Emsallerine faiktir

Yeme içme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeme içme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 12, 2015

Moskova I


Diktatör Olsam, Matruşkamı Yapabilir miydiniz ?


Yetmişlerin sonuna doğru Alparslan Türkeş  konuşmalarında araya mutlaka bir- veya birkaç-  “koomi-nisss-leeeer” sıkıştırıverirdi. Havanın ağız ve burundan aynı anda verilişi ile gırtlaktan çıkan, hem ifade ettiği anlam hem de söyleyen itibarıyla oldukça ürkütücü bir sözcüktü bu “koomi-nisss-leeeer”! 

Evet, Ürkütmeyecek Gibi Değil | Vera Mukhina | İşçi ve Çiftçi Kadın 1937 | Moskova 2015

Hah, işte onların ülkesi, hatta başkenti Moskova’ya kısa bir gezi yaptık kısa zaman önce. Şimdilerde böyle gezilere çıkmadan önce adet, gezi bloglarına bakmak. Daha önce oralara gitmiş fikir ve görgü erbabından ne öğrenebiliriz saflığıyla bin bir türlü saçmalık okuyup, Kızılmeydanda  türlü pozda  çekilmiş birbirinin aynı sayısız  ve anlamsız  fotoğrafa (Tek bir blogtan bahsediyorum. Eğer g.tüne güveniyor,  “ben bi oturuşta  10 gezi bloğunun hakkından gelirim” diyorsan… O senin bileceğin iş) bakmak suretiyle helak olduk,   siz olmayın. Zaten bu da öyle bir gezi yazısı değil. Ama o kadar zırvayı okumuşsanız, bunu da okuyup belki bir iki yararlı malumat edinirsiniz.


Yeni Arbat | Moskova 2015
Ziyaretine gittiğimiz moskof uşakları doksanların o acıklı fıkralarına [1] ve ilk elden tanıklıklarına  konu görgüsüz ve üstelik zavallı  halk değil.   O zamana dek  gördükleri, bildikleri her şeyleri alt üst olmuş  ne yapacağını bilemez halde ilk ulaştıkları Türk toprağı olan  Karadeniz  kıyılarında  -özellikle de Trabzon’da-  karşılarına çıkan her  nazik, kibar ve kadın ruhundan anlayan beyefendiye (afedersiniz) ücreti mukabili “veren” beyin cerrahları, deniz hukuku avukatları, doktoralı kütüphaneciler  filan artık hep  işlerinin başına dönmüşler. Herhalde  rugan çizmeli, orlon  kısa kazaklı karılar Laleli’de alış ve veriş yapıyor, atletli, hayvan gibi herifler de Alanya’daki boktan otellerde içip  ortalığı birbirine katıyordu. Etrafta hiç o marka insan yok. Bilmiyorum yani,   orasını çözemedim. 
Kızıl Meydan Hatırası | Moskova 2015
Bir şeyler sorduğumuz hemen herkes pek nazik ve  çoğu Rusçadan başka bir dilde  tek kelime edemez halde olmalarına ve hiç gülümsememelerine (o hepten alışık olduğumuz, “turiste, yabancıya yavşaklık”  yok diye ikinci bir okuma yapın) rağmen  oldukça   yardımsever.

Gidiş-Geliş, Yeme-İçme, İnsanat  Halleri :

