Emsallerine faiktir

Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nisan 25, 2010

“Atma Monturiol! Hep din kardeşiyiz”

“İspanya turları; Ortaçağ havasını solumaktır... Margarita & Sangria içmektir... Paella yemenin hazzını tatmaktır... Adalarında güneşin tadını çıkarırken bir yandan da dağlarında kayak yapmanın zevkini yaşamaktır... Boğa güreşi izlemektir... Festival heyecanı…” deniyor, internetteki onlarca, birbirinin aynı “gelin size İspanya turu dayayalım” sitelerinden birinde.
Haklılar elbette, Yahya Kemal Beyatlı Hz. de, “zil, şal ve gül” buyurmuş zaten. Yetmişlerde İtalyan yazar çizerlerin hayatlarında görmedikleri bir ülkenin, uydurulmuş folkloru boyunca saçmaladıkları vahşi batı çizgi romanları, filmleri türünde bir şiir bu. Ama, zorum “Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden” [1] şairle değil.
Zorum, kafamızdaki İspanyol, İspanya imgesi ile ilgili. Bu kadar salak mıyız gerçekten? Tamam, Yozgat’ta bir alışveriş merkezinin altı kişilik asansörüne on bir adedimiz binebilir, aşırı ağırlık yüzünden asansör düşüp bazılarımız ölebilir. Hatta konu ile ilgili soruşturma bile başlatılmış olabilir. Ama, İspanya denince aklınıza hakkaten, zülüfleri yukarıya kıvrık, uzun siyah saçlı karılar ve can çekişen boğalar mı geliyor? Eğer öyleyse buradan sonra okumayı kesin. Nebleyim, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay “Kürksüz Noel Baba” tartışması başlatmış. Onu okuyun. Kürksüz Noel Baba? “Etsiz Çiğköfte” tad ve kokusunda değil mi?

Ertuğrul Günay (Sayın) kutu açılınca  hızla fırlayan yaylı oyuncak etkisi bırakıyor bende. Hani şu oynak bir yay ucuna iliştirilmiş kafa ve yarım gövdeden müteşekkil olanlardan… Dar bir blazer çeket içinde, kollarını çokça hareket ettirerek, sürekli üzgün ve yorgun bir yüz ifadesi ile - ve fakat bir o kadar da aydın, erdemli, uygar - o sempozyum senin, bu sergi açılışı benim koşuşturuyor. Tartışmalar başlatıp yüreğimizi başını soğutuyor… En son, kasabaya “Diskobolus” da getirtti. Hamdolsun.
Yahya Kemal Beyatlı Hz. ve Ertuğrul Günay (Sayın)’dan, anca sıra geliyor şimdi bahsedeceğim İspanyollar ve tuhaf icatlarına. Bu insanlar görünüşte bizimkine epey benzer-siz öyle sanın tabii-bir iklim ve coğrafyanın mahsülleri. Hani şu, “Akdenizli olmak” gevişi var ya, olur olmaz çiğnediğimiz... hah, ondan işte. Yüzyıldan az süre içerisinde bizim neden böyle üç kişi sayamayacak olduğumuzun nedenlerini  Fatih Altaylı, Uğur Dündar, Nihat Genç falan hep biliyordur da, benim aklım ermiyor bu işlere pek.

Lafı Narcís Monturiol Estarriol isimli Katalan bir mühendise getireceğim. Yahya Kemal’in duyduğunu sanmıyorum. Hem, o zaten Endülüs’de olan bitenle ilgilenmiş. Endülüs’te raks, Katalonya’da taşaklı işler var. Sanat, edebiyat, mühendislik, mimari, heykel... İşe yarar ne bok varsa buradan çıkıyor. Miro, Gaudi, Sert gibi, [2] benim gibi birinin bile yapıtlarından haberdar olduğu  çağdaş sanatçılar, şu bizim mühendis Narcis falan hep buralı.

Bu zat, bir mercan dalgıcının ölümüne şahit olup fevkalade üzülüyor. Üzülüyor üzülmesine de, uzun süre sakal falına yatıp aklına gelen ve şu sualtı işlerini güvenle yapabilecek bir sualtı teknesi fikri para pul olmadığında hep başka baharlara kalıyor. Oysa geminin adı bile hazır: “İctineo”! [3] Eşin dostun himmeti ile toplanan paralarla [4], nihayetinde 1857’de çalışmalarına başlanan bu denizaltı  1859’da Barcelona limanında dalış denemeleri yapıyor. Hidrodinamik avantajlar yüzünden cihazın dışı balığı andırır biçimde tasarlanmış olsa da, basınca dayanıklı iç gövde küre şeklinde. Çağdaş denizaltı teknolojisine oldukça yakın bu tasarımda ara alan, balast tankları ve diğer ıvır zıvır için kullanılıyor. Ön ve arka tanklardaki su, basınçlı hava ile tahliye edilip yüzeye çıkış sağlanıyor. Elle çevrilen, teknenin arkasındaki pervaneler de hareketi sağlıyor. Aslında, hikayede garip olan çok şey var da, sanırım en acaip şey denizaltının tümüyle zeytin ağacı tahtasından inşa edilmiş olması! [5] Basınca dayanıklı iç tekne bakır ile kaplı. Hesaplarına göre ”İctineo” beşyüz metredeki basınca dayanabilir şekilde tasarlanmış, ama her halde birileri ona:

- “Atma Monturiol! Hep din kardeşiyiz burda”

