Emsallerine faiktir

Ayran Heykelleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayran Heykelleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 09, 2015

Ayran Heykellerine Addendum 2015

Susurluk Belediyesi Logosu (Kısmi) 
Türkiye coğrafyasında plastik sanatlara, hem de üç boyutu olanına  Susurluk kadar meraklı başka bir yerleşim alanı var mı bilmiyorum. Mübareğin her  köşesinden, kavşağından  san’at fışkırıyor.  Tam ortasından geçen  Bursa  - İzmir kara yolu yüzünden,  ziyareti zorunlu bir galeri gibi. Her yıl yaz mevsimi boyunca  en az birkaç kere ben de ziyaret ediyorum. Artık alışkanlığa dönüşen, hatta sevinçli bir  sabırsızlıkla beklediğim, iple çektiğim  “Susurluk Açık Hava Galerisi”ziyaretlerine ait 2015 raporu:

Nerde bu Giacometti Heykelleri?

Susurluk | Eylül 2014
2014 yılı Susurluk Ayran Heykelleri yazısında detaylı olarak tanıttığım; Kasabanın yüzük taşı,  ana kavşaktaki  “Giacometti”esk çifti maalesef bu defa yerlerinde bulamadım. Yoklardı... Yok işte,  yok olmuşlar-dı! Dar kalçalarına sımsıkı oturan şalvarı, yüksek topuklu  ayakkabıları , gergin memeleri ile dibekte ayran döven avret ve karşısında onu (kim bilir aklından neler geçirerek) seyreden dayının yeni Türkiye'nin mütedeyyin belediyecilik anlayışında yeri olmadığını sezmiş ve sarahatle dile getirmiş olmakla birlikte, süreli sergileme için yurt dışına gönderilmiş olduklarını düşünmek istiyorum. Yerel yönetim erbabının işe sanat galerisi mantığı ile yaklaşmış olmaları da yaban atılacak fikir değil. Belki belli bir süre sergilenip, daha sonra özenle depoya kaldırılıyor veya  yerleşim alanının başka yerlerini süslüyorlar. İşte hem bu dürtüyle hem de “acaba içerilere doğru, sakinlerin yabancı gözlerden kıskançlıkla  sakladıkları başka eserler, şeyler var mıdır?” düşüncesiyle birkaç saat ötede beni bekleyen soğuk biraları, tavuk kanatlarını, Miki’yi, MeKaDe’yi filan hiçe sayıp kendimi Kasabanın içlerine attım. Sanat aşkı işte böyle bir şey, insanın gözü hiçbir şeyi görmüyor. Doğal olarak o heykelleri bulamadım, fakat gerçekten de “yabancı gözlerden kıskançlıkla saklanan” bambaşka bir şey kasabanın meydanında, tam adıyla "Çarşı Meydanı"nda beni bekliyordu.

Artık Yoklar | Ağustos 2015
Bosna Hersek Çeşmesi  (Arıtmalı)   ile İlk Temas

Bosna Hersek Çeşmesi | Ağustos 2015
Arıtmalı Su Keyfi 
Belediyenin internet sitesinde coşkun bir övgüyle sözü edilen o muhteşem ve muazzam “Bosna Hersek Çeşmesi”ni görkemli istirahat ve dinlenme alanında buldum. Çabamın karşılığını tam olarak almış olmanın tatmini ve göz kamaşması azıcık geçince huşu içinde usul usul yaklaştım o’na. Evet gözlerimin önünde, Batı Anadolu taşrasında “18. Yüzyılda Bosna Valisi Muhammed Paşa tarafından yaptırılan, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, Başçarşı’da bulunan Osmanlı mirası tarihi çeşmenin (bakın burası çok enteresan) birebir aynı olarak Bosna Hersek Devletinin ilk devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç Anısına inşaa”edilen  çeşme karşımdaydı işte. Çarşı Camii yanında bulunan alan “tekrardan restore” edilirken, vatandaşlara böyle kıymetli bir eser kazandırılmıştı. Üstelik,alandaki ağaçlar bin bir özenle yerlerinden alınmış, yemleri suları ihmal edilmeden en uygun toprak ve bölgeler seçilerek “nakil işlemleri yapılmış”tı. Önemle vurgulanan ve kısacık metinde üç kere tekrarlanan başka bir husus işbu çeşmeden akan suyun arıtılmış oluşu. Boru mu bu? Dinlenme ve istirahatını yaparken bir yandan da arıtılmış su içiyorsun. Say ki uzay istasyonundasın. Şahsen ben çok etkilendim. Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Aynısının Tıpkısı

Mustafakemalpaşa  Kız Kulesi 
Ağustos 2015
Donanımı, görgüsü ve becerisi ile kendisi üretemeyip, sırtını “ecdat yadigarı”nın sığ taklitçiliğine dayayanlarca geliştirilen şu  “bire bir aynı”  mucizesinin tezahürlerinden biri de hemen bir parça ötede, Mustafakemalpaşa adlı başka bir şipşirin ilçemizde mevcut. Gastronomi dünyasına “Kemalpaşa Tatlısı” adlı o muhteşem lezzeti hediye eden ilçedeki  teşebbüs erbabı, işletmesine Kız Kulesi’ni “birebir”e yakın,  - sanırım “üç aşağı beş yukarı” daha doğru bir ölçeklendirme- replikasını yaptırmış. Bu örneğin bir tür "Disneyland refleksi" ile yaptırılma olasılığı da yüksek elbette. 

