Emsallerine faiktir

Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haziran 18, 2014

Taksim Hikayeleri



 

Kemal Tahir ve
Mazmanoğlu
Hacı Aptullah Bey
Malatya 1942
Taksim’deki Atatürk Anıtı, daha doğrusu yapıldığı tarihteki adı  ile “Cümhuriyet Abidesi” önünde civar stüdyoların  seyyar elemanları tarafından çekilen hatıra fotoğrafı örneklerinden bolca var. Orada burada rastladıkça ilginç olanlarını almaya çalışıyorum. Bunlardan biri de otuzların sonunda çekildiğini düşündüğüm şu fotoğraf. Genç beyefendi koyu renk, -muhtemelen lacivert – ince çizgili takım elbisesi, kravatının hemen altından başlayan bisiklet yakalı kazağı ile gerçekten pek şık. Kalın kumaştan bu elbisenin içine bir de kazak giyildiğine göre,  ılık olmayan bir sonbahar günü veya kış başları olmalı.  Zaten arkada yüzü bize dönük iki delikanlı dışında hemen herkes oldukça sıkı giyinmiş.  Elinde sigarası, kendine güvenen, rahat hali ve kıyafetiyle Kemal Tahir’in 29 Nisan1942 tarihli   Malatya Mahpusanesi’nde Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bey’le çektirdiği fotoğraftaki haline pek benziyor. Bu yüzden kendisine “Kemal” diyelim.
 
Arkasındaki Taksim anıtının cephesinde görünenlere  ve sağ omuzu üzerindeki Topçu Kışlasına  bakarak, fotoğrafın Kuzey – Güney aksından çekildiğini anlamak mümkün [1]. Yani bizim  Kemal Elmadağ’dan, Cumhuriyet Caddesi üzerinden yürüyerek  -muhtemelen - Beyoğlu’na doğru gidiyor. Uzun zaman önce yıkılmış, üzerinde durduğu toprak parçası da  içinde bulunduğu kentin gereksinim duyduğu yeni işlevlere uygun biçimde şekillendirilen bu yapıya ait eski fotoğraflarda  Cumhuriyet Caddesi'ne bakan cephenin   iki yanda sekizgen kuleler ve kademeli bir alınlıkla taçlandırılmış o acayip  ana girişi dışında dikkat çekici bir özelliği görünmüyor. 

Daha eski tarihli benzer yapıları tekrar eden plan şemasına az hareket olsun, heyecan gelsin diye yapının köşeleri bir miktar öne çıkarılıp, yükseltilerek belirginleştirilmiş. Vurgulama işi tam olsun diye de, en uç köşelere eklenen küçük kulelerin üzerine (daha bitmedi) ana giriştekilerin benzeri soğan kubbeler koyma ihtiyacı hasıl olmuş. Fotoğrafta güney uç köşeyi görüyoruz. Anıtın doğusundaki bayrak tutan askerin hemen ayaklarının dibinde de ana girişin o daha büyük kubbelerinden biri belli belirsiz seçiliyor. 
 
At nalı kemerleri ve sahte soğan kubbeleri ile bizim  “Mağrip bileşenli” kışla oryantalizm modasının revaçta olduğu dönemde inşa edilmiş,  çoğu halen ayakta  ve  bakımsız pek çok örnekten sadece biri [2]. Cumhuriyet öncesi ve sonrasında önemli bir fonksiyon  kazandırılamadığından avlusu futbol sahası, yapı bölümleri de  kahvehane, oto tamirhanesi, şoförler okulu filan olarak kullanılıyor! (Olacak iş mi?  Sen kalk Ecdad yadigarı binanın içinde top oyna. Edep yahu!) 
 
Son "fitbol" Sezonu.  1938-1939
 
Örneğin, arkasında  “surdibi (?) fitbolTakımı  1938-1939” yazılı ve maç öncesi çekilmişe benzeyen fotoğrafta (formalar henüz tertemiz, saçlar taralı, v.s.) beyaz pantolon ve koyu renk spor ceketli şık antrenörün soluna doğru dört veya beş sıra  halinde oturmuş seyirciler görünüyor. Sahadan onları ayıran beyaz çit bile oldukça belirgin. Arkalarındaki üç katlı kütleden anlaşıldığına göre futbolcular avlunun  tam ortasında, nerdeyse  doğu batı aksına paralel  duruyorlar.  Kuzey-Batı köşenin yine  üç katlı kulesi ve ucundaki soğan biçimli ufak kubbe de net olarak seçiliyor. Elmadağ tarafındaki bu üç katlı  kısım ile,seyircilerin arkasındaki sol kanada 1925-26 tarihli Pervitchich Haritasında “aile inoccupeé” yazılmış,  yani boş.  Sağ kanatta motor, kaporta ve şasi işleriyle uğraşan atölyeler olduğu yazılı. Cumhuriyet caddesindeki ana girişin tam karşısında, simetri eksenindeki diğer üç katlı kütle de “Ecole de Chaffeurs” olarak gösterilmiş. Cem’an küçük oto sanayi sitesi yani!
 

 Kışla yıkılmadan. 1939 öncesi. Cumhuriyet Caddesi boyunca uzanan yoğun yeşil dokuya dikkat...
Taksim Gezisi ile. 50'ler. Ağaç dizisine tekrar dikkat! Benzin istasyonun arkasında, sağ uçta Şark Palas ve diğer apartmanlar
Gerçekten de civarda bu işle uğraşan  epey yer var. Divan Otelinin karşısından, Dolapdere’ye inen yolun sağ tarafı (Kışlanın Elmadağ tarafı yani) çok eskiden beri oralarda olduğu her hallerinden anlaşılan garajlar, boş-metruk depolar, benzin istasyonları ile dolu idi. Aynı sıradaki Üç Horan Vakfı akareti  üç beş dükkan da hep “yedek parçacı” idi. Garajlardan birinin cephesinde“Hudson Garajı” yazısını; ya onda, yada başka birinin alınlığındaki  eski tip otomobil lastiği rölyefini hatırlıyorum. Hani şu bisiklet tarzı jantsız, telli olanlardan. Belki hala duruyorlardır.
 
Babamın ufak ithalat firmasını Receppaşa Caddesine taşıdığı 70’lerin sonundan doksan ortalarına dek Dolapdere ile Elmadağ arasındaki sokaklarda iş yapan ve büyük kısmı yetmişlerden önce kurulmuş onlarca ufak oto tamirhanesi vardı. Galiba seksenlerin sonunda aşağı, Dolapdere’ye doğru Andromeda isimli, Yasemin Evcim-Yaşar Aptekin tarzı bir disco açıldı.  Uzun süre popülerdi, sonraları yavaşça söndü, nihayetinde ne oldu hatırlamıyorum. Oralar pek tekin sayılmazdı, akşamüstleri iş çıkışı araba ile Dolapdere’ye inerken trafik genellikle tıkanır, etraftaki Çingene kadınlar da arabalar arasında dolaşarak uyuşturucu hap, esrar filan satarlardı.
 
Talimhane, Taksim ve Tarlabaşı civarının (Bulvar yapılana kadar cadde üzerinde ve ona açılan sokaklarda da sayısız perakende, toptan satış yapan  dükkan vardı)  seksenlere, hatta doksanlara kadar  otomobil ve kamyon yedek parça işlerinin merkezlerinden biri olma nedeni, başlarda kışlanın  ve çevresinin bu işlere  ev sahipliği ile  ilgili belki.
 
Bayan Anahid Chahinian ve Reklam Panoları  | 1935 
Kışlanın güney kenarı boyunca yapılmış ve  otuzlarda mevcut bir dizi dükkan meydanı epey daraltıyor olmalıydı.Bayan Anahid “Chahinian”ın 1935 yazında çektirdiği fotoğrafta Heykeli çevreleyen  tören alanı ile etraftaki dükkanlar ve üstlerindeki reklam panoları arasında bir tramvay ve otomobilin geçebileceği kadar mesafe var.  Anma törenlerine katılan “Mülki ve Askeri Erkan”dan, “Halk”tan, “Talebe”den  kaç kişi  töreni müteakip, karşıdaki   “İnhisarlar İdaresinin Şarap ve Likörlerini İçiniz”  tavsiyesine uydu acaba? Ya da “Tokalon Krem ve Pudra”  kullanan şuh hanımefendileri aklından geçirdi?
 