Diyor ki, azami dalış derinliğini elli metre ile sınırlamış. Ama daha ilk dalışta su altındaki bazı kirişlere toslanınca, kedinin kuyruğunu çok çekmeyip [6], 20 metre ile yetiniyor. Teknenin içindeki hava yirmi metrede iki saat geçirmeye yeterli. Artan karbon dioksiti temizleyecek bir yöntem de geliştiriyor. Oksijen azalımının tespiti ise oldukça basit: Aydınlatma amaçlı bulundurulan mumun alevi kızıla dönüşünce, yukarı çıkmak gerektiğini anlıyorlar. Yaklaşık 50 civarında başarılı dalış yapıldıktan sonra, 1862’de bir tekne bizim dubaya bağlı İctineo’nun üzerinden geçmiş! Bay Monturiol’de çok daha gelişkin “İctineo II”yi yapmak zorunda kalıyor. İlk denizaltının gerçek boyda bir kopyası bugün Barselona’da, neden o kadar da muazzam bir müze olamadığına pek aklımın ermediği, çok güzel restore edilmiş donanma tersanelerinde mukim “Museo Naval” in girişinde duruyor. (Müzede etkileyici olan fazla bir şey hatırlamıyorum açıkçası, bir tanesi Juan de Austria’nın İnebahtı “Galeria”sının gerçek boyutlu -evet yine- kopyası ve kıyı balıkçılığı için kullanılan, ilginç konstrüksiyonlu bir Bask sandalı. Sanırım, koca müzede ilgi çekebilecek bir o vardı.

 
İspanyol icatlar aleminde mevzuubahis diğer bir zatın adı Don Emilio Herrera Linares. Daha doğrusu, Albay Don Emilio Herrera Linares! Narcís Monturiol Estarriol adı bir şey ifade etmediyse, bizim albay da bir şey ifade etmeyecektir doğal olarak. Kendisi 1935’de bir yıl sonra yapılması düşünülen stratosferik balon uçuşunda kullanılmak üzere bir basınçlı elbise tasarlıyor. Heyhat, 1936’da İspanya’da iç savaş başlıyor. Elbise için hazırlanmış kauçuk emdirilmiş ipek kumaşlardan Cumhuriyetçi milislere yağmurluk falan yapmak zorunda kalan katılan albay, 1939’da ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ve 1967’de Fransa’da sürgünde ölüyor.

Omuzlar, el ve ayak bağlantıları, parmakları akordion formunda katlanmış metal ile esneklik kazandırılmış acaip bir elbise bu… İç kısmına ait sızdırmazlık deneyleri Sevilla’daki apartman dairesinin küvetinde yapıldıktan sonra, Madrid’deki “Cuatro Vientos” Hava Üssünde basınçlanmış haliyle hareket edilip edilemediği başarıyla deneniyor [7]. Başlık camında buğu önleme tertibatı, içerdeki şahsiyeti mor ötesi ışınlardan koruyacak filtre, gövde için kapalı devre ısıtma sistemi, aklınıza gelecek her şey var. Ama iç savaş “escafandra estratonautica" gibi fiyakalı bir ismi de olan bu icadın "içine sıçıyor” deyim yerindeyse…

Juan De la Cierva ? Murcia’lı zengin bir aileden gelen bu mühendisin adını da mı duymadınız? 1920’de “Autogiro”yu icad ediyor: Autogiro, tepesindeki büyük pervanenin uygun pal açısında serbest dönüşü sayesindeki kaldırma gücü ile dikey iniş kalkış yapabilen bir tür uçak. Bildiğiniz “Helikopter”in atası işte! Adam bunu icat edip, uçurup, o kadar başarılı oluyor ki, Fransa, Amerika, Japonya ve Almanya’da, lisansla pek çok Autogiro üretiliyor ve kullanılıyor. Maalesef 1936’da 41 yaşında bir uçak kazasında ölüyor. Sanırım sözünü ettiğim İspanyollar içinde en bilinen, tasarladığı en tanınmış olanı. Cierva’nın üretmiş olduğu iki adet autogiro [8] bugün Madrid Cuatro Vientos’taki o inanılmaz havacılık müzesinde sergileniyor. Madrid’e giderseniz: Eh, eşşek değilsiniz ya, gidin görün.



Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'



Yok! BvP’de bu lafları edecek akıl n’arasın? Yahya Kemal Beyatlı söylüyor bunu.

Edited By Miki.

[1] Kim söyler bunları? Hangi götten çıkar bu laflar? “Piyasalar kabullenmiyor”, ya da “”Mercedes C180’leri tutmuyorlar” gibi bir laf bu da. Ama Wikipedia’ya yazan sağlam bir yerlerden duymuş sanırım.
[2] Aslında Salvador Dali’de Katalan ama, karısını genç heriflere düzdürürken seyredip 31 çeken bu paragöz, maskara pezevengi saymak içimden gelmedi!
[3] İctineo: Yunanca “icthus” ve “naus”dan türetilmiş: Balık-tekne denebilir.
[4] Dikkatinizi çekerim, 1850’lerin İspanya’sında komik isimli bir herif, “Ben denizaltı yapacam arkadaş” diye çıkıyor ve halktan bu işi için yeterli miktarda para toplayabiliyor!
[5] Yine kas gücü ile hareket ettirilen; ama tek cidarlı, metal bir denizaltı “CSS Hunley” Amerikan İç Savaşı sırasında, 1863-1864’de kullanılabiliyor. Onun atası sayılabilecek Hunley McClintock ve Watson’un “Pioneer”i ise,1860 tarihli.
[6] Kedinin kuyruğu çok çekersen sıçırtkan olur!
[7] Eğer, gerçekten dediği gibiyse, bizim albay olayı B.F. Goodrich’den de, David Clark’tan da önce bitirmiş, çıkmış şuraya oturmuş.
[8] c.6–maalesef- replika, c.19 orjinal, 1932 tarihli.

Fotograflar:

İnternetten aldığım, muhtemel artık hiçbir hakkı mahfuz olmayan escafandra estratonautica fotografı hariç. Diğerleri Bvp

1. Mayıs 2006. Madrid, Museo Prado. Girişteki Bronz “Carlos V” heykeli. 16. Yy. İtalyan heykeltıraş, Leoni. Katalog numarası: E00273
2.3.4.5.6 Ekim 2008. Barcelona, Museo Naval. İctineo I, İctineo II, Ölçekli model, Galeria Juan de Austrias, Replika.
7. Mayıs 2006. Madrid.Cuatro Vientos, Museo del Aire. Cierva c.19 Autogiro
8.9. Mayıs 2006. Madrid.Cuatro Vientos, Museo del Aire. Saab Viggen, Ju52,


Ocak 18, 2010

Kim Ulan Bu Manoli Lambadis ?