Rusya’yı Vladimir Putin isimli,  nur yüzlü bir zat idare ediyor. Kendisinin  çok maharetli bir beyefendi olduğu belli. Orada bulunduğumuz zaman zarfında  özellikle tişörtler üzerinden muhtelif maceralarına  şahit olduk. Kah kocaman bir ayıyı ehilleştirmiş üzerine biniyor, kah ustaca idaresinde olduğu  askeri tayyare  veyahut helikopter içerisinden kafasında pilot kaskı ile el sallıyor, kah fezaya çıkıyor,  kah karanlık denizlerin derinliklerine dalıyor,  bazen de ringe çıkıp kara kuru sıska bir oğlanı  dövüyor. Pek cevval bir adam.
"Bi Çaktım, Ağzı Burnu Yamuldu" |Metro İstasyonunda Dükkan Vitrini | Moskova 2015
Moskova epey uzakta bir diyar, biz uçağı tercih ettik. Size de tavsiye ederim, öyle daha rahat oluyor.  Kanatlı at şirketinin cihazlarından biri içinde yaklaşık üç sıkıcı saat geçirip,  “Domododevo” adlı büyükçe bir  hava limanına indik. Uzun süren pist gezintisi sıkıcı değil, etrafta başı boş bırakılmış (gibi) görünen çok sayıdaki kargo ve yolcu uçağını seyrederek hoşça vakit geçirme imkanı var. Yalnız pasaport kontrolü de hiç beklediğim gibi değildi. Kafalarında kocaman vizon kalpaklar olan dev gibi , suratsız pasaport polisleri olacak, anlaşamayacağız, saatlerce  bi yüzüme  bi yol kaatlarıma bakacaklar; “ niye geldin?”, “nerde kalacaksın?” diyecekler, dik ve ters cevaplarıma sinirlenip, sonra  bizi tepesinde çıplak ampul sallanan… Neyse, bunların hiçbiri olmadı. Düzgün ve çabuk ilerleyen bir sıra ile çabucak çıktık.

Domododevo Hava Limanı |
 Moskova 2015
Zaten vize, tropik aşıların tam olduğuna dair kaat filan da istenmiyor. Bizi alandan alma inceliğini gösteren Azeri arkadaşımın arabası ile Rus hayat   tarzı, Türk olmanın ne muhteşem bir şey olduğu, Hazar gölü kıyısındaki askerlik anıları (ama onunki  çok ‘kebap’mış.  Sanırım biz Türklerin askerliği yer kürenin her yerinde hep çok rahat geçiyor)  ve daha çok kadınlar  ile ilgili görüşlerini dinleyerek kente giden yolda bi kaç saat geçirdik. Anlaşılan orada da belediye  oraya buraya devamlı “eser” bırakıyor ki, yapılan bir köprülü kavşak yüzünden yol çok uzun sürdü. Dostumuzdan yararlı başka bir bilgi daha tedarik ettik: Rus milleti  uçak alçalırken gördüğümüz  geniş ormanlık alandaki yerleşim alanlarındaki “yazlık” larında  (daça) hafta sonlarını çoluk çocuk geçirip ormanda mantar toplar, avlanır, nehirlerde yüzermiş. Açlıktan ve birasızlıktan gözü dönmüş Miki “höst! Yazlık dediğin yerde g.te kum girer, bira içilir, mangal yapılır.  Mantar yiyip nehirde yüzmek de ne? Kunduz mu ulan bunlar!” diyerek nazikçe görüş bildirdi.