Çağdaş ve modern bir kent  yaratma  çabasındaki yöneticiler tarafından Kışla ve etrafındaki acayiplik  1939-40’da yıkılıyor. Yerine, Prost Planı’nın [3] bir parçası olarak kentin merkezinde yer alan geniş, modern park: Taksim Gezisi yapılıyor. Yapı halen göründüğüne göre, Kemal fotoğrafı  1939’dan önce çektirmiş olmalı.


Avlusu futbol sahası, kendisi oto sanayi sitesi olarak  kullanılan, sonunda da yıkılıp güzel bir kent parkına dönüştürülen  yapıyı alışveriş merkezi olarak kullanmak üzere tekrardan inşa  konusundaki yakıcı ısrar normal koşullarda pek anlaşılır bir şey değil. Ama esas amacın “yapmak” değil de, belli politik marangozluk hevesleri dahilinde “yapılmış olanı yıkmak” olduğu düşünüldüğünde iş anlam kazanıyor.   Devlet aklının oryantalist mimariye bu denli yoğun ilgisi varsa,  dönemin ilginç örneklerinden diğer yapılar; örneğin Karaköy, Yüksek Kaldırım’daki Aşkenaz Sinagogu ile filan neden ilgilenmiyorlar diye de düşünüyor insan. Arka cephesi Zürafa Sokağındaki genelevlere bakan zavallı yapı çevresindeki sefaletin arasına sıkışmış vaziyette,  resmen bokun içinde duruyor. 
 
Dünyada  Bir İlk:
Genelev (Arka) Cepheli Sinagog

Tüm Halkımıza Hayırlı Olsun !
1885’de inşa edilen ve mimarı meçhul  bu mütevazi ibadethanenin  lotus yapraklı sütun başlıkları pek öyle her yerde rastlanabilir bir şey değil. Bir daha Kuledibindeki favori butiğinize giderken tavuk döner kokularından mideniz bulanmazsa  biraz durup bakın. Yolunuzun üstü nasıl olsa. Bakmanız bitince de,  civara konuşlu tabla üstü tatlı evlerinden “keranetatlısı”  alıp, yiye yiye yolunuza devam edebilirsiniz. Ya da önce alın, yiyerek seyredin. Ne bileyim ben.
Bütün acayiplikte suçlanacak tek kişinin günün birinde kentin orta yerindeki kışlanın  AVM’ye dönüştürülebileceğini düşünememiş olan dönemin valisi Lütfü Kırdar gibi geliyor bana! 
 
Başvekilimizin 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığının oryantalist örneklerine duyduğu ilgi güzel de şimdilik bizi asıl ilgilendirmesi gereken yer Bay Kemal’in sağ omzunun işaret ettiği yön, yani Cumhuriyet caddesinin karşısı: “Talimhane”. Burası gerçekte de kışla ahalisinin “talim” yaptığı alan. Otuzların başlarında[4] yol ve alt yapı düzenlemeleri bitirilerek konutlar yapılıyor. 


Çoğu isimsiz mimarlarca [5] yapılmış şık, genelde altı katlı  ArtDeco (artdeco  ney abi?) apartmanların olduğu, planlı cadde-sokak düzeniyle hoş bir yer-di burası. Taksim’e yakın bölümü ilk darbeyi Dalan döneminde Tarlabaşı yolunun, pardon “bulvarı”nın açılışında yedi. Yeni caddenin başındaki hanlar, birkaç güzel apartman ve daha önce yıkılan Kristal Gazinosunun bulunduğu tüm ada  Müttefik  hava bombardımanı sonrası Alman Kentlerini andır tarzda bir süre can çekişerek yok oldu. Gazinonun yerine konuşlanan dolmuş ve otobüs duraklarını, Atatürk Kültür Merkezi aksına bakan yapılardan birinin altındaki Kristal Büfe’yi, üzerindeki  kocaman ve (galiba) sarı,  “Leipzig Fuarını Ziyaret Ediniz” yazısını hatırlıyorum. Bauhaus tarzı amblem, elinde bavul veya evrak çantası ile iki kişiyi betimlerdi galiba. [6], [6A] Birkaç bina sonra, Tarlabaşına bakan köşede kiracılarının çoğu gayri müslim - “ekalliyet” de denirdi o zamanlar -  Gökçay Han’da Babamın tek odalı bürosu vardı. Yine biraz geriden meydana bakan Şark Palas'ın altında Air France Bürosu ve vitrinindeki “Concorde” maketi de, çocukluğumda hatırladıklarımdan (konkort tayyaresinin kendisi tedavülden kalktı.  Maketi mi duracak?).  
 
Altmışların Başları, Anıtta tören. Yıkılan gazinonun yerini duraklar ve trafik sıkışıklığı almış. Tarlabaşı yönündeki trafiğe dikkat. 
Meydanın  1950 sonrası  düzenlemesine ait  başka bir görünüm. 1969  - 1980 arası.  Ay- Yıldız Apartmanının en üst katındaki  OLEYİS Sendikası  tabelası var.  En geç  Ekim 1980’de, tüm sendikaların defterinin dürülmesi ile birlikte kaldırılmış olmalı. “ Efes Pilsen Saati” de  ancak  markayı üreten şirketin kuruluş tarihi olan 1969’dan sonra konmuş olabilir.  Efes  Pilsen tabelasıyla işaretli yer öğle saatlerinde  Taksim -Tarlabaşı civarındaki kalburüstü ticarethane sahiplerinin, hanlarda bürosu olan iş adamlarının yemek yediği, girişi Tarlabaşı tarafından olan uzun ve loş, içkili bir lokantaydı.  Daha önce  aynı yerde bir banka şubesi -belki İş Bankası- olduğunu benden on yaş büyük abim hatırlıyor. Babam da  bazı öğleden sonraları  burada demlenirdi. 
 
Meydanın özellikle Tarlabaşı tarafına doğru epey sıkışık bölümü (yıkılmış olan gazino belki bir parça genişletti)   yetmişlerde dolmuşlar, otobüsler, düzensiz yaya trafiği, su, simit, tarak, Mili Piyango, bok püsür satıcıları, yankesiciler - çiçek satıcı karılar o zamanda vardı - Tarlabaşı ve ona açılan sokaklardaki – daha önce bahsettiğim -  motorlu araç yedek parçaları işi ile uğraşan  yüzlerce dükkana mal veren, mal alan kamyonetlerle filan,   oldukça sevimsiz  bir keşmekeşti aslında. Vaktiyle çok heveslenilmiş olunmasına rağmen alanı Tarlabaşı yönünden araç trafiğine bütünüyle açmak; dolayısıyla Şişhane’ye, oradan da Galata köprüsüne bağlayabilmek inanılmaz şekilde, 1988’e kadar gerçekleşemedi bir türlü!

Arkada Ay-Yıldız  Apartmanı ve Yanya Palas,
 Ellilerin ortaları, ama 57'den sonrası değil. Gazino sağda halen görülebiliyor. 
Meydanın Batısını gösteren eski fotoğrafların çoğu Taksim su depolarının hemen bitişiğinde yuvarlatılmış köşe balkonlu güzel bir yapıyı gösterir. Büyük ve gösterişli altı katlı, muhtemelen civarda yapılmış ilk apartman,  Ay-Yıldız apartmanıdır bu [7]. Depoların duvarıyla arasındaki daracık sokakçığın bir ucu meydana, diğer ucu da depoların arkasında arsaya açılırdı.  Yetmişlerin başında bu arsada konuşlu  çok popüler bir  seyyar köfteci vardı. Yaz tatillerinde “Yazane”nin çalışanlarından biri epey bekleyip ekmek arası köfte aldığımızı hatırlıyorum. Uzatmayalım; Ay-Yıldız’ın yanında,ortadaki  çıkma ve  üzerindeki  art deco alınlığı ile “Yanna Palas” duruyor.  Net olarak görülebilen son  kütle  yine orta çıkma ve alınlıkla  ile vurgulanan Geyik Apartmanı.  Altışar katlı bu üç güzelce yapı  dışında,  aynı adadaki diğerleri beşer katlı. Alana açılan, su depoları duvarı ile aynı aksı takip ederek Dolapdere’ye çıkan uçurumun kıyısından  istinat duvarı boyunca devam eden  Abdülhak Hamit   Caddesinin ucunu da aşağıdaki resimde görmek mümkün.
 
