Emsallerine faiktir

Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mart 15, 2014

Zorlutepe Höyüğünde Beklenti ve Gerçek

İnanma. Kendi Kendine Değişmez O...
Bazen kadın dergilerinde dizi oyuncuları ile mankenler ile yapılmış söyleşilere rastlıyorum. “Kibar bir topuz, az önceki çekimimizden kalma yarı makyajlı porselen bir cilt 34-36 beden bir fizik, skinny jean, beyaz bir gömlek. Biblo gibi karşımda otururken…” şeklinde tanımlanıyorlar. 
Toplumun “34-36 beden” kontenjanından başarıya ulaşmış bir kısmı gerçekten pek güzel bu kadınlarının üstün fiziksel niteliklerinin tamamlayıcısı olarak akıllı uslu laflar etmeleri de lazım elbette [1]. Tüketicinin zihnindeki mükemmelliği bütünselleştirme dürtüsünün parçası, doğal bir beklenti bu. Çoğu metinde öyle laflar ediyor/ediyor-muş gibi yapıyorlar ki, çoğu (hırs çıtası daha yüksek olanlar paralı dandik üniversiteleri bitiriyor veya devam ediyor) averaj bir ortaöğretimden fazlasını görmemiş bu beybilerin aslında dizi oyunculuğunu filan boşlamış ta, üniversitede felsefe doktorası yaptıklarını düşünüyor insan. “Ulan… Kızımız yavru gibi amma, dünya ile ilişkisi ve  üzerine söyledikleri de bir o kadar derinlikli… Vay ki vay” demek lazım. Dediğim gibi; kadın güzel,  kıçı-bacağı mütenasipse (34-36 beden fizik), iyi de konuşmak zorunda.

Salakça bir yanılgı bu elbette. Belli nitelik ve özelliklerin bir araya gelişlerinde sonucun nitelikli olması için hepsinin en üst kalibrede olması gerekmiyor. Ya da, üstün (gibi görünen) niteliklerin bir aradalığı üst kalibre bir ürün meydana getirmiyor, ama öyle olsun istiyoruz. Kadın dergilerinin salak okuyucularının –belki- bu beklentisi yüzünden metne yapılan saçmalama enjeksiyonları (“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor” son zamanlarda duyduğum en güzellerinden biri) epey sırıtkan olmakla birlikte, zararsız ve fazla pahalıya mal olan bir durum değil. Okursun,  gülüp geçersin. Zaten okunup/bakılıp ya kapı önüne koyup kurtulmak, (çöp toplama saatinde yitip gideceğine duyulan güven) veya oturulan koltukta bırakmak suretiyle “ne halin varsa gör” diyebilmek de her zaman mümkün.

Amaa…  Üstün (gibi görünen) niteliklerin bir araya gelişiyle yeşeren nitelikli ürün beklentisi ve bundan kaynaklanan saçmalık enjeksiyonlarının bir türü var ki, işte ondan kolay kolay kurtulmak mümkün değil. Maalesef çok, ama çok para dökülmüş ve betondan mamul oluyorlar.

Bunlardan bir tanesi de  çok sevdiğim, aradan bir zaman geçince “ulan, üç beş kuruşa tamah edip niye yıktık! Bizde b.ka sürülecek akıl var mı arkadaş? “diye yırtılınacağından emin olduğum Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün yerinde duruyor. Sadece arazisine sekiz yüz milyon dolar dökülmüş, yapımına yayın organlarına/organ yayınlarına inanmak gerekirse bi-buçuk milyar dolar harcanmış, üstelik asık suratlı, ciddi  - hem de çok akıllı laflar eden - pek ünlü mimara yaptırılan projeyi bu denli itici kılan ne? [2]

Var mı Akıl Hakkaten?