“Birebir” ve uygulama alanları epey geniş meşrepli ve dahi kullanışlı  bir kavram;  “Birebir”, “Birebire yakın”, “Birebir örneği” gibi elastikiyetler söz konusu. Mesela,   Kuzey Karadeniz’de  bin üç yüz metre yükseklikte dağın hoyratça biçilen zirvesine “mekana uygun bir cami için yoğun çalışmalar”la başlayıp, işi İstanbul Üsküdar'da inşa edilen Kuşkonmaz Camisi'nin (Şemsi Ahmet Paşa)birebir örneği” olarak bitirmek  mümkün. Hem işin içinde ecdat varsa kumaş kartelasından döşemelik kumaş beğenir gibi  yadigar seçip,  dağın tepesine oturtmanın neresi tuhaf ki?


Atatürk Anıtı

Susurluk Atatürk Heykeli
 Belediye Önü | Ağustos 2015
Susurluk Atatürk Heykeli  Detay
Ağustos 2015
Görkemli Çarşı Meydanında Çeşme’nin biraz aşağısında  doğal olarak bir de Atatürk heykeli var. Kruvaze ceketli,  sol eli havada (bazen havadaki ele zeytin dalı tutuşturuluyor,  sağ elinde Nutuk tutar şekilde yapılmış olanları da çoktur) betimlenmiş. Daha fantastikleri ile karşılaşmış biri olarak söyleyebilirim ki, sol koldaki oran  sorunu dışında bir rahatsızlığı yok.  Büyük İhtimalle 1980 sonrasının toplu sipariş usulü Atatürk heykellerinden biri ve yine büyük ihtimalle fiberglas bu heykel benzerlerinden yüzlercesi bulunuyor [1]. Bu açıdan pek  özel değil. Ama özel olan, heykel kaidesinde mevcut Bay Hüseyin Can isimli sanatçımızın rölyefi.  19 Mayıs gençlik ve spor bayramı kıyafetli kızlı-erkekli güruh  ve Mehmetçik son Türk Devleti Cumhuriyetimizin kurucusunu  bir tepsi üzerindeymişçesine başlarının üzerinde  taşıyorlar.  Emanet ettiği eseri değil de kurucunun kendisini taşıttıran bu sanatçının yaratıcılığı, üstün figüratif yeteneği, eserin kompozisyon sağlamlığı hayranlık uyandırıcı. Grubun merkezindeki yavuz ve gürbüz oğlanın rol çalma merakı  yüzünden hanım kızımızın elindeki meş'ale azıcık güme gitmiş, Mehmetçiğin elindeki defne çelengi de yersizlikten dizi ile  def çalıyor gibi görünse de, eserdeki  retro hava dikkate değer. 

Eski Dostları Ziyaret

Belediye Dinlenme Tesisi Önü Ayran Heykeli
Susurluk | Ağustos 2015
Yine daha önceki yıllarda sözünü ettiğim iki eserden  Belediye çay bahçesi önündeki  köpüklü ayran heykelini bir parça bakımsız buldum. Kaidesindeki harflerin bazıları dökülmüş, Kulplu bira/ayran  bardağı formundaki nesnenin plastik boyası yer yer soyulmuş, Bozuk çamaşır makinesinden akan köpüğe benzemiş canım ayran. Buradan yetkililere sesleniyorum. En kısa zamanda bakıma alınması lazım.  Önünden her gün  binlerce  insanın geçtiği bu önemli  simgenin berduşluğu yürek burkucu. 

Az geride, yol üstündeki eski dostlar yine dibekte ayran üretimi ile meşguldüler. O kavşaktaki  -afedersiniz- fingirdek karı gibi değil buradaki bacımız. Giysileri filan hep  mazbut ve mütedeyyin. Petrol yeşili el örgüsü hırkası bile tam.  Yanındaki ere göz ucu ile bakmadan, yaz kış dinlemeyip yoğurt ve suyu dövmeye devam ediyor. Fakat kaide konusunda  yerel yöneticiler halen bir karara varamamışlar anlaşılan, onluk yatay delikli tuğla örgü haliyle duruyor. Figürler üzerindeki geçmiş yılların o  fovist denemeleri de halen korunuyor. Dibekten taşan köpüğün beyazlığını dengeleyen yüzlerindeki siyah boya (hani şu eski okul müsamerelerinde arap bacı rolüne çıkanların sürdüğü… Ayakkabı boyası tarzı)   yalçın bir anlam kazandırıyor. Huşuyla karşılarında durup bir süre izledim onları. Hızla  gelip  geçen dev kamyonlar bir parça  türbülans yapıyor, yere  ayağı sıkı basmak gerekiyor,   uğultu insanı bizar ediyor filan ama, değer…

Mazbut ve Vakur
Susurluk
| Ağustos 2015
Esas Yüzük Taşı Burada

Yine Kara yolu üzerinde, Susurluk 283 Sayılı Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifi’nin önünde rastladım o’na. Su ve yoğurdun bir araya getirilişinde rol oynayan  en önemli ve temel öğenin, yani “dibek” [2] adı verilen o karmaşık cihazın sofistike bir yorumuydu. Dikeylik ortadaki metal şaftla vurgulanıyor, esas eleman da sımsıcak ahşabın kullanılışı ile çağdaş bir yorum kazanıyordu.  Zannederim ortadaki bilezik gibi nesne de  ayranın evrenselliğine vurgu adına dünyamızı simgeliyor. Özenli kaidesi,  dikkatle seçilmiş malzemesi ile belediyenin  “kullan at heykelcilik” anlayışının ötesinde. Kendisi ile  gelecek yıllarda da karşılaşacağımızı hissediyorum.
 