Askeri Müze bahçesinde ve arka girişi önündeki toplara ait görsel notları 1988’de almışım! Etrafımdaki her şey, ama her şey, o zamanlar çok ilginçti. Kağıt ve kalemle mücehhez oradan oraya sekiyor, not alıyor, bilmemne yapıyor, kim der ki s.kim hıyar, bir tutam tuz alıp koşuyordum. Onlarca bronz ve demir top bugün hala orada duruyor.  Değişen sadece Askeri Müze’nin arka cephesinin baktığı o zamanlar “Spor ve Sergi Sarayı” denen yapıya sokuşturulmuş yeni işlevler ve önündeki daha da sevimsizleşen alan. Şimdilerde burası kurgusal bir Doğu Bloğu ülkesindeki ölçeği kayık boz meydanlara veya gri granit kaplı bir havuzun dibine benziyor. Neyse, konumuz bu kentsel boktanlık değil elbette.
Esas konumuz, pek ya da hiç umursanmayan bir dizi top. Bu toplar ve Osmanlı (ecdat olayı) topçuluğu hakkında o zaman da, şimdi de, ağızlara sakız “fevkalade inkişaf etmiş olup…” geyiği dışında pek az şey biliniyor. Zaten benim de bu notları aldığım sıralar, hadi Agricola’nın “de re metallica”[1]sının çevrilmesinden vazgeçtim, ne Cipolla’nın kitabından[2] haberim vardı. Ne de Angoston[3] kitabını yazmıştı. Hem, bizim şu muazzam cihan şümul  imparatorlukta nedense kaydetmek, yazmak, bilgi aktarmak, pek sevilen bir uğraş değildi. Biçare ve mefluç, dolanıyordum ortalıkta.Sonraları öğrendim ki, çeşitli seferler sırasında ele geçirilen topların kıymete değer görülenleri Topkapı Sarayı’nın denize bakan tarafına[4] , diğerleri de Tophane meydanına yine denize nazır olarak dizilmekteydi (anladınız mı şimdi bu isimlerin nereden geldiğini?). Batı dünyası ile resmen (çokafedersiniz) taşak geçiliyor, doğal olarak bu durum kimi batılı seyyahların canını pek sıkıyordu. Hatta, burada küffardan alınan bir mancınığın dahi sergilenmiş olduğu biliniyor[5]. Ama tabii bu işler biraz da etme bulma dünyası... II. Mehmet’in 1456’daki Belgrad seferi hüsran olunca, aralarında epey kıymetlilerinin de bulunduğu yaklaşık 300 top orada terk edilmiş ve dikkate değer olanları Macar Kralları tarafından, saraylarının önünde sergilenmiş[6] . Bizim uyduruk tarihçilere göre, bu toplar öyle müthişmiş ki, Avrupa’dan halk akın akın gelip şallak mallak vaziyette bunları seyrediyormuş! Ama uzatmayalım; 1526’da Mohaç savaşı olup, Budin kenti ele geçirilince, Osmanlı bunları geri almış tabii.
 
Gelelim bu toplardan 401 envanter numarası ile sergilenene: Çok güzel dökülmüş fakat maalesef ortasından kırık bronz burgulu bu top bir kolomborna. Osmanlı belgelerinde “kolunburna”, “kolunburina”, “kolunburuna”… Tıpkı, “karöser”, “karoseri”, ”kariser” veya “siböp”, “spab”, sibob” gibi, telaffuz edemeyen veya yazamayanın halet-i ruhiyyesine göre biçimlenen bir kelime. Fransızcada “couleuvrine” deniyor. Orta çapta (10-11 cm.) gülle atabilen, hafifliği, gücü ve düz bir çizgide ateş edebilme yeteneği ile gemilerde ve karada, kalelerde kullanılabilen kolomborna 14. yüzyıldan beri Avrupa’da bilinmekteydi. Bu güzide, ortası burma, ağız ve falya tarafları çokgen bronz topun üzerinde bir isim; (Manoli Lambadis), bir arma ve dört harf (F.F.D.C.) var. Ayrıca Arap harfleriyle “kantar 26, kıyye 3, karış 16” kazınmış.

Topun üzerindeki ismi yıllarca merak ettim: “Manoli Lambadis”... İmal eden zat olduğu kesindi. Top’un yanında, iki kartvizit boyundaki pleksiglas levhadaki “16.yy İtalyan” şeklindeki yazı beni doğal olarak pek aydınlatmadı. Kimdi ulan bu Manoli Lambadis? Belki müzeye sorulabilir, kütüphanesinde bir şeyler bulunabilirdi ? Bu tür şeyleri basit bir homo sapiens olarak, benzeri kurumlardan talep etmeyi denediniz veya gidip, bir ilgiliye sormayı denediniz mi hiç? Ne diyecektim ki, “Şu sizin bahçede bir bronz top var ya hani, hah, işte onun üzerindeki yazıyı filan çok merak ediyorum. Geceleri uyuyamıyorum bu yüzden!” demek pek içimden gelmedi. İnsan evladı kendi göbeğini kendi kesmeli ve ense kalınlığının zagonu: kendi işini kendin görmek...
Yazının biraz üzerindeki arma (coat of arms) tanıdık geliyordu, ama bunların hepsi birbirine benzer değil mi? Skindirik blazer ceketlerin göğüs ceplerine bile bu tür şeyler işlenir. Daha dikkatli bakınca, taçlı, kuşlu benzeri bir armayı Bodrum Kalesi’nde iç avluya girişteki kulenin oralarda görmüş olabileceğim aklıma geldi. Hospitaler Şövalyeleri Büyük Üstadı Fabrizzio Del Carretto’nun armasıydı! Bizim top’un üzerinde de, F(ra). F(abrizzio). D(el). C(arretto) yazıyordu kabak gibi. Bu muhterem zat,  II. Mehmet’in Mesih Paşa komutasında Rodos’a 1480’de düzenlediği başarısız harekattan sonra[7] , malı cana siper edip, 1521’de ölene dek kenti ve kaleyi tahkim etmekle uğraşmış. Uğraşıları arasında yeni şövalye “istihdam”ı ve dökümhane yapımı da var. Adamımız, Belediye Başkanımızın lüks Haliç vapurları yaptırışı gibi, şakır şakır top döktürüyor, av avlayıp, soy soyluyordu. Fakat hala Manoli Bey’in bu topun nesi olduğun öğrenememiştim. Tahmin etmek güç değildi ama, serde şüphecilik ve bilimsel bakış şeyi var ya; şöyle çıkıp, göğsümü gere gere: “ulan, bu top 1480 ile 1521 arası bir zamanda yapılmış, 1522’de Rodos ele geçirildikten sonra İstanbul’a gelmiş, oradan da bi yolunu bulup Askeri Müze’ye. Yapan herifin adı da Şu… Şu… Şu !” diyemedim işte.