“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor”

Burada, en kibar ifadeyle oldukça çirkin ve başarısız (elbette, cehaletimden kaynaklanan şahsi görüşüm)  “şey”in pazarlama/reklam ayaklarından biri olarak kullanılan mimarın, yine benzer ama yararsız pazarlama çabasının parçası olarak basılmış Z/mag [3] isimli dergide yayınlanan söyleşideki beyanatını ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum: “Kapitalist üretim ve tüketim mekanizmalarının yönlendirdiği, sermaye egemen toplulukların hegemonyası altındaki güncel ortam; mimarlardan pek de derin anlamlar içermeyen, ama pırıltılı ve fiyakalı yapılar talep ediyor. Herhangi bir bağlamsallık içermeyen, bulunduğu yerle ilişki kurma yöneliminde olmaktansa, farklı, ekstravagan ve gösterişli olmayı tercih eden bu eksen modern dünyada tek çıkar yol gibi”Ünlü mimarın üslubu, kurduğu cümlelerle bir parça Samanyolu tv haberlerindeki o dış ses veya İspanyol zarzuelalarındaki karakterler gibi geliyorsa da kulağa, söylüyor işte namuslu bir şekilde ne yaptığını…

Esasen şöyle ufka bakıp gözlerimi kısarak, belli bir konu hakkında bi çırpıda yirmi altı kelimeden oluşan ipe sapa gelir cümleler sarf etmeyi, “bağlamsallık” ,”görüntüsellik” filan demeyi ben de çok istiyorum ama olmuyor. İşe biraz entelektüel derinlik katmak için tezgahlandığı apaçık  o , “… yolundan ilerlediğiniz usta bir mimar var mı?” ya verilen politik, -  zinhar yaşayan adamlardan örnek vermemek kaydı şartıyla -  hepsi ölmüş gitmiş Nezih Eldem, Turgut Cansever, Haluk Baysal [4]  gibi mimarlardan, özelikle Nezih beyden bir parça etkilenmiş olmasını;(Sedat Hakkı Eldem dışında) yaptığı işe onlar gibi bakmış olmasını kentte yaşayan biri olarak ben de istiyorum ama,o da olmuyor! Bazı mimarları “ilgiyle” takip ediyor usta.“Ancak”, Yunanlı Mimar Pikionis’in(doğal olarak o da ölü) Atina’da Filipapos (Filopappos dese daha doğru olacaktı ya, olur o kadar) tepesinde yaptığı düzenlemenin “eşsiz” olduğunu düşünüyor! Müteveffa Pikionis’in bizim ustanın yazıya konu binası veya binaları ile zerre kadar ilgisi olmamakla birlikte, insan “usta hazır düşünmüşken topa da gireydi bari” diyor. Ayrıca,  Uğur Tanyeli’nin tarihselcilik yönelimi üzerine bu pek az bilinen Yunanlı mimarı örnekleyerek yazdığı yazıyı da okusa sanki fena olmaz. [5]
 
Usta söyleşinin devamında, dahil olduğu “macera”nın detaylarını anlatıyor (bir şeyler almaya gelip  yolun kaybedenler, giriş kodundaki bir galeriden aradaki açık alanı kat edip- buz pisti var ama -   hemen karşıdaki  ötekine geçemeyenler, ışık almayan yüksek tavanlı yitik koridorlarda bir yer kiralayarak “paraya para dememe”  hayali kuran  biçareler için de ciddi bir macera. Doğruya doğru).


En azından Projesi Amerika'da Yaptırılmadı
Uzun uzun, nasıl kılı kırk yarar bir süreçle projenin seçilmiş olduğunu,“hatta” pek çok meslektaşının “obstrüksiyonuna rağmen” sorunsuz bir şekilde tamamlamış olmanın heyecan vericiliğini hep öğreniyoruz. Başka intim detayları da: Usta mimar başlarda Ahmet Zorlu gibi bir kişiliğin böyle alçak gönüllü, öğlenleri masada çay simit idare edilen, mütevazi ve basit  bir büroya itibar etmeyeceğini, kocaman ve ünlü Amerikan proje bürolarından birine“ortalıkta sıklıkla gördüğümüz bon pour l’orient” (bilmeyenler için deyimin Türkçesi de var) proje yaptıracağını düşünüyor. Çünkü “o günlerde Zorlu ailesi hakkında pek bilgim yoktu” (tanısan sen de seversin, diyor bir nev’i).“Tam da o günlerde”…  Bay Zorlu’nun gazetede yayınlanan bir söyleşisini okuyor. Umut verici sözler var burada, kafası biraz karışıyor bizim mimarın.  Sonra… sonra, birkaç gün içinde grubun yöneticileri “Amerika’dan kurumsal ama yavan bir mimarlık bürosu getirtmek yerine”… "Proje yaptıracağımız yavan büroyu yarışmayla seçelim" diyorlar.