Semer  Sote de Birazdan Gelecek |
 | Moskova 2015
Aksiliğimizin açlık ve susuzluk kaynaklı olduğunu ossat  sezen nazik  dostumuzun güzel bir İtalyan lokantasında hoşça vakit geçirme önerisini de  “Hacı, Roma mı bura?”  reddettik. Çünkü beynimizi ve midemizi bir kurt gibi kemiren o “nerede ne yiyeceğiz” sorusunun karşılığını yolculuğa çıkmadan önce  epey arayarak tedarik ettiğimiz  (fiyakalı kitapçıların seyahat bölümlerinde “Provans” rehberi bile var ama Moskova rehberi yok.  Anlaşılan herkes gezi bloglarına güveniyor) Şehir Hatları İşletmeleri kış tarifesi inceliğindeki  rehberde bulmuştuk. İkinci baskısı bile yapılmış bu  hacimsiz ama pek faydalı bilgilerle dolu faydalı eserde “Geleneksel Rus öğünü” (‘zakuski’ dersem daha iyi anlayacaksınız) diye bir şeyden bahsolunuyordu: Bolca bira ile tüketilmeye müsait  dilimlenmiş füme et, füme sucuk , tuzlanmış ve marine edilmiş muhtelif  mantar, epey yağlı domuz pastırması, salatalık turşusu, et jölesi,  füme balık ve kerevit ten oluşan bu basit  ve hazmı kolay şeylerden   yemeyi önerdik. Hayvani ürünlerin üzerine sürmek için bol miktarda yaban turpu sosu da olabilir miydi?  Oldu da  hakkaten.
Bilmediğimiz bir kentin hiç  bilmediğimiz bölümündeki  kocaman birahanede buluyoruz kendimizi. Geldiğimiz güzel, temiz ve oturaklı yerin iki salonu var. Biri Avrupa mutfağı ağırlıklı; hamburger, kızarmış patates zart zurt yeniyor,  diğerinde bizi ilgilendiren cinsten şeyler.  Önü camlı soğutucu dolaplarındaki hiç adını sanını duymadığım bira şişeleri ve iki Rus beyefendinin huzurla demlendiği masalardan birine giden kocaman kerevit tabağı  sağlam bir gelecek vadediyor. Salonun biz uzak tarafında tam teşekküllü bir sahne var. Anlaşılan gecenin bir saatinde bazı oğlanlar, kızlar çıkıp muhtelif çalgılarla kafa şişiriyorlar. Hafta içi olduğu için gürültü patırtı olmayacağı garantisi alınca içim daha bir rahatlıyor tam donanımlı masada yemeye içmeye yumuluyoruz. Her şey çok lezzetli ve taze.  Kendi yaptıkları  iki çeşit bira  da öyle. Bira içmeyen diğer arkadaş kendine bir şişe frenk üzümü suyu söylüyor. “Bi tadına bakabilir miyim” yalanı dahilinde  ondan da eksik kalmıyor, arkadaşın şişesini boşaltıveriyorum. Buradaki güzelliklerden biri de bu: ne  yenir içilirse, yanında şu hoş kokulu ve lezzetli meyve suyu veya türevleri yuvarlama adeti.  Hoş,  onca bira ve  sık aralıklarla gelen bir atımlık votkalardan sonra (o kadar yağlı şey için ya tuz ruhu yada votka gerekiyor zaten)  masayı bile hem  leziz, hem  taze bulabilirim. 
Tuvalete gidiyorum. Burada ve gelecekteki iki gün boyunca görüp dehşete düştüğüm üzere, tuvalet ve içindeki her şey bugün öğleden sonra getirilip oraya konmuşçasına temiz ve yeni! Hemen içeri koşup,  Moskova lokanta ve kahvehanelerindeki bu garip durum hakkında malumat alıyorum. Bir aralık mermer ve diğer yapı malzemeleri satıcılığı da yapmış olan dostumuz kentte tuvalet temizliği işine çok kuvvet verildiğini doğruluyor. Belki de tesadüf veya kentin en turistik yerlerinde dolaşmaktan kaynaklanan bir illüzyon olabilir. Yine de, İstanbul’un en turistik yerlerinde birkaç  kubur/kenef/hela/ayakyolu/vece  ziyaret edin bakalım.  Sonraki iki gün boyunca denk geldiğimiz tüm  tuvaletler  çok temiz.  Dikkat çeken ve faydalı başka bir durum da, bizim esnafın müşterisi olmayanın çkünden, k.çından kıskançlıkla sakındığı Lokanta, kafe tuvaletlerinin nazikçe izin almak koşulu ile kullanılabiliyor oluşu. Ertesi gün ben de defalarca (hem hava soğuk hem de bira olduğu yerde durmuyor bi türlü) bu faideli adetten yararlandım.
Moskova’da  envai çeşit yeme içme olanağı ile  her türden  gastromomik züppelik ve/veya amelelik  için geniş olanaklar mevcut.  Azeri, Ermeni (Çok kıllı ve mutlak görülmesi gerekli VDNKH’deki  Ermenistan Pavyonunun içinde –sanki- oldukça iyi bir tane var. Pavyonda ayrıca  iyi oldukları renk, şişe  ve fiyat etiketlerinden belli  konyaklar, zevksiz hediyelik eşyalar filan da satılıyor.  ‘Soykırım  Kitapçısı’ da es geçilmemiş elbette)  Sade ve ucuz  Hint, Lübnan, her taraflarından hırs akan  Fransız, İtalyan, (Kaldığımız otelin altında,  her zaman tıka basa dolu  gördüğümüz, ‘Doktor Jivago’ İsimli bir tane vardı).Çek birahaneleri, Tıka basa et yenen Arjantin lokantaları, meraklısına o hamburger zinciri. Bunlardan biri plastik bardakta ucuz bira içip, mısır cipsi kemirmek suretiyle gelen geçene bakarak  dalga geçtiğimiz  Manej Meydanının altındaki dört katlı çarşıda var. “Bulamadık, edemedik, Kril alfabesi bizi maymuna çevirdi” diyen olur diye… Fotoğrafı da var: 
Lazım Olur Diye | Moskova 2015

