Emsallerine faiktir

Temmuz 30, 2010

PERİFERİ

Evimiz kentin dış halkalarında. Hadi, daha açık söyleyeyim: dış mahalle bile sayılamayacak uzaklıktaki varoşlarda aslında. Kentli olan ile köylü olanın arakesiti. Bir zamanların kırlığına çöreklenmiş yarı-köy. Adı da zaten “köy” ile bitiyor. Fakat en azından yaşadığımız çevre daha önce yerleşilmiş, bizden önceki sakinlerinin uzun süredir üzerinde var olduğu bir alan. Köy alanı içinde, aradaki açıklıklara kondurulmuş tatsız, anlamsız bir havuzun etrafındaki birkaç apartman bloğunun fiyakalı bir duvar ile çevrildiği o acıklı “….li evler” de oturan bizler aslında işgalcileriz. Bulunduğumuz halka, ne köylü ne de kentli bir ara kültür.

Korkunç bir süratle Şile yolu boyunca düz ve boş alanlarda, sürekli “konutları”, ”evleri”, “…li-evler” ürüyor. Etrafında hiçbir şey olmayan, bir karayolunun iki yanındaki düz arazilerde kendi evrenini yaratma girişimleri. Köy veya kentlilikten, ara kültürden söz etmek bile olası değil buralarda. Asıl şehrin duvarlarından çok ötelerde –kentliliğin biçimlendirdiği- kendi kültürlerini yaratmaya aday açık hava sirkleri. Kısa bir süre önce bu cüce evrenlerden birine gitmemiz, Miki’nin illa bir lokanta zincirinin şehrin bu noktasındaki tavuklarını tatması gerekti. Hamdolsun evimize çok uzak değil tecrübenin gerçekleşeceği kum havuzu. Seyirttik biz de. Öylesine sentetik bir yer ki burası, yeryüzünün her yerinde, herhangi bir galakside olabiliriz. Gözümü hafifçe kısıp gökyüzüne baksam, ufka yakın birkaç güneş görebilirim gibi geliyor.

Bu yerleşimleri okumak kolay. Algoritmaları basit. Satanların da, oturanlarında “rezidans” demeyi pek sevdikleri bir veya birkaç yüksek katlı konut kütlesi*, civara serpiştirilmiş alçak konut grupları, etrafındaki alanda hazır yiyecek sunan lokanta zincirleri ve -olmazsa olmaz- kahve türevlerinin şeffaf bir kaba adınız yazılarak ya da karton bir kapta elinize tutuşturulduğu sosyalleşme mekanı. Kahve satılan yerin dışına atılmış masa ve sandalyelerde birkaç kişi spor yazlık beyaz gömlekleri ve bilgisayarları ile dünyayı kurtarıyorlardı. Ama, öyle tek başına kurtulabilecek bir şey değildir Kürre-i Arz. Maalesef ve geri döndürülemez şekilde tavuklarını zıkkımlanmaya karar verdiğimiz yerin sahibi olduğunu tesbit ettiğim gençten adam da, kendisine ait alandaki masalardan birinde bilgisayar eşliğinde bu çalışmalara katkıda bulunuyordu… Sanki bir an sonra basacağı tuşla, üzerimizde asılı akıl almaz büyüklükteki uzay gemisi yeri göğü paralayarak fezalara doğru tırmanışa geçecekti. O derece yani. Çok yaygınlaşacağı apaçık belli yiyecek zincirinin ancak zavallı, uzak köşedeki halkasına tutunabilmiş, plazaların cangılından, şeyinden sıkılmış, hayallerinin peşinden koşmaya kararlı, ama çok da uzağa gidememiş şu yiğit bizle pek ilgili değildi. Belki de, soyunduğu zenaatin “hizmet sektörü” olduğunu bilmiyordu.

“Hizmet vermeyi düşlediği yerin, refahı bir ucundan yakalamaya çalışan yeni üst orta sınıf “sakin”lerinin tutturmaya çalıştıkları boktan standardın bile, ancak eşşek gibi çalışarak sabit kılınabildiğini anlatsak mı şu özlem avcısına?” diye sordum Miki’ye. “Bi günümüz…, bi günümüz de, terbiyesizlik ve kepazeliklerin olmadan geçsin!” dedi.

“Hemen ilerimizdeki parka dizilmiş, plakalarının altında, çimen yeşili zemin üzerine “interbilmemne, rent-a…” yazıları ile bezeli, içleri boş, ama pahalı (gibi) görünüşlü şu şirket arabalarının hangi müdürün, bölüm yöneticisinin, nerelerinin yalanarak alınmış olduğunu, onlara sahip olabilmek için vasatın altındaki taşakların, vasatın üzerinde okkalandığı, bunun bile epey determinasyon gerektirir bir iş olduğunu anlatsaydım bari şu girişken/girişimci ruha” dedim. Dik dik bakarak öldürmeye çalıştı bu defa da (Beni hiç anlamıyor bu kadın…Ama hiç.).