Tüm bu “The Fountainhead” tadındaki “macera”da ustanın başka bir hassasiyeti, şeyi de var:  “Bir de arazinin mevcut halini getiriyordum gözümün önüne. Kamu malıydı kamu malı olmasına da, içine Karayolları Kurumu’nun turuncu kamyonlarından başka kimse giremiyordu. Kentin tam ortasında, ulaşılamaz bir ada. Kamu malı ama kamusal değil…” Ustanın duyarlılığı sizin de içinizi burktu değil mi? “Kamu malı ama kamusal değil”... Şimdi kamusal elbette. Sanırsın ki adamcağız (yok, usta değil, mal sahibi bulunan zat) sekiz yüz milyon dolara aldığı arazinin büyük bir bölümünü gezilebilir kocaman bir arboretum, kalanını  izci kampı, azını da  kimsesiz köpek barınağı filan yapmış. Kamusal bir alan elbette; dadıları ve çocukları  ile vakit öldürmeye, para harcamaya gelmiş manken eskilerinin (o markadan gördüm gerçekten) veya benzerlerinin yıllık asgari ücret karşılığı çanta almak için kullandıkları kamusal bir alan.

Belki de -gerçekten -kentin en iddialı parselinde kondurulmuş bu yer tam da o iddianın kurbanı olmuşa benziyor. E, sekiz yüz milyon dolar dökmüş kamu malına biçare; tepe tepe kullanacak, hiçbir şeyi, hiçbir metrekareyi ziyan etmeyecek, nereyi bulursa oraya “yapacak” elbet. Yani,  son derece güdük ve enli, çam kozalağı hüviyetine haiz  şu “rezidans” şeylerini  başka türlü yapmak mümkün değil.  Zavallı arazi ödenen paranın, şişirilen değerinin ağırlığını taşıyamıyor, çöküyor. İçeri fazla çekilmiş, önündeki tuhaf balkon/boşluk alanları ve uzuuun cepheleri ile, Karaköy yolcu salonunun önüne demirleyen o gökdelen bozması garabetlere benzeyişi belki de kaçınılmaz. Ama bir de iyi tarafından bakın: fazladan çıkacak her ev gariban bir teve sunucusunun, bir şarkıcının, nebleyim mankenin filan başını sokacağı bir ev demek. Bir nev'i sosyal sorumluluk projesi mevzuu bahis.

Facilis decensus Averno

Gerçekten öyle… En azından ana girişin oradan. Tatlı bir eğimle, yarı açık maden ocağına iner gibi  “Averno”ya inmeye başlıyoruz. Fakat sonra işin rengi değişiyor. Garajdan çıkıp oraya ulaşmaya çalışırken renk değişimi daha da çabuk oluyor aslında. Yürüyen şeylerle çıkılan yer açık, tanımlı bir başlangıç noktası değil, sıradan bir mağazanın önü! Buradan yüz seksen derece geriye dönüp kendimizi alışveriş deneyimine bırakacağız. Hava ve ışık alan  bir boşluk var sadece ve camla çevrili bu alandan kahvecinin  cigara içmekten hoşlanan müşterileri  - akvaryum içindeymişçesine - istifade ediyor.