Ama, Alexandra Stefanidou[8] adlı hamfendi’nin (Daha doğrusu: Dr. Stefanidou) 2005’de Avustralya’da düzenlenen bir konferansta sunduğu bildiriyi okuyunca diyebilecektim.

Doktor, cerrah, tarihçi ve bin bir türlü başka marifet sahibi Bay Johannes Hedenborg (1800-1870), Asya, Afrika ve Avrupa’ya yaptığı sayısız seyahatlerden usanmakla, Rodos’a yerleşmeye karar vermiş. E, albay emeklisi mi bu? Oturmuş, Ada’nın Yunan, Roma, Arap, Frank ve Osmanlı dönemlerini inceleyen beş ciltlik bir kitap yazmış. Özellikle, ortaçağ geçmişinde yer alan anıt, yazıt ve obje illüstrasyonlarının çoğunlukta olduğu bu eserde, St. Nicholas Kulesindeki mazgallarda 1880’e dek duran toplardan söz ettiğini ve bunların çizimlerini yapmış olduğunu öğrendim. Bu topların bazılarında bizim Manoli Lambadis ve mahut büyük biraderin adı geçmekteydi. Maalesef bildiride bu illüstrasyonlar verilmemiş. Ancak, Hedenborg’un çizimini yapmış olduğu Manolis yapımı topun bir benzerinin bu gün Ada’da sergilendiğini yazıyor. Hedenborg’a göre, Rodos Şövalyelerinden kalan çoğu top Paris’deki Topçuluk Müzesi’ne alınmış. Dr. Stefanidou çalışmasında bir sonraki aşamanın, kuşatmadan kalan bu topları Paris’te araştırmak olduğunu söylüyor. Fakat maalesef, 2006’yılında yaşama veda etmiş. Keşke; O’na İstanbul’da bir müzenin bahçesinde yanında “Env. No. 401 Bronz 16.YY İtalyan” ibaresi ile sakince yatan ve hakkında bir şeyler öğrenmemin 22 yıl sürdüğü bu toptan söz edebilseydim… [9]

BvP

Edited By, Miki
Fotograflar : 1 - 5  BvP.  Fabrizzio del Carretto'ya ait arma ve portre:  Wikipedia Commons.


[1] Agricola, Georgius (1494–1555). Tıp, fizik ve kimya konularında uzman Alman bilim adamı. Madencilik ve metalürji konusunda yazdığı ve 1556’da basılan eseri nedeniyle “Metalurjinin babası” olarak biliniyor. Nasıl bilinmesin ki, yüzyıllar boyu daha iyisi yazılamıyor. Bu kitap 1912 yılında İngilizceye Herbert Hoover ve eşi tarafından çevriliyor! Bildiniz mi Bay Herbert Hoover’i? Amerikan Başkanı H. Hoover… Hayır, Georgius Agricola İngiltere ve İskoçya Valisi Romalı General G.Julius Agricola’nın akrabası veya köylüsü değil.

[2] Cipolla, M. Carlo. Guns, Sails and Empires Technological Innovation and Early Phases of European Expansion 1400-1700, 1965.

[3] Angoston, Gabor. Guns for the Sultan, Cambridge University Press, 2005. Türkçede: Barut Top ve Tüfek. Osmanlı İmparatorluğu’nun Askeri Gücü ve Silah Sanayisi, Çev. Akad, Tanju. Kitap Yayınevi, 2006.

[4] ...Fatih Sultan Mehmet tarafından fetihten bir müddet sonra (1465-1478 arası) inşa ettirilen Topkapı Sarayının surları da, yine aynı tarihlerde (1478 yılında) yapılmıştır. İlk yapıldığı yıllarda Saray-ı Cedid olarak adlandırılan bu saray, Lale Devri’nden itibaren, civarda bulunan toplar dolayısıyla Topkapı Sarayı diye adlandırılmaya başlanmıştır. Surların dış kısmında kalan kara parçası bazen Topkapısı, bazen (de) Bağçe-i Amire veya Bağçe-i Has olarak isimlendirilmeye devam etmiş... (Aydüz, Salim. Tophane-i Amire ve Top Döküm Teknolojisi. TTK Basımevi, Ankara, 2006).

[5] Bu mancınık hakkında yabancı gezginlerin gözlemleri dışında hiç bir şey bilinmiyor. Ama ben bu muhteşem makinanın soğuk kış günlerinde ocakta veya bir kuru fasulye kazanının altında yaşama veda etmiş olduğuna eminim.