Ayranın Evrenselliği
283 Sayılı Yağlı Tohumlar
Tarım Satış Kooperatifi Önü
Susurluk | Ağustos 2015

Aynı konuda gelecek yıl da yazma hevesiyle, 
Ayranınız daim ve bol olsun.

BvP, 

Fotoğraflar;  En yukarıdaki  kısmi Belediye logosu dışındakiler BvP 

.................... 

[1] Aylin Tekiner  Atatürk Heykelleri  Kült, Estetik, Siyaset  adlı kitabında  Necati İnci’ye ait Kaş Atatürk Anıtı’ndaki Atatürk figürünün çoğaltılarak gönderildiği il ve ilçeler arasında Susurluğu da sayıyor. Fakat bu figür bahsedilen Kaş Anıtı’ndaki figürden oldukça farklı.  Kaş’taki heykelde Atatürk sol eli cebinde, yelekli bir takım elbise ile görünüyor. Yine de Necati  İnci’nin söz konusu figürü 213 (iki-yüz-on-üç) adet çoğaltarak gönderdiği düşünüldüğünde,  Susurluk’daki anıtın 1981 sonrasının “Atatürk Anıtı Çılgınlığı” dönemine ait bir “fabrika işi” olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Tekiner, Aylin; 200 ve ilgili sayfadaki dipnot. 

[2] Ayran (geleneksel) yapımında kullanılan bu cihazlarla ilgili bir terminoloji karmaşası var. Genel olarak tek veya iki noktadan bir sabitlenerek, ileri geri itilmek sureti ile  horizontal hareketi sağlanan ince uzun iki yanı kapalı, üstten yoğurdun ve suyun konduğu,  iki uçtaki yüzeylerden birine musluk takılarak bitmiş ürünün alındığı ahşap dar silindirik kaplara "yayık" deniyor. Dibekte ise sonuç üst ucu açık ahşap kaplara bir çubuk vasıtası ile uygulanan dikey hareketler ile kabın içindeki nesnenin dövülmesi ile alınıyor. Bu kahve, buğday, veya herhangi bir tohum olmakla birlikte, örneğimizdeki gibi su ve yoğurt olabiliyor. 

Sorunsalı daha önce irdelemiş olmakla beraber,  (BvP; Eylül 2014), Konuya yeniden dikkatimi çeken Sayın Bompay Segundo'ya teşekkür ederim. 

Eylül 17, 2014

Sedit Qui Timuit Ne Non Succederet (Ayran Heykellerine Addendum 2014)


İki bin yıl önce ne güzel söz söylemiş bay Quintus Horatius Flaccus.  Kabaca,  “başarısızlıktan korkan, hiçbir şey yapmadan  ‘lök’ gibi oturur... Tabii Böyle benim gibi kaba saba değil, son derece şık söylüyor. Şair Horace’ın bu zarif deyişi artık pek hatırlanmıyor olsa da, çok İşlek Bursa – İzmir karayolu üzerindeki bir kasaba halkının entelektüel dağarcığında önemli yer tuttuğuna, orada hiç unutulmadığına artık eminim. Orası İç Ege’de değil de, Galler’de veya İsviçre’de kurulu olsa ambleminde mutlak bulunacak  motto bu.
Başarısızlıktan korkmadan, hep bir sonrakinin daha iyi olması için  yılmaz bir çaba ile çalışıp didinen Susurluk kasabası sakinlerinin medar-ı iftiharları, “ayran” adlı sıvının plastik düzleme kusursuzca yansıtılıp beğeniye sunulması konusundaki gelişmeyi bu bloğun derinliklerinden takip mümkünse de, günümüz  “bilgi toplumu” üyelerinin bilgiyi arayıp bulmaktaki tembellik ve isteksizliğini ve “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” deyişini göz önünde bulundurarak, toparlayıcı bir özet geçmek istiyorum.
Hem artık Belediyede ayrı bir birim – daha çok başkana doğrudan bağlı bir daire başkanlığı, belki müdürlük,  ama kesinlikle şeflik değil – oluşturularak çalışmaların sürdürüldüğünden emin olduğum konu ile ilgili çalışmalar öylesine yoğun, alanda öylesine baş döndürücü gelişmeler oluyor ki,  bir yerlere kayıt edilmesi lazım.  Eminim Ayran Heykeli Araştırma Geliştirme ve Uygulama Daire Başkanlığı’nın aylık faaliyet raporları, bültenleri de vardır ama nitelikleri gereği bizler gibi sıradan meraklıların ulaşabileceği şeyler olamaz. Buna rağmen Belediye’nin internet sitesini arada sırada kontrol ediyorum; Şöyle uluslararası katılımlı “İslam Penceresinden 21. Yüzyılda Ayran Plastiğine Yeni Yaklaşımlar” veya  “Geleneksel (Osmanlı) El Sanatlarımızın (Osmanlı) Sentezi Noktasında  Günümüz Ayran Heykelciliği”  sempozyumu duyurusu görürsem katılacağım.