Ve, suşi hikayeleri… Mezkur yiyecekten çok miktarda, kaliteli ve hesaplı olarak tüketmek  mümkün. Biz de ertesi gün, buz gibi havada (Ekim ayı sonunda iki derece selsiyus !)  uzun süre sürttükten sonra Eski Arbat üzerinde suşi(de) yenen bir  yere çöküp, öyle yaptık.  resimli menüden parmağımla işaret etmek suretiyle kendime  40-45 parçadan oluşan bir başlangıç seti söyledim.  Miki o gün kendini  Victoria’s Secret mankeni gibi hissettiğinden olacak,  mantıya benzer bir şeyler  ve çorba söyledi. Halbuki genellikle bir uzun yol şoförü;  nebleyim, bir  inşaat amelesi iştahı ile yer içer. Zarif ve tatsız tuzsuz çorba kesmedi (borç: pek bir halta benzemiyor bence)  tabii. Çaresiz biraz daha suşi söyledik. Garsonumuz iyi niyetli  ve mankafa, yiyecekler ise ucuz ve müthiş olmamakla birlikte güzeldi. Ayrıca hemen her kafe, lokanta epey hesaplı "biznes-lanç" (onlar da eksik kalmamışlar şu İngilizceden apartma kelimelerden) denen sabit menüler sunuyor. Çorba-salata-içecek-ana yemek gibi.
Milli ve Evrensel: Döner  | ProspektMira
Moskova 2015
Etrafta birkaç kere Türkiye’den (döner kesen herif de dahil olmak üzere) sökülüp getirilmişe benzeyen döner büfeleri de gördüm. Yine aynı pis kokuları saçabiliyor olmaları hayret ve  hayranlık uyandırıcıydı.   Sabah kahvaltısı için metro istasyonları içindeki ufak dükkanlarda  bizdeki kenar mahalle pastanelerini andırır  form ve albenide hamur  işleri satılıyor.  Yenebilir görüntüdeki bu “şeyler” epey ucuz ve  satan yerlerin önlerinde eni konu kuyruk oluyor.  Bu da kesmezse, pek göz önünde olmayan (bazen postaneye benzeyen bir yapının içindeki döviz bozdurulan ufak dükkanın  hemen arkasındaki dar bir geçitten geçilerek  gidilen, veya bir ayaküstü kahvecisinin alt katında  gibi..) ufak ve ucuz süpermarketlerden hazır sandviç, hazır olmayan sandviç malzemeleri, taze meyve, ekmek, yoğurt vs tedariki mümkün. Burada rafta görmeye alışık olduğumuz her şey var: canın çektiyse al bi kilo kabak, yarım kilo da kıyma, otur otelde pirinçli kabak dolması pişir. O derece yani…

"CAFE MANIA"|
Lubyanka Meydanı | Moskova 2015
Hatta, bir daha gitsem asla bulamayacağım bu tür bir yerden güzel bir füme sucuk, rafdüzeltmeoğlanı danışmalığında  ucuz bir şişe konyak ve, o her yerde türlü boy ve çeşitte satıldığını gördüğümüz; üzerinde şaşkınca bakışlı, sevimli kız çocuğu resmi  olan çikolatalardan aldık. Sucuk ilk dilimden beri gayet güzel, konyak tüm ucuz içkilerde olduğu gibi, üst üste bi kaç kadehten sonra “fena değil”, kızlı çikolata ise peş para etmez çıktı (belki bizimki bayattı).
Züppeliğin Tavanı
"CAFE PUSHKIN"
Moskova 2015
Kahve içmeden duramam diyenler için o bizde olan zincir de var tabii. Bununla birlikte,  “Cafe Mania” isimli daha lüks  bir yerel kafe zinciri de sıkça çıkıyor insanın karşısına. Dekorasyonları ve (sanırım) fiyatları bulundukları yere göre az çok farklılık gösteren; temiz, şık, lezzetli yiyecek içecekleri olan ve –doğal olarak- pahalı yerler. Lubyanka meydanına bakan bir tanesinde kahvaltı edip bir gece önce akşam yemeğinde verdiğimiz kadar para verdik. Fakat helali hoş olsun; genç Rus sosyetesi nasıl giyiniyor? Nasıl yol yordam ediyor? Rus kızları hakkaten uzun bacaklı mı? Bir kafe tuvaleti ne kadar lüks ve büyük olabilir?  türü kafamı kurcalayan soruların tümüne cevap buldum. 