Abdülhak Hamit Caddesinden Meydana açılış. Otuzların sonu? Su deposu dış duvarı ile apartman arasındaki aralık, duvardaki kaskatlı güzel havuz ve Kristal gazinosunun  kolonu görülebiliyor. 
Adbülhak Hamit Caddesi aksından başka bir görünüş. Kırkların sonu? Caddenin bitimi ve   Kristal gazinosu. Üst kat oldukça harap durumda

 
Kuzeyde, hafifçe yay çizerek  alanı tanımlayan   yay formu, iki kat yüksekliğindeki  ince ve zarif kolonları ile, o yönde çekilen her fotoğrafa girmeyi başarmış başka bir yapı var. Kolonlardan geride yer alan  bir dizi dükkanın üzerinde de  şu meşhur “Kristal Gazinosu”. Otuzlar ve kırklarda önemli bir eğlence yeri olduğu anlaşılan bu ilginç ve güzel yapı hakkında şu ana dek doyurucu bilgiye ulaşamadım. Yazılanlar  gazete eklerindeki “porselen tabaklar, maroken koltuklar vardı, çok güzeldi” “Hamiyet Yüceses bi şarkı söyledi mi meydandan duyulurdu” ile sınırlı. Fotoğrafların çoğunda gazinonun bulunduğu üst katın camları kırık, yapı da oldukça bakımsız görünüyor. En azından bir süre boş tutulmuş olmalı. “Ulan, kentin merkezindeki bu kocaman ve çok kullanılmış yapı hakkında nasıl hiçbir şey bilinmez, içinden bir tane resim yok mudur” diyesim var, ama çok da şaşırmıyorum artık.  
 
Aynı noktaya başka bir bakış. Kırklar? Hamiyet ?
Şubat 1943. Yapının üst katı, Gazino halen kötü Durumda. 
Uzunca bir dönem işletilmediği anlaşılıyor.

50'lerde Yapının Durumu [SALT Araştırma Arşiv]
1957’deki yıkılışının İsmet İnönü’nün burada yaptığı bir konuşma olduğu söyleniyorsa da, fazla inandırıcı gelmiyor. Büyük ihtimalle Ellilerin ikinci yarısında hızlanan şu ünlü, “İmar hamlesi” ile ilgili olmalı.  Meydana bir parça soluk aldırmanın en basit ve kestirme yolu; fazla önemi olmayan, heykelin burnunun dibindeki bu yapıyı yıkmak. Yine de,şu  konuşma hikayesini de  yabana atmayalım.  Çünkü "Hamle” sonucu tüm ada yıkılmıyor O dönem gerçekleşen yıkımların hepsinde mantık ararsak... İşimiz zor. Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mescidini  düşünmek yeterli!
 
Bu yazı esasen Kemal ile ilgili kısa bir yazı olacaktı. Hiç niyetim olmadığı halde laf lafı açtı, fazlasıyla malumatfuruşluk yapıp, ahkam kesmek zorunda kaldım. Ama hala eksiklikler var!  Belki bir ara devam ederim.  

BvP. 


.........................
-  Uyarı ve hatırlatmalar  için Sn. Vasıf Kortun'a teşekkür ederim. Şu yukarıda  sözünü ettiğim "marangozluk heveslerini" de açıp, olan biteni benim akıl edemeyeceğim ve yazamayacağım berraklıkta ortaya koyan yazısı için de:  Bir Projenin Başarısızlığı Aynasında Gezi Parkı
 
- Fotoğraflar hakkında: Kemal Tahir ve Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bey fotoğrafı Yazarın Bilgi Yayınevi'nden Ocak 1976 tarihli ikinci baskı Namuscular romanın arkasından. Kışla yıkılmadan önceki durumu gösteren ve bazı binaları işaretlediğim ise internette bulduğum bir kartpostal. Taksim ve civarında çekilmiş hatıra fotoğrafları zaman içinde biriktirdiklerim. Aşkenaz Sinagogu fotoğrafı BvP, SALT Araştırma Arşivinden alınanları da, ilgili fotoğraf altlarına belirttim.
…………………
[1] Bir süredir eski kitapçı önlerindeki leğenlerde, internette üç otuz paraya satılan Taksim hatırası fotoğrafların az buçuk  kışla görenleri artık kıymete bindi. Bir de Gezi olayları ekonomiyi berbat etti diyor bir kısım medya. Yuh yani! Ama burada tuhaf bir şey var Nagehan abla: Eğer Taksim Topçu Kışlası bahis olunduğu kadar kıymettar, Fatih’in evladı aziz İstanbulluların önemsediği bir şey olsa,  insanlar onun da önünde fotoğraf çektirmezler miydi? Halbuki bunca zamandır “dur, şöyle önünde durayım da fotoğrafımı çıkarttırayım” diyen bir yiğide rastlamadım henüz. Tabii 1940 öncesinden bahsediyorum.

[2] Beylerbeyi Sarayı (1864), Çırağan Sarayı (Balyan Ailesi: 1871), Haydarpaşa Tıbbiye Okulu (Vallaury – d’Aronco : 1900) Sirkeci Garı (Jachmund: 1890),  Bahriye (Sarkis Balyan: 1863) ve Harbiye Nezaretleri (Bourgeois: 1864) ve tabii Topçu Kışlası ilk akla gelen örnekler.  Kışlada Oryantalist ögelerin eklendiği son onarım ve düzenleme  Abdülaziz Döneminde yapılıyor.  Yapının son halinin müellifini bilmiyorum. (Ya da) en azından benim bilgim yok. Ama herkes fikir beyan ediyor ya; belki sayın gazete köşe yazarları, sayın Ekşi Sözlük çoluk çocuğu, sayın radyo televizyon yorumcuları, sayın Belediye Başkanı, sayın Vali filan biliyordur.

Bu blogda  özel olarak planlamama rağmen,  oryantalist mimari örneklerine epey yer  verdiğimi fark ettim.  Sözü geçen yapıların bezeme özellikleri onları daha değerli veya değersiz mi kılıyor?  Bu yapıları beğeniyor veya yeriyor muyum? Açıkçası bu sorulara verecek nitelikli cevabım yok. Kısa süren  ama kentin önemli, büyük ve halen kullanımda olan yapılarını üretmiş tarzın içinde bulunduğu coğrafyaya yabancılığı biraz içimi burkuyor o kadar. 19. Yüzyıl Türkiyesinin kültürel edilgenliğini,  “Batının gözüyle Doğu” ifade etmek zorunda kalmanın çaresizliğini görmek de. Öte yandan, soruyu genel olarak  “peki eklektisizm nasıl bir şey, yani çok mu kötü ?” Diye sorduğumda bu  oyuncak mimarisinin ve aynı dönemin iyice  yüzeysel, kimi zaman pek yavan “Han Neoklasizmi”nin karşısında  Selçuk ve Osmanlı Klasik dönemi referanslı Birinci Milli Mimari  akımı daha makul, zemini sağlam ve  oturaklı geliyor.  Peki gerçekten de gülünçlü örnekler mi bunlar? Galiba bu biraz da zevk meselesi… Örneğin Eminönü, Yalıköşkü caddesindeki Hidayet Camii bu tarzın çok sevdiğim yapılarından biri. Ama ne olursa olsun,  batı referanslı her türden Osmanlı historisizmi kof ve çaresiz  geliyor bana. Konunun anlaşılır ve derin bir özeti için Turgut Saner’in 19.Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm” kitabının  sonuç bölümüne bakılabilir. 

Saner, Turgut. 19.Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm”.  Pera Turizm ve Ticaret  A.Ş., 1998.

[3] İstanbul’un kent  planlama serüvenini anlatan, sanırım şimdiye kadar yazılmış en  derli toplu, ne dediği anlaşılır ve kolay okunan bir kitapta bu hikaye ve benzerleri pek güzel  anlatılıyor.
 