[6] ... meşhur Sultan Mehemmed Han Belgrad Hisarını döğüp dururdı. Feth mukadder olmayub kal’a müsahhar olmayıcak, leşker-i cerra ol diyardan göçmişler gitmişlerdi. Mizmar-ı kar-zarda taru mar olan esbab-ı cidalı ü kıtali cem’a vü ref’a mecal olmayub terk itmişlerdi. Ol vaktin mezkur toblar küffar-ı bed-kirdarın eline girmişti. Yadigar-ı gir u dardur deyu almışlar, padişahlarının taht-gahına iletmişlerdi... (Kemalpaşazade)

[7] 1480 ve 1522 kuşatmaları ile genel olarak Tarikatlar – Osmanlı ilişkileri için iki tane ipe sapa gelir kitap:

Vatin Nicolas, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar. Doğu Akdeniz’de Savaş, Diploması ve Korsanlık. Tarih Vakfı Yurt Yay. 2000.

Bradford Ernle, The Knights of the Order, 1991 Dorset Press.

[8] Dr. Alexandra Stefanidou (1968 -2006) 2007. The Cannon of the Medieval City of Rhodes, based on the Manuscript and illustrations of Johannes Hedenborg (1854). In E. Close, M. Tsaniakas and G. Couvalis (eds.)”Greek Research in Australia: Proceedings of the Sixh Biennial International Conference of Greek Studies, Flinders University June 2005.

[9] Garip bir şekilde Dr. Stefanidou, Lambadis topundan söz eden araştırmalar ve yayınlardan habersiz görünüyor. Mesela; –doğal olarak- ulaşamadığım, fakat “Google Books” da metin parçacığı olarak görünebilen, “De Rhodes à Malte: le grand maître Philippe de Villiers de L'Isle-Adam, 1460–1534 et l’ordre de Malte” adlı 2004 tarihli kitapta, 401 Envanter numaralı bu top listelenmiş.



Kasım 28, 2009

“There is No Question of Success” Demiş Adam! II (Kiminki Daha Uzun?)


Önümdeki büyük panoda yan yana iki tane sürgülü hesap cetveli duruyor. İkisi de Albert Nestler A.G. tarafında üretilmiş[1]. İnanılmayacak karmaşıklıktaki bu aygıtlarından biri Sergei Koroliev’e diğeri Wernher Von Braun’a ait… Her iki zat da, bildiğimiz “roket alimi” ve Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında, 1950 – 1960 yıllarındaki kıyasıya uzay yarışının baş aktörlerinden. Uçak tasarımcısı bir mühendis olan Bay Koroliev, İkinci Dünya Savaşı sonunda, Alman V-2 roket teknolojisini yerinde inceleyip araklayarak, bu teknoloji üzerine Sovyet Kıtalar Arası Balistik Füzelerini ve nihayetinde, uzay programını inşa ediyor. İnşaatta… evet, bazı dandiklikler var. Örneğin Ay’a gönderdikleri ilk sondayı denk getiremiyorlar. Üç bin beş yüz kilometre çapındaki bir kütleyi altı bin kilometre ıskalayınca… Eh, olmuştur büroda, aile hayatında bazı sıkıntılar, neyse. Adamcağıza ecel terzisi 1966’da ani şekilde don biçiyor da, Amerikalı’ların neler yaptığını görmüyor. Çünkü her ne kadar başlangıçta fikir ve teknolojinin büyük bölümünü esas oğlan Wehrner’den araklamış da olsa, epey hırslı. O da düşünüyor, istiyor, Ay’a insan indirsin falan. Ama olamıyor işte. Yaşamı boyunca hep, Wernher beyin aksine, boktan bürokrasi, farklı planları ve yaklaşımları olan sapık rakipler ve acıklı bir teknoloji fakirliği ile boğuşmak zorunda. Üstelik; diğer hesap cetvelinin sahibi bu eski Nazi, yeni Amerikan vatanperveri, bir eli sınırsız insan malzemesinde, diğer eli sınırsız parasal kaynaklarda elinden geleni ardına koymuyor.


Toplam beş kademeli ve ilk kademesi tek başlarına epey güçsüz tam otuz motordan oluşan garip tasarımlı “N-1” roketinden 10 tane üretiyor yüce Sovyetler Birliği[1]. Bu motorlar maalesef kerosen kullanıyor. Kerosen bildiğin gazyağı ulan, ey okuyucu… Bu yazıyı okuyan en salağınız bile, gazyağı ile çalışan bir veya birsürü motorun ancak oldukça kısıtlı bir yükü görüngeye oturtabileceğini tesbit edebilir (Aslında bir bok olamayacağı, dört tanesinin fırlatma denemelerinde başarısız olmasından belli ya, epey optimist bu Rus milleti).
Sovyet uzay macerası ile ilgili sergilenenler bu iddialı ve talihsiz roketin modeli ile kısıtlı değil. Çok başarılı ve Amerikan tasarımı araçlarla kıyaslandığında basit, kaba görünümlü Soyuz “birlik” [3], üretilmiş tüm insanlı uzay uçuşu araçlarından daha uzun süre kullanılıyor. Yüzden fazla kozmonotu uzaya taşımış. Temel tasarım aynı kalsa da, eh, Sovyet teknolojisi bile zaman içerisinde gelişme gösterebiliyor. Bu cihaz da Amerikalılarınki gibi, her biri farklı bir işleve sahip ve kullanılış amacı ortadan kalktığında terk edilen modüllerden oluşuyor. Sol baştaki yuvarlak kütle Kumanda/yörünge, ortadaki çanı andıran şey iniş, en arkadaki silindirik kütle ise, cihazları ve itki sistemini taşıyan modüller.



Ay seyahati gerçekleştirebileceklerini cidden düşündükleri için (ulan, her şey hazır, ahh bi de roket işini kıvırsalar), uzay boşluğunda veya ay yüzeyinde kullanılmak üzere tasarlanan bir elbise var[4]. Bu uzay elbisesi mevzuu çok ilginç. Üzerinde epey yazıp çizmeye değer bir konu. Doğal olarak, burada sergilenen Sovyet tasarımı elbise rakiplerinkine epey benziyor. Ama onu esas farklı kılan, gövde kısmı kabuk biçiminde, sert yapıda olan bu elbiseye hayat destek ünitesini sırttan ayıran, kapıyı andıran bölümden girilmesi! Amerikalılar gibi elbiseyi “giymek” yerine, elbiseye “girme”yi münasip görmüşler. Bu yöntem garip görünse de muhtemelen dar bir alanda fermuarlar, borular, haberleşme kabloları vs. ile uğraşmaktan çok daha pratik ve emniyetli.