Her şeyin Başlangıcı | 200? - 2009 
Neyse, galiba her şey iki binlerin başında Kasabanın girişindeki bir havuzun ortasına dikilenle başladı. Evet biraz düz, hatta dümdüz  ifade etmişti sanatçı; azıcık  "elişi" ödevi gibiydi ama, önceki on yılın büyük bölümünde hep  kamyonla çarpışıp hurdahaş olan kocaman siyah  bir otomobilden saçılan bokla anılan bu kasaba için yeni bir soluktu.  Üstelik her şey o karanlık trafik kazası ve her zaman kelek çıkan kavunların sergilendiği  yol boyu ile tanınmaktan  iyiydi. 
Bir süre sonra ifade biçimi ve insan boyutunun eksikliği ile yetersiz bulunan simge terk edilip yeni arayışlara gidildi. Yeni bakış açısı hem insan ögesi ekliyor,  hem de ürünün yapım aşamasındaki çok, ama çok önemli bir cihaza vurgu yapıyordu. “Yayık” adı verilen bu üstün teknoloji ürününün ağaca iple bağlanarak, yatay eksende kap içindeki sıvının ivmelendirilişi ile  iş görenleri olduğu gibi, sonuca  silindirik kesitli bir ahşabın dikey aks üzerinde manuel hareketi  ile ulaşanları da vardı!  Ayrıca üretimde makineleşmenin sonucu olarak seksenlerde “şanzımanlı çamaşır makinesi” de kullanılmıştı. Üç seçenek içinden, sanırım algı kolaylığı nedeniyle dikey ekseni kullanan “dibek” türü tercih edildi.

İnsan Odaklı | 2011
Heykelin tamamlanmasından sonra henüz öğrenemediğim nedenlerle  - aşırı itina olabilir- kaidenin yapımı oldukça uzun sürdü. Yine de tekil öge vurgusu unutulmayıp, periferiye alınan  (Belediye çay ve ayran bahçesinin önü)  “Ayran Bardağı" tekrar yorumlandı.

Yeniden Doğuş | 2011
Ancak; değişen, yenilenen estetik algılar nedeniyle maalesef bu grup da artık gözden düşmüş durumda. Üretildikleri dönemde doğal malzeme renginde bırakılmış heykeller bölgeye son ziyaretimde ( Temmuz 2014) elden geçirilmiş ve  boyanmış olarak  parlak  Ege güneşi altında göz kamaştıran renkleri ile "fovist” bir tarz sergiliyorlardı.

Giacometti'yi Ararken | 2014
Bu yıl imgenin esas ögeler yerinde bırakılarak yeniden ele alınışını görmek,  hakim belediyecilik iklimine artık alışmış biri olarak beni fazla şaşırtmadı. Belediyenin ilgili daire başkanlığı hizmet  “noktasında”  şakır şakır çalışıyor, başarıdan başarıya koşuyordu işte. Fakat asıl ilginç olan, anlatımın soyut kimliği. İnatla Batı kaynaklı estetik kavramları, birikimi daha doğrusu her türlü “anlayış”ı açık bir nefretle reddeden yeni kültürel diskurun çok dışında duruyorlar. İzmir yönüne  konuşlu dişi ayrancı ile eminim gerilim ve denge  amaçlı olarak o kötü kavşağın karşısına konmuş müzekker aksi,  Giacometti heykellerini  andırıyor. Hele önceki  çalışmanın  30’ların  tek parti egemen sanat anlayışını yansıtan,   “milli” olmayan toplumcu çizgisi ile kıyaslanınca,Türk İslam köklerine dönüş vurgusunun böyle geciktirilmesi kafa karıştıran bir durum. İnsan en azından bir fes, bir kuşak, olmadı dibek üzerinde Selçukluyu hatırlatacak bezemeler bekliyor. Şalvara rağmen; dipdiri vücut hatlarını  ortaya koyan o daracık "body" ve  topuklu ayakkabılar ile milli hassasiyetler "noktasında" sınıfta kaldığı aşikar. Sanırım yerel yönetimler merkezi idare kadar cevval değil bu konuda. Diğer bir eksiğin de, ardılların tümünde vurgulanan ve elbette çok önemli ayrıntı, "ayran köpüğü" motifine bu yeni çalışmada yer verilmemesi olduğunu düşünüyorum.
Gelecekte de zuhur edeceği kesin yeni ayran heykelleri üzerinde düşünme - yazma dileği ve  sağlam inancı ile...

BvP. 

Ekim 07, 2011

Susurluktaki Ayran Heykeline Ne Oldu?

Miki ve ben sonbahar sonlarında kıyı Egede sekmeyi severiz. Günler bir parça kısa ama, hava ve deniz daha evcildir. Yazlıkçılar okulların açılmasına yakın sktir olup gider, Söke pazarındaki şeftaliler iyice olgunlaşmıştır. Börülce, incir, bol ve ucuzdur artık. En önemlisi; sevdiğim ören yerlerinde, antik kentlerde taş aralarında kertenkeleler tedirgin olmadan dolaşırlar. Kısaca güzeldir tatil yapmayı sevdiğimiz yörede yaz sonu.