Gül, Murat. Modern İstanbul’un Doğuşu, Bir Kentin Dönüşümü ve Modernizasyonu. Çev. Helvacıoğlu, Büşra. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2013.
Kitabın zengin, o oranda işe yarar dip not ve kaynakça bölümü de yabana atılır gibi değil. Örneğin kaynakçada sözü edilen Yassıada Duruşmalarının yakın zamanda basılmış zabıtları Demokrat Parti Dönemindeki imar çalışmaları ile ilgili çok şey söylüyor. Söz konusu kitabın varlığı  ve içeriğinden  o kaynakça sayesinde haberdar oldum. Adnan Menderes sonunda kişisel bir meseleye dönüştürdüğü “imar hamlesi” sonucu kentin bazı bölümlerini gerçekten tanınmaz hale getirmiş (Örneğin Ara Güler’in “Kumkapı Ermeni Balıkçıları 1952” foto röportajına konu tüm semt, kıyı formu filan da dahil olarak artık yok. Yenikapı  Sahil Yolu açılırken sizlere ömür… Yani arkadaki kimi yapıları referans alarak bile olsa “hah şurası, işte burasıydı” demek mümkün değil. Ne acayip değil mi?) olarak paha biçilemez bazı yapılarını (Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa mescidi gibi) yok etmiş olmakla birlikte; işe konu hakkındaki bilgisi,  sorunu ele alış biçimi, dirayeti  ve bir politikacı olarak göstermiş olduğu cesaret açısından bakarsam takdir etmek zorunda kaldığımı söylemeliyim. Tabii bu işe kalkışmasının, ekonomik ve siyasal durum bombok iken inatla sürdürmüş olmasının ardındaki nedenleri de göz ardı etmeyerek…
 
Yassıada Zabıtları – IX , İstimlak Davası. Hazırlayan Emine Gürsoy Naskali. Kitabevi,  İstanbul 2012.
 
Güler, Ara.  Kumkapı Ermeni Balıkçıları 1952. Aras  Yayıncılık, 2010. 1. Baskı.
Karşınıza çıkarsa almamazlık etmeyin. Hem çok güzel fotoğraflar var, hem de bu tür şeyler bitti mi bir daha basılmıyor. Cascavlak kalırsınız ortada.
 
[4] Aslında otuzlardan da önce olmalı. 1925 tarihli  Pervitchich haritalarının 12 numaralı paftasında bu alan tümüyle boş olmakla birlikte parselasyonu  ve yolları – isimsiz olarak –  belirlenmiş olarak görünüyor.

[5] Öyle her dediğime inanmamak lazım. Daha zeki birisi bölgeye dikkatli bakınca  fark eder ki,  az da olsa kalburüstü mimarların tasarladığı apartmanlar da var.
Altmışların başlarında Cumhuriyet  Caddesi girişinde apartmanlar. Soldan sağa: Güven Sigorta'nın altında  Ardan Apartmanı,  Namar Apartmanı ve Şark Palas. Şark'ın Caddeye bakan tarafına komşu Doğu Apartmanı var. Muhtemelen ? ikisinin de mimarı aynı. 



50'ler, aynı apartmanlar grubu ve Meydan SALT Araştırma Arşiv]
 

Tarlabaşına açılan sokakların köşelerinde Cumhuriyet Caddesine paralel Sedat Hakkı Eldem ve  Vedat Tek’in Ceylan ve Pertev Apartmanları, daha içerde Seyfi Arkan’ın Ayhan Apartmanı. İlk ikisi duruyor da, Ayhan Apartmanın yerinde hadım edilmiş bir hayaleti var maalesef.  Pertev Apartmanı için, orada burada, birbirinden arak internet yazılarında  “Art Deco Mimarinin seçkin örneklerinden” denmekle birlikte, pek inanmayın bence. Ama civarda yine ona ait başka bir yapı; Piyer Loti Caddesindeki daha gösterişsiz ama net ve şık Halit Ziya (Uşaklıgil) Bey Apartmanı’na  bakmakta yarar olabilir.
Halen yaşayan ve fakat cephesi tümüyle değişmiş Rebii Gorbon’a ait Doğu Apartmanını da unutmayalım.
 
Laypzig Fuarını Ziyaret Ediniz 

[6] Çocukluğumun bu zihnimde yer etmiş açık hava reklamlarında biri de Mecidiyeköy’deki (Şimdi Tatlıcı bilmemneleri var yerinde) deterjan fabrikasının üzerinde dönen “Puro-Fay-Pop” yazısıydı. Hemen karşısındaki binanın altında,  Atlas Copco satış mağazasının vitrininde bulutların üzerine rahatça kurulmuş bir adam ve “Tazyikli Hava ile Dünyaya Hizmet”yazılı  başka bir pano vardı. Hafifçe yatar vaziyetteki  zatın altındaki bulut hafifçe iki yana sallanırdı beşik gibi. Bizim Puro-Fay-Pop daha önceleri gitti de, Atlas Copco’nun o eğlenceli mizanseni sanırım seksenlerin başına kadar orada durdu.




[6A] Bu yazıyı yazarken bir parça araştırınca fuarın o  hatırladığım tabelasının benzerini buldum. Biri fedora şapkalı, diğeri turbanlı iki adam ellerinde valiz, Leipzig’e doğru yola koyulmuşlar gerçekten! Türkiye’den elli ve altmışlarda Doğu Almanya’ya nasıl gidiliyordu acaba?
 

[7] Aydın ve Burak  Boysan’ın  “İki Nesil Bir Şehir” kitabında (s: 126)  bulunan, muhtemelen otuzların başlarında çekilmiş bir fotoğrafta sadece  Ay-yıldız ve Doğu apartmanları görünüyor. Bir de, Sokony Vakum Benzin İstasyonu. 

Mart 26, 2012

Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? III, "Erechtheum ve Karyatidler"

 
Atina, Acropolis, Erechtheum, 1
Güney
Bin dokuz yüz otuzların ortalarında yapılmış bir Yunanistan seyahatinde gördüğümüz bu şık, “taş gibi” Alman hanımefendi muhtemelen neyin önünde poz verdiğini gayet iyi biliyordu. Duruşunda, yapının ikonik öğeleri diğer “taş” hanımefendilere belirgin bir gönderme var, veya bana öyle geliyor.
Burası Atina Akropolü. Arkadaki de Klasik Çağın tartışmasız en alingirli yapısı Erechtheum. Kabaca; iki farklı düzlemde, sıradışı bir İon tapınağı… Hemen yanı başındaki Parthenon  ne kadar sadelik ve ağırbaşlılığın simgesiyse, bunun da o kadar “kıçı başı oynuyor”. Gözü karyatidlerden; şu yapının çıkmalarından birinin çatısını taşıyan o altı karıdan ayırabilirsek, yapının niye bu denli karmakarışık olduğunun anlayabileceğiz.
Böyle aşağılamak kolay elbette ancak, mimar ne yapsın? Hem İsa’ya hem Musa’ya yaranabilmek (gerçi Nasıralı marangozun doğumuna daha epey var, diğeri de Atina’da pek bilinen bir figür değil ama lafın gelişi söylüyoruz) pek zor. Yapının içi, dışı hep kutsal, arkadaş. Bir tane olsa; elemanı yağla, balla besleyecek*, başı üstünde yeri var ama, ortalık vıcır vıcır.



 Robertson'un Mevcut Durum Planı Üzerine, Travlos'a Göre Kutsal Alanlar: A:Hephaistos Altarı, B: Boutes Altarı, C: Yıldırım İzleri ve Altar, D: Tuzlu Su Kuyusu ve Trident'in İzleri, E: Kekrops'un Mezarı, F: Athena Polias, G: Erechtheus'un Mezarı,  H: Poseidon-Erechtheus Altarı, I: Zeus Hypatios Altarı.
1 ve 2 : Fotoğrafların  Çekildiği Noktalar ve Bakış Yönleri.

Athena Polias Hanım, Poseidon Bey, Kral Kekrops (Atina’nın mitolojik kralı bu beyin mezarı yapının güney batısında ve aslında bir kaya!), yapıya genel adını veren Kral Erechtheus kutsal alanı [1], Kutsal tuzlu su kuyusu, Kekrops’un kızlarından Pandorosos’un  kutsal alanı, bu alanın kutsal Athena zeytin ağacı… Temeller arasında dolaşan bir de yılan var. Yılan kardeş fevkalade mühim.  Kekrops’un ruhunu taşıyan bu şanslı mahluk, onu beslemeyi iş edinmiş bir takım işsiz güçsüz karıların elinden habire ballı çörekler yiyor. Yemedi mi kötü… Bi bokluk, bi rezillik olacak demek. Yılanı besleyen karıların atababası Boutes bey de önemli tabii; o da yapıda bir yerlere çörek. Son bir Hephaistos kaldı ama, o kadar sıkıldım ki,  onu da siz araştırıp öğrenin.
Basit bir İon işi yapacakken iki tarafa eğimli dar bir bir toprak parçası üzerinde ve  hele korunması, ilişilmemesi gereken sürüyle kutsal alet edevatın üzerine bir şeyler inşa etmek hiçbir mimarın isteyebileceği bir şey değil.  Yapının içinde iki ayrı düzleme farklı tasarımda dört sundurma, dört ayrı giriş (kuzey tarafta toprak altında bir giriş daha var ama onu saymıyoruz artık!), yapım sırasındaki değişiklikler. Anlaşılan zavallı tüm bunları çaresizce kabullenmiş... Baş edilmesi gereken sorunların çözülüşü ve yapının genel özellikleri  bu mangal yürekli kişilerin Acropolis girişindeki Propylaea’nın mimarı Mnesicles ve Korint sütun başlığının mucidi Mimar-heykeltraş Callimachus [2] olduğunu düşündürüyor-muş. İşin içinde Callimachus’un parmağı olduğu da anthemion tasarımlı duvar, sütun başlıkları ve esas konumuz Karyatidlerin üslup özelliklerinin incelenmesi ile çıkarılan bir sonuç.

