalarla ilgili detaylı liste de caba. Metindeki  malumatfuruşluklar için  buradan yararlandım. Bulunur, denk gelirse almakta yarar var .

[2] İncelikle düşünülmüş ve zarif lafı klişe değil.  Diğer proje maketlerine  dikkatle bakıldığında (A. Sabri ? ve Emin Onat  2.,  Leman Tomsu 3. ödüle  layık görülür) ne  demek istediğimi  kolayca anlayabilirsiniz.

İlgili Arkitekt Sayısı için : http://dergi.mo.org.tr/dergiler/2/54/468.pdf

[3] Vanlı, Şevki. Mimariden Konuşmak, Bilinmek İstenmeyen 20.Yüzyıl Türk Mimarlığı, Eleştirel Bakış. Cilt I "Başlarken ve 1920'lerden 1980'lere Türk Mimarisi. Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları. 2006.

[4] Sonraki yayınlara da kaynak oluşturan genişçe hayat hikayesi ölümünden sonra Arkitekt’in 1970-4 sayısında İhsan Bingüler tarafında yazılmış. Ben de buradan yararlandım. Özellikle son yıllarındaki  “piyasa işi” denebilecek yapılarının bile özenli, fark edilir olduğu, uzunca ve üretken bir meslek yaşamına dair çeşitli ipuçları da veren bu yazıyı ancak konuya ciddi şekilde kafa yoran mimarlık tarihçileri tam manasıyla tefsir edebilir sanırım. “Ona Layunti  (hatasız,yanılmaz) demek mürailik (ikiyüzlülük; bvp) ve cahillik olur, fakat hataları asla kasti değildir. Zamanla hatasını görmüş ve itiraf edecek kadar mertlik göstermiştir”. İnsan merak ediyor değil mi? Hangi yapısında ne tür yanlışlar, kime nasıl itiraf etmiş… Filan.

[5] Dönem Yapılarının mimari özelliklerine  dair kapsamlı açıklama  ve yapı kataloğu için: Aslanoğlu, İnci.  Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları.2001.
[6] Tanyeli, Uğur. Mimarlığın Aktörleri “Türkiye 1900-2000”. Garanti Galeri. Haziran 2007.

 [7] Malkoç 1939 – Mart 1950 aralığında  dönemin gazetelerini ve Halkevi konser davetiyelerini tarayarak 68 adet konser saptamış. Konser davetiyelerine basit bir göz gezdiriş bile  program zenginliği hakkında bir fikir veriyor. Mesela, Şef Eşref Antikacı yönetiminde verilen Yaylı Sazlar (çalgılar)   9 Ocak 1944 tarihli konserde Hery Purcell, Willam Boyce ve Edward Elgar’dan (Çello Konçertosu adamın aklını alır, aman haaa)  parçalar çalınmış.  Yine aynı yöntemle taranıp çıkarılmış konferanslar listesi de ürkütücü bir çeşitlilik gösteriyor. Bu listeler Malkoç’un  “Devrimin Kültür Fidanlığı” kitabından.
[8] Karaman, Ermenek  doğumlu, 1998 – 2004 yılları arasında İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı  bulunan zat.  Kendisi ile ilgili fazla bir şey anımsamıyorum ama aklımda kalan iki şey var: Biri bu; Zincirlikuyu Mezarlığı girişine yaptığı “uygulama”,  diğeri de oldukça sert geçen 2003-2004 kışında İstanbul’un kardan felç olduğu bir gece  çıktığı televizyon programında  giydiği boğazı fermuarlı kazak! Biliyorum gülünç ama, - nedense -  çenesininin altına kadar çektiği fermuarın, ağzını her açışında küçük küçük sallanışı,  bu resim zihnimden çıkmıyor bir türlü.