Soyuz 3 ve Soyuz 4 uçuşlarında kullanılmış satranç takımı ve Mir uzay istasyonunda kullanılan tuvaletler! Bunlar kadın ve erkek anatomisi için ayrı tasarlanmış aygıtlar.İnsan vücudunun bu bölümlerine epey merak ve çalışmalarım olmasına rağmen nasıl kullanıldıklarını çözemedim maalesef!
Soldaki kadınlar, sağdaki erkekler için-miş!




Devam edeceğim.

Edited By Miki,
Fotograflar: BvP

-----------------
[1] Tahmin edebileceğiniz gibi, Bay Albert Nestler Alman Mülkünde bu tür hassas avadanlıklar yapan tek şahıs değil. Türlü mühendislik, havacılık, denizcilik alanlarında kullanılacak hassas ölçüm ve hesap cihazları yapan çok miktarda başka kuruluş var. “Aristo-werke”, “Löbker&co., Meissner, Veb Mantissa”, “Reiss”, “Bayerische Reisszeugfabrik”, “IWA” bunlardan bazıları. Pek çoğu 1920’lerden beri faaliyet gösteriyor, daha eski olanları da var elbette. Ama sıkmayın canınızı. Ortaçağda, halk Avrupa’da bokunu sokağa boşaltırken, Süleymaniye Camii’nin tuvaletlerinde şakule dikkat yazıyordu. İşte böyle övünülesi bir “ecdat” bizimkisi.

2] Yaklaşık aynı boyutlarda, ama farklı bir yakıt kullanan Saturn-V, 13 ateşlemenin hepsini alnının akı ile kotarabiliyor! Anlaşılan Wernher’in cetveli daha iyi hesap yapıyor… N-1 teorik olarak 95 tonluk bir yükü yörüngeye oturtabilecekken, Saturn-V, 130 tonu, “tak”… oturtuyor aslanlar gibi.

[3] “İttihad” mı demeli yoksa? Bu tür tanımları pek seviyorlar. Dostluk, arkadaşlık, bilmemne. Amerikalılar uzay araçlarına debdebeli göksel isimler vermelerine rağmen (Apollo, Saturn, Gemini, Atlas, vb.), görev sırasında kullandıkları araçların adları çeşitlilik gösteriyor. Antares, Odyssey gibi yine göksel temalar varsa da, Snoopy, Spider, Gumdrop gibi isimler de var. Kural olarak NASA Yönetimi bu isimlere ve görev için tasarlanan amblemlere müdahale etmiyor. Sadece bir kere, Apollo 11 Görevi sırasında, mürettebata “Bakın ne diycem: Amerikan Ulusunun Ay’a indireceği cihaz şöyle oturaklı, vakur bir isme sahip olsa iyi olur sanki” şeklinde telkinde bulunuluyor. “Yaylan Bakalım” , “Çikitam”, “Hey Maşşallah” vs türü maymunluklara maruz kalmasın diye. Örneğin; Apollo 10 görevinde kullanılan Kumanda ve Servis Modülünün (CSM) resmi adı CSM-106, Ay Modülünün (LM) ise LM-4. Servis kılavuzları dışında bu tür mekanik bir tanımlama hiçbir zaman kullanılmıyor.

[4] Tahmin ettiniz değil mi? Elbisenin de adı var elbette. “Krecthet”, altın şahin.




Temmuz 26, 2009

“There is No Question of Final Success” Demiş Adam!

Galiba on altı yaşındaydım, National Geographic dergisini bir bok zannetiğimiz yıllar işte… Bu, inanılmaz fotograflarla bezeli, son derece ciddi görünüşlü organ yayınının aslında ne olduğu; yeryüzünde Kürtlerin dağılımı gösteren haritada tesadüfen(!) Türkiye adlı bir ülkenin varlığını ıskaladığında, aynı isimli televizyon kanalında hep aynı formatta kurgulanmış belgesellerde[1] ya da boka tüy diken “National Geographic’i Doğru Okumak" adlı kitabı okuduğumda[2] kafamda şekillenmişti. Fakat tüm bunlar, 1979’da Neil Armstrong’un uçları silikon eldivenlerini bu derginin sayfalarında gördüğümde önemli değildi. O günden sonra, ilgimi çeken ne olsa bulunduğu yerden emindim… “Smithsonian”!
Gerçekten görmeye değer herşeyin bu sihirli, kırmızı tuğla kaleyi andırır mekanda olduğunu sandım yıllarca, benim için o kadar derin bir ulaşılmazı simgeliyordu ki, nerede olduğu, nasıl bir yer olduğu bile pek önemli değildi, kafa yormadım pek. Eşelenmedim, endişelenmedim. Nasıl olsa oradaydılar işte. Günün birinde gidecektim.

Bay James Smithson hayatında yeni dünyayı bir kez olsun ziyaret etmemiş bir İngiliz bilim adamı. Kuzeni bulunan beyefendi eğer mirasçısız ölecek olursa… Tahmin ettiniz sonunu değil mi? “İnsan evlatları arasında bilimin yayılması ve gelişmesi için malım mülküm, neyim varsa, nah şu Amerikan Hükümetine anamın ak sütü gibi helal olsun”. Ama, Amerikan Devleti bu. Boru değil. Öyle, her hediyeyi kabul eder mi bakalım? Kenan Paşa’mıza hediye edilen pekin ördekleri mi, yüzbin küsür İngiliz altını? Uzatmayalım, hararetli tartışmalardan sonra, bu eşek yükü ile parayı almayı kabul ediyorlar.