Konu züppelikten açılmışken, o çok meşhur “Cafe Pushkin” olayına girmemek olmaz: Ama girmeyeceğim. Sadece  aşçının sunumda  gerçekten “figür” gösterdiği isli yılan balığının  pek lezzetli, menüde kendisine yer bulduğu için özellikle takdirimi kazanan  “Sauerkraut”ın müthiş olduğunu (evet, lahana turşusu sipariş ettim, ne var?) söyleyeyim. Geri kalanı da gittiğinizde görürsünüz.
Çok kısa da olsa gezimiz sadece yiyip içmekle geçmedi tabii. Onları da  bilahare sayıp dökeceğim.  
Tavariş  BvP.
Fotoğraflar : BvP
---------
[1] “Kere” fıkrasını hatırlar mısınız? Rusya’da bir okulda yabacı ülke paraları işleniyor, öğretmen  Türk para birimini sorunca, oğlanlardan biri parmak kaldırıp:
- “Öğretmenim ben biliyorum: Türklerin parası ‘kere’ dir!”
-“Hayır oğlum, onların parası ‘Lira’. Hem, nerden biliyorsun bakayım?” -Dün gece Ablam Türkiye’den geldi. Annem onun Türkiye’den aldıklarına bakarken hep “buna kaç kere verdin?”, “peki ya şuna kaç kere verdin?”  diyordu!
Ne iğrenç değil mi? Ama gerçek payı olan bir iğrençlik.
  


Temmuz 30, 2010

PERİFERİ

Evimiz kentin dış halkalarında. Hadi, daha açık söyleyeyim: dış mahalle bile sayılamayacak uzaklıktaki varoşlarda aslında. Kentli olan ile köylü olanın arakesiti. Bir zamanların kırlığına çöreklenmiş yarı-köy. Adı da zaten “köy” ile bitiyor. Fakat en azından yaşadığımız çevre daha önce yerleşilmiş, bizden önceki sakinlerinin uzun süredir üzerinde var olduğu bir alan. Köy alanı içinde, aradaki açıklıklara kondurulmuş tatsız, anlamsız bir havuzun etrafındaki birkaç apartman bloğunun fiyakalı bir duvar ile çevrildiği o acıklı “….li evler” de oturan bizler aslında işgalcileriz. Bulunduğumuz halka, ne köylü ne de kentli bir ara kültür.

Korkunç bir süratle Şile yolu boyunca düz ve boş alanlarda, sürekli “konutları”, ”evleri”, “…li-evler” ürüyor. Etrafında hiçbir şey olmayan, bir karayolunun iki yanındaki düz arazilerde kendi evrenini yaratma girişimleri. Köy veya kentlilikten, ara kültürden söz etmek bile olası değil buralarda. Asıl şehrin duvarlarından çok ötelerde –kentliliğin biçimlendirdiği- kendi kültürlerini yaratmaya aday açık hava sirkleri. Kısa bir süre önce bu cüce evrenlerden birine gitmemiz, Miki’nin illa bir lokanta zincirinin şehrin bu noktasındaki tavuklarını tatması gerekti. Hamdolsun evimize çok uzak değil tecrübenin gerçekleşeceği kum havuzu. Seyirttik biz de. Öylesine sentetik bir yer ki burası, yeryüzünün her yerinde, herhangi bir galakside olabiliriz. Gözümü hafifçe kısıp gökyüzüne baksam, ufka yakın birkaç güneş görebilirim gibi geliyor.