Şubat 03, 2014

Kadıköy IV / Nazım ve Süreyya Paşa

Kadıköy’de dolaşmaya devam ediyoruz. Söğütlüçeşme Caddesi üzerinden yukarı çıkacağız da, önce çarşı içinde biraz sürtelim: Çarşıyı Moda’ya doğru uzatan ama denize açılan sokağın köşesindeki Protestan Kilisesinden sonra canlılığını bir parça yitiren  Mühürdar Caddesinin sonlarına doğru, cephesi otuzların modern “kübik mimari” anlayışı ile şekillenmiş ilginç bir ev var. Yıllardır cephesi temiz ve bakımlı tutma adına gülünçlü renklere boyanıp duruyor. Fakat  dışa taşan yatay bordürlerin özeni, merkezdeki yarım daire planlı odanın/çıkmanın birbiri üzerinde usturuplu taşmalarla yükselip hacim hissi oluşturan  söveleri, onların oturduğu yuvarlak kesitli beton dikmeler durup uzun uzun bakmayı gerektiriyor. Çıkmanın üst katını bitiren saçaktaki  o zarif neoklasik gönderme de… 

Şebek gibi boyanmış olsa da, dalga geçmeyin. Şunun şurasında ne kadar ömrü kaldı ki? Onun yanında İmge Kitapevi var.  Geniş bir kitap seçeneği sunan sıkı bir yer doğru; ama her gidişimde inatla aynı soruyu sorup, yine inatla  kendi bastıkları kitaplara orada indirim yapmadıklarını, ve fakat   internet sitelerinden alım yapılırsa o sihirli %20 indirime ulaşılabileceği cevabını alıyorum. Yıllar içinde aynı cevabı almaktan sıkılmış olmalıyım ki, artık pek uğramıyorum. Eminim bay İmge’nin de pek umurunda değildir zaten…
Mühürdar ile bir bilgi daha:  Nazım Hikmet  1950’deki özel afla serbest kalınca Münevver (Andaç) Hanım ve yeni doğan oğlu Memed Nazım  burada bir apartmanın zemin dairesinde otururlar. Adamcağız  Memed  doğduktan üç ay sonra ülkeden kaçmak zorunda kalır.

Neyse; Mühürdar caddesini boydan boya geri yürüyüp, Akmar Pasajı’nı, civarın süfli beş parasız öğrenci/boşta gezer taifesine bir şeyler kakalama çabası içindeki dükkanlarını geçelim. Bir iki yıl öncesine kadar o pasajın içinde bile alınabilecek nitelikte kitaplar satılıyordu. İkinci el olarak Catherine Graham’ın “Personal History”sini, Arthur M. Schlesinger Jr.’un “A Thousand Days”i filan buralardan almıştım. Şimdilerde her dükkanın içinde KPSS ve Üniversite sınavı için alınmayı bekleyen  ve alan çaresizin bir daha  işine yaramayacak olan  yığınlar dolusu saçmalık var. Kötü beslenme ve temiz hava kifayetsizliği neticesi kavruk, cılız  ve bakımsız “hevyi metal” oğlanları, kızları bile pek görmüyorum artık.

Bir üstteki sokak, yani Söğütlüçeşme caddesine açılan ucunda balık satıcıları, manavların, şarküterilerin yer aldığı esas “çarşı” sokağının içinde birkaç sene öncesine kadar birkaç sahaf vardı. Onlar da yerlerini halı veya kilim  kaplamalı kerevetlerin üzerine oturulup kulplu ağır bardakla bira devrilen, nargile içilirken tavla oynanabilen yerlere bıraktı. Aynı yerde yoğurtlu kebap yiyerek fal da baktırabilirsiniz!  O denli zengin bir fonksiyonel çeşitlilik var yani! Sokağın kırılgan, üflesen yıkılacak kitapçılarının bir başka tecavüzcüsü de şarbon hızıyla yayılan, sonunda da  tüm  alanı kaplayan “balık lokanta”ları. Birbirinde ayırt edilemeyecek benzerlikte ve muhtemelen işleticileri de aynı olan mekanlar sanki   çağdaş ve “Atatürkçü” Kadıköy’ün  muhafazakar yaşam tarzına inat geliştirdiği  bir barikat. Bu barikatın kurulduğu yerde ne var ne yok tarumar eden, tektipleştiren, bok bir yosun oluşu şimdilik kimsenin umurunda değil.

Yeme-içmeden söz ediyorken,“geleneksel mutfak” temsilcisi o çok meşhur yerden bahsetmemek olmaz değil mi? Kalaylı bakır taslar içindeki yağlı suda cambul cumbul et ve bulgur yuvarlaklarını yiyebilme ayrıcalığı sunuyor bize. Amerika’dan, Çin-maçinden gelip,  o şeyleri yemek için ayakta bekleyenleri görüyorum gelip geçerken. “Bizim” olana  duyduğum gurur gözlerimi yaşartıyor. “Her türlü kültürel değer, bilgi, estetik, yaklaşım vs. Türk kültürünün (bazen Anadolu kültürünün) bünyesinde bir yerlerde gizlidir; entelektüel görevimiz, onu gizli olduğu yerde keşfedip kuvveden fiile çıkarmaktır” diyorum [1] Biz ve biçare turistler de ücreti mukabili – hem de dolgun bir ücret mukabili – bu keşfi gerçekleştiriyoruz.