Karayolundan yapılan bu mütevazi gezilerin hoş bir parçası olan araba yolculuklarını iple çekerim. Aslında, her yıl yedi sekiz saat boyunca iki yanımdan hızla geçip giden çok miktardaki anlık görüntünün bu aksın çevresini işgal etmiş hominidlere ilişkin düşüncelerime hiç bir olumlu katkısı olmaz. “Fashion Night Out” Çekimine katılan 30 ünlü [1] kadar içimi bulandırırlar. Ama ben başbakan, kültür bakanı, yerel yöneten vs. olmadığım için, yol boylarını sçıp sıvayan bu canlıları sevmek, hoşlanmak – seviyormuş gibi bile yapmak – zorunda değilim.

Emmioğlu Süper Kahraman
Neyse, Yalova’dan Bursa’ya kadar olanı pek bir şeye benzemez de, Bursa’dan sonra işler değişir... Yol uzayıp giden sonsuz bir komedi filmidir. Karacabey’den geçerken “Pansiyon Hara” tabelasını, “At Sevgisi Durağı”nı görüp, aklına Alman porno filmleri gelmeyen, pis pis sırıtmayan var mıdır? “İkizcetepeler Göleti”nden bahsetmiyorum bile. Canı hiç sıkılmaz insanoğlunun. Etrafta ne var ne yok Robert Venturi’nin ilgisini hak eder niteliktedir [2]. Her süfli benzin istasyonu - ki sayısızdırlar, benzin istasyonu mescidi ve köfte tapınağında nefesi hissedilir büyük üstadın. Bu yol boyu deliliğine kasketli ve pelerinli bir oğlan da karınca kararınca iki boyutlu katkılarda bulunur. Ulan elin Amerikalısı boynunda pelerin, kıçında tayt uçar da, Asia Minor köylüsü uçamaz mı? Fakat bu süper kahraman maalesef belden yukarı resmedildiği için altında ne olduğunu bilmek mümkün değildir. Ancak Romalı Centurion pelerinini, adaleli göğsünü görürüz. Ben nedense hep şalvarla hayal ederim onu.

 
Susurluğa yaklaşırken her an köpüklü ayran heykeli ile karşılaşma düşüncesi içimi hep kıpır kıpır eder...di! Fakat heyhat, eski dostu göremedik. O muazzam yapıt yol genişletme çalışmalarının (“duble yol” bildiniz değil mi?) kurbanı olmuş, kimbilir başına neler gelmişti. Susurluk Belediyesine ait iş makinaları parkının bir köşesinde veya mıcır tesisinde etrafa ışıklar saçmaya devam etmesini diledim haykırarak! Telefonunu bilsem Sayın Kültür Bakanımızın, ya da en azından Modern Sanat Müzemizin Küratörlerinin telefonu cep telefonumda kayıtlı olsa! Bu tarihi fırsat kaçmış oldu. Fakat sağ olsunlar, önemli simgenin yitirilmesine haklı olarak gönlü razı olmayan, olamayan yerel yönetme erbabı ve kasaba halkı aynı eksende yapıtları sağa sola saçıp, bu güzel yolculuğu anlamlı kılmışlar. “Yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek” üretim prosesi, insan ögesi de eklenmiş olarak karşımızdaydı artık. Hemen yanı başındaki bir başkası yine bardak ve ayran birlikteliği konuluydu. Durup, sanatçının ayran bardağının geometrisini yansıtıştaki sadakatini gözledim uzun ve sessizce...


Cömert bir tanımla “Şehir Heykeli” deniliyor olsalar da; topluma hakim kabasabalığın, tanılama fakr-ü zarüreti aynası şu nesneler ile ilgili karar sürecinin nasıl şekillendiği dehşetli merak ettiğim bir husus. Bu şeylerin önce maketleri yapılıp karar organlarına mı sunuluyor? Karar hangi organlarla (vücudun) veriliyor? Maketleri yapılıyor mu? Yapılıyorsa kaç ölçek oluyor? Yaptırılacak kişi veya kuruluşların seçiminde bir kriter var mı, yoksa yetersizlik yeter şart mı? Nasıl giyinirler, evleri nasıldır? [3]

Bu sorulara cevap aramaya vakit bulamadan imge değişip, “Outlet” uydurmasının bilinmediği, Karadenizli yapsatçı irisinin televizyonda ve her akşam reklam kuşaklarında beyaz gömleği, kocaman saati ile yatırım dersi vermediği, ama Cavit Çağlar’a servetinin sırrı sorulduğunda “Çok çalışmak. Bir de, dürüstlük” cevabı verdiği yıllardan seslenen seksen ortalarının post modern vahası, Varan Dinlenme Tesislerini görüyorum. Öğrenciyken pek beğenirdim malzemesi ile ağırbaşlı, kütle hareketleri ve cephe geometrisi ile –azıcık- fingirdek bu yapıyı. Şimdilerde yolboyu karşılaşılan onlarcası gibi boşaltılıp ölmeye terk edilmiş. Her yıl bir parça daha kırılıp döküldüğü görmek iç burkucu. Yol kenarı tesislerin en yakın kasabadaki kalfa tarafından kotarılmadığı ilk örnek belki de. Bu türden başka ve yeni bir örnek Akhisar yakınlarındaki Keskinoğlu Tavuk Lokantası. Zatın tavuk adlı kümes hayvanına duyduğu muhabbet destansı. Kilometreler boyu iki yanda söz konusu canlının emriyodan yenebilir türlü biçim ve hallere nasıl dönüştürdüğünü izleyebiliyoruz. Tesislerin anayurdu Kayalıoğlu Kasabası’nın dev bir tavuk heykeli yapma zamanı geldi de geçiyor.