Bu merdiven çıkış noktası garabetini müellifin söyleşide de vurguladığı o “kişisel olarak neredeyse tüm ayrıntıların içinde birebir bulunmak yönündeki takıntı”sına bağlıyorum. Sanki ayrıntılar incelenirken aceleden, yorgunluktan çizimler ters tutulmuş da, uygulama o şekilde yapılmış gibi… Ama buna rağmen bir alışveriş merkezi için oldukça basık  alçak tavanları, tanımsız ve yönlendiricilikten, akıştan uzak genel plan şemasını şu ters tutma işi ile açıklamak mümkün değil. Bunlar “iksa çalışmalarında kullanılan çelik halatlar uç uca eklendiğinde yaklaşık olarak 515 kilometre uzunluğa denk” gelen yapıya pek yakışmıyor açıkçası. [6]

 Zemin katlara çörek her biri birer züppelik abidesi olduğu su götürmez lokantaların (buralı yeme-içme uzmanlarının uzun zamandır hasretini çektiği tatlar sunan, şu türlü görgüsüzlüğün), saraciye dükkanlarının, üst katlardaki yedi yüz metre karelik dairelerin ortalama kentli için nasıl “yeni bir kentsel tarif getireceğini, kamusal alan bağlamından önemli bir işlev üstleneceğini” halen anlayamadım. Anlayamadığım başka bir şey de, tescil edilmiş; önemli, temsil ettiği/etmeye soyunduğu mimari duyarlılığın simgesi yapılardan birinin kolayca yıkılmasına ses çıkarmayan - hem fırsatı hem de sorumluluğu varken - itiraz etmeyen, korumayı seçmeyen müellif. 

Son söz;

Dergideki söyleşi/yazıda mevcudun ortaya çıkışında hep mal sahibinin katkısından heyecanından,    işin herkesi nasıl tatmin ettiğinden söz ediliyor. Halbuki benim aklımdaki resim hep şöyle; puslu soğuk bir İstanbul sabahında mal sahibi ve mimar yapının önünde, onu görecek şekilde kaldırımda oturmuş höyüğe bakıyorlar.   Vakit çok erken, yanlarında yarısı içilmiş çaylar tabaklarındaki ucuz alüminyum kaşıklarıyla duruyor. Mal sahibi her zamanki gibi vücuduna sıkıca oturan çift yırtmaçlı ceketi ve parlak kravatı ile çok şık. Etekleri dışarıda koyu renk gömlekli mimarın canı sıkkın, dönüp ; “abi  kusura bakmayın, sizi de mağdur ettik” diyor.  “Olsun be koçum n’apalım, arada olur öyle”

“Kalıplar içinde algılanmaya baştan itirazı olan” bu şeye selamlarımla;

BvP

İlim- İrfan peşindeki hanım kızımızın resmi ( o internetten) dışındakiler BvP.
.....................
[1] Bunlardan bir tanesi, gerçekten kendi aklı ile bir laf etti diye(Bu ne biçim demokrasi? Benim verdiğim oy ile ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu eşit olabilir mi?) popülizm okyanusunun derinliklerinde boğduk beybiyi. Erzurum Mandıracılar Derneği Başkanı bile fikir beyan etti. O da kızdı, terk etti  buraları. Konu ile ilgili derin tartışmaları merak ediyorsanız ve boş vaktiniz varsa : http://www.hukuki.net/archive/index.php?t-36309.html

[2] Birbirinden tamamen habersiz, bambaşka işler yapan rahatsız edici (benim için değil; usta mimar ve mal sahibi zat için rahatsız edici!) miktarda tanıdık, eş dost bu binayı bir kerre ziyaret edip, “daha da gelmem” demiş kişiler. Bir yapıyı bu denli antipatik bulmak gerçekten pek sık rastlanan bir durum değil. Hatta bir tanesinin karayolları binası, mimari olarak neler ifade ettiği, yıkımındaki katakulli vs. haberi bile yok-tu (Barış; 39 yaşında, bekar, çok uluslu bir şirkette üst düzey yönetici).