Perslerin 480/79’deki işgalinde [3]  tarumar olan eski tapınağın yerine Atina’lı pek mühim ve mümin şahsiyet Pericles Kentin Koruyucu Tanrıçası “Athena Polias” (kentin Athenası, kenti koruyan, gözeten falan)  heykeli için bir tapınak [4] yapalım diyor. Diyor demesine ya, Yunanlılar da itiş kakışı, didişmeyi pek sevdiklerinden araya giren Peloponnesos Savaşı işleri epey aksatır. Ama onlar da “durmak yok, yola devam” diyerek 405 civarında yapıyı bitiriyorlar. Pentelikon’un beyaz  mermeri ve Eleusis’in siyah kireç taşı kullanarak yaptıkları bu şeyin işçililiği hiçbir yapının boy ölçüşemeyeceği kusursuzlukta. Kentteki sanatkar ve işçi  takımının çapı ve sayısı böyle taşaklı bir iş için yeterli olmadığı için yabancılar da çalıştırmak zorunda kalınmış. Yapının duvarlarında ücretler, sanatçıların isimleri, tarihler ve yapım faaliyetlerinin ayrıntılı bir dökümü bulunuyor.
Üst kottaki ana kütle, doğu cephesinden altı kolonlu bir öngiriş (pronaos) ve arkaoda (cella) dan oluşuyor. Dinsmoor [5] ve Robertson [6] kitaplarında bu bölümün Athena’ya adanmış olduğunu göğüslerini gere gere yazsalar da, ana giriş burası kabul edilir ve yapıya bir bütün olarak bakılırsa, esas cella’nın güney bölümde (doğu yüzüne göre arkada) olacağı, dolayısıyla Athena Polias’ın da burada bulunması gerektiği düşünülmekte bir süredir. [7]
Yapının batı bölümünde bir cella daha bulunuyor. Burada zemin doğu tarafından yaklaşık üç metre daha aşağıda olmasına rağmen tavan yükseklikleri aynı. Üç girişli bu bölümün kuzey tarafında altı adet İon kolonlu,  güneyinde işte meşhur  Karyatidli çıkma var.
Atina, Acropolis, Erechtheum. 2
Batı  
Yine bindokuzyüzotuzlardan kalma şu fotoğrafa da bakalım: Muhtemelen o yılların favori seyahat modası rengi  beyazlar içindeki şık hanımefendi yapının tam batı yüzünde  duruyor. Yani; batı-doğu aksı ki,  iki tarafta da pronaoslar olan esas kütle tam arkasında… (güneyde de bizim  karı heykelleri). Önünde ise, altı kolonlu güzel yüksek bir giriş ve kolonların gerisinde hafifçe görebilen söveleri inanılmaz detay ve incelikte işlenmiş kapı var. Kapı belli belirsiz seçiliyor. Maalesef küçük bir fotoğraf bu (5.5X8.0), o yüzden fazla detay seçemiyoruz.
Fakat Karyatidleri gösteren ilk  fotoğrafımız oldukça anlaşılır. Heykeller büyük bir olasılıkla, Pausanias’ın bahsettiği “arrephoroi” . “Başlarının üstünde Athena rahibelerinin verdiklerini taşıyanlar” Bu fiyakalı tanımı bir kenara bırakırsak,  başlarının üzerinde taşıdıkları esasen güzel bir friz, o kadar. Bu çok parlak mimari buluşun; taşıyıcı olarak  heykelleri kullanma fikrinin nereden nasıl çıktığı, akıllara nerden estiği o dönemle ilgili çoğu şey gibi efsane ve gerçek arası bir yerlerde.  Bence en güzel açıklamayı yine Vitruvius yapıyor:
“Peloponez yarımadasında bir kent devleti olan  Karya [8], Yunanistan'a karşı Perslerin tarafını tutmuştu;daha sonra savaşta zaferle özgürlüklerini kazanan Yunanlılar, seferberlik ilan edip Karya halkına savaş açtılar. Kenti ele geçirerek erkekleri öldürdüler ve devleti ıssızlığa terk ettiler; Kadınları da köle olarak kaçırdılar. Ancak uzun giysilerini ve diğer evlilik simgelerini çıkartmalarına izin vermeyerek zafer alayında onları zorla teşhir ettiler. Bu kadınlar utançlarının ağırlığı altında ezilerek sonsuza dek köleliği temsil ettiler ve devletlerini kefaretini ödediler. Böylece dönemin mimarları, Karya halkının günah ve cezalarının ardılları tarafından da bilinerek sürdürülmesi için kamu yapılarına yük taşıdıkları görülecek biçimde bu kadınların heykellerini yerleştirdiler.” [9]
Delphi’deki öncüllerinden çok daha etkileyici [10] bu altı muhteşem heykel  giysilerinin duruşları ve giysilerinin kıvrımları  ile birbirlerinden  farklı.  Kütlenin solundaki üçü,  açık olan sağ ayakları üzerinde dinlenir durumda ve giysilerinin (sütun volütünü anıştıran) düşey kıvrımları diğer bacakları üzerine örtülü. Sağdaki üçlü için ise durum ters.  Başlarının üzerindeki ağır yükü yüzünden kadınların hafifçe öne eğik ve omuzlarının içine çökmüş,  göğüsleri de hafifçe önde. Bu tür bir gözlem için uygun olmayan ilk fotoğrafa bile  dikkatli bakıldığında heykeltıraşın statik bir yük altında insan bedeninin  duruş şeklini yansıtışındaki ustalık  kolayca okunuyor.
Plastik kusursuzlukları kendilerinden sonra yapılanlara model oluşturup, özellikle on dokuzuncu yüzyılın neoklasik akımında yapıların olmazsa olmazı bezemelerinden olmuş. Bunda Parthenon’daki  frizlerin de hırsızı, sol baştan önde ikinci heykeli araklayıp İngiltere’ye kaçıran sonra da borçları yüzünden British Museum’a satan  Lord Elgin isimli pezevengin büyük payı olmalı. Yapının bindokuzyüz yirmilerde çekilmiş fotoğraflarında  orjinali İngiltere’de sergilenenin yerindeki heykel daha koyu renkli, çünkü o bir terakota replika!  Bu orijinalden alınan kalıbın Neoklasik  bir öğe olarak yayınlaşıp kullanıma girmiş olması muhtemel. Öyle ki, İstiklal Caddesindeki  bir parça bakımsız ve  köhne, muhtemelen birkaç yıl sonra saçma sapan bir fonksiyon üfürülerek anası skilecek o hoş  Alkazar Sinemasının girişinde bile usturuplu iki tane duruyor. Başlarına bir şey gelmeden gidip dikkatlice bakmakta, güzel fotoğraflarını çekmekte yoğun yarar var…
30’larda taa oralara giden, gitmekle kalmayıp fotoğraf da çektirmiş bil umum yerli yabancı teyzelere hürmetlerimle.

 
Şu fotoğrafı yazı bittikten sonra  buldum.
Diğeri gibi bu da  yapının batı
yüzü fon oluşturacak şekilde çekilmiş.
Arkasında"Akropolis 13-5-56" notu var. 