Surp Takavor Kilisesi| Kadıköy Çarşı İçi | 1855 - 1858 
Surp Takavor Kilisesi
Çan Kulesi 
Bakır tasta bulgur küreleri  ve su üzerindeki hayvani yağ habbeleri mabedinden  çıkıp hemen aşağıya kıvrılınca karşılaşılan küçük meydandaki güzel kilisenin adı Surp Takavor.  Kadıköy’ün orta yerinde,  isimlerini bile çoğu zaman yanlış telaffuz ettiğimiz, öğrenmeyi bile düşünmeden  genişçe genelleştirerek  “Ermeniler” dediğimiz o etnik azınlık mensuplarının tedirginliğinin, “biz”lerle ilişkilerinin nasıl bıçak sırtında durduğunun simgesi olarak duruyor. Yirmi yıldır oralardan geçip giderim. Bu bakımlı, eli yüzü düzgün ve –doğal olarak – yüksek duvarlarla çevrili yapının kapısını hiç açık ve insanların girip çıktığını görmek nasip olmadı. Ahşap çan kulesi dikkate değer ve ilginç. Bakmakta yarar var.   Kilise hakkında şimdilik önceden söylenmemiş bir şeye ulaşamadım. Bu yüzden internettekileri kopyalamak yerine linkini vereyim de okuyun.

Kilisenin olduğu meydancıktan aşağıya doğru inerken sokağın  ucuna doğru, yolun iki tarafında karşı karşıya iki dükkan var:   Şekerci Ali Muhiddin Hacıbekir ve Baylan Pastanesi. 

Bay Filip LENAS (ayakta) ve Kuzeni Bay Yorgi KİRİÇİ
BAYLAN, iSTANBUL 1923 Kitapçığından 
Sokağa daha önce yerleşmişe benzeyen, sıradan şekerci vitrinine sahip  Hacıbekir değil de, Baylan’ın zemini plastik çimle kaplı arka bahçesi ve duvar nişlerindeki  elektrikle çalışan küçük su değirmenleri uzun uzun bahsedilmeyi hak ediyor.  Bu acayip şeylerin türlü  maskaralık edenleri mevcut.  En son kızımla gittiğimizde  sanki içinde kuru buz varmış gibi  nazlıca duman tüttürenleri de vardı. Orası hala bu acayip şeylerle dolu mu bilmiyorum. Kızım ergenliği geçip de ağır,  iç bayıcı tatlılara olan ilgisi kaybolalı beri gitmiyoruz. Tuhaf bir şekilde meşhur olan ve  geniz yakıcı şeker oranı ile yenmesi neredeyse imkansız şu “Kup Griye” de  hiçbir zaman çok sevdiğim bir şey değil -di zaten. 1952-54 yıllarında babası tarafında Avrupa tarzı pastacılık ve çikolatacılığı  öğrenmek üzere İsviçre’ye gönderilen bay Harry Lenas tarafından icat edilmiş ve “uluslararası tatlı literatürüne girmiş” olduğunu da pastaneyi ve Baylan markasını tanıtmak üzere 2010’da basılmış bir broşürden öğrendim.

Baylan Pastanesi Giriş |Kadıköy Çarşı içi | 1961
Epir’li  bay Filip Lenas tarafından 1923’de kurulan  Baylan Pastanesi  1925’de ikinci şubeyi Karaköy’de –doğal olarak – bugün olmayan bir binada açar. Daha sonra Karaköy merkezde Nordstern Sigorta binasının altında bir tane daha açarlar. Bu şubeyi ve  vitrinin üzerindeki o  çok güzel “Baylan” yazısını gayet iyi hatırlıyorum.  Engin Cezar’ın Siena’daki  Palazzo Spannocchi’ye [2]  epey benzerliği ile neo geç gotiğimsiden rönesansa meyli olduğun teşhis ettiği bu yapı  uzun süreli bir restorasyon geçireceğinden orası da  1992’de kapanmış (ne menem restorasyonsa, sene 2014 oldu halen sürüyor).  Kadıköydeki dükkan üçüncü şube olarak  1961’de açılmış. Dikkatli bakıldığında – hatta dikkatsiz de bakılsa – döneme özgü form ve estetik anlayışı hemen seziliyor. Eskiden Beyoğlunda böyle cepheli dükkanlar ne kadar çoktu. Dikkati çekmeyecek biçimde ve bir daha geri gelmemek üzere teker teker  kapandılar .