Kırgın ve Umutsuz...


Daha Bir Fingirdek

Balıkesir Kenti ile şu erotik gölet [4] arasında, Akhisar yönüne doğru yoldan hafifçe yüksekteki köyün camisini görmemle “Miki bak! Ya Felipe Brunellesci’nin torunları bu köyde oturuyorlar, ya da bura Floransa’nın kardeş bilmemnesi” sözleri döküldü ağzımdan... O da “İnşallah, MKD senin gibi olmaz, normal biri olur”u yapıştırdı. Yeni Anadolu insanının dinsel yapı üretmekteki özensizliği, berduşluğu ile bu tür ani karşılaşmalarda hemen Süleymaniye’yi, Athena Polias Tapınağını aklıma getirir ferahlarım. “Tamam İstanbul’a gitmek pahalı, yol uzun vs. Ama bi minibüs kiralayıp Priene’ye gitmek kaça patlar ki bu köylülere? Uzak mı? Dur! Sardeis var, yakın. Orası da açar ufku, şeyi” dedim. Bu defa cevap bile vermedi!
Floransa ile Kardeş Köy Selimiye
Floransa, Santa Maria del Fiore,
Kubbe 1460'lar
Saruhanlıya gelince anlar insan Ege’ye geldiğini. Güneş daha ışıltılı, renkler daha parlak, kokular daha keskindir artık. Yol iki yanda temizcedir ve ustaca ekilmiş tarım arazileri arasında devam eder. Kasaba halkı tuhaf bir şekilde diğerleri gibi yol üstündeki tarım arazilerini artarda benzin istasyonu şeklinde taşlaştırıp, taşşak kebabı yapmayı tercih etmemiştir. Tuhaf değil mi? Bu kasabada ters giden bir şey var ama ne? Hoş çevre uzun süre durmaz otomobilin pencerelerinde. Yol ve zaman saatte 90 – 100 kilometrelik bir süratle hareket ettiğinden Manisa yaklaşmaktadır maalesef. Sevimsizdir bu can sıkıcı, tıklım basa ve kötü binalarla dolu kent.

Sadece Bana mı Öyle Geliyor, Yoksa Hakkaten
 Las Vegas Gibi mi?
Ayrıca bir grup uydurukçu, kuru kuruya övünmekten hoşlanan insan olduğunu da bildiğim için iş iyice tatsızlaşır. Uydurukçu olmasalar kentin girişine, çıkışına, oraya buraya kocaman “Lalenin Vatanı Manisa’dır” [5]Ya da, “Dünya Kuru Üzüm İhracatının Yarısı Manisa’dan Yapılmaktadır” [6] tabelaları koyarlar mı! Yine yol üzerinde Cihanşümul Padişahlarımızın resimlerini görüp, hamiyetimden gözlerim yaşarıp, Manisalı değilken bile gururlanacakken “bir döneme damgasını vuran” bu zatlardan III Mehmed’i fark ettim. Büyüklerini seviyor muydu bilmiyorum, ama küçüklerini sevmeyi öğretememişlerdi şehzadeliğinde [7]. Biraz canım sıkıldı tabii. Ama artık Egedeydik işte ve Manisalıları kendilerini ifade  sorunları ile baş başa bıraktık. Nasıl olsa birazdan o iç bayıcı dağ geçitlerinin aşacak, İzmir’i göreceğiz. İzmir’den sonra mı? Ver elini Söke ovası.

Hayat güzel hakkaten...
Miki ve ben sonbahar sonlarında kıyı Egede sekmeyi severiz…



Bvp, Ekim 2011.

Edited By Miki



[1] “30 ÜNLÜ FNO çekiminde BULUŞTU”, Vouge Türkiye. Eylül 2011. Sayfa 362-385. Bu yayının her sayfası bir hazine... “Büyük ve sarkık kulak memelerini ne yapmalı?” Merak ediyorsan Sekiz TL. Karşılığı öğrenmek mümkün.

[2] Robert Venturi 20. Yüzyıl Mimarlığının; daha doğrusu, post modern mimarlığın kuramsal temelleri konusunda yazdığı iki temel kitapla tanınan Amerikalı Mimar / Mimarlık Kuramcısı. İlki “Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki” diğeri, “Las Vegas’ın öğrettikleri: Mimari Biçimin Unutulan Simgeselliği”. Anlaşılması güç, epey zor okunan bu kitaplar hala mimarlık öğrencilerinin ilgisini çekiyor mu bilmiyorum. Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı tarafından 1991’de basıldı. Maalesef “...çelişkili ilişkiler kendilerini uyumsuz dizemlerle, yönlenimlerle ve komşugenliklerle ve özellikle benim aşırı komşugenlik diye adlandıracağım – farklı ögelerin bindirtileri – olgularla kendini gösterir.” türü cümleler gırla. Belki de, orjinalini okumak akıl sağlığı açısından en uygun olanı. Ama, iyidir ha! Onu da söylemeli.