BvP,

Edited By Miki.
Fotoğraflar:BvP Koleksiyon
* Ne güzeldir  şu, “pezevenk bir olsa yağla, balla besleyelim” lafı.
             .........................
 [1] Mitolojik Kral Erechtheus mühim bir figür. Hem Atina’yı tekrar kuruyor, hem de Poseidon Beyin yeryüzündeki yansıması. Bu Poseidon Erectheus’la  Athena Polias arasında bir vazgeçti var. “Şehrin  hakimi sen olucaksın, hayır ben olucam” diye. İkisi devamlı didişip duruyorlar. Ama kolay mı Poseidon’a posta koymak? Eli silahlı  zebellah gibi herif. Kafası kızıp üç dişli zıpkını bi savurmasıyla…  “Şak”! Ossat bir tuzlu su kuyusu açıyor. Al sana korunması, ilişilmemesi gereken bi kutsal daha…
[2] Vitruvius bu öyküyü bize tatlı tatlı anlatıyor: “…Bu başlık türünün ortaya çıkış öyküsü şöyle anlatılır: Korint’in özgür bir kızı evlilik çağında bir hastalığa yakalanarak ölür. Sütannesi, kızın ölümünden sonra, yaşamında ona zevk veren bazı ufak eşyaları toplayarak bir sepete koyar ve mezara taşır. Mezarın üzerine koyduğu sepetin içindeki eşyaların daha uzun ömürlü olması için üstüne bir çatı kiremidi yerleştirir. Sepet, rastlantı sonucunda bir kenger otu (acanthus) kökü üzerinde bulunmaktadır. Bastırılan acanthus kökü, bahar gelince ortadan filizlenerek yaprak verir; sepetin kenarlarında gelişen filizler kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluştururlar. O sırada Callimachus mezarın yanından geçerken, kenarlarından körpe yaprakların fışkırdığı sepeti görür. Bu yeni biçemden hoşlanarak  Korint’lilere o örnekten esinlenen bazı sütunlar inşa eder; bakışım oranlarını da belirleyerek, o zamandan sonra Korent üslubundaki yapıtlarda kullanılacak kuralları ortaya koyar.”
“Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (73).
[3] Milattan Önce tabii… Bizim ecdat nası Viyana kapılarına dayandıysa, Persler de  Atina kapılarına “dayanıyor”  Tek fark, onların   kapı mapı dinlemeyip Atina’ya girmeleri, o zaman dek  ne yapılmışsa heder etmeleri.
[4] Athena’nın kent koruyan cinsi  Anadolu’da da sevilen bir bayan . Mesela;  Priene kenti de ona, Athena Polias’a muhteşem (ama hakkaten çok muhteşem,  öyle böyle değil ) bir tapınak yapıyor.
[5] Dinsmoor, W.B.,  “The Architecture of Ancient Greece”, An Account of Its Historical Development, Third ed., revised, London, 1950.
[6] Robertson, D. S.,  “A Handbook of Greek and Roman Architecture”, Second Ed., Cambridge, 1945.
[7] Antik Çağ Atina’sındaki yapılar üzerine derli toplu bir kitabın Erechtheum ile ilgili bölümünde  bu konu oldukça inandırıcı bir şekilde açıklanıyor:  Wycherley, R.E., “The Stones of Athens” . Princeton University Press, Princeton. New Jersey, 1978. (153-153).
[8] Bu Karya Kadınlarının güzel ve boylu poslu oluşu ile ünlü Peloponez’deki  Karyae kenti. Bizim Caria  ile ilgisi yok. Aman haaa!
[9] Vitruvius. “Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (4-6).
[10] Delphi’deki Siphnos (Sifnos)’luların yapıp içini  tıkabasa doldurdukları hazine yapısında da  arkaik iki tane  var. Ama, bunlarla boy ölçüşebilir değil.

Aralık 27, 2011

Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır ? II "Birlikte Yenen Yemekler" I

100. Yazı
Bir kaç arkadaşın keyifle bir araya gelip yiyip içmesinden, iki kadeh çakıştırmasından daha keyifli ne olabilir şu dünyada ? Televizyon adlı cihazın değil plazmalı yassı olanı; hiç bir türlüsünün bilinmediği, milyonlarca homo sapiensin “sosyal medya” illetine kurban verilmediği, mutlu ve kutlu bir dünyada elbette. Öyle bir çağ düşünün ki; Steve Jobs nam kefere daha ya doğmamış ya da, kısa pantolonlu çocuk...

Birlikteliğin keyfini kasaba ya da kentin biraz dışındaki kırlıkta, açık havada çıkaran şu iki dosta bakalım: Saatler bindokuzyüz kırkların bir bahar gününü gösteriyor olmalı. Sağdaki kısa gömlekli beyefendinin arkasındaki yamaçta otlayan koyunlar , keçiler seçilebiliyor. Çok kısa düşen gölgelerden güneşin epey tepede olduğunu anlıyoruz. Öğle vakti. Buna rağmen keyifle oturabiliyorlar, demek ki hava çok sıcak değil. Çıkarılıp bir parça uzağa, terbiyeyle konmuş iki renkli ayakkaplar, koyu renkli pantololon üzerindeki güzelce ceket, beyaz gömlek ve kravat, diğerinin askıları, beyaz temiz gömleği bu insanların memur veya eşraftan hali vakti yerinde insanlar olduklarını düşündürüyor. Ağacın gövdesine dayanmış iki adet bisiklet onlara ait olabilir mi? Fakat beyaz gömlekli, sanki bisiklete atlayıp, yakındaki kırlığa pikniğe gidecek birine benzemiyor pek, bu işler için fazla oturaklı. Sigara tiryakisi olduğunu da biliyoruz.
 
Karton Yenice kutusunu çıkarıp önüne koymuş! (1930’lardan üretimi durdurulana dek bu paketlerin tasarımı fazla değişiklik göstermedi. Otuzlarda “Yenice” altındaki “İnhisarlar İdaresi” yerini Altmışlarda “T.C. Tekel İdaresi”ne bıraktı. Tabii üstteki yuvarlak içinde kırmız amblem de baş harflere göre düzenlenip bir parça değiştirildi. ) Hem fazla teferruatlı olmasa da (birinin içindeki üzümler seçilebiliyor) yiyeceklerin durduğu, önlerindeki en az dört kalaylı kap, bir tabak, bir kase, kalaylı testi ve müskiratın konduğu çay bardaklarını nasıl taşıyacaklar? Müskirat deyince: altta, resmin sağına doğru üst kısmı görünen ve boynundaki etiket gevşemiş şişenin içinde ne olduğunu görmek mümkün değil. Ama, birinin bardağındaki sıvının rengi öğle vakti ve böyle bir ortamda ne içiyor olabileceklerini net olarak söylüyor bize. Ceketli sulandırmış, ama diğeri sek içiyor namussuzu. Bardağındaki sıvı renksiz.

Açık havada demlenme aktivitesine başka bir örnek: Bir tarafı onu sokaktan ayıran çitle çevrili alanda, yere rahatça oturup demlenen dostlar. Arkasında “Gülnar, Ağustos 1936” yazıyor. Fotoğrafın çekildiği yer Mersin’in Gülnar ilçesi olabilir. Sanki köylük bir yer içindeki kır lokantası gibi. Ama, birinin cannotier’e benzeyen şapkası, öbürünün gelişigüzel konmuş, vücudunun bir parçası olamamış kasketi, diğerinin açık başı bize köylü olmadıklarını söylüyor. Etraflarındakiler köylü ama. Solda, kulaklarına kadar geçirdiği kasketi ve şalvarı ile Kemal Tahir deyimi ile “it oturumunda”ki vatandaş sağdakiler kadar ilgi ile bakıyor fotoğraf çekme ameliyesine.

Fotoğraf karesinde sandalye ve beyaz örtüsü ile tam teşekkülü bir masa da olmasına rağmen nedense herkes yerde oturmayı tercih etmiş. Bizim üç dostun önündeki alet edevattan, insan sanki sofrada yemek bitmiş te ihvanlar “o son bardak rakıları daha pastoral bir ortamda içelim, olay biraz eglog olsun” demişler gibi. Önlerinde peşkir falan yok, sadece tas içinde biraz üzüm, otların üzerinde çay bardakları ve şişe var. Keyifle cigaralarını tüttürüyorlar. İnsan 1936 yazının sıcağını, toprağın serinliğini ve rakının dumanlı serhoşluğunu hissediyor. Hayat ne kadar dingin, uysal ve basit bu karede değil mi?

Halbuki, o yaz İspanya’da iç savaş başlayacak, Gabriel Garcia Lorca öldürülecek, İtalyanlar Etiyopya’yı, Almanlar Rheinland’ı işgal edecekler, Berlinde düzenlenen olimpiyatlarda Jesse Owens dört altın madalya kazanarak Adolf’un canını epey sıkacak, Amerikalılar Hoover Barajını bitirecekler, Henry Luce “Life” dergisini çıkaracak, yıl bitmeden de; Charlie Chaplin Modern Zamanlar’ı çekecek, İngiltere Kralı Edward VIII’de Amerikalı Bayan Wallis Simpson için tahttan çekilecekti.