[3] Z/mag: Zorlu Center’ın ücretsiz yayınıdır. 3 aylık dergi. İmtiyaz sahibi Mehmet Emre Zorlu. Yıl :1, Sayı:1, Sonbahar 2013. Tahmin edeceğiniz gibi, koyu renk ve tırnak içindeki alıntılar bu yayından. Metin ve fotoğraflar Z/mag adı anılarak kullanılabiliyor.

[4] Anlaşılmaz bir şekilde Haluk Baysal’ın çok uzun süre ortağı ve yapılan tüm önemli, literatüre geçmiş işlerde birlikte olduğu Melih Birsel’i unutmuş görünüyor. Hiç yakıştıramadım doğrusu…

[5]Dimitri Pikionis Neden Önemli? Ya da İki Karşıt Tarihselcilik”. Tanyeli, Uğur. Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri içinde 109-112. Boyut, 2. Baskı. Kasım 2013.


[6] Politikacıların parasal büyüklükleri  filan  hacimli gösterme çabaları kapsamında olumlu harcamaları, değerleri vs  eski Türk Lirası ile okumaları gibi, burada da; çelik halatlar “515 kilometre” olarak verilirken,  küpeştelerin toplam uzunluğuna  “yaklaşık 17.000 metre” denmiş. 17.000 metre, kilometre olarak okunursa (17 km) daha kısa ve az etkileyici değil mi? 

Mayıs 23, 2013

Karayolları 17. Bölge Binası

Batı Duvarı | Mart 2013

Son zamanlarda duyarlılık “sosyal medya” sayesinde fevkalade inkişaf etti, kıllandıklarımız ne kadar arttı değil mi? Yıkılacak bir sinema için kıyameti koparıyoruz, kalabalık bir caddede yıllardır yaptığını acayip fiyatlara satan; özelliksiz, köhne bir tatlıcının konuşlandığı yapıdan çıkarılıyor olması çileden çıkarıyor, sıradan yaşantımıza indirilen darbeler olarak can evimizden  vuruyor bizleri. Ana akım çobanların güdülediği bu “bilinç” -ya da duyarlılık- kendimizi iyi hissettiriyor. Öyle ya; duyarlı/duyargalı kentli bireyleriz. Profiterol yiyemeyecek, yedinci sanatı doyasıya hazmedemeyecek olmanın rahatsızlığı sizlerin; kentli olmanın, kentini savunmanın ve bu bilinci oluşturmanın ne denli zor, karmaşık olduğunu, donanım istediğini  görmek de benim içimi burkuyor.
 
Oysa kent çaktırmadan çok daha fazlasını, önemlisini  kaybediyor.  Batıya göç başladı… Batı duvarı tam gaz inşa ediliyor. Başka duvarlar olanı yıkıp, yoluna devam ediyor. Biz de niteliğini tam kavrayamadığımız, ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimizin olmadığı o “eski”nin bokunda  boncuk arayıp duruyoruz. Oysa korunması gerekenin ne olduğunu kavramak, neyin önemli olduğunu anlamak için günlük tüketimin edilgen kimlik belirleyiciliğinden kurtulmak yeterli.  


Karayolları 17. Bölge Yönetim Binası Ocak 2013
M. Konuralp - S. Sağlamer
Bu kadar gereksiz lafı niye ediyorum: Profiterolcü, dükkanından çıkarılıyor diye Twitter, bilmem ne bok “yıkılırken”;  burnumuzun dibinde ama popüler çemberin dışında kalanlar sessiz sedasız gidiyor diye.