Isidore Bonheur (1827 - 1901)
Yine laf lafı açtı. Gevezelikten kurtulamıyorum bir türlü.  Şimdi Söğütlü çeşme caddesinden yukarı, boğa heykeline doğru çıkalım. Bir tavşan gibi hop, hop oradan oraya sıçramak suretiyle sürekli yer değiştiren ve  şimdilik durduğu yerden aşağıya denize doğru bakan o boğanın olduğu yere… Buradan önce bir süre Kıyıdaki Belediye Başkanlığının bahçesinde soluklandı gariban. Daha önceyi,  Spor Sarayının önünde olduğu zamanları da oldukça net hatırlıyorum.   Evveliyatında nerede olduğuna dair bir anı yok kafamda.  Fakat internette biraz eşelenince “Milli Saraylar Boğayı geri istiyor” dan tutun “onun yeri zaten hazır, Beyazıttaki  Forum Tauri” (muharrir ‘tauro’ anlayıp öyle yazmış ama  boş verin) haberleri gırla. Yani yeri yine sağlam değil garibanın. Şu linklerde heykelin tarihine  ait iki ayrı hikaye  anlatılıyor.  Çocukluğumda TRT’de “Hangisi Doğru” diye  bir yarışma programı olurdu. Yarışmacının karşısındaki her biri tiyatro sanatçısı olan üç kişi (emin olduklarım  Pekcan Koşar ve Olcay Poyraz-dı. Diğer kişiyi hatırlamıyorum maalesef)  normalde bilinmesi zor bir kavram veya nesne hakkında oldukça inandırıcı hikayeler anlatırdı. Eğer sorulanı bilmiyorsa yarışmacı da bu hikayelerden kendisine en  inandırıcı geleni seçerdi.
Siz de seçin bakalım! A ) Almanların Alsace Lorrain’in işgali sonrası sonunda Fransızlardan alınıp, Almanlar tarafından 1917’de İttihatçılara hediye edilme hikayesi mi ? B) Yoksa daha mütevazi olanı; yani  Abdülaziz’in 1867’deki Paris Dünya sergisi sırasında görüp beğenerek Isidore Bonheur'a sipariş ettiği muhtelif  hayvan heykellerinden sadece biri olduğu hikayesi mi ? [3]


Boğa | Altıyol |  Isidore Bonheur 
Boğadan sağa Bahariye’ye  kıvrılınca,  yukarı doğru  Süreyya Sineması (Opereti)  var. Başka hiçbir yapısını bilmediğim, Keğam Kavafyan adlı Mimarımıza ait-miş. Beyaz, albenili cephesi, girişin üzerini örten şık art nouveau saçağıyla filan güzeldir de benim gönlümün yağlarının eritmez pek. Tepe frizinin üzerinde, isimliğin iki yandaki biri edebiyat diğeri müzik için oraya kurulmuş esin perileri, ön cephedeki rölyefler, olması gerektiği için oraya konmuş, ama tam oturmayıp da seloteyple tutturulmuş gibidirler. Belki de necip Türk Halkı ile opera aktivitesi  arasında bir türlü kurulamayan o ilişki yüzünden öyle gelir.  Epeyce zengin ve müteşebbis bir zat olan Süreyya (İlmen) Paşa’nın plaj hikayesini ve plajdan arta kalanın nasıl bir sembol karikatürüne dönüştüğünden uzun uzun bahsetmiştim.  Hemen her yerde, 1930’larda sinemaya dönüştürülen bu yapının  ilk işleticisinin Süreyya İlmen (ulan adam binanın kökünün sahibi zaten! ne demek “ilk işleticisi”? 1950’de de  Daarrüşşafaka’ya bağışlamış)  Sinemanın ilk müdürünün de Nazım Hikmet’in babası olduğu yazılı. Yazılmayan, Müdürlük işinin adamcağızın sağlığında sorunsuz, patırtısız kütürtüsüz gitmişse de Hikmet Nazım bey talihsiz bir tedavi neticesi yatağa düşüp göçe duracağa yakın, Süreyya Beyin veyahut  oğlu olan zatın ölmek üzere adamdan para hesabı sorması… Bizim şairin babasına ölüm döşeğinde reva görülen muamele  –haklı olarak – çok zoruna gitmiş olacak ki, yazdığı bir hicivde Süreyya Paşa’ya da,  yedi ceddini hallaç pamuğu gibi atmış. Adamcağızın ne  soyu sopu, ne de  babasının devlet hizmetinde çalıp çırptıkları kalıyor [4].  