[3] Aslında bu nesnelerin önünde yer aldıkları fonun üstünkörü bir incelenişinde bile (çevre düzeni, binalar, insanlar vs.) kent, kentin sakinleri ve o şeyler arasında önemli paralellikler saptanabiliyor. (Metindeki “kent” ve “heykel” tanımlarını pek ciddiye almayın). Daha önce link vermiştim ama yine vereyim: Ebenizin heykellerine eğlenceli ve bir o kadar da tüyler ürpertici bir yolculuk; spektaküler şehir heykelleri.

[4] İkizcetepeler Göleti: Gövde hacmi 1.115.000 m3, akarsu yatağından yüksekliği 52,00 m., normal su kotunda göl hacmi 164,56 hm3. Bu iyi de, Soma yakınlarındaki “Sevişler” Barajına ne demeli?

Ecnebi memleketlerde de var aynı sıkıntı. Amerika Birleşik Devletlerindeki “Blue Ball”, Intercourse”, “Flushing” ve Avustralya’nın “Fucking”i, gibi çok bilinen örnekleri geçtim . Güney Dakota’da “Gayville”, Nova Scotia’da “Shag Harbour”, Ontario’da “Crotch Lake”. Daha fenası var:  İngilizler bu konuda sanki epey ileri: Cabridgeshire “Prickwillow”, Merseyside “Lickers Lane” Orkney’de “Twatt” diye yerler olduğu söyleniyor!

Yazar Bill Bryson’da bu işlere kafa yoranlardan. Amerika Birleşik Devletlerindeki Coğrafi adlara ayrılmış eğlenceli bir bölüm: Bryson, Bill. Made in America. S.122-144. Black Swan, 1994.

Ayrıca : “The Lost Continent” Travels in Small-town America kitabında da konu ile ilgili iyi örnekler var.

[5] Galiba; sadece Manisa civarındaki dağlık arazide değil Anadolu’da çoğu dağlık alanda, Doğu Avrupa ve Akdeniz’de de bulunabilen yabani tür lale “Tulipa Orphanidea”yı kast ediyorlar. Bu bitkinin anavatanının Pamir, Hindikuş ve Tien-Şan Dağları olduğu da, kentin geçen yolculardan saklanan bir sır! (Naçiz fikrimce; genel olarak lale benimsemek, sahiplenmek için çok da iyi bir tür değil. Hadi, biri benim dedin, ama 108 tür lale daha var!)

[6] Tam hatırlamıyorum da, bu minvalde bir şeylerdi.

Dünyadaki önemli 10 kuru üzüm ihracatçısının 2006 yılındaki toplam ihracatı 783.544 ton veya 987.348 milyon dolar. Türkiye’nin ihracatı ise 240.375 ton / 284.420 milyon dolar. Bu da %28.8 lik bir pay demek. Yarıya daha epey var. Hem cennet vatanımda yalnızca Manisa’da değil, Turgutlu, Salihli, Akhisar, Menemen, Mustafakemalpaşa, Çal, Çivril’de de üzüm yetiştirip kurutuluyor. Yani, Manisa kuru üzümle imtihanında da sınıfta kaldı!

Bence Manisalılar için can sıkıcı başka bir durum var. Vasat bir ultrasonografı cihazı ortalama 11 -12.000 dolar. Gurur duydukları kuru üzümlerinin tonu ise, 1.183 dolar Yani; böyle bir şey alabilmek için, o gururdan 10 ton civarı veya 30.000 salkımı yetiştirip, toplayıp, kurutmaları gerekiyor!

Türkiye Dünya kuru üzüm ihracatının neresinde? Merak edip, sormaya korktuğunuz her şey için pek faydalı bir kaynak : http://www.tgdf.org.tr/turkce/tgdfraporlari/igmkuruuzum.pdf

[7] “Babasının cenaze merasiminin hemen akabinde 19kardeşini idam ettiren Mehmed III., devlet ve saltanat emniyeti namına, seleflerine nazaran kardeş katilliğinde daha ileri bir dereceye vardı”. Durun, hemen “ulan ne var Sultan Kanunu işte, hem II. Mehmed Başlatmıştı bu işleri” demeyin.Gerisi geliyor.: “Mehmed III., tab’an zayıf iradeli olup, fazlaca te’sir altında kalırdı… Aynı zamanda vehimli idi. 16 yaşındaki büyük oğlu şehzade Mahmud’un bir şeyhin telkini ile, kendi aleyhinde haric ile mektuplaştığı haberi alınıp, mektupların kızlar-ağası vasıtası ile elde edilmesi üzerine şehzadenin boğdurulması (27 zilhicce 1011= 7 haziran 1603)…

Gökbilgin, Tayyib. İslam Ansiklopedisi C. 7, 535-547.

İslam Ansiklopedisi ,
İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnografya ve Biyografya Lugati.
Milli Eğitim Bakanlığının Kararı Üzerine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde A. Adıvar, R. Arat, A. Ateş, C. Baysun, B. Darkot Tarafından Leyden Tab’ı Esas Tutularak Telif, Tadil, İkmal ve Tercüme Edilerek Neşredilmiştir.
(İlk Sayfadan)







Eylül 27, 2009

Köpüklü Ayran Heykeli

Sanırım bir ülkeyi tanımanın, halleri hakkında gözlem yapabilecek malzemeyi edinmenin geçerli bir yöntemi de yollarında seyahat etmek. Otobüs veya özel otomobil, bunlar ayrı ayrı potansiyellere sahipse de, sosyal interaksiyon bünyeyi artık fazlasıyla yorar olduğundan, iç ve kıyı Ege’deki yaklaşık iki bin kilometrelik yolculuk için ikinci seçeneği kullandık. Bok varmış gibi, zorumuz “tatil”. Kentli; çok çalışan, başarılı bireyleriz ya, bunaldık tüm bir yıl, hak ediyoruz bu tür avarelikleri.