Bu yerleşimleri okumak kolay. Algoritmaları basit. Satanların da, oturanlarında “rezidans” demeyi pek sevdikleri bir veya birkaç yüksek katlı konut kütlesi*, civara serpiştirilmiş alçak konut grupları, etrafındaki alanda hazır yiyecek sunan lokanta zincirleri ve -olmazsa olmaz- kahve türevlerinin şeffaf bir kaba adınız yazılarak ya da karton bir kapta elinize tutuşturulduğu sosyalleşme mekanı. Kahve satılan yerin dışına atılmış masa ve sandalyelerde birkaç kişi spor yazlık beyaz gömlekleri ve bilgisayarları ile dünyayı kurtarıyorlardı. Ama, öyle tek başına kurtulabilecek bir şey değildir Kürre-i Arz. Maalesef ve geri döndürülemez şekilde tavuklarını zıkkımlanmaya karar verdiğimiz yerin sahibi olduğunu tesbit ettiğim gençten adam da, kendisine ait alandaki masalardan birinde bilgisayar eşliğinde bu çalışmalara katkıda bulunuyordu… Sanki bir an sonra basacağı tuşla, üzerimizde asılı akıl almaz büyüklükteki uzay gemisi yeri göğü paralayarak fezalara doğru tırmanışa geçecekti. O derece yani. Çok yaygınlaşacağı apaçık belli yiyecek zincirinin ancak zavallı, uzak köşedeki halkasına tutunabilmiş, plazaların cangılından, şeyinden sıkılmış, hayallerinin peşinden koşmaya kararlı, ama çok da uzağa gidememiş şu yiğit bizle pek ilgili değildi. Belki de, soyunduğu zenaatin “hizmet sektörü” olduğunu bilmiyordu.

“Hizmet vermeyi düşlediği yerin, refahı bir ucundan yakalamaya çalışan yeni üst orta sınıf “sakin”lerinin tutturmaya çalıştıkları boktan standardın bile, ancak eşşek gibi çalışarak sabit kılınabildiğini anlatsak mı şu özlem avcısına?” diye sordum Miki’ye. “Bi günümüz…, bi günümüz de, terbiyesizlik ve kepazeliklerin olmadan geçsin!” dedi.

“Hemen ilerimizdeki parka dizilmiş, plakalarının altında, çimen yeşili zemin üzerine “interbilmemne, rent-a…” yazıları ile bezeli, içleri boş, ama pahalı (gibi) görünüşlü şu şirket arabalarının hangi müdürün, bölüm yöneticisinin, nerelerinin yalanarak alınmış olduğunu, onlara sahip olabilmek için vasatın altındaki taşakların, vasatın üzerinde okkalandığı, bunun bile epey determinasyon gerektirir bir iş olduğunu anlatsaydım bari şu girişken/girişimci ruha” dedim. Dik dik bakarak öldürmeye çalıştı bu defa da (Beni hiç anlamıyor bu kadın…Ama hiç.).

Sessizce oturup, yiyeceğim şeyi bekledim. Tavuk adlı canlının uzun aks boyunca ikiye bölünerek elde edilen parçalardan birinin tabağa konulmasından oluşan bir süreçti benimki. Ama Miki, insan zeka ve becerisine sarsılmaz güveni ile, “tavuk bilmemneburger” istedi. Önce, bu karmaşık ürünün yapım aşamalarını kavranabilir parçalara bölebilmek için bir dizi toplantı yaptılar galiba mutfakta. Zaten siparişi alan yavaşçabey “uzun sürebilir” diye uyarmıştı bizleri. Hazırlama alanı apaçık göründüğü için, bu mekandaki konfüzyonu, tansiyonu, gerginliği, şeyi biz de okuyorduk yüzlerden. Bir süre bazı fırınların, tuhaf cihazların kapakları açılıp kapandı. Sonra “patates” adlı, yumruları yenen otsu bir bitki buldular bir yerlerden. Miki’nin tabağına da olsun istediler. Gönülleri zengin, akılları az becerileri de sıfırdı. Tavuğun arasına domates bile koymaya çalıştılar. Başardılar da, yanında küçük pis bir çürük vardı ama olsun. Ben tabağımdakileri bitirdikten çok sonra o da yemeğine kavuşabildi. Ben hep çok naziktim. Küfür falan etmedim hiç.