 
 
Hep açık havada, börtü böcek arasında içilecek diye bir kural yok. Şu üç arkadaş oldukça izbe, köhne bir yerde demleniyorlar mesela. Masaların ayakları, örtülerin deseni, örtülüşleri ve zemin epey süfli bir yeri işaret ediyor. Bindokuzyüzyüz kırkların sonları veya elliler olmalı. Maalesef duvardaki takvimden tarihi tesbit etmek imkansız. Subayın üzerinde (göğsündeki bröve, omuzlarındaki tek yıldız ve duvara asılı şapkası ile yaşlıca bir pilot binbaşı bu) o dönemde Amerikan Hava Kuvvetlerinde de giyilen türden, kısa 
bir üniforma ceketi var. 1947’den sonra Amerikan Yardımı ve ordunun modernizasyonu kapsamında Türk Ordusu’da benimsiyor bu kılığı. II. Dünya savaşı sırasında İngiliz Üniforma ceketlerinden türetilmiş ve General Eisenhower’e atıfla “Ike Jacket” de deniyor. Ceketi iyi dikilmiş, ayakkabıları yeni ve boyalı. Bir parça uzun olan pantolonun kat yeri ütülene ütülene azıcık iz yapmış o kadar. Üniforması ile bir meyhanede içki içmekte sakınca görmüyor. Oysa Ocak 1961 tarihli; 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu madde 34, “Barlar, genelevler, meyhaneler ile bunlara benzer yerlere askerler üniforma ile giremezler” diyor. (Bir sonraki, o meşhur 35. Madde) Belli ki önceki iç hizmet kanunu bu konuda bir kısıtlama getirmiyordu ki, komtan keyifle içkisini yudumluyor. Halinden epey memnun bakıyor bizlere. Diğer iki kişinin yüzlerinde bir parça umursamazlık var. Fotoğraf çekilirken kameraya bakmamışlar, bıyıksız olan bir parça poz vermiş, ama diğeri kendi dünyasında. Kim bilir neler düşünüyor. İki sivil masaya daha “solid” yerleşmişler gibi. Bizim binbaşı bir parça eğreti. Tesadüfen karşılaşmışlar ve fotoğraf çekilecek diye masaya gelmiş diye düşünebilirdim ama, şapkası masanın üstünde asılı. Demek ki birlikte oturulmuş sofraya. Biraz kederli bir fotoğraf bence.

Televizyonlarda şimdilerde bir reklam var, çook mahir bir kadıncağız dostlarına fırından bir şey çıkarıyor da, sofradaki güzel hanımlar ve beyler şallak mallak olup bu işleri nasıl becerdiğini sorguluyorlar. Şıpınişi “eski bir saray yemeği” kıvırmış olan teyze, içinde “yaşanmışlıklar” olduğundan dem vuruyor bilgiççe. “Yaşanmışlık” lafı veya kavramı; her ne boksa, böyle sarf edildiğinde gülünç geliyor da, bu üç adamın fotoğrafında var işte ondan...Hem de çok.

Bazen daha şık, şakrak ortamlarda da bir araya gelinir. İşte bunlardan biri. duvardaki “İsmet Paşa”lı takvim ve yaprağında seçilen “1” rakamı yüzünden Otuzların sonları, belki de kırk başlarından yılbaşında yendiğini düşündüğüm bir yemek bu. Ortam nezih, beyler şık, ama çok kalantor değiller. En az iki çeşit içki bulunan (en önde rakı kadehi görünüyor ve masanın arka ucunda iki adet bira şişesi var) uzunca masaya çiçekler de konmuş . Fotoğraftaki çeşitli yaştan insanlar sanki bir iş yerinin çalışanları olduklarını düşündürüyor. Duvarda, muhtemelen konu mankeni “cazip” hanımefendinin yüzü suyu hürmetine oraya asılma hakkını elde eden ağrı kesici reklamı ve Türkiye haritasına benzeyen bir şekil üzerinde ayaklarını açmış duran bir figür insanın dikkatini çekiyor. Uzakta arkada çerçeveli ve yansımaları yüzünden camlı olduğu anlaşılan en az üç resim daha var. İsmet Paşalı takvimin tam üzerinde duvar saatinin alt kısmı görünüyor. Ne olur ne olmaz diye bir de idare lambası da bu temiz ve düzgün duvarlara asılı. Özenli, şık çok da lüks olmayan tertipli bir mekan burası. İnsanın bu masada, bu insanlarla birlikte oturup birşeyler içesi geliyor hakkaten.

Birlikte yenen yemeklerdeki keyif sadece alkol veya güzel yiyeceklerde değil galiba. Fotoğrafta bir grup üniformalı genç adam tek süsü saksı bitkilerinden ibaret, örtüsüz bir tahta masa etrafında neşeyle yemek yiyip su dolu metal bardaklarını tokuşturuyorlar. Saç kesimleri, en az iki tanesinin gözlüğü ve çevrelerinde onlara hizmet edenlerin saygılı duruşları, masadaki bıçaklar türü detaylar bindokuzyüz otuz sonları veya kırklardan bir grup yedek subay okulu öğrencisi olmaları gerektiğini söylüyor. Rütbeleri yok, yakalarında sınıf işaretleri var ama ne yazık ki seçilemiyor. . İki adet gençten, (celp eri olmalılar) iki tane de sivil (bıyıklı) garson etrafta. Biri bardağa su koyuyor. (Okul, fabrika yemekhelerinde o kalın ve genişçe dipli ağır sürahilerden su içmemiş olanımız var mı acaba?) Masanın bir parça uzağında daha kıdemliye benzeyen başka biri bu gençlere hizmette bir aksaklık olmamasını denetliyor gibi. Garsonlar da dahil herkesin yüzü gülüyor. Genel bir rahatlık, keyif yayılıyor bu fotoğraftan. Çok güzel, baktıkça insan kendini iyi hissetiren bir fotoğraf bu.

Yeme içme bahane. Maksat, muhabbet olsun...

Devam edeceğim.

BvP,
Edited By  Miki

Fotoğraflar: BvP, Yenice Sigarası pakedi ve Eisenhower : internet.

Kasım 04, 2011

Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? I

1/5/944
Eski kitapçıların önlerindeki sepetlerde karmakarışık halde duran fotoğrafları, kartpostalları eşelemeyi, ilginç bulduklarımı alıp eve götürmeyi severim. Uğraşlarımın çoğu  gibi bu da beş para etmez, işe yaramaz bir şeydir. Halbuki, insanın daha rafine uğraşları olmalı, keman çalmalı, spor yapmalı – en azından seyretmeli-falan. Bizde ne gezeeer öyle incelikler.
Duruma, tanımadığın insanların bilmediğin ama önemsedikleri anlarını pis bir naylon leğen içinde eşelemek olarak bakıldığında, olan biten pek hoş değildir elbette. Bir parça özel hayata burun sokma falan girer işin içine. Ama, onlara nerenden baktığına bağlı olarak eğitici ve ilginç olabilir. Her şeyde, ama her şeyde olduğu gibi; bildiğin, baktığının derinliğini artırır. (Kulağa epey zekice gelen bu lafa her zaman güvenilmeyebilir. Bazen de bi bok olmaz tabii)

Kimileri bildik fonlar önünde olur. Arkeolojik kalıntılar, yapılar veya geçmişte unutulmuş bir mobilya, ilgi çekici bir cihaz…Zaman zaman tanınmış birileri göze çarpar. Evlilik törenlerinin, birlikte yenen yemeklerin fotoğrafları da benzer durumların ayrı zaman dilimlerinde farklı tekrarları olduklarından ilginçtirler. Sıradan, anonim bireylerin kendileri için önemli, kaydetmeye değer buldukları bu anlar aynı dönemin gazete ve dergilerindeki fotoğraflara kıyasla çok sert bir gerçeklik duygusu uyandırır. (Böyle bir düşünüşü geliştirebilecek duyarlılık ve incelikte bir insan evladı olduğunuz nazariyesinden hareket ediyorum.) Çoğuna dikkatli bakıldığında bir şeyler öğrenmek, görmek mümkündür. Kavramak için yeterli mi? Sanmıyorum. Filozof’da zaten, “Tarihsel artı-değerin sahipleri yaşanmış olayların bilgisini ve keyfini de ellerinde tutarlar” buyuruyor. [1]


Yandaki fotoğrafa bakalım: döneme özgü fiyakalı el yazısının karman çormanlığı nedeniyle soyadınıokumakmümkündeğil Mehmet bey, “Kardeşim Tevfik Azmi’ye” 1937 temmuzunda Rio’dan, Copacabana plajından yollamış! Oralarda ne işi var-dı? Portekizce görüşebiliyor muydu?