Mecidiyeköy’deki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü yönetim binasını güzelim koyu renk cam cepheleri soyulmuş halde görene kadar kaybedilenin ne olduğunu fark etmemiştim.  Kentin o tarafında pek işim olmuyor. Arada  Boğaz Köprüsünden Avrupa’ya geçerken sağda yükselip duran sevimsiz kütleyi görüp söyleniyordum o kadar. Şimdilerde pek moda kütlesel ve biçimsel zıtlıkların tekrarı ve lök gibi kocaman bu yığın artık sıradanlaşan bir zevksizlik örneğiydi işte. 1973’de Boğaz köprüsü ve çevre yollarının idare ve bakımı için yapılan tesislerin üzerine kurulduğu, kentin göbeğindeki [1]  yüz dönümlük bu arazinin rant itişmesinden azade olmayacağını  artık  yaşım itibarıyla da öğrenmiştim. 
Hiç Bir Şey Yazmayacağım
Ama garip olan, Büyük Ankara Oteli’nin orasının burasının kurcalanmaması, bir modern mimarlık yapıtı olarak tescillenmesi  için,  Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin 2006 Kasımında nöbetçi mahkemeye Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine verdiği  yürütmeyi durdurma istek dilekçesinde de adının geçmesiydi. Önemli bir modern mimarlık yapıtı olarak bu yapının da, 2863 sayılı yasa ile tescillenip koruma altına altına alındığından söz ediliyordu.  Zaten 2006’da yapılan bir gazete haberinin referans verdiği söyleşide  yapının mimarı  “Binayı Yıkamazlar” demişti. Karar filan alınmış, hem “Bir yapının korunmasının seneyle ilgisi yok”, Yapılan binanın sivil yapı örneği ve ulusal mimariyi temsil etme ağırlığının çok yüksek olması gerekiyor” du. İçim rahattı…
Taaa ki, yarısına kadar soyulmuş, biçilmeye hazır halde bulana kadar!
Belki de  yurdumda çağdaş bir büro yapısının ilk örneği bu yapı öylesine güzeldi ki. Ortadaki  servis alanının heykelsi kütlesine, ona asılıymış gibi duran koyu renkli pırıl pırıl asma cephelerine hayran olurdum her geçişte. Mekan-strüktür bütünlüğü, cephe plastiği, zartı zurtu… Her şeyi tam, dört başı mamurdu işte. Seksen başlarının şehirde hüküm süren derbederliğinin, süfliliğinin aslında her yeri kaplayan bir kabus olmadığını anlatırdı. 
 
Bu özenli yapı ve onun çevresinde geniş bir programda çeşitli fonksiyonlar üstlenmiş diğer yapıların mimarı Mehmet Konuralp ve Salih Sağlamer. Önce yardımcı birimler (Ambar ve Atölyeler, Yol bakım ve Ziraat, Araştırma Müdürlükleri, Trafik Emniyet ve Kontrol Servisi, Lojmanlar) yapılıyor, Bölge Müdürlüğü binası ise programa 1975’de ekleniyor [2]. Sanırım 1979 veya 80’de de kullanıma başlanmıştı. İki parçalı kütle hem açık planlı ve hem de bölünmüş alanları kapsıyor.  Kuzey,  Kuzey doğuya   (Barbaros Bulvarına doğru arkada kalan, daha alçak bölüm) bakan 11 katlı kütle çizim atölyeleri ve açık büroları kapsıyor,   en dar cephesini batı güneşine veren  13 katlı Barbaros bulvarı tarafı ise genellikle bölümlü alanlardan oluşuyordu. 
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü Yapı Grubu
Vaziyet Planı  Maketi | 1975
Plan modülü 1.50 x 1.50 m. Alınmış, aynı modül cephelerde de kullanılmıştı. Gerçekten de,  cephe ritminde, özellikle  saydam yüzeyde çok net okunurdu bu. Sağır bölümler projede brüt  beton olarak tasarlanmış, ama işin içine işçiliğin boktanlığı girince sıva kaplı bitirmek gerekmişti. Yapının projelendirme aşamasındaki makette kütle 8 ve 12 katlı olarak görünüyor. Sonraları program gereksinimleri ile kat sayısı artıyor ve bence iyi de oluyor. 8-12 tasarımda merdiven kulesi ve servis çekirdeğini oluşturan sağır kütle fazla belirgin ve açıkta.