Sessizce oturup, yiyeceğim şeyi bekledim. Tavuk adlı canlının uzun aks boyunca ikiye bölünerek elde edilen parçalardan birinin tabağa konulmasından oluşan bir süreçti benimki. Ama Miki, insan zeka ve becerisine sarsılmaz güveni ile, “tavuk bilmemneburger” istedi. Önce, bu karmaşık ürünün yapım aşamalarını kavranabilir parçalara bölebilmek için bir dizi toplantı yaptılar galiba mutfakta. Zaten siparişi alan yavaşçabey “uzun sürebilir” diye uyarmıştı bizleri. Hazırlama alanı apaçık göründüğü için, bu mekandaki konfüzyonu, tansiyonu, gerginliği, şeyi biz de okuyorduk yüzlerden. Bir süre bazı fırınların, tuhaf cihazların kapakları açılıp kapandı. Sonra “patates” adlı, yumruları yenen otsu bir bitki buldular bir yerlerden. Miki’nin tabağına da olsun istediler. Gönülleri zengin, akılları az becerileri de sıfırdı. Tavuğun arasına domates bile koymaya çalıştılar. Başardılar da, yanında küçük pis bir çürük vardı ama olsun. Ben tabağımdakileri bitirdikten çok sonra o da yemeğine kavuşabildi. Ben hep çok naziktim. Küfür falan etmedim hiç.

Yemekten sonra, yan taraftaki süpermarketten bir şeyler de alalım dedik ki, soytarılık tam olsun. Günün o saatlerinde, kentteki işlerinden bitkin ama şık ve kelle kulak yerinde bir sürü genç kadın dönüyor… Eve girmeden birkaç şey (iyi bir peynir, güzel bir şişe şarap, kepek ekmeği, tampon .... aslında, turşu ve çiğ köfte standı da iyi iş yapıyor gibi geldi bana, sarımsak turşuları gördüm güzel) almak üzere dalgın ve yorgun raflar arasında dolaşıyorlar. Bir başka grup da, yürüyen/yürüyemeyen çocukları ile alışveriş eden genç anneler. Bunların iki ila beş yaş arası çocuklarına mahallenin yakınlarındaki Çocuk Esirgeme Kurumu “crocs” marka lastik terlikler dağıtmış. Galiba fazla renk yok ellerinde, sarı veya çimen yeşili oluyorlar hep.

Bu tatsız akşamüstünün en güzel anısı, süpermarketin kapısı önündeki çimenliği mesken tutmuş, altısı da birbirinden farklı; çok neşeli, dost canlısı ve tatlı köpek arkadaşlardı. Bi de o, raflar arasında dalgınca yürüyen, otuzlarındaki güzel bacaklı kumral.

Saygılar sunuyorum.

Edited by Miki

Fotograf : BvP, Ny.2009


(*)Pahalı -görünen- yapı malzemelerinin bu kadar zevksizlikle bir araya getirilişi, bol miktarda alüminyumun, renkli camın cephelere sıvanışı, hepsinin tek bir mimarın elinden –muhtemelen M. Ali Erbil- çıkmış olabileceği izlenimini uyandırıyor bende. Bilmiyorum, belki gözlük çerçeveleri yüzündendir. Bilemiyorum yani…Hakkaten.

2 yorum:

aslı hayvanı dedi ki...

bu bahsettiğin yer ve benzerlerindeki bildiğimiz köyün ortasına konuçlandırılmış, etrafı yüksek duvarlarla çevrili villa kompleksi olayına çok hastayım ben. bu kadar değmek istemedikleri halkın arasına karışıp nasıl alışveriş filan yapıyor bu prensesler, koçyiğitler? çok merak ediyorum doğrusu.

ayrıca yine bu tür kozmopolit yerlerde yanyana duran ancak birbirinden sadece duvarla ayrılmış iki binadan birinin 1 lira, diğerinin 10 000 lira olması da çok fantastik. 1 liralıkta oturan, öbürünü ısırmak istemiyor mudur mütemadiyen? bu ısırılma korkusu yüzünden mi duvarların ardına saklanmak gerekiyor yoksa?

Baron von Plastik dedi ki...

Alışverişi şu logosunda çeşitli canlılar -bizim burada amblemlerinin eroinman bir sincap olduğuna şiddetle inandığım dini bir tane de var- olan büyük mağaza zincirlerinden yapıyorlar. (Steril ortam faktörü). Kanyonda ne varsa…,Yeni dünyalarda da aynısı var. Esasen o koçyiğitleri falan çok da naif bellemeyelim. Yeni üst orta sınıfın duvarın dışı ile arasındaki fark büyük ihtimalle duvarın kalınlığından çok daha ince. Bütün gün plaza cangılında takım elbise giyiyor, kısa tatillerde Bozcaada’ya giyiyor, kahve kabına isimlerini yazdırıyor olabilirler ama, aynı GSM şebekesini kullanıyorlar. İki grubun da ulaşmak istedikleri çok ama kontenjanları zayıf.

Üst ya da alt sınıf bulunduğun yere göre net görüntü verir… Yeni üst orta sınıfı netleyebilmek çok olası değil. O yüzden alıcıların ayarı ile oynamamak lazım.

Duvarın içinin bu fiyatlara üfleyebilme hüneri bir yana, bence; bir liralıktaki bırak içeridekileri ısırmayı, onlar da ücreti mukabili bir ucundan içeri girip dışarıdakileri ısırmanın derdinde.