Süreyya Sineması | Bahariye | Keğam Kavafyan | 1927


Bir varmış
      Bir yokmuş
Develer telalık edip satarken develeri,
Bir benim babam varmış,
Bir de zatı muhteremin pederi.
Benim babam,
       dazlak kafalı ufak tefek bir adam.
O bir zatı muhteremin pederi
İkinci Sultan Hamidin
       meşhur hırsız seraskeri .
Benim babam,
dolu koymuş
       boş çıkmış,
bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri.
O, bir zatı muhteremin pederi-
Yemen çöllerinde açlıktan ölenlerin
               suyundan ekmeğinden çalarak ,
Kumun üstünde akaln kandan
               yüzde yüz komisyon alarak
Han, hamam apartıman yapmış…
Ey zatımuhterem:
Şaire, “kısa kes, diyelim, sözlerini!”
Ölmüş sizin serasker
                    peder .
Benim de babam öldü.
Ve dünyaya yummadan evvel
Işıklı çocuk gözlerini
             siz onun yanındaydınız.
Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin, diye
kalbinin atışlarını saydınız.
Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.
(…)




Yazı yine gittikçe uzadı. Aslında;  aşağı Söğütlüçeşme’de, yukarı Bahariye’de bahsedilecek ilginç iki tane yapı var. Bütün bu gevezeliği onlara altlık olsun diye yaptım amma, ipin ucu kaçtı iyiden.  Bir dahaki sefere artık.

BvP,
Gözden geçiren: Miki.

Fotoğraflar: BvP, Lenas - Kiriçi fotoğrafı tarama.
 
................
 
[1] Bu çok eğlenceli tavsiye ne yazık ki benim değil. Uğur Tanyeli’nin “Rüya, İnşa ve İtiraz” adlı kitabındaki ufuk açıcı “Gecikmiş bir Modernlik Tartışması, Kültür Otarşisi İlleti” adlı yazısından. İkici baskısı yapılan ve gerçekten insanın zihin kanallarını entelektüel bir müshil etkisi ile temizleyen bu kitabı almakta yoğun yarar var. Kitabın alt başlığı olan “Mimari Eleştiri Metinleri” sözünde ürkmeyin, aman haaa.  Kitapta çok ustalıkla ortaya konan görüşlerin tümü  çok geniş bir kültürel alan kavrayışı içinde yazılmış. Paniğe gerek yok hemşerim.

[2] Doğal olarak  Palazzo Spanoncchi’yi  Floransalı mimar ve heykeltıraş bay  Giuliano da Maiano’nun yaptığını biliyoruz da, Karaköy meydanına ondan yaklaşık dört yüz yıl sonra benzerini dikeni bilmek mümkün değil. Bay da Maiano’nun gotikten tutturmasında şaşmayalım. Yapıldığı devirde (1475) Siena’nın hepten gotik yapılarla dolu olduğunu bilelim yeter. Ama erken rönesans  Floransa saraylarının o ferah ve etkileyici cephelerini de  güzel tutturmuş gavur.

[3] Sanki “B” şıkkı gibi değil mi ? Bu muhtelif hayvan heykellerinin bir kısmı kaybolmuşsa da, Arslan Heykeli  İstanbul Belediyesi önünde-imiş (nedense gördüğümü hatırlamıyorum hiç), At heykeli ise  Sabancı ailesinin Atlı Köşk”ünde boy gösteriyor.