Cephelerin özelliğini oluşturan şu alüminyum doğramalar arasındaki iki katlı camın dış yüzeyleri  6 mm.  kalınlıkta  ısı yalıtımı ve güneş ışınları önleyiciliğe sahip “Pilkington” camlar-dı [3] İngiliz düz cam üreticisi geliştirdiği ürünlerin niteliği ve patent konusundaki kıskançlığı ile ünlü. Bu yüzden çoğu ülkede yapı camları ancak lisans anlaşmaları ile üretilebiliyor. O dönem ülkemizde  üretilmediği için, ithal ediliyor. O güzel camları ne yaptıklarını gerçekten merak ediyorum. Giydirme cepheli bu yapının türünün ilk örneği olması bile korunması için yeterli-idi bence.

Karayolları 17. Bölge Yönetim Binası Ocak 2013
M. Konuralp - S. Sağlamer 
Çok uzun yıllar üstüne kuma gelmedi. Öylesine benzersizdi. Bir televizyon dizisi ününe ün kattı. Seksenlerin “Yükselen değerler”  madrabazlığı içinde görkemin, gücün, kusursuzluğun simgesi oldu.  Anlamı kaydı biçare yapının.  Mehmet Konuralp’ten dinleyelim:

“Benim eski bir tarihte yapmış olduğum bir proje var, Zincirlkuyu’da Karayolları binası. Bu binanın işlevsel modeli belli, devlete yapılmış olan idari bir merkez. Şimdi o yönüyle anlamını bir yere bırakalım, seneler sonra bu binayı bir televizyon programında Karabulut Holding olarak, bir mafya babasının binası olarak  başka bir boyutta izledik.
Bursa’da toplantıdayım, Vali Bey de var. Vali Bey beni tanımıyor, ben de onu tanımıyorum. Bir şeyler konuşulurken, orada yanımdakilerden biri, ‘İşte bu Karayolları binasının mimarı’diyor, falan; anlamıyor adam. Sonunda ‘Karabulut Holding’ deyince, Vali ayağa kalktı ve beni kucakladı. ‘Siz misiniz o Karabulut Holding binasının mimarı’ diye.”    [4]

Ama her şey yıkılmasından daha iyiydi.

Tip Büro Katı Planı:
1. Kat Holü, 2. Sekreter, 3. Büro 4. Müdür ve
Toplantı, 5. Arşiv, 6. Büro, 7-8. Asansörler
9. Servis Merdiveni, 10. Temizlik Odası 

Eveet, bir güzel yapının daha sonuna geldik. 
Hadi, şimdi gidip profiterollerinizi zıkkımlanın.  

BvP.
Edited By Miki 

Fotoğraflar : BvP 
Plan ve Maket Fotoğrafı için : Dip Not 2. 


........................
[1] Aslında anlayamadığım şeylerden biri de şu “kentin göbeği” lafı.  Ne olur ulan kentin göbeğinde öyle bir alanı da  konut , alışveriş merkezi bok püsür olmadan bıraksak? “Şehrin göbeğinde”ki diğer alanların; Mecidiyeköy’deki likör fabrikasının, Zincirlikuyu’daki  İETT  Garajının  alanların alışveriş merkezi ya da çok katlı konuta dönüşmesinin zararı köhne bir dükkanda profiterol yiyemeyecek olmandan çok daha fazla…. Şşşş sana diyorum!

[2] Yapıdan söz eden bulabildiğim en kapsamlı yayın Mimarlık ve Görsel Sanatlar dergisi “Çevre”nin Eylül-Ekim 1979 tarihli Yönetim Yapıları Özel Sayısı (Sayı No 5).  Özenli ve detaylı bir şekilde kompleksteki tüm yapılar, plan kesit, aksonometrik görünüş ve fotoğraflarla  anlatılıyor. Görsel malzeme ve  yapının genel tanıtımı için bu makaleden yararlandım.

[3] Konuralp'le yapılan şu söyleşi de  binanın yapılış hikayesini ve  -özellikle-  şu cam ithalatı işini tatlı tatlı anlatıyor. Okumakta yoğun yarar var. 


[4] Türk Serbest Mimarlar Derneği, Mimar –Anlam-  Beğeni. Sempozyum Bildiri  ve Söyleşi Kitabı. S.36.  Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, Aralık 1999.