Yemekten sonra, yan taraftaki süpermarketten bir şeyler de alalım dedik ki, soytarılık tam olsun. Günün o saatlerinde, kentteki işlerinden bitkin ama şık ve kelle kulak yerinde bir sürü genç kadın dönüyor… Eve girmeden birkaç şey (iyi bir peynir, güzel bir şişe şarap, kepek ekmeği, tampon .... aslında, turşu ve çiğ köfte standı da iyi iş yapıyor gibi geldi bana, sarımsak turşuları gördüm güzel) almak üzere dalgın ve yorgun raflar arasında dolaşıyorlar. Bir başka grup da, yürüyen/yürüyemeyen çocukları ile alışveriş eden genç anneler. Bunların iki ila beş yaş arası çocuklarına mahallenin yakınlarındaki Çocuk Esirgeme Kurumu “crocs” marka lastik terlikler dağıtmış. Galiba fazla renk yok ellerinde, sarı veya çimen yeşili oluyorlar hep.

Bu tatsız akşamüstünün en güzel anısı, süpermarketin kapısı önündeki çimenliği mesken tutmuş, altısı da birbirinden farklı; çok neşeli, dost canlısı ve tatlı köpek arkadaşlardı. Bi de o, raflar arasında dalgınca yürüyen, otuzlarındaki güzel bacaklı kumral.

Saygılar sunuyorum.

Edited by Miki

Fotograf : BvP, Ny.2009


(*)Pahalı -görünen- yapı malzemelerinin bu kadar zevksizlikle bir araya getirilişi, bol miktarda alüminyumun, renkli camın cephelere sıvanışı, hepsinin tek bir mimarın elinden –muhtemelen M. Ali Erbil- çıkmış olabileceği izlenimini uyandırıyor bende. Bilmiyorum, belki gözlük çerçeveleri yüzündendir. Bilemiyorum yani…Hakkaten.

Ocak 03, 2009

Otantizmin Merkezine Seyyahat

Geçenlerde ecnebi bir memleketten pek sevdiğimiz dostlarımız geldi. Onlar da bizi pek seviyorlar mı bilmiyorum ama, iki yılda bir, bir hafta evlerine postu sermemize ses çıkarmıyorlar en azından. Bu çok iyi insanları kendi sahamızda kıyasıya ağırlamak lazım. Biz de öyle yapacaktık. Aşırı heyecanlanıp, “düğün salonu kiralayalım, sun’i kar gösterileri, havai fişenkler, paten kayan mini etekli kızlar, kıçından alev, ağzından bok akan belediye başkanları olsun, başbakan ağaç diksin, şahit olsun” dedimse de, Karım her zamanki gibi hevesimi kırdı ve dostlarımız Nevizade’deki süfli meyhanelere gitmek isterlerse huysuzluk etmeme konusunda uyardı beni. “Herkesin avazı çıktığı kadar bağırdığı, duman dolu tıkış tıkış bir alanda tüm bir akşamı geçirmekten keyif alan gönül adamı beyefendi” ve “ücreti mukabili bu aktivitenin ücrette dahil, tümünün kıçına girmesinden memnun insan” yüz ifadelerine çalışarak geçirdim birkaç günü.

Sonunda çok soğuk bir cumartesi gecesi münasip bir yerinden Beyoğlu ırmağının akıntısına bıraktık kendimizi. Hava soğuk mu soğuktu ama, çevredeki insan kalabalığı kalın testosteron ve östrojen paltoları içerisinde iklimsel vaziyetin tatsızlığını algılayabilecek durumda değildi. Herkeste bi heyecan, bi şey, bi “acaba verir mi?/acaba versem mi?” fikriyatı. Tabii ortalıkta dolaşan küçük, sevimli primat sürüleri de vardı. Onlar da görüş ve dokunuş alanları içindeki dişilere homurdanarak, yere tükürerek güruh içerisinde üzerlerine düşeni yapıyorlardı.

İstiklal Caddesi’nin Taksim’e kavuşmasına yakın dik sokaklardan birinde bu sözünü ettiğim, “otantik” ve çok katlı yemek mabedi! Biz girdiğimizde; mabetteki “mabude”lerden biri, adet olduğu üzere, kıç üstü vaziyette, yerde hamurdan bir şeyler açıyordu! Bu, bir şey açma aktivitesinin sevilen bir “happening” olduğunu teşhis ettim. Ama her yerde aynı tema. Şöyle, köy yaşamını farklı boyutları ile vurgulayan, “nallı fadime ve abaza köy gençleri” canlandırması falan da olmalı.