Brezilya’da 1929’dan beri Büyükelçiliğimiz var. Belki elçilik görevlisiydi.T.C. Brezilya Büyükelçiliği internet sitesinde sadece büyükelçilerin isimleri listeleniyor. Onlardan da Hasan Tahsin Mayatepek’in adı, “Mayapetek” olarak yazılı (Buradan T.C. Brezilya Büyükelçiliği çalışanlarını ilgi ve hassasiyetlerini kutlarım!) Halbuki, Atatürk’e gönderdiği son derece eğlenceli mektuplarda Mayaların Türklerle kardeşliğini keşfeden, “Mu Kıtası” ile ilgili mühim malumat veren bu zatın adı unutulmamalıydı. [2]

Kahramanımız bu fotoğraf için sanki yanlış bir zaman dilimi seçmiş. Sabahın erken bir saati anlaşılan. Kumsalla özdeşleştirdiğimiz o acaip dişilerin hiç biri yok ortalıkta. Bir gece önce Rio gecelerine akmış, yorgun argın, kim bilir neyin üstünde (veya altında) uyuyakalmışlar. Aslında, böyle geceler o tarihlerde de yaşanıyor muydu, Mehmet bey’de akmış mıydı diye merak ediyor insan. Burada iki nokta daha var ilginç. Biri, üzerinde durulan coğrafya ve içinde bulunulan mevsimde (Temmuz ayı ortalama en düşük sıcaklık 18.9 °) hırka giyilmesi ki, zatın Türk vatandaşı olduğunu hatırlayınca normal geliyor. Diğeri de üzerindeki durduğu zemin. Bu zemin yüzünden, gönderilen fotoğrafın Antalya veya Samsun sahilinde çektirilip “Kardeşim Tevfik Azmi’ye” gönderilmediğinden emin olabiliyoruz. . Roberto Burle Marx adlı Brezilyalı bir peyzaj mimarınca tasarlanan ve plaj boyunca, yaklaşık dört kilometre devam eden promenad, “Portekiz Kaldırımı” [3] denen yöntemle; taşların renk veya tonlarına göre, tek tek mozaik benzeri yerleştirilmesi ile yapılmış. 1930larda başlanıp 1970’de bitiriliyor. Tamam, kolay bir iş değil taşları böyle bitiştirmek ama, 4 kilometreyi 40 yılda tamamlamak da… Eh biraz şey. Bu çok güzel ve çeşitlemeleriyle (her yerde aynı değil) dalga deseni nerdeyse plajla özdeşleşmiş, ikonik kimlik kazanmış bir hoşluk. Benzeri bir dalga dokusunu – dökme mozaik olarak- İzmir Kordon’da görmek olası. Her gidişimde korkuyla “ulan belediye bir yenileştirme, bir dönüşüm, bir şey, akla hayale gelmeyecek bir maymunluk yapıp kaldırmış olabilir mi?" Diyorum ama, şimdilik duruyorlar yerlerinde.



“Avenida Atlantica” üzerinde, kumsalın başında duran Mehmet Bey’in yüzü kuzey doğuya bakıyor, (bize göre) sol omzunun gerisinde, yani kumsalın en güney ucunda kıyı bataryalarının olduğu “Copacabana Kalesi” ve alçak barakalar hayal meyal, sağında ise, bugünlerin etekleri teneke mahallesi ile Morro dos Cabritos oldukça belirgin görülüyor. Uzaktaki Yapıları seçmek maalesef pek olası değil. Halbuki ileride, başının hizasında bir grup yüksek yapı var ki detaylı fotoğrafları çok ilginç olabilirdi. Kameraya bakan “yerli”ye, beyaz ayakkabılarına ve belli belirsiz seçilen, sırtı bize dönük beyaz kolonyal şapkalı, üniformalıya dikkat.

                                                                                            ***

Türklerin egzotik diyarlara yolculukları olduğu gibi egzotik diyarların insanları da Türkiye’ye seyahatler düzenliyorlar. Bana çok ilginç gelen diğer fotoğrafta Orta sınıf Türk ailesi ve genç bir Japon erkek var. Çekildiği tarihi kesin saptamak zor. Yine de, solda ayakta duran geç kızın ve annenin giysileri, mobilya üzerindeki duran elektrikli ısıtıcı ve radyo, takvimi 1940 sonları ile 1950 ortaları gibi gösteriyor. Çerçevenin üzerindeki çiviye asılı halka kulplu çanta 1950 başlarında moda olan bir şey. Elektrikli portatif ısıtıcılara ise Türk evlerinde 40’lardan itibaren rastlanabiliyor.


Evin iki kızı, anne, baba ve iki çocuk gündelik giysiler içindeymişler gibi. Baba fotoğraf çekilecek diye ceketini giymiş. Ama Japon beyefendi… O, sanki daha bir özenli. Kravatı, kravat iğnesi, her şeyi tamam. Ceket yakasında belli belirsiz bir rozet var. (Dolma) kalemi ceketinin üst cebinde duruyor. Okumuş, okumuş adam işleri yapan biri. Ellerini bir parça sıkıntı ile birleştirmiş ve arasında bir mendil veya kağıt tutuyor gibi, Sağ elinde yüzük yok. Ailenin iki kızı ve çocuklar birbirlerine benziyorlar. 16-20 yaşlarında iki kız ve 9-10 yaşlarında iki erkek çocuk. Hepsi kardeş olabilirler. Japon beyefendi ile arkasındaki çok güzel – muhtemelen- büyük kızın bir “rabıtası” olduğunu düşünüyor insan ister istemez. O kız bir başka gülümsüyor kameraya. Adam da kameraya rahatça, güven içinde bakıyor. Evde eğreti bir yabancı değil sanki. Odanın içinde bir başkası daha olmalı…Fotoğrafı çeken hakkında bir fikrimiz yok. Acaba Bizim Japon’un kardeşi, karısı falan mıydı? Belki de üçayak ve zamanlayıcı ile çekildi ve sekizinci kişi yok.

Bu zat kimdi? Neden oradaydı? Öncesi ve sonrası nasıldı o anın? Fotoğraftan sonra ne yaptılar? Hep birlikte sofraya oturup yemek mi yediler? Nasıl anlaşıyorlardı? Bunları bilmenin –benim için- olanağı yok. Zaten ne diyor adam : “Canlının geri dönüşü olmayan zamanının tek sahibi olur.” [4]

Son bir iki söz edeyim ki, her defasında aynı şeyleri yazmayayım.

Biriktirdiğim bu fotoğrafları tarayıp elimden geldiğince buraya aktaracağım. Hemen hepsi yukarıda yazdığım gibi, eski kitapçılarda, eskicilerde naylon leğenlerin, karton kolilerin içinde çıkardığım şeyler. Sahipleri yada ikincil sahiplerinin değer verdiği nesneler olsalar oralarda olmazlardı. Dolayısıyla ahlaki bir sorumluluk hissetmiyorum. Fakaaat, yine de; eğer büyük bir tesadüf eseri eşinize dostunuza, ananız, babanıza denk gelirseniz ve burada durması haysiyyetinize veya her hangi bir şeyinize dokunursa bana haber edin, hem çıkarır hem de seve seve sahibine iletirim.


1/5/944 Resmin Arkası,
Maalesef Köy Muhtarının adını okuyamıyorum.


BvP,



Fotoğraflar:
Copacabana’nın eski halini gösterir kartpostal ve kaldırımda seken yavru ceylan internetten. Diğerleri BvP

-----------

[1] Debord, Guy. Gösteri Toplumu. s. 128. Fransızcadan çevirenler: Ekmekçi, A., Taşkent, O., Ayrıntı Yayınları.1996.

Bu kitabı sanki anlayabilecekmiş gibi  1996'dan beri okuyorum. Ama, bay Debord  gerçekten bir şeyler anlatıyor mu? Anlattıklarını anlayalım istiyor mu?  Ondan da emin olmadım henüz!

[2] http://www.tdkkitaplik.org.tr/gun_dil.asp

[3] Geleneğin Antik Yunan, Roma dönemlerine dek uzandığını tahmin etmek zor değil.

[4] Debord 1996, 128.