[4] Süreyya Paşanın babası Mehmet Rıza Paşa ile ilgili  şu çalıp çırpma hikayeleri pek de boş değil anlaşılan. Sultan Reşat ve Vehideddin’in  Mabeyn Başkatibi Ali Fuat Türkgeldi sadaret mektupçusu  olduğu dönemde şahit olduğu bir diyaloğu “Görüp İşittiklerim” adlı hatıralarında anlatıyor:

“Sadr-ı azam, Harbiye nazırı  Ali Rıza Paşa’ya hitap ederek harp etmeye istitaat-i askeriyemiz müsaid olup olmadığını sordu. Ali Rıza Paşa “Askerimizin ayağına giydirecek çarığımız bile yok” diye mukabele edince Kamil Paşa “Ne yapalım! Seraskerimiz  (Serasker-İ esbak Rıza Paşa) kendi binay-ı servetini yapmaktan başka bir şey düşünmemiş.”  Diyerek huzzar ile teai-i efkara başladı. (…)

Türkgeldi,  Ali Fuat. Görüp İşittiklerim.  Türk Tarih Kurumu  Basımevi – Ankara 1984. 3. Baskı  (s.12).
(Böyle bir kitabın neden 3 baskı yaptığı ve benim neden okumuş olduğum da ayrı bir yazı konusu olabilir gerçekten)
 
Zekeriya Sertel’de konuyu yalan yanlış anlattığı “Mavi Gözlü Dev” de  (… ) İşte bu ağır hasta bulunduğu günlerin birinde  Hikmet Bey ‘in müdürü bulunduğu Süreyya Paşa sinemasının sahibi ve Süreyya Paşa’nın oğlu Atıf Bey eve gelerek Hikmet Bey’den sinemanın son aya ait hesaplarını istemişti. Ölüm yatağında bulunan bir hastaya karşı yapılan bu insanlık dışı kaba davranış Nazım Hikmet’İ haklı olara kızdırmıştı. İki üç gün sonra Hikmet Bey gözlerini edebiyen (ebediyen olacak. BvP) bu dünyaya kapadı. Nazım bu ölümün acısını ve paşazadenin kabalığının hiç unutmadı ve ilk fırsatta şiddetli bir hicivle Paşaya ve oğluna çattı.. Süreyya Paşa , Abdülhamit devrinde seraskerdi (Serasker olan,  Süreyya Paşa’nın babası Mehmet Rıza Paşa.  Baba ve oğlu karıştırmış gariban BvP).  Bu vazifede iken çalıp çırptığı paralarla İstanbul’da hanlar, apartımanlar, sinemalar, plajlar yaptırmıştı (…) diyerek bahsediyor.  

Sertel’in konu ile ilgili yanlış anlattığı başka bir nokta da, hicvin Süreyya Paşanın büyük  oğlu Atıf (İlmen) bey’e yazıldığı. Halbuki bizim şair “ölmüş sizin serasker peder” diyerek açıkça Süreyya Paşa’yı kastediyor.

 
Sertel, Zekeriya. Mavigözlü Dev, Nazım Hikmet ve Sanatı.  Ant  Yayınları. 1969.( s.197)





Ekim 14, 2013

Kadıköy III / Muazzam Muamma: Şehremaneti'nin Mimarı Kim?


Kadıköy Şehremaneti | Haziran 2012
İşte Türk Mimarlık tarihinin gizemlerinden biri… Fatihteki, yine şehremaneti olarak inşa edilmiş olan ile ürkütücü bir benzerlik gösteren bu yapının mimarı konusunda “uzmanlar” maalesef her zaman aynı görüşte değil. İstanbul Belediyesince hazırlanmış  “İstanbul’u Yüzleri” serisinin Mimarlarla ilgili   kitabında yapıların mimarı Yetvart Terziyan olarak verilirken, (ki,  doğrusu bu anlaşılan) Mimarlar odasının üç ciltlik, fiyakalı –içinden acayip bir de harita çıkıyor, kuşe kağıda basılı, kutulu mutulu pek şık ve pahalı bir şey. Hem  İngilizcesi hem de Türkçesi var, boyu da gayet  uygun.  Yağmurlu bir günde koy barbur’unun cebine, İstanbul’da dolaş, bilgin görgün artsın. - “Architectural Guide to İstanbul”unda (bendeki İngilizce maalesef) yapıların mimarı olma şerefi Konstantinos Kyriakides’e bahşedilmiş! Boyut Yayınlarının benzer formattaki “İstanbul 1900-1950” yapıları rehberi de aynı kanıda. Ama Bay Kyriakides’in Birinci Milli Mimari Üslubu ile pek işi olmamış sanki.  Bilinen yapıları da bunlara hiç benzemiyor.  Birileri pis  bir yanlış yapmış, başka birileri de onu kopyalamış gibi [1][2] .
Kadıköy Şehremaneti | Eylül 2011

Genişçe  “Birinci Milli Mimari” denilip geçilse de, bu akımın eklektisizmi her daim Klasik Dönem Osmanlı Mimarisinden beslenmiyor. Mesela burada ibre bir parça  oryantalizme kayık. Balkonun sade birinci katı ve giriş aksını vurgulayan, üzerindeki balkon, iki yanındaki kolonların çıkmaları ve hoş çinileri ile pek güzel.  Özellikle motifsiz,  düz mavi olanların rengi.
 