Fakat biz avare olsak da, ülkemin geri kalanı öyle değil-miş… O nasıl bir dinamizmdir yarabbi. Yurdumun güneye inen yollarında akıl almaz bir ticari faaliyettir gidiyormuş meğerse. Susurluk –Akhisar aksında, sayısız miktarda insan sayısız miktarda kavunu, sayısız miktarda insana satıyor. Yol kenarlarında “İnegöl”, “Akhisar” köfte mabetleri kurulmuş. Işıl ışıl, şıkır şıkır. Görsen, hamiyetinden gözlerin yaşarır. Mütevazi bir hesapla iki bin kişinin aynı anda bir buçuk İnegöl köfte söyleyip, üzerine Kemalpaşa tatlısı yiyebileceği büyüklükte yapılar oldukça sıradan bu yol boyunca. Bir Mustafakemalpaşa kasabası var, muhtemelen bir uçtan bir uca tatlı fabrikası. İnsanlar gece gündüz o sofistike tatlıyı yaparken yorulup, bunalıp, komşu kasaba yol kenarlarına köfte yemeye gidiyor olmalılar. Yok, başka türlüsü mümkün değil. Neredeyse hiç aralık bırakmaksızın ardı ardına sıralanmış benzin istasyonları ile, inanılmaz miktarda yakıt tüketen dev araçlarla dolaşıp, yirmi dakikada bir karnını doyurması gereken bir ordu için düşünülmüş lineer bir Disneyland  bu yol.

Fakat, bu yörenin insanlığa katkısı başka bir şey: “Kilo ile et” denen bu kavranması zor, inanılmaz icat yörenin insanlığa armağanı. Oturuyorsun masaya:

-Ne var oğlum, yiyecek?

-Kilo ile et var aağbi!

Bu son derece ilginç, yaratıcı kavramın sarsıntısını savuşturmak için, zorlukla yerinden kalkıp elini yüzünü falan yıkaman gerekiyor sonra. “Kilo ile et zevkini/coşkusunu yaşayın” yazılı tabelalar gördüm ben, en az dört metre yüksekliğinde oluyor bunlar.

Başka zevklere yelken açma peşindeysen “yörük” çadırında gözleme yiyip, ayran içebilirsin. Yörük çadırı ve gözleme vs. göçebeliği çağrıştırıyor bana. Yerleşik olmamak, benimsememek, belli bir yerde kalıcı olup orayı mamur etmemek, geçici süreyle konuşlandığı yeri kirletip, sonra başka bir yere konmak türü şeyler. Belki de, ülkenin büyük bölümünde görülen derbederliğin nedeni bu. Yolların kenarlarındaki bu binlerce rezilane, yarım bırakılmış, becerilememiş yapı. Her türden terk edilmiş çürümeye bırakılmış araç. Taşlı, çorak, bakımsız açık alanlar. Benzin istasyonu yapıp paranın amına koyma hevesi ile gaddarca açılıp bırakılmış, sonra terk edilmiş yıkıntı beton açıklıklar. Bu berbat pejmürdelik öyle yoksullukla falan açıklanabilecek türden değil. Kilometrelerce süren budalalık için büyük kaynakların sarfedildiği açıkça belli.

Bu sarfiyatlardan bir tanesini Susurluğa girişte görüyorum yıllardır. Yuvarlak bir havuzun ortasına oturtulmuş bir buçuk adem boyu yükseklikte ayran dolu bir maşrapa, bir “Köpüklü Ayran” heykeli!
Ayranın ansiklopedik tanımını araştırmaya kalktığınızda “Yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek” tanımı çıkıyor karşınıza. Nedendir bilinmez, tanımdan ayran yapmanın çok da karmaşık bir proses gerektirmediği hissine kapılıyor insan. İki bin yılı nüfus sayımına göre nüfusu 44.130 olan bir ilçenin yapabileceğinin en iyisi bu mu yani? “Yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek”. Ayran ve tost ikilisi ile tanınmak, bir ilçe için heykelini dikecek kadar gurur mu verici?

Bizim köpüklü ayran uzun süredir orada. Birkaç yıl öncesine kadar daha bakımlı olduğunu, üzerinde yükseldiği havuzun dolu, fıskiyelerinin çalışır olduğunu hatırlıyorum. Gece hiç önünden geçmedim ama, bir zamanlar yeşil, kırmızı vs renklerle aydınlatılmış olduğuna da eminim. Ayran köpüğünün ifade edilişine dikkat. Kimin parası ve aklı ile kotarılmış olduğunu cidden merak ettiğim bu muazzam eser bu gün Bölge Trafik Denetleme Müdürlüğü’nün karşısında boynu bükük duruyor. Susurluklu birileri “hassiktir, yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek heykeli ulan bu” deyip yıkmadan veya Belediye yerine on dört katlı, tost biçiminde iş hanı vs. yapmadan gidip görmekte fayda var.

Edited By Miki