Sadece almakla mı kalıyor olabilirler mi? Yaşamının büyük bir bölümünü coğrafya, mineral bilim, kimya, tabiat bilim bok püsür ile geçiren Bay James Smithson gibi onlar da uğraştıkları, topladıkları ve kısacık tarihleri adına önem verdikleri ne varsa tıkmışlar oraya. İpin ucunun biraz kaçıp işin zıvanadan çıktığı yerler yok değil. Abraham Lincon’ün şapkasını görmeye her yıl on binlerce Amerikalı ortaokul talebesinin seyirtmesi beni bıyık altından güldürse de, sonra aklıma Topkapı Sarayındaki kaftanlar , vs. geliyor.

Ama, tüm bu kompleksi oluşturan on yedi müze arasında beni gerçekten ilgilendiren bir tanesi var ki, hah bak o akıllara ziyan işte. “National Air And Space Museum” denen bu yapı insanı dinden imandan çıkarmaya kafi, hatta fazla. Karımın mangal gibi yüreğinden yüz bulmak sureti ile yedi saat geçirdim. Oysa gitmeden önce neyi göreceğimi, hangi salonda nelerin görülmeye değer olduğunu küçücük aklımla tesbit etmiş, kısa sürede gezip kalan vakitte de, Amerikan Tarihi Müzesi’ne seyirtip, Benjamin Franklin’in kavanozdaki beynini falan görmeye hazırlanmıştım! Bunların hiç biri olmadı tabii. Ana salonda girince kendimi kaybettim. Oradan oraya seyirtmek, deli gibi bir oraya bir buraya koşturmak benim yaşımda, yüzünden ciddiyet akan, sakallı bir doğulu için pek saygın bir davranış değil elbette.

Yukarlarda, tavanın bir ucundan Portakal renkli bir şey sallanıyor,”Ulan Bell X-1 bu işte, ses duvarını aşıyor elin adamı bununla, karısı var yavru gibi, Glennis ” diyorum kendi kendime. Tavanda neler yok ki? Şu Sam amca, “Eenkıl Seem” çok fena, yüreğime indirecek benim. XP-59 “Airacomet” de sarkıyor tavandan, İkinci Dünya Savaşı sırasında tasarlanıp az miktarda üretilmiş, başarısız bir jet avcı uçağı, başarısız maşarısız. Washington’da bir binanın tepesine geçip kurulmuş işte. Ben de dahil bir sürü avanak alttan, yandan bakıyoruz ona. Yanında da X-15 denen tayyare mevcut, tayyare diyorum ya, lafın gelişi. Bildiğin cehennem makinası. Yüz kilometre yükseğe çıkıp saatte yedibinikiyüz kilometre hızla uçar mı insan? Bu insanlardan biri, Neil Armstrong, 1969 temmuzunda daha garip başka maceralara kuvvet veriyor. Neil’e acaba, küçükken hiç, “oğlum terli terli su içme”, veya ne bileyim, “Neiiiiil, in ordan, düşersin” denmiş midir?
Bu ülke yurttaşlarının geçmiş, bu gün ve geleceğe ait maymunlukları ile dalga geçme, onlarla birlikte yaşamı hazmetme gibi bir özellikleri var. Yoksa insan Rusları dikizleyeceğiz diye uçak yapıp, düşen uçağın pilotunun babasına düşürenler tarafından çekilmiş telgafı sergiler mi? Resmen taşak geçiyor Bay Kruşçef bunlarla, ama anlayan kim?
Müze ile ilgili istediğin kadar plan program yap, bir salonun kapısından kazara içeri şöyle bir baktın mı… “Tak”! İnsan “Havacılığın Altın Çağı” bölümünde iki saatini geçirmek gerekiyor. Her şey insanı – özellikle de Karımı zıvanadan çıkarmaya ayarlı. Çıktı da nitekim. Fakat o kadar güzel ki, sergilenen şeyler, Karım bile olsan ister istemez kaptırıyorsun kendini.
Zorlukla bu ince bıyıklı, smokin ve rugan çizmeleri ile uçağa binmekte ısrarcı beyefendiler bölümünden kurtulup bir gayret kardeşler’in salonuna yollanıyoruz.
Bisikletçilikten zenginleşen iki kardeş bunlar. Bekarlar da. Uzatmayalım, gel zaman git zaman, karısızlıktan olacak, kafayı uçmaya takıp, işi iyice kuşbazlığa vuruyorlar. Fakaat, analarının fercinden mühendis olarak çıktıkları besbelli. Ne yapıp edip, inanılmaz detaylı düzenekler ile çözüyorlar işin ilmini. Uçabilecek bir aletin yapısal ve mekanik problemlerine getirdikleri çözümler ve kuvveye döküşleri insanı ağlatacak cinsten. İnsan her abazanın böyle “kontrollu uçuş” falan gibi yararlı işlerle uğraşmasını istiyor! 1903’de en uzunu elli küsur saniye olan bir dizi uçuş gerçekleştiriyorlar. Çok kısa sürmüş olsa bile bizim kardeşlerin olayı bitirmiş olduklarına dair inançları tam! Wilbur’un “There is no question of final success” dediği biliniyor. Tüm bu işler olup biterken ne yaptıklarının, başardıklarının ne anlama geldiğinden tümüyle eminler. Orjinali kongre kütüphanesinde saklanan telgraf (sevilen bir motif bu müzede), telgrafın çekilmiş olduğu makine, kronometreler, dışarıda imal ettirmek pahalı olduğu için oturup kendi yaptıkları motor ve bitmez tükenmez didişmeler yüzünden 1948 gibi geç bir tarihte de olsa, sonunda Smithsonian’da sergilenen 1903 tarihli uçan makine… Her şey duruyor. Eminin Orville’nin fanilaları falan da vardır bir yerlerde.

Devam edeceğim.