Şimdilerde restore ediliyor. Etrafını çevreleyen paneller heyecanla  yeni bir işlev kazandırılacağını; tarih, sanat ve edebiyat  kütüphanesi olarak hizmet vereceğini muştulanmakta. Tarih, sanat ve edebiyat aşıklısı, sabahlara kadar okuyan, araştıran Kadıköy halkı bu ilim mabedine hücum edecek... Sanki yine mostralık, dostlar alışverişte görsün tarzı bir “eser” kazanacakmışız gibi görünüyor da, tek yapı korunsun yeter.  
 
Kadıköy Şehremaneti | Eylül 2013| Aşırı Heyecan: A ve C "saloları"! 
 
Belediyenin arkasında vergi dairesi olarak kullanılan, muhtemelen Kırkların sonu veya ellilerin başlarında kalma iki katlı bir kamu yapısı var. Yakın zamana kadar kullanılıyordu. Artık  boşaltılmış durumda.  Belki  ona da yeni bir işlev kazandırılacak.
 
Yolu geçip çarşıya doğru girmeden soldaki  Sultan Mustafa İskele Camii öyle pek dikkat çekici bir yapı değil. Adı bir zamanlar kıyının yapının hemen önünden başladığını sezdiriyor ama emin de değilim.  1680 tarihli Grelot gravüründe sahilden uzakta tek bir cami var, o da muhtemelen 1612 tarihli Osmanağa Camii. Bu yapı dikkate alındığında sahil çizgisi 18. yy’da İskele Camii hizasında olabilir gerçekten. Şehremanetinin önündeki panolarda da, “yapılan araştırmalarda” binanın yapıldığı dönemde (1913) kıyı hattının bugünkü postane binasının önünden geçtiği anlaşılmıştır deniyor. Ama insan kendi araştırmasını kendi yapıp emin olmalı. Yoksa yukarda Şehremaneti konusunda olduğu gibi  amatörlere maymun olmak var! Neyse, banisi III. Mustafa ve  1760 tarihli, zeminden yükseltilerek inşa edilmiş ahşap ilk yapı – doğal olarak yanmış -  Bu gün gördüğümüz, aynı yere sonradan 1858’de Sultan Abdülmecid döneminde  yapılmış  kargir cami.  1975’de restore edilmiş.
 
Caminin önünden  içeri doğru girmeden, sahile paralel yürümeye  devam edelim; yukarıya Söğütlü Çeşme’ye – Altıyol’a -  doğru çıkarken, yolun hemen başında bir parça eski, bakımsız ama denize (batıya) ve Söğütlü Çeşme Caddesine bakan cepheleri ustalık ve özenle biçimlenmiş bir yapı dikkati çeker (Şimdiye kadar fark etmediyseniz  artık dikkatle bakın). 60’İhtilali sonrası MBK  Hükümetinde bayındırlık bakanlığı da yapmış İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin 1948 ve 1958’de iki kez dekanı Prof. Mukbil Gökdoğan’ın [3]   1972 tarihli Yapı Kredi Bankası Kadıköy Şubesi’dir bu. Cephenin temizlenmesi çok zor, zaten korunması için  de gerekli özen gösterilmeyen alengirli  güneş kırıcıları dikkate değer hacim ve ritim duygusu kazandırır ona. Çevredeki binaların özensiz sıradanlığı da sanki daha ilginç kılar. Aynı mimarın İzmir Kordon’daki Yapı Kredi Binası da aynı öğeleri kullanır. Umarım daha iyi bakılır ileride.