Otantizm diz boyu. Otantizm vıcık vıcık. Var ya, nah böyle kolum kadar. Cılız akıllı muhayyilesindeki “yöre” imgesine cuk oturan ne varsa sıvamış duvarlara insanın evladı. Tavandan sarkan plastik (iki renk) biberler, patlıcanlar, duvara asılı silahlar, müzik aletleri, balkondaki biri siyah diğeri beyaz plastik laleleri otlayan keçiler, Kavanoz içlerindeki turşu türü bok püsür ve ağzı kapalı olarak plastik kutuda satılan ayranı metal maşrapaya koyma ameliyesi öylesine yöresel ki... Hemen yanı başımızda devasa bir klima cihazı üzerinde içi doldurulmuş bir kuş çalılıkta neş’e ile ciklerken başına gelen bir kaza neticesi kıçı bize dönük olarak yüzüstü devrilmiş. Hiçbir şeyin gerçek olmadığı bu kitch aleminde Anadolu’muzun bir Türk-İslam cennetine dönüşmeden önceki durumu da unutulmamış. Gövdeleri çatlak biri dizi İon sütunu yerini almış. Alemin tavanı ise epey manierist. Mekanı bu hale sokan davar büyük ihtimalle Buonarotti’nin acemi birliğinden kankası. Tavanda ahşap kirişlerin arasında gökyüzünü görüp, nebleyim, bir tür manevi rahatlama, küşayiş içine giriyoruz.
Garson bey kader arkadaşlarıma mantı, bana da metal bir disk içinde pişirilmiş ufak parça etlerden oluşan yemeğimi getiriyor. Çeperlere doğru yüksek ısıya maruz kalan domates salça ve biber karışımı bulamaç hafifçe yanıp kurumuş. Otantizm çizgisindeki tutarlılığın olmazsa olmazlarından bu yemeğin adı “saç kavurma”. Kavrulmuş saçı, metal tasa konmasını reddedip cam bardakta içmekte israr ettiğim ayranımla birlikte gövdeye indiriyorum. Oysa benim bünye bu gece beyin salatası, tekir kızartma ve birkaç şişe biraya hazırdı.
Yemek bittikten sonra otantizm beni tuvalete kadar, hatta içinde de takip ediyor. İşediğim yöndeki duvar plastik çimle kaplı! Aradaki –yine plastik- papatyaları ellemeyi çok istesem de, bulaşıcı hastalık korkusu yüzünden yapamıyorum. Görsel zenginlik açısından tavizsiz bu mekanın iki duvarı da büyük tablolarla süslenmiş. Bir tanesi Orta Avrupa’da, Belki de Alpler civarı, yemyeşil bir vadide güzel iki katlı bir köy evi! Köy evi dedimse; öyle düz beton çatıda demir filizler, plastik doğramalar, pencereden çıkan soba bacası, sıvasız çıplak briket duvar diplerinde paslı ziraat aletleri vs. bekleme sakın. Pek otantik değil anlayacağın. Evin çevresinde otlayan temiz inekler. Diğer duvarda ise, Anadolu platosunda, taşlık bir arazinin ortasındaki cılız bir akarsuyun kıyısında ot arayarak yaşamlarını beyhude geçiren keçiler ve sıkıntı ile kameraya bakan bir çoban! Bu iki resmin tuvalet duvarlarına asılışında gizli anlamlar var, var ama benim aklım yetersiz. Anlayamıyorum bir türlü.
Hesabı ödeyip boşaltıyoruz orayı. Çıkarken alt katları işgal etmiş bulunan başka insanlara rastlıyoruz. Sanırım onlar da bizim gibi yemek yemeğe gelmişler. Hadi bizim misafirimiz bebek bekliyor, ciddi ve önemli bir mazeretimiz var gelmek için. “Sizin burada ne işiniz var” deyip kurtarmak, uyarmak istiyorum onları. Kolumdan çekiştiren Karım yüzünden çabam başarıya ulaşamıyor. Soğuk Beyoğlu gecesinde çıkıyoruz yeniden.
Edited by Miki