Emsallerine faiktir

Ekim 17, 2016

Type VII D



İkinci Dünya Savaşı  boyunca Alman denizaltı gücünün bel kemiğini oluşturan Tip VII serisi daha savaş başlamadan önce geliştirilmiş [1] ve savaş sırasında edinilen tecrübelere göre geliştirilen pek çok yenilik eklenmiş ve alt tipler üretilmiştir. Dayanıklı ve manevra kabiliyeti yüksek “VII” Kuzey Atlantik’teki çetin savaş şartlarına uygundu. Ucuz maliyetler, seri üretim teknolojisindeki tecrübe ve cambazlıklarla inanılmaz miktarlarda üretilebilmişlerdir [2] (Tüm alt tiplerden toplam 709 adet) !
Ana alt gruplar: “VII A”, “VII B”, “VII C”, “VII C/41”, “VII C/42”,  “VII D” ve “VII F” di. Bunlardan en başarılı olanı, yani toplam tonajda en çok gemi batıran VII B idi. Atlantik savaşının  Alman Denizaltı Donanması açısından en başarılı günleri olan 1940-1941 yıllarında bir Tip VIIB, U-99, Nisan 1940’dan  Mart 1941’e dek toplam tonajı 280.000 gros ton civarında olan  43 gemi batırır!

Savaşın ilerleyen yıllarında işler Almanlar aleyhine dönmüş ve teknolojik açıdan geride kalan bu teknelerin yerine farklı tipler üretilmiş olsa da [3] , Tip VII denizaltı gücünün temel taşı olmaya devam etti.
Temel tipten üretilmiş ve birincil görevi düşman kıyılarına mayın döşemek  olan Tip “VII D”, basitçe “C” versiyonunun bu iş için değiştirilmiş haliydi. Denizaltı ile yapılabilecek hainliklerden biri de, düşman limanlarının ağzına veya gemi trafiğinin yoğun olduğu alanlara çaktırmadan yaklaşıp bir miktar mayın bırakmak. Mayın döşeyici su üstü gemileri ile havadan ve yüzeyden çok sıkı korunan liman ağızlarında dolaşmak pek akıllıca olmadığından, denizaltı bu işe pek uygun, ideal bir cihaz. Tabii bazı sorunlar çözülürse…

Mayın döşeme görevleri denizaltılar için oldukça uygun  dedim amma, iş o kadar kolay değil. Esas hedefi açık denizde biçare nakliye gemilerini avlamak için tasarlanmış ve ana silahı [4] torpido olan teknelerden bırakılan mayınlar istenen etkiyi yapamıyordu. Bu tür mayınların boyutları  mevcut torpido tüpleri ile belirleniyor, üstelik mayınlar etkili olacak şekilde dik de döşenemiyordu. Klasik, çıpalı tip mayın döşemek için özel olarak geliştirilmiş XB serisi denizaltılar ise oldukça büyük, manevrası yavaş teknelerdi.  Burundakiler kaldırıldığından, sadece iki adet kıç torpido tüpüne sahip bu tekneler yalnızca mayın döşeyici olarak kullanılmaktaydılar. Pek başarılı oldukları da söylenemezdi.  
Yeni ve etkin bir silah geliştirebilmek için, başarısı kanıtlanmış olan Tip VIIC kullanılarak kontrol merkezinden teknenin kıçına doğru bir kısım eklendi. Bu bölüm her biri üçer adet dikey mayın alabilecek beş silo içeriyordu. Teknenin boyu 71 metreden 83 metreye çıkmış, uzatılan bölümdeki balast tankları da ek yakıt depoları olarak kullanılmıştı. Tip VII C’ ye göre  silah gücünde bir değişiklik olmamış üstelik menzili de artmıştı. (Buraya kadar her şey güzel değil mi ?, ama dur, sonunu oku…)  
Gövdede ve toplam tonajdaki bu değişiklikler teknenin manevra kabiliyetini olumsuz yönde etkiler; dalış için gereken süre artarken, güvenli ve maksimum dalış derinlikleri azalır. Artık eski günler geride kalmış, müttefik uçaklarının, destroyerlerinin sürekli takibi ve baskısı altındaki Alman denizaltıları için daha derine daha çabuk dalabilmek iyice önem kazanmıştır. Bu yüzden 1941 ağustosu ile 1942 ocağı arasında borda numaraları U-213’den U-218’e  dek toplam altı adet üretilir. Tip IIV D’ler ile savaşın sonuna dek 31 adet devriye görevine çıkılmış (bunların yalnızca dokuz tanesi mayın döşeme göreviydi), altı tekne  toplamda kırk üç bin ton civarı (42,622) on adet tekne batırmıştır.
Genel olarak bakıldığında atılan taş ürkütülen kurbağaya pek de değmez. Teknelerin beşinin ve içindeki 241 denizaltıcının[5] defterini savaş sırasında müttefik donanması dürer, yalnızca biri, U-218 savaşın sonunda teslim olur. Bu tekne de Almanya’yı işe yarar silah namına arta kalanlardan temizleme maksatlı  “Operation Deadlight” güzelliği kapsamında Aralık 1945’de batırılır.