Kadıköy Yapı Kredi | Mukbil Gökdoğan | Ağustos 2013

Az yukarıda  Söğütlüçeşme caddesi üzerinde yine fazla özelliği olmayan Osmanağa  Camii var. Her konuda  fikir beyan etmeyi – yalan yanlış da olsa – uzun uzun malumat vermeyi pek seven Evliya Çelebi bile  Kadıköy’ü anlattığı bölümde söyleyecek fazla bir şey bulamayıp yapı ile ilgili “… dikdörtgen şekilli ve kiremitli derli-toplu bir camii vardır. Darüssade  Ağası Osman Ağa yapısıdır. Bundan başka cami yoktur. Bir hamamı, yüz dükkanı var, başka imaret yoktur. Ancak limanında balığı çoktur” diyebiliyor sadece. 

Camiye gelmeden, yol üzerinde  ilginç bulduğum iki yapı daha var. Birincisi çok dar cephesi ve  Art Deco tarzı ile dikkati çeken Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları binası. Bu da büyük ihtimalle Şirketin Eminönü Tahmis  Sokak’taki yapısı gibi, 1930’ların başında ortanca “Mahdum” Hulusi Bey tarafından Mimar Zühtü Başar’a [4] yaptırılmış. Her iki yapı da halen kullanılıyor. Tahmis Sokak’taki sanki daha bakımlı, veya etraftaki kalabalıktan, hengameden  yapı algılanmadığı için öyle görünüyor.


Kadıköy Kurukahveci Mehmet Efendi | Zühtü Başar ? |
Nisan 2012

Diğer dikkat çekici yapı  ilerde yüzü denize dönük biçimde, Kadıköy çarşısı girişindeki  apartman. Bu sessiz ve bakımsız binayı tasarlayan işi umulmaz bir incelikle; öncül Art Nouveau’nun organik yumuşaklığı ve  Art Deco’nun geometrik köşeliliği arasında bir yerlerde  tutmuş sanki. Kentte halen Art Deco etkileri ile tasarlanmış cephelere sahip yapılar var. Özellikle Taksim, Receppaşa Caddesinde bunlardan 90’ların başına kadar çok miktarda vardı. Sonra; boktan, çulsuz turistler için otel furyası çıkınca sessiz sedasız yıkıldılar. Çocukluğumda Çemberlitaş, Fatih civarında da vardı bu tür apartmanlardan) Ama bu “tarz” bir şeye rastlamış değilim. Bence hakkaten çok güzel. Galata'da Cihangir'de veya Kuledibi'nde  filan olsa şimdiye kaç  modacı, stil bilmemnesi, mimar, içmimar, takı tasarımcısı - hayır, mücevherci değil - eskitirdi. Yazık...
 
     Kadıköy Çarşı | Art Deco Apartman                                                                              Cağaloğlu | Art Deco Apartman 
| Nisan 2012                                                                                                           |  Mayıs 2013

Devam edecek.
BvP.

 Fotoğraflar BvP. 

.......................
[1] Architectural Guide to Istanbul . Volume 3. Bosphorus and the Asian Side. Chamber of Architects of Turkey, Istanbul Metropolitan Branch.  1st ed., April 2006, s. 124.
 
[2] İstanbul 1900-1950. Boyut Yayınları Mimarlık ve Kent Dizisi 11, Eylül 2003, s. 47.
 
[3] “Gökdoğan Mimarlık Atelyesi” 1969’dan 1981’e kadar çalışır, proje üretir;  İzmir/ Kordon, Ankara/Kızılay, İstanbul/Kadıköy Yapı Kredi Bankası binalarını, Foça Ziraat Bankası Şubesi’ni, İstanbul Maçka’da Mili Reasürans Genel Müdürlüğü binasını yapar, Porje yarışmalarında jüri üyeliklerinde bulunur. 1992 senesinin 29 Ekim günü “Ebedi Maşrık’a intikal eder” (üst dereceden bir mason, “Türkiye Yüksek Şurası Şeref Hakim Büyük Amiri”dir ). Ölümünden sonra kendisi için  hazırlanmış masonik  konferans, makale ve tebliğlerinin yer aldığı kitaptaki özgeçmişinde ellinin üzerinde yapısı olduğundan söz ediliyor.

[4] Üsküdar’daki 1. Milli Mimari özellikleri taşıyan Eski Kaymakamlık Binası da onun. 1930’larda oldukça faal olduğu anlaşılıyor. 1935 yılında  Serbest Mimarların kazanç vergileri tayini için  o zaman dek ödedikleri vergi ve iş hacimleri göz önüne alınarak yapılan sınıflamada Seyfi Arkan, Sedad Hakkı (Eldem) gibi mimarlarla birlikte “Birinci Sınıf Mimar” olarak değerlendiriliyor.