Edited By Miki (Son iki fotograf Miki'nin)



[1] Bu belgesellerin hepsinde, aynı tornadan çıkmışçasına bir ”tehlikede olma”, “her şeyin bir anda mahvolabileği ihtimali” ile bezeli tansiyon yüklü şaheserler 1986’da Uluburun Batığı kazısını anlatan belgeselin çekilişine tanık olmamla büyüsünü yitirdi. O zamandan beri National Geographic belgeselleri ağzımda Cüneyt Arkın’ın “Dünya’yı Kurtaran Adam” filmi tadı bırakıyor!

[2] “National Geographic”i Doğru Okumak: “Reading National Geographic”, Lutz, Catherine A., Collins Jane L., The University of Chicago Press, 1993, Chicago.

Kasım 29, 2008

Cuattro Vientos






Madrid, Quattro Vientos daki İspanyol Hava Hüzesi, ya da onların deyimi ile “Museo del Aire” Madrid deki onlarca müze ve görülecek yerin yanında, Madridlilerce bile fazla önemsenmeyen yerlerden biri. Kent ile ilgili resmi turist rehberlerinde adı en alt sıralarda yer alıyor. (Ama, bunda garip bir taraf yok anlaşılan. Bizim kent rehberlerinde de Hava Müzesinden bahsedilmez pek. Uygulama böyle demek ki...) Müze’nin –yalnızca- İspanyol dilinde hazırlanmış internet sitesinde yol tarifini anlamak imkansız. Burada karayolu ile gidiş anlatıla-mıyor. Turizm danışma bürolarından birindeki, tek kelime İngilizce bilmeyen ve fakat yardımsever orta yaşlı teyzelerin bir dizi uğraş sonucu oraya metro ile ulaşılabildiğini fark etmeleri sonucu “ne olacaksa olsun” deyip yola çıktım. (O teyzelere, bu müzeyi soran tek turist olduğumdan eminim!)
Metro planının en sonundaki Cuatro Vientos’a gitmek kent merkezinden yaklaşık otuz dakika. Otoyol kenarında; unutulmuş, sevimsiz ve uykulu bir banliyönün kıyısına gelindiğinde uzaktan eski, tuğla hoş yapılar, çatıda bir radar anteni ve inip kalkan ufak uçaklar müzeyi işaret ediyor.
Bugün askeri ve sivil eğitim uçakları tarafından kullanılan Cuatro Vientos 1911’de kullanıma açılan ilk İspanyol askeri hava alanı. İki yıl sonra, 1913’de İspanyol Hava Kuvvetleri resmen kurulduktan sonra uzun yıllar kullanılmış


Epey eski ve hareketli bir hava gücünün birikimini müzede sergileme fikri 1966’ya kadar gidiyor. Bölgedeki çalışmalar 1979 yılında başlamış ve müze 24 mayıs 1981’de kapılarını açmış. Doksanların başında yapılan yenilemeler ile 1993 yılında müze bu günkü halini almış. Şimdi, 170 civarında çeşitli hava aracı, 90 kadar uçak motoru ile birlikte yaklaşık 60.000 (evet altmış bin!) objenin sergilendiği, 37.730 metrekarelik açık, 7.039 metre kare kapalı alanı ile, insana aklını kaçırtacak bir yer… (kapalı alanda sergilenen 110 civarında uçağın ve tüm motorların inanılmaz şekilde restore edilmiş olduğunu da aklınızda tutun)

Savunma Bakanlığı tarafından yönetilen bu müzede, hava araçlarının önemli bir bölümü üç adet havadar tepeden bol ışık alan son derece temiz ve bakımlı hangarda sergileniyor. Diğer kapalı alanlar: büfe işlevi gören İ.E.T.T. bilet/mavi kart veznesi kıvamında prefabrik bir ünite (Müze’nin içine çay içerek zevzeklik yapmaya müsait bir “gazino” yapmayı akıl edememiş olmaları çok garip tabii). Onarım/ restorasyon hangarları ile hatıra eşya, kitap, ıvır zıvır bulundurması gereken, ama bu konuda oldukça çorak bir kütleden ibaret. Burada, birkaç kitap, oldukça albenisiz ama sıkı olduğu her halinden belli, müzeye ait süreli bir yayın – tabii İspanyolca- dışında bir şey yok maalesef. Evrensel devlet sektörü işletmeciği prensipleri doğrultusunda, İngilizce Müze kataloğu kalmamıştı ve ne zaman geleceği de belli değildi….Neyse ki, kötü işletmecilik bu mekanın dışına çıkmıyor. Mekan son derece temiz, bakımlı. Sizi dikkatle izleyen ama, işinize de fazla karışmayan nazik sivil görevlilerle maalesef işaret dili ve gülümseyerek anlaşabiliyorsunuz. Uçakları çeviren kordonun içine girmeden fotoğraf çekimi -flaşlı veya flaşsız-yapabilirsiniz. Aslında, bu kuralı da esnetmek mümkün. Bir gün önce fotoğraf çekerken zorlandığımı fark eden görevliler, ertesi gün gerek duyduğumda gözetim altında kordonları geçip fotoğraf çekmeme izin verdiler.
Ortalıkta sürtmeye başlamadan önce son birkaç söz:
- İspanyol Hava Kuvvetleri’nin gönlü oldukça zengin. Daha önce 0.60 euro gibi bir para olan giriş ücretini de artık almıyor. Fakat girişteki kulübede mukim, orta yaşlı fakat “mihrap” son derece yerindeki teyze’den bilet almak zorundasınız. Herhalde bileti hatıra olarak çerçeveletip asın diye veriyorlar.
- Bir devlet birimi -üstelik de Akdenizli bir devlet- olduğunu unutmayasınız diye, Müze sadece 10.00 ile 14.00 arası açık! Zaten toplam 60.000 objeye bakamayacaksınız, ama gezi planınızı en az iki gün üst üste gidecekmiş gibi düzenlemekte ve mümkün olduğunca erken gitmekte yoğun yarar var.
-İç Mekanlarda ışık genellikle yeterli olmakla birlikte, fotoğraf çekimi için bir üç ayak bulundurmak işe yarayabilir.