İlgimi çektiği için ben de yıllar önce bu teknelerden birinin (U-216) 1/144 ölçekli modelini yapmıştım. VII tip denizaltılar onlarca tersanede üretilmiş olmasına rağmen mayın taşıyıcıların tümü Kiel’deki Germania Tersanesi mamulatı. İkinci Dünya Savaşından sonra ağır bombardıman ve silahsızlandırma programı çerçevesinde çanına ot tıkanan bu muazzam ve önemli tesis savaş boyunca 131 adet denizaltı tamamlamış. 1867’de kurulan ve 1902’de Friedrich Krupp tarafından satın alınmasıyla adı Friedrich  Krupp Germaniawerft  olarak değişen tersanenin ürettiği çok çeşitli ve ünlü tekne arasında  bizim Nusret mayın gemisi de var.

Bir denizaltı bugün olduğu gibi o zaman da onlarca farklı teknolojik cambazlığın bir arada ustalıkla kullanıldığı karmakarışık bir araç. Üretebilmek, daha doğrusu bileşenlerini sıfırdan var edebilmek için bolca para, bilimsel birikim ve teknolojik altyapı, kullanabilmek için de bol miktarda taşak gerekiyor. İçindekileri anlatmak benim sabrımın ve bilgimin dışında olsa da, İkinci Dünya Savaşı sırasında üretilmiş tipik bir alman denizaltısının üst yapısında dikkati çeken bazı nesnelerin ne olduğundan söz etmekte yarar olabilir. Burada resimlenen “VII D” strüktür ve donanım itibarı ile türün en yaygın modeli ile büyük bir benzerlik gösteriyor, o yüzden genelleme yapmak için uygun.
Silahlar, antenler, kapaklar, periskoplar, türlü türlü acayiplik…

88’lik güverte topu:
Denizaltının torpido yükünden sonraki en önemli  silahı topun karada tanksavar ve uçaksavar silahı olarak kullanılan meşhur “seksensekizlik” ile hiçbir alakası yok. Bu birinci Dünya Savaşı sırasında Alman su üstü gemilerinde kullanılan toptan geliştirilmiş bambaşka bir nesne. Mermileri bile birbirlerinin yerine kullanılamıyor. On iki kilometrelik menzil ve etkili ateş gücü torpido ile yaralanmış ama batırılamamış gemilerin hakkından gelmeye yeterli. İyi eğitilmiş bir mürettebat (nişan alan, topu istenen pozisyona getiren, nişan alan, mermi süren ve cephaneyi taşımak suretiyle  bildiğimiz hamallık görevini üstlenmiş üç kişi, yani toplam 6) ortalama 11 kilo ağırlıktaki zırh delici veya patlayıcı mermilerden dakikada 16 tane atabiliyor.

Sehpası ile birlikte tam olarak adını soyadını  söylemek isterseniz; “8.8cm Schiffskanone C/35 in Unterseebotslafette C/35” demek gerekiyor, yorgunluk verdiyse, kısaltılmışı da kullanabilirsiniz: “8.8cm Sk C/35in Ubts LC/35”! Şimdi anladınız değil mi, onca bilgiye, zekaya, maharete rağmen niye savaşı kaybediyor bu adamlar…
Haberleşme Şeyleri:

1950 seçimlerinden sonra, Eylül başlarında çıktığı bir yurt gezisinde  yolu  Anamur’a da düşen Ahmet Hamdi Başar anılarında tanık olduğu bir hadiseden söz eder. Ermenek yolundaki bir kamyon kazasında yirmiden fazla vatandaş ölmüş; bir o kadarı ağır yaralı olarak kasabaya getirilmiştir. Yaralılara hemen hiçbir tıbbi müdahale yapılamaz. Ameliyat, röntgen, serum ilaç… Hiçbir bir şey yoktur. O sırada DP milletvekili olan Başar yaralıların niye Mersin’e yollanmadığını, en azında neden  Mersin’den yardım istenmediğini  sorduğunda akşam saat beşten sonra telgrafhanenin kapandığı, muharebenin kesildiğini cevabını alır. Telgrafhaneyi açtırmanın da faydası yoktur, çünkü  hatlar Mersin’e direkt bağlı değildir!  Aradaki merkez de cevap vermeyecektir. Adamcağızın aklına geldiği geminin telsizi ile Mersin’e ulaşmak gelir. Kaptan’dan “bizim telsiz yalnız İstanbul’da idarenin telsizi ile konuşur” cevabını alınca, (evet, adamda Hz. Eyyub sabrı var) İstanbul’dan Başvekil Adnan Menderes’in acilen telefonla bulunması istenir, durum anlatılarak acil yardım istenecek, eğer vaktinde yardım gelmezse yaralıları gemiye bindirerek en yakın bir Kıbrıs limanına götüreceği bildirilecektir… Sonunda bir saat kadar sonra cevap, sabaha karşı da  Mersin’den ambulanslar gelir.
Bu hikayeden yaklaşık on yıl kadar önce Alman Denizaltıları binlerce kilometre ötedeki üsleri ile haberleşebiliyorlardı. Kulede biten ve burundan kıça, denizaltının gövdesi boyunca devam eden teller kara  haberleşmesi için kullanılan   HF (High Frequency), Almanların deyimi ile  KW (Kurzwelle-Kısa Dalga) antenleri. Öndeki tekneden karaya gönderilenler, arkadakiler ise karadan gönderilecekleri alabilmek için. Arada kaçırılanlar olup olmadığının tespit imkanı verecek şekilde sıra numaralı,  mors alfabesi ile ve şifrelenmiş (şu meşhur enigma sihirbazlığı) olarak yapılan bu haberleşme için başlarda teknenin yüzeye çıkması, bazı durumlarda pozisyonu mesaj yönüne doğru yönlendirmesi gerekliydi. Bununla birlikte, sürekli geliştirilen antenler kısa süre içinde 30 metre derinlikten bile haberleşmeyi mümkün kılıyor.

Başlarda genellikle Müttefik Konvoylarının yeri, denizaltıların yer değiştirmeleri veya, U bilmem kaç denizaltısının başarıları ile ilgili olan mesajlar 1943’den sonra sıkça uçak veya destroyerlerce batırılan denizaltıların son koordinatlarını içeriyordu.  Gemide yedek olarak bulundurulan uzun dalga alıcısı ise gerektiğinde  radyo sinyallerinin yönünü tespit için kullanılan halka antenden yararlanıyor.  Radyo sinyal trafiği yüzünden denizaltının yerini tespit  mümkün ve kolay olduğu için üslere çok nadir mesaj gönderiyorlar. Eğitim sırasında tekneler arasında  taktik haberleşme için kullanılan telsizler de  savaş görevleri sırasında çok nadir taşınıyor ve kullanılıyor. Bunlardan başka diğer tekneler ve uçaklara uyarı ve işaret gönderebilen vericiler, aynı işi gören alıcılar,  imdat ve yardım isteyen otomatik sinyal üreticiler ve ticari yayınları  dinleyebilmek için de  (tekne içine yapılan müzik yayını mürettebat için çok önemliydi) sivil radyolar vardı. Kısaca, sıradan bir Tip VII denizaltı Anamur’un 1950 sonbaharındaki halinden çok daha üstün haberleşme sistemlerine sahipti denebilir.
Savaşın sonlarına doğru, radyo ve radar teknolojisi ilerledikçe, denizaltılar da bu işten nasiplenip  köprülerini  bin bir türlü oyuncaklı haberleşme ve radar antenleri ile dolduruyor. Dalga boylarının kısalması ile birlikte [6] hedef tespit radarları, hedef radarını tespit radarları, yönlendiriciler gırla… Uzun ve eğlenceli bir araştırma konusu olabilecek bu konudan çark edip esas işe dönelim: Tüm bu tertibat Telefunken, Lorenz, (İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına Amerikan Hava Kuvvetlerinin uçak telsizlerini üreten ve Apollo projesinin haberleşme sistemleri yüklenicisi  Collins Radio gibi, Lorenz de daha çok uçak telsizi üretiyor. Radar ve yönlendirici sinyal vericisi işine de bulaşmışlığı var) Fieseke & Höpfner, Philips gibi  şirketler tarafından üretiliyor. Ama ana alıcı/vericiler ille de Telefunken.

Sabrım olursa güverte ve kule üzerinde görülen diğer ıvır zıvırdan da bahsedeceğim.
BvP.
Model ve fotoğraf, BvP.
 
…......
[1] İşler 1935 Sonları ile 1936 başları arasında tezgaha konan ve  sekiz ayda bitirilen 10 adet “VII A” ile başlıyor. Güvenli dalış derinliği 100 metre ile sınırlanmış ama gerektiğinde 200 metredeki basınca dayanabilecek şekilde tasarlanmış  bu tekneler yüzeyde saatte 16,5 mil (30,5 km/s)  sualtında ise 8 mil (15 km/s) hız yapabiliyor ve 44 kişilik mürettebat ile yaklaşık 30 saniyede dalabiliyorlardı.

[2] Deutsche Schiff-und Maschinenbau AktiengesellshaftDecimag”, Flender Werke AG, Howaltswerke AG, HG Stülcken Sohn, F. Schichau-Werke, Neptun Werft AG, Bremer Vulkan-Vegesacker Werft,  Blohm & Voss , Germania, Nordseewerke, Deutsche Werke AG, Danzigerwerft AG gibiBaltık Kıyısında konuşlu bu tersaneler savaş süresince 1.150civarında denizaltı üretip denize indirebildiler (atayizler bi boku açıklayacaksa, hadi bunu açıklasınlar bakalım).                      

[3] Bloğun çeşitli yerlerinde Almanlar aleyhine gelişmeleri izale maksatlı  geliştirilmiş sualtı silah sistemleri hakkında atıp tutan  birkaç yazı var.
[4] Güvertedeki epey etkili bir de 88’lik top vardı ama, denizaltı denen meret esas figürü suyun altında, torpidoları ile gösteriyordu.

[5] Bunlardan U-214’ün son kaptanı, Deniz üsteğmeni Gerhard Conrad denizaltı Donanmasının en genç komutanlarından biri. Teknesi 26 Temmuz 1944’de  Manş denizinde batırılıp, tüm mürettebat ile birlikte öldüğünde henüz 21 yaşında.
[6] Savaşın ilk yıllarında kullanılan 130-260 cm boyunda dalgalarla iş gören “Metox 600A” yerine 2-4 cm gibi oldukça kısa bir dalga aralığında çalışan epey gelişkin “Naxos” gibi radar uyarı detektörleri kullanıldı. Aynı detektör gece avcı uçaklarında üsse dönüş için sinyal alıcı olarak da kullanıldı. Bu cihazlar denizaltıları İngilizlerin onları avlamak için kullandıkları radar donanımlı bombardıman uçaklarından (az da olsa) koruyordu.  Havadaki uçak arama radarını açtığında denizaltıdaki tarayıcı da uyarıda bulunuyor ve mürettebat hemen dalıyordu. Ancak uçaklardan açılan radar yükseklik nedeniyle  çok daha geniş bir alanı – yani daha uzağı- görebildiğinden denizin hemen üstünden sinyal tarayan  alçak bir tekneye  göre çok daha avantajlıydı. Uçağın denizaltıyı  tespit edişi ile tepesine çöküşü arasında genellikle birkaç dakikadan az zaman vardı. Atlantik kıyılarındaki üslere giriş çıkış için Biscay Körfezini kullanan denizaltılar İngiliz Uçaklarının bu can sıkıcı hakimiyetinden bunalıp iki taktik geliştirdiler:  1- Şnorkel vasıtası ile çaktırmadan suyun altından gitmek (bu da her zaman işe yarayan bir yöntem değildi)  2- “Ölümden öte köy mü var?  “N’olacaksa olsun” deyip açıktan açığa aslanlar gibi körfeze girip çıkmak, ama bunu yaparken de tekneyi ürkütücü uçaksavar silahları ile donatıp İngilizlere “geleceğin varsa göreceğin de var” demek!  

Hiç yorum yok: