Emsallerine faiktir

Erken Dönem Cumhuriyet Mimarlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erken Dönem Cumhuriyet Mimarlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 05, 2015

Yadigar-i Cümhuriyet veya Sarayburnu Atatürk Anıtı


Atatürk Anıtı | Sarayburnu |
 1926 Heinrich Krippel (1883-1945)
Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi? Sarayburnunda, tam Gülhane Parkından sahile inen yolun karşısında,  etrafını çeviren  saçtan eğreti bir duvar dizisi içinde kalmış, yüzü denizde dönük bir heykel  var. Deniz kenarında olduğu için Kadıköy - Eminönü vapurlarından da azıcık görünüyor amma,  hem etraftaki keşmekeş hem de sahile uzaklık yüzünden bir şeye benzetmek zor. O pek bir şeye benzetilemeyen heykel maalesef Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk figüratif heykeli, Heinrich Krippel’e ait Sarayburnu Atatürk Anıtı! (Tekiner;69) [1]. Şimdilerde sahil yolu  tarafından bölünmüş olsa da,  bir zamanlar  Gülhane Parkı’nın parçası olan bu alana  Cumhuriyet’in kurucusuna ait ilk heykelin dikilişi yakın zamanda politik jargona giden tanımlama ile epey “manidar”. Onu söyleyeyim baştan. Bununla birlikte,  erken Cumhuriyet döneminin politik itiş kakışları hatırlandığında... İşler azcık anlam kazanmaya başlıyor.

Cumhuriyet’in kurucusunun  Osmanlı’nın [ecdat] kültürel ve entelektüel birikiminin merkezi “eski” başkente yönelik tutumu bilinmedik şeyler değil [2]. Tavrın temelinde yatan  gelenekten kopuş, kendi ayakları üzerinde yeni bir başlangıç,  her şeyi sıfırdan inşa  dürtülerine bir de  muhalefete verilmek istenen “ders”ler eklenmeli. Böyle bakınca Boğaz’dan 1924’de vapurla geçmesine karşın uğramadığı [3],  1 Temmuz 1927’ye kadar adımını atmadığı kente kendisinden  önce  heykelinin gelişi ve neden böyle, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhane parkının  denize bakan ucunda,  kente giriş çıkışı kolayca  kontrol edebilecek o stratejik noktaya koyuşun "feraset"i kolayca kavranabiliyor!  Ne zaman duyduğumu hatırlamadığım, ama kafamın bir kenarına yer etmiş ve ihtimal bir zamanlar benim de alıp sattığım, şu “Bandırma Vapuru ile Samsun’a yola çıktığı yere dikilen heykel” lafı esaslı bir palavra [4].

Esasen, Ankara’da yapılacak anıt projesinde (Ankara Ulus Anıtı)  birinci olduğu için  ülkeye gelen Krippel’e  alelacele Sarayburnu ve Konya Atatürk  anıtlarının sipariş ediliş nedenlerini  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan iki buçuk ay sonra İstanbul’un on bir bölgesinde şube açışında, İstanbul Basınının tavrında, ve hatta İzmir Suikastında (Haziran 1926) aramakta  gerekebilir.  
*** 
Tarihsel arka planı ve siyasal anlamları  epey alingirli  bu anıt günümüzde (Ağustos 2015)  son derece işlek bir yolun yamacında usulca  çürümeye terk edilmiş durumda. Heykele konu olanın kişiliği ve simgelediklerine yönelik, zeminini şimdilerde güzelce bulmuş,  nazikane tabirle “menfi hisler”in bu işte ne kadar parmağı var, yoksa düz budalalık mı  pek karar veremedim. Muhtemelen her ikisinden de miktarlı olarak var.  



Anıtın kontrollü  bir çöplük ve yıkıntıya dönüştürülmüş yaklaşık üç metrelik kaidesi ile  çevre düzeni dönemin hakim üslubu Birinci Milli  Mimari Dönemi özelliklerini taşıyor. Yakın çevreyi  tanımlayıp, sınırlayan elemanların üzerindeki bezemeler uzun zaman önce sökülüp götürülmüş. Düpedüz çalınmamış, usulüne, “mevzuata uygun” şekilde “depoya kaldırılmış” olsalar bile eminin artık izlerini bulmak olanaksız. Üstelik kimsenin istediği bir şey de değil artık sanırım.
Evet, Ne Var Ne Yok Sökelim,G.tümüze Sokalım 
Keza,  kaidenin üzerindeki madalyonlar da uzun zaman önce taburcu olmuş.  Her neyseler onlar,  balustradları üstündeki (bunlar prekast sanki) -büyük ihtimalle pirinç- boruların yerlerinde de  yeller esiyor. Yerlerini  bir kaç bira tenekesi, kuşlara atılmış bol miktarda ekmek, onların boku ve eşcinsel orospulara ait ,telefon numaralı filan birkaç ilan dolduruyor. Bir ihtimal anıtla ilgili bilgiler içeren bir plakaya destek oluşturan  ve daha sonraları yerleştirilmişe benzeyen  mezarlık mermeri kaplama pis şeyin üstü de artık boş. (özür dilerim,  kuş boku  kaplı). 

Kuru Kuş Boku ve Kuru Ekmek 
Herhalde ince pirinç bir levha vardı ki, vida delikleri görülebiliyor. İç bulandırıcı bir şekilde her şey  bu alanın yok sayılması için insanüstü bir çaba sarf edildiğine işaret ediyor.

Siz de Merak Ettiniz Değil mi 
Orada Ne Olduğunu ?
*** 
Figür uzaktan da sezildiği gibi,  çok parlak bir heykeltıraşlık örneği değil. Krippel’in Ulus Anıtında becerdiği kompozisyon zenginliği, gerilim  ve figüratif ustalık göz önüne alındığında bu durumu işin biraz – hatta çok- aceleye getirilmiş oluşuna bağlamak mümkün. Beline dayalı eli ile  ufka bakan Atatürk sağ elini yumruk yapıp sıkmış olsa da;  atletik vücuduna iyice oturmuş ince kumaştan dar  takım elbisesi, kısa paçaları ile   en kibar tanımla “kurucu baba” figürünün epey uzağında.


Ülkede yapılmış ilk Atatürk heykelinin sivil kıyafetli oluşu ilginç bir özellik, ancak detayların özensizliği ve oran sorunları işin tadını bozuyor. “Ata yaka” olarak adlandırılan o meşhur smokin gömleğinin yakaları, kravat ve ayakkabıların üzerindeki getrlere ait detaylar pek acemice.  Ancak, maalesef iş burada bitmiyor. Vücudun geri kalanına kıyasla çok daha özenli  ve detaylı çalışılmış baş vücuda göre anlamsızca  büyük.  Kaş ve bıyıkların abartılı ifadesi dışında epey  gerçekçi, anlamlı yüz ifadesine sahip   bir portre için daha da can sıkıcı bir durum bu. 

Gövde ve Baş
Sanki Aynı Malzemeden  Bile Dökülmemiş,
Ya da Farklı Dökümhanelerin İşi Gibi. 
Üstelik sanki kaidesine göre de oldukça hantal duruyor, başka bir deyişle ya heykel büyük ya da kaide küçük! Fakat kaide figür ilişkisini algılayabilecek kadar mesafe olmadığı için bu konu benim ahkam kesebileceğim türden değil.


Ezcümle; kentsel bir öğe olarak  anlam kazanabilmesi için – bence -  taa başından beri yanlış bir yer seçilmiş, fazla parlak figüratif özelliklere de sahip olmayan Sarayburnu Atatürk Anıtı' nın hali berbat.  Başarılı bir anıt olmayışı, “yeni devlet”in kurucusuna ait bu ilk heykelin, (ilk  diyorum ulan,   boru değil. Yitip giderse, elinde “ilk” diye bir şey kalmayacak. “ikinci”, üçüncü” den başlayacaksın, anlıyor musun beni!) içinde bulunduğu durumu haklı çıkarmıyor.

Umutsuz ve Kırgın 
Pek kimsenin umurunda olacağına sanmıyorum ya,  ana haber kuşaklarına vakit doldurmak için yapılan “sevimli pantolon balıkları genç kızların sevgilisi oldular” türünden  otuz saniyelik bir haber de bu anıta yapılsa keşke. Görse halini insanlar. Ama,  maalesef bu aralar alıcısı yok böyle malın. İlgi açlığı yüzünden iyiden iyiye  maskaraya dönmüş o tarihçi  "hoca" bir iki laf ederse filan belki... 

BvP.

Fotoğraflar: BvP 
    


[1] Tekiner, Aylin:  Atatürk Heykelleri, Kült, Estetik, Siyaset. İletişim Yayınları. 2014, ikinci Baskı. İkinci baskısı yapılmış bir heykel kitabı. Üstelik Atatürk Heykelleri! Şaşırtıcı gibi görünse de, konunun genel ele alış biçimi, yer alan örnekler ve  değerlendirme niteliği doktora tezi olarak yazılmış bu kitabı son derece ilginç, eğitici  ve okunur yapıyor. Yazan kişi gerçekten “konunun “mütehassısı”. Hiç saçmalamadan, hamaset yapmadan, tekrarlamadan anlatıyor bize bildiklerini.  İletişim yayınlarının pek sevdiği o okunamaz, okunsa da bir şey söylemez   “doktora tezlerinden kitap yapalım, güzel olur” saçmalığına ait önyargımı kıran kitaplardan.  Konu ile ilgilenen herkesin edinmesi gereken bir avadanlık.  Yazıdaki saptama ve tezlerin çoğu bu kitaba dayanıyor.

[2] Bu tutum öyle pek de  hayra alamet değil.  İstanbul’u “Bizans” olarak niteleyip, Siirt Mebusu Mahmut Bey’e yazdığı bir cevapta Cumhuriyet’in Bizans’ı “elbetteki ve muhakkaka behemehal  hal-i tabii ve nezihine (temiz haline) icra eyleyeceğini” söyler. (Aydemir, Tek Adam, 1975:313. Akt. Tekiner)

[3] 12 Eylül 1924’de Hamidiye Kruvazörü ile Mudanya’dan, Trabzon’a gitmek üzere Karadenize çıkar, ama kente uğramaz.

[4] Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma’ya  Beşiktaş’tan kalkan bir motorla gidiyor. 

Ekim 17, 2014

Torbalı -Metropolis I



Prohedria'dan Site Girişine
Dolu Dolu İkibin Yıl
Torbalı | Ağustos 2014 |
Yazın belli bir döneminde; Eda Taşpınar’ın “objektiflere ilk pozu”nu az geçe ile kışın popüler yerli dizilerinin her gün öğle vakti gösterilmeye başlaması ortalarındaki bir zaman diliminde benim de içimi arkeoloji, eski başvekilin o çok yerinde tespiti ile “çanak çömlek” görme hevesi kaplar. Mevzuubahis  istek gelince genel olarak riske girmeyip,  Menderes deltasının ucuna doğru,  Mykale Dağı eteklerindeki güzel Priene’de dolaşır;  o da kesmez, canım daha bir hovardalık isterse, aşağıdaki Milet’e sekerim. İkisi de gezmekle, aval aval bakmakla tükenecek gibi değildir. Özellikle Priene muhtarlığı olsa kaydını yaptırıp, ikametgah ilmühaberi aldırma isteği uyandıracak kadar güzel görünür insan evladına. Bu yıl nedense yeni heyecanlar yaşama isteği oluştu. İki güzel dostu satıp, İzmir – Aydın otoyolunda önünden her  geçişte ancak çok kısa bir an göz hapsine alabildiğim,  sonra hızla akıp giden  Metropolis’i göreceğim.
Yaşamının uzunca bir bölümünü metodik öğrenme ameliyesi ile geçirmiş, bu yüzden kimi yararsız kimi yararlı reflekse sahip çoğu insan gibi ben de “görüş” öncesi donanımlı olmak adına bir şeyler öğrenme ihtiyacı hissettim.  Özgün ve derinlikli bilginin internetten sağlanamayacağını artık net olarak öğrenmiş olduğumdan, gidip kenti ve çevresini anlatan bir kitap aldım. Çok  güzel ve kapsamlı bir kılavuz bu. Belki de fazla iyi. Öyle ilginç, öyle iç gıcıklayıcı şeyler anlatıyor ki, bir gece önce okurken “Japon turist otobüsleri, güneye giderken uğrayan tatilcilerin arabaları alanı kaplamadan park yeri bulur muyum?” korkusu yüreğimi kemiriyor.
Otoyoldan Torbalı’ya girmek üzere ayrılıyorum. Niyetim bundan sonra eski yolu takip ederek Ortaklar üzerinden gitmek.  Bir anda her şey yavaşlarken motorun gürültüsü de giderek azalıyor. Hava dehşetli sıcak,  kente bağlanan uzunca yol çok sakin. Neredeyse dışarıdaki canhıraş ağustos böceği uğultusunu duyacağım. Nasıl olsa her tarafta Metropolis tabelaları vardır diye fazla umursamadan etrafa bakıyorum. Kente girişte bir tane var gerçekten, sağa, kentin içine yönlendiriyor beni. Göbeğin ortasındaki griffon’u da görünce kentte yaşayanların bu değerli kültürel mirası nasıl da içselleştirmiş olduklarını görüp seviniyorum. Dümdüz ovanın ortasında yüksek apartman dizileri, dar caddeler,  apartmanların hemen yanı başından geçen anlamsız üst geçitleri ve hemen her yerdeki trafik tıkanıklığı ile muazzam bir  “yöre” burası.  Lord Kinross’un henüz “şehir”demeye dili varmadığı için  yirmilerin Ankara’sına yöre demesi gibi, buraya da  şu “yer/yöre” kelimeleri daha uygun [1].  Yürünecek trotuar, park edecek cep olmadığından Torbalı ahalisi genel olarak sokakta, otomobillerle birlikte yürüyor. Sanki “teşekkülat-tabiiye”si yahut büyük hassasiyetle korunması gereken “abidat-i mimariye” yüzünden kent bu halde gelişmiş/geliştirilmiş gibi. Aslında; tarihi doku filan, bu türden “durum”lar pek yerel yönetimlerin, merkezin gözünü korkutacak şeyler değil. Daha çok içten yanmalı motorla mücehhez, “otomobil” adı verilen  cihazla çok geç (doksanların ortaları belki, ama kesinlikle 80’ler değil) tanışıp, boyutlarını, işlevini bir türlü kavrayamamış olmaktan kaynaklı durum sanırım.
Zor Anlarımda Hep Yanımdaydı | Torbalı Ağustos 2014
Kentin içinde bir süre anlamsızca - ama umudumu yitirmeden -  dolaşıyorum. Bu sıkıntılı yolculukta belediye reisi de hep bana eşlik ediyor. Kah yaşlı bir teyzenin elini öperken, kah çocuk severken, kah hülyalı bir şekilde sonsuzluğa bakarken, çoğunlukla da hepsi bir arada karşılaşıyorum kendisiyle. Bu icraatçı başkanın eserlerinden ve kendisinden gözünü alınca da, bazı site girişlerinde ve bir çay bahçesinin kapısında da o griffonlardan olduğunu fark ediyorum. Artık gözüne şu işeyen çocuk heykelleri gibi, boku çıkmış görünmeye başlıyorlar. Yine de fazla  sızlanmaya gerek yok. Nasıl olsa imgenin aslı Metropolis tiyatro cavea’ sının  o “en hatırlı müşteri koltuğu” yani prohedria’nın ayaklarını süslüyor ve hep birlikte İzmir Arkeoloji Müzesinde emniyetteler çok şükür.
Sentetik Uyuşturucular ve Postmodernizm
Torbalı | Ağustos 2014
Muhteşem trafik sıkışıklığından yararlanıp gözüme kestirdiğim birine “Metropolis’e nasıl gidebilirim?” diye soruyorum, “Metropolis?... Otel di mi ağbi ora?” aklıma hemen  Reha Oğuz Türkkan’ın  meşhur “Kabiliyeti vasattan düşük olanların mahsulunu azaltmak”  tedbiri gelmiş olsa da, cevaben uygun bir karşılık verip, bahtımı başka birinde deniyorum.  Bu defa şansım dönüyor ve zat  “harabeler”i kast ettiğimi anlıyor şipşak. Nazikçe tarif ediyor, “şuradan dönün, oraya girmeyin, ilk bilmemnerden dümdüz…” Adamcağızın niyeti iyi, eh, ben de fazla aptal olmadığıma inanırım hep, amma “yer” de bir yamuk var ki, tarife uymak suretiyle eski bir çam koruluğunun içine “yapılmış” şıkır şıkır belediye binasını geçip yol boyunca devam ediyorum ve işte yine demiryoluna paralel caddelerden birindeyim! Olmam beklenen yer burası değil tabii.  Az ötede Eski İzmir - Aydın karayolu uzanıyor.  Basıp gitme, Torbalı’yı da Metropolis’i de zihnimin derinliklerine gömme isteğini zorlukla yenmeye çalışıyorum. Bu arada sağda düzgün ve temiz bir bahçe içerisinde Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmışa benzeyen bakımlı bir yapı dikkatimi çekiyor.  “Ulan avanak  BvP, zaten göt kadar yerde kayboldun bari bak bakalım, neymiş bura”  diye söylenerek iniyorum arabadan.
Kazımpaşa İlköğretim Okulu | Torbalı Ağustos 2014

Caddeye açılan bahçenin kapısında asma kilit ve zincir var doğal olarak. Yapının ana girişinde mermer üzerine  “İzmir Valisi Kazım Paşa Hazretlerinin Asarındandır 1931” yazılı. İzmir içinde ve civarında epey örneği olan tipte bir okul bu.  Üstteki iç içe “TC” kısaltması ve iki yandaki ay yıldızları ile iyi korunmuş bu orijinal  tabela hoşuma gidiyor. Şaşırtıcı bir şekilde sökülüp, yerine  takıldığı ilk kış sonunda silikleşerek okunmaz hale gelecek pirinç kaplama bir tabela konmamış. Hayat bazen ne tuhaf.  Bahçenin caddeye bakan giriş kapısındaki  -yine mermer- plakette ise  “Torbalı Kazım Paşa İlköğretim Okulu 1926” yazılı. Okul o  tarihte kurulmuş, 1931’de de buraya  taşınmış olmalı.
Bayındır Kazımpaşa İlkokulu | 1930 lar
Cumhuriyetin ilk yıllarında Okul binaları Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı  Okul Proje bürosu ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı İnşaat Dairesi tarafından nüfus yoğunluklarına göre farklı büyüklüklerde ve iklim koşullarındaki farklar gözetilerek  tip projeler hazırlanıyor.  Bu da onların çok bakımlı ve iyi korunmuşlarından (Böylesi “bakımlı ve  iyi korunmuş” oluşunu yakın zaman önceki “restorasyon” teşebbüsü sırasında  geçirdiği ağır yangın yüzünden yeniden yapılışına - artık restorasyon filan da  kesmemiş anlaşılan-  borçlu olduğunu daha sonra öğrenecektim. Tarlayı  zararlı ottan kurtaracağım diye   orman kül etmek, istenmeyen tüyden kurtaracağım diye  bilmemnere yakmak, izolasyon edeceğim diye çatı tutuşturmak   bu güzel ülkenin,  eski deyişle vak'a-i adiyesi.
Yapı pencere alt ve üstlerinde yataylığı vurgulayan kalın  bant söveleri ve genel duruşu ile döneme hakim “modern” kamu mimarisinin taşradaki yansıması gibi görünüyor. Kiremit kaplı hafif saçaklı kırma çatı cephenin “Modern” elemanları ile pek uyuşmasa da, taşrada teras çatı uygulamanın, hele su geçirmezliğini sağlamanın günün şartlarında zorluğu ve/veya iklimsel nedenlerle yapılmış olabilir.  Zaten o dönemde yapılan “kübik mimari” esintili çoğu binaya sonradan benzer türden çatılar ekli.
Valiliği döneminde İzmir’de olduğu kadar etkisi ve gücü kentin hinterlandında hissedilen (General) Kazım Dirik günümüz bilim erbabının sevdiği  tanım ile “kurucu seçkinler”den. Atatürk’le birlikte, Bandırma vapuruyla yapılan Samsun yolculuğunda bulunmuş,  Kurtuluş Savaşının  çekirdek kadrosu içinde yer alan önemli bir asker-bürokrat. İzmir Valiliğinden sonra 1935’de yine çok önemli bir görev olan Trakya Umumi Müfettişliği’ne atanıp [2], 1941’de ölümüne kadar bu görevde kalıyor.  (tanık oldukları ve görev  raporları ile hayatının bu dönemi de epey ilginç, ama başka bir şey anlatıyoruz burada).
Sadece Torbalı’da değil, aynı yıllarda yine İzmir çevresindeki Bayındır (1931), Ödemiş/Birgi (1933), Tire’de (1936), Kemalpaşa/Ören (1933)  ve İzmir’in içinde yapımlarına başlanış tarihleri ile cephe-plan benzerlikleri ile belli bir program dahilinde yaptırıldıkları anlaşılan epey okul var. Yapımlarına katkıları, valiliği döneminde yapılmış (en azından başlanmış) olmaları ve çoğunun kendi adını taşıması nedeniyle bu okullara “Kazım Dirik Tipi Okul” [3] deniyor.  Yıllar içinde değişen eğitim gereksinimlerini karşılayabilmek, eskimeye dayalı malzeme ve strüktürel sorunları çözebilmek için hiç durmadan ekler yapılıp, orası burası kurcalanıp,  cephe özellikleri bozulup tanınmaz hale gelmiş olsalar da çoğu halen ayakta.  Batı Anadolu kasabalarında geçerken dilmesi, yanına seyirtip bakılması  gereken yapılar.  
Unutmadan; İzmir’deki  “Milli Kütüphane”, İzmir Fuarı,  erken dönem cumhuriyet mimarlığının kentteki ilginç – ve korunmuş – örneklerinden biri, Gazi İlkokulu da onun “asarından”.  1923-1924 döneminde il genelinde 190 ilkokulda 330 öğretmen tarafında eğitilen 15.148 öğrenci bulunurken, 1934’de 466 okulda 900 öğretmenle 40.000’e yakın öğrenci ders görüyor. Özellikle 1933’deki Cumhuriyet’in Onuncu yıl kutlamaları için 250 okul açılıyor[4] (Gazi İlkokulu’da bu dönemde açılanlardan). Ezcümle, nur içinde yatası, ruhu şad edilesi bir muhterem kişioğlu şu Vali Kazım Dirik Paşa…
Yeniköy  | Torbalı | Ağustos 2014
Büyük ihtimalle  Kazım Paşa’nın ruhu ve başka bir nazik beyefendinin yardımı ile mucizevi şekilde Kentin içinden beni Metropolis’e götürecek yol karşıma çıkıyor. Üstünden gürültüyle  İzmir-Aydın otoyolu akan alt geçidin kenarına çöreklenmiş modifiye doğanı ve içindeki delikanlıyı yavaşça geçip sola,Yeniköy - Ahmetli köyü oklarının gösterdiği yere dönüyorum. "Harabeler" Yeniköy'de.. Umumi karakter yapım günün bu saatinde o arabanın içindeki gencin neden öyle boş gözlerle etrafa bakındığını sorgulamaya, uzunca süre bu konu üzerinde düşünmeye yatkınsa da bugün yapacak daha önemli işlerim, acelem var. İşbu acele yüzünden ortalıkta dolanırken rastlayıp, bir nev’i konut olduğunu, daha doğrusu, yarısının metruk, diğer yarısının da çocuk yuvası olarak kullanılan ikiz villa(lar) olduğunu dehşetle farkettiğim o şey karşısında da  yeteri kadar vakit geçiremedim. Seksenlerin ortalığı kasıp kavuran kolaj postmodernizmi  ve ağır uyuşturucu etkisinde yapılmıştı ve çok acayipti.
Görünen Metropolis Kılavuz İster |
 Torbalı | Ağustos 2014
Otoyol ve sağımdaki dağ dizisi arasındaki  kısa yolculuğun sonunda geride kalan “kent”le kıyaslanamayacak kadar bakımlı, temiz ve sakin köyün içine giriyorum. Bundan sonrası kolay, kalıntılar yukarıda görünüyor zaten. Ama Torbalıya girişimden bu yana rastladığım  ilk kahverengi-turuncu “Metropolis” oku burada! “Metropolis 200 m.” yazıyor (hayır, tabela üzerindeki “salak” yazısı bana ait değil). Bunu kentteki yolculuğum sırasında ilan panolarında sık sık karşılaştığım ve artık aramızda belli bir samimiyet oluştuğu kesin belediye reisinin  son bir şakası  olduğunu hemen anlayarak yola devam ediyorum.

Bu blogda hep Batı Anadolu’nun antik  kentleri ve özellikle tapınakları hakkında bir şeyler yazmak istesem de; anlatılacak olanın karmaşıklığı, boyutları ve detaylara dalıp, okuyacak olan biçareyi kusturma korkusu yüzünden birkaç yıl önceki Aphrodisias ve Aizanoi yazıları dışında becerip pek bir şey yazamadım. Bakalım bu defaki bir şeye benzeyecek mi?

Devam etmeyi istiyorum.
BvP,

Fotoğraflar: Bayındır Kazımpaşa İlkokulu İnternet, diğerleri BvP
………….
[1] Kinross’a ait olduğu Funda Şenol Cantek tarafından aktarılan bu saptama Ankara’nın başkent kimliği oluşturma sürecini enine boyuna ve çok güzel anlattığı güzel “Yabanlar” ve Yerliler, Başkent Olma Sürecinde Ankara Kitabında geçiyor. Cantek  kitaptaki  “yöre” kelimesini “yer” ile değiştirmiş galiba. Bendeki nüshada bu kelime “yöre” olarak geçiyor (Kinross 1970:332). Belki de orjinalinde iki anlama da gelecek bir kelime kullanmıştı. İngilizce baskısını hiç görmedim. Ne olursa olsun, yitik bir kitaptaki zekice, ince saptamayı ortaya çıkarıp anlamlandırması ne denli titiz ve geniş bir araştırma yapılmış olduğunun kanıtı bence.
[2] Umumi Müfettişlikler üzerine iyi bir kitap :  Koçak, Cemil. “Umumi Müfettişlikler (1927-1952)” . İletişim Yayınları. İstanbul 2003.  
Kazım Dirik tarihe “1934 Trakya Olayları” olarak geçen gelişmelerin hemen ertesinde bölgeye,  Mahmut Tali Öngören’in yerine gönderiliyor. Bölgeye ilişkin gözlemlerini yansıttığı resmi raporlar  hükümetin hakim resmi  bakış açısından fazla bir ayrılık taşımamakla birlikte yine de ilginç
Türkiye’de aşırı milliyetçi söylemin güçlenmesi sonucu gelişen bu anti semitik hareket ve sonuçları tarih kitaplarında halen  yer almıyor. Çok merak edilirse, olaylar, sonuçları ve olan bitene hükümetin tavrı ile ilgili olarak Toplumsal Tarih dergisi Ekim 1996,  Tarih ve Toplum dergisi Şubat 1996 tarihli sayılarına bakılabilir.
[3] İzmir Kent Ansiklopedisi Mimarlık, İkinci Cilt.  2013; 211.
[4] Kazım Dirik üzerine yazılmış; ilginç fotoğraflar, belgeler de içeren, torunu tarafından yazılmış, kapsamlı, güzel bir kitap : Dirik, K. Doğan. “Atatürk’ün İzinde VALİ PAŞA Kazım Dirik”. Gürer Yayınları, İstanbul 2008.

Haziran 18, 2014

Taksim Hikayeleri



 

Kemal Tahir ve
Mazmanoğlu
Hacı Aptullah Bey
Malatya 1942
Taksim’deki Atatürk Anıtı, daha doğrusu yapıldığı tarihteki adı  ile “Cümhuriyet Abidesi” önünde civar stüdyoların  seyyar elemanları tarafından çekilen hatıra fotoğrafı örneklerinden bolca var. Orada burada rastladıkça ilginç olanlarını almaya çalışıyorum. Bunlardan biri de otuzların sonunda çekildiğini düşündüğüm şu fotoğraf. Genç beyefendi koyu renk, -muhtemelen lacivert – ince çizgili takım elbisesi, kravatının hemen altından başlayan bisiklet yakalı kazağı ile gerçekten pek şık. Kalın kumaştan bu elbisenin içine bir de kazak giyildiğine göre,  ılık olmayan bir sonbahar günü veya kış başları olmalı.  Zaten arkada yüzü bize dönük iki delikanlı dışında hemen herkes oldukça sıkı giyinmiş.  Elinde sigarası, kendine güvenen, rahat hali ve kıyafetiyle Kemal Tahir’in 29 Nisan1942 tarihli   Malatya Mahpusanesi’nde Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bey’le çektirdiği fotoğraftaki haline pek benziyor. Bu yüzden kendisine “Kemal” diyelim.
 
Arkasındaki Taksim anıtının cephesinde görünenlere  ve sağ omuzu üzerindeki Topçu Kışlasına  bakarak, fotoğrafın Kuzey – Güney aksından çekildiğini anlamak mümkün [1]. Yani bizim  Kemal Elmadağ’dan, Cumhuriyet Caddesi üzerinden yürüyerek  -muhtemelen - Beyoğlu’na doğru gidiyor. Uzun zaman önce yıkılmış, üzerinde durduğu toprak parçası da  içinde bulunduğu kentin gereksinim duyduğu yeni işlevlere uygun biçimde şekillendirilen bu yapıya ait eski fotoğraflarda  Cumhuriyet Caddesi'ne bakan cephenin   iki yanda sekizgen kuleler ve kademeli bir alınlıkla taçlandırılmış o acayip  ana girişi dışında dikkat çekici bir özelliği görünmüyor. 

Daha eski tarihli benzer yapıları tekrar eden plan şemasına az hareket olsun, heyecan gelsin diye yapının köşeleri bir miktar öne çıkarılıp, yükseltilerek belirginleştirilmiş. Vurgulama işi tam olsun diye de, en uç köşelere eklenen küçük kulelerin üzerine (daha bitmedi) ana giriştekilerin benzeri soğan kubbeler koyma ihtiyacı hasıl olmuş. Fotoğrafta güney uç köşeyi görüyoruz. Anıtın doğusundaki bayrak tutan askerin hemen ayaklarının dibinde de ana girişin o daha büyük kubbelerinden biri belli belirsiz seçiliyor. 
 
At nalı kemerleri ve sahte soğan kubbeleri ile bizim  “Mağrip bileşenli” kışla oryantalizm modasının revaçta olduğu dönemde inşa edilmiş,  çoğu halen ayakta  ve  bakımsız pek çok örnekten sadece biri [2]. Cumhuriyet öncesi ve sonrasında önemli bir fonksiyon  kazandırılamadığından avlusu futbol sahası, yapı bölümleri de  kahvehane, oto tamirhanesi, şoförler okulu filan olarak kullanılıyor! (Olacak iş mi?  Sen kalk Ecdad yadigarı binanın içinde top oyna. Edep yahu!) 
 
Son "fitbol" Sezonu.  1938-1939
 
Örneğin, arkasında  “surdibi (?) fitbolTakımı  1938-1939” yazılı ve maç öncesi çekilmişe benzeyen fotoğrafta (formalar henüz tertemiz, saçlar taralı, v.s.) beyaz pantolon ve koyu renk spor ceketli şık antrenörün soluna doğru dört veya beş sıra  halinde oturmuş seyirciler görünüyor. Sahadan onları ayıran beyaz çit bile oldukça belirgin. Arkalarındaki üç katlı kütleden anlaşıldığına göre futbolcular avlunun  tam ortasında, nerdeyse  doğu batı aksına paralel  duruyorlar.  Kuzey-Batı köşenin yine  üç katlı kulesi ve ucundaki soğan biçimli ufak kubbe de net olarak seçiliyor. Elmadağ tarafındaki bu üç katlı  kısım ile,seyircilerin arkasındaki sol kanada 1925-26 tarihli Pervitchich Haritasında “aile inoccupeé” yazılmış,  yani boş.  Sağ kanatta motor, kaporta ve şasi işleriyle uğraşan atölyeler olduğu yazılı. Cumhuriyet caddesindeki ana girişin tam karşısında, simetri eksenindeki diğer üç katlı kütle de “Ecole de Chaffeurs” olarak gösterilmiş. Cem’an küçük oto sanayi sitesi yani!
 

 Kışla yıkılmadan. 1939 öncesi. Cumhuriyet Caddesi boyunca uzanan yoğun yeşil dokuya dikkat...
Taksim Gezisi ile. 50'ler. Ağaç dizisine tekrar dikkat! Benzin istasyonun arkasında, sağ uçta Şark Palas ve diğer apartmanlar
Gerçekten de civarda bu işle uğraşan  epey yer var. Divan Otelinin karşısından, Dolapdere’ye inen yolun sağ tarafı (Kışlanın Elmadağ tarafı yani) çok eskiden beri oralarda olduğu her hallerinden anlaşılan garajlar, boş-metruk depolar, benzin istasyonları ile dolu idi. Aynı sıradaki Üç Horan Vakfı akareti  üç beş dükkan da hep “yedek parçacı” idi. Garajlardan birinin cephesinde“Hudson Garajı” yazısını; ya onda, yada başka birinin alınlığındaki  eski tip otomobil lastiği rölyefini hatırlıyorum. Hani şu bisiklet tarzı jantsız, telli olanlardan. Belki hala duruyorlardır.
 
Babamın ufak ithalat firmasını Receppaşa Caddesine taşıdığı 70’lerin sonundan doksan ortalarına dek Dolapdere ile Elmadağ arasındaki sokaklarda iş yapan ve büyük kısmı yetmişlerden önce kurulmuş onlarca ufak oto tamirhanesi vardı. Galiba seksenlerin sonunda aşağı, Dolapdere’ye doğru Andromeda isimli, Yasemin Evcim-Yaşar Aptekin tarzı bir disco açıldı.  Uzun süre popülerdi, sonraları yavaşça söndü, nihayetinde ne oldu hatırlamıyorum. Oralar pek tekin sayılmazdı, akşamüstleri iş çıkışı araba ile Dolapdere’ye inerken trafik genellikle tıkanır, etraftaki Çingene kadınlar da arabalar arasında dolaşarak uyuşturucu hap, esrar filan satarlardı.
 
Talimhane, Taksim ve Tarlabaşı civarının (Bulvar yapılana kadar cadde üzerinde ve ona açılan sokaklarda da sayısız perakende, toptan satış yapan  dükkan vardı)  seksenlere, hatta doksanlara kadar  otomobil ve kamyon yedek parça işlerinin merkezlerinden biri olma nedeni, başlarda kışlanın  ve çevresinin bu işlere  ev sahipliği ile  ilgili belki.
 
Bayan Anahid Chahinian ve Reklam Panoları  | 1935 
Kışlanın güney kenarı boyunca yapılmış ve  otuzlarda mevcut bir dizi dükkan meydanı epey daraltıyor olmalıydı.Bayan Anahid “Chahinian”ın 1935 yazında çektirdiği fotoğrafta Heykeli çevreleyen  tören alanı ile etraftaki dükkanlar ve üstlerindeki reklam panoları arasında bir tramvay ve otomobilin geçebileceği kadar mesafe var.  Anma törenlerine katılan “Mülki ve Askeri Erkan”dan, “Halk”tan, “Talebe”den  kaç kişi  töreni müteakip, karşıdaki   “İnhisarlar İdaresinin Şarap ve Likörlerini İçiniz”  tavsiyesine uydu acaba? Ya da “Tokalon Krem ve Pudra”  kullanan şuh hanımefendileri aklından geçirdi?
 
Çağdaş ve modern bir kent  yaratma  çabasındaki yöneticiler tarafından Kışla ve etrafındaki acayiplik  1939-40’da yıkılıyor. Yerine, Prost Planı’nın [3] bir parçası olarak kentin merkezinde yer alan geniş, modern park: Taksim Gezisi yapılıyor. Yapı halen göründüğüne göre, Kemal fotoğrafı  1939’dan önce çektirmiş olmalı.


Avlusu futbol sahası, kendisi oto sanayi sitesi olarak  kullanılan, sonunda da yıkılıp güzel bir kent parkına dönüştürülen  yapıyı alışveriş merkezi olarak kullanmak üzere tekrardan inşa  konusundaki yakıcı ısrar normal koşullarda pek anlaşılır bir şey değil. Ama esas amacın “yapmak” değil de, belli politik marangozluk hevesleri dahilinde “yapılmış olanı yıkmak” olduğu düşünüldüğünde iş anlam kazanıyor.   Devlet aklının oryantalist mimariye bu denli yoğun ilgisi varsa,  dönemin ilginç örneklerinden diğer yapılar; örneğin Karaköy, Yüksek Kaldırım’daki Aşkenaz Sinagogu ile filan neden ilgilenmiyorlar diye de düşünüyor insan. Arka cephesi Zürafa Sokağındaki genelevlere bakan zavallı yapı çevresindeki sefaletin arasına sıkışmış vaziyette,  resmen bokun içinde duruyor. 
 
Dünyada  Bir İlk:
Genelev (Arka) Cepheli Sinagog

Tüm Halkımıza Hayırlı Olsun !
1885’de inşa edilen ve mimarı meçhul  bu mütevazi ibadethanenin  lotus yapraklı sütun başlıkları pek öyle her yerde rastlanabilir bir şey değil. Bir daha Kuledibindeki favori butiğinize giderken tavuk döner kokularından mideniz bulanmazsa  biraz durup bakın. Yolunuzun üstü nasıl olsa. Bakmanız bitince de,  civara konuşlu tabla üstü tatlı evlerinden “keranetatlısı”  alıp, yiye yiye yolunuza devam edebilirsiniz. Ya da önce alın, yiyerek seyredin. Ne bileyim ben.
Bütün acayiplikte suçlanacak tek kişinin günün birinde kentin orta yerindeki kışlanın  AVM’ye dönüştürülebileceğini düşünememiş olan dönemin valisi Lütfü Kırdar gibi geliyor bana! 
 
Başvekilimizin 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığının oryantalist örneklerine duyduğu ilgi güzel de şimdilik bizi asıl ilgilendirmesi gereken yer Bay Kemal’in sağ omzunun işaret ettiği yön, yani Cumhuriyet caddesinin karşısı: “Talimhane”. Burası gerçekte de kışla ahalisinin “talim” yaptığı alan. Otuzların başlarında[4] yol ve alt yapı düzenlemeleri bitirilerek konutlar yapılıyor. 


Çoğu isimsiz mimarlarca [5] yapılmış şık, genelde altı katlı  ArtDeco (artdeco  ney abi?) apartmanların olduğu, planlı cadde-sokak düzeniyle hoş bir yer-di burası. Taksim’e yakın bölümü ilk darbeyi Dalan döneminde Tarlabaşı yolunun, pardon “bulvarı”nın açılışında yedi. Yeni caddenin başındaki hanlar, birkaç güzel apartman ve daha önce yıkılan Kristal Gazinosunun bulunduğu tüm ada  Müttefik  hava bombardımanı sonrası Alman Kentlerini andır tarzda bir süre can çekişerek yok oldu. Gazinonun yerine konuşlanan dolmuş ve otobüs duraklarını, Atatürk Kültür Merkezi aksına bakan yapılardan birinin altındaki Kristal Büfe’yi, üzerindeki  kocaman ve (galiba) sarı,  “Leipzig Fuarını Ziyaret Ediniz” yazısını hatırlıyorum. Bauhaus tarzı amblem, elinde bavul veya evrak çantası ile iki kişiyi betimlerdi galiba. [6], [6A] Birkaç bina sonra, Tarlabaşına bakan köşede kiracılarının çoğu gayri müslim - “ekalliyet” de denirdi o zamanlar -  Gökçay Han’da Babamın tek odalı bürosu vardı. Yine biraz geriden meydana bakan Şark Palas'ın altında Air France Bürosu ve vitrinindeki “Concorde” maketi de, çocukluğumda hatırladıklarımdan (konkort tayyaresinin kendisi tedavülden kalktı.  Maketi mi duracak?).  
 
Altmışların Başları, Anıtta tören. Yıkılan gazinonun yerini duraklar ve trafik sıkışıklığı almış. Tarlabaşı yönündeki trafiğe dikkat. 
Meydanın  1950 sonrası  düzenlemesine ait  başka bir görünüm. 1969  - 1980 arası.  Ay- Yıldız Apartmanının en üst katındaki  OLEYİS Sendikası  tabelası var.  En geç  Ekim 1980’de, tüm sendikaların defterinin dürülmesi ile birlikte kaldırılmış olmalı. “ Efes Pilsen Saati” de  ancak  markayı üreten şirketin kuruluş tarihi olan 1969’dan sonra konmuş olabilir.  Efes  Pilsen tabelasıyla işaretli yer öğle saatlerinde  Taksim -Tarlabaşı civarındaki kalburüstü ticarethane sahiplerinin, hanlarda bürosu olan iş adamlarının yemek yediği, girişi Tarlabaşı tarafından olan uzun ve loş, içkili bir lokantaydı.  Daha önce  aynı yerde bir banka şubesi -belki İş Bankası- olduğunu benden on yaş büyük abim hatırlıyor. Babam da  bazı öğleden sonraları  burada demlenirdi. 
 
Meydanın özellikle Tarlabaşı tarafına doğru epey sıkışık bölümü (yıkılmış olan gazino belki bir parça genişletti)   yetmişlerde dolmuşlar, otobüsler, düzensiz yaya trafiği, su, simit, tarak, Mili Piyango, bok püsür satıcıları, yankesiciler - çiçek satıcı karılar o zamanda vardı - Tarlabaşı ve ona açılan sokaklardaki – daha önce bahsettiğim -  motorlu araç yedek parçaları işi ile uğraşan  yüzlerce dükkana mal veren, mal alan kamyonetlerle filan,   oldukça sevimsiz  bir keşmekeşti aslında. Vaktiyle çok heveslenilmiş olunmasına rağmen alanı Tarlabaşı yönünden araç trafiğine bütünüyle açmak; dolayısıyla Şişhane’ye, oradan da Galata köprüsüne bağlayabilmek inanılmaz şekilde, 1988’e kadar gerçekleşemedi bir türlü!

Arkada Ay-Yıldız  Apartmanı ve Yanya Palas,
 Ellilerin ortaları, ama 57'den sonrası değil. Gazino sağda halen görülebiliyor. 
Meydanın Batısını gösteren eski fotoğrafların çoğu Taksim su depolarının hemen bitişiğinde yuvarlatılmış köşe balkonlu güzel bir yapıyı gösterir. Büyük ve gösterişli altı katlı, muhtemelen civarda yapılmış ilk apartman,  Ay-Yıldız apartmanıdır bu [7]. Depoların duvarıyla arasındaki daracık sokakçığın bir ucu meydana, diğer ucu da depoların arkasında arsaya açılırdı.  Yetmişlerin başında bu arsada konuşlu  çok popüler bir  seyyar köfteci vardı. Yaz tatillerinde “Yazane”nin çalışanlarından biri epey bekleyip ekmek arası köfte aldığımızı hatırlıyorum. Uzatmayalım; Ay-Yıldız’ın yanında,ortadaki  çıkma ve  üzerindeki  art deco alınlığı ile “Yanna Palas” duruyor.  Net olarak görülebilen son  kütle  yine orta çıkma ve alınlıkla  ile vurgulanan Geyik Apartmanı.  Altışar katlı bu üç güzelce yapı  dışında,  aynı adadaki diğerleri beşer katlı. Alana açılan, su depoları duvarı ile aynı aksı takip ederek Dolapdere’ye çıkan uçurumun kıyısından  istinat duvarı boyunca devam eden  Abdülhak Hamit   Caddesinin ucunu da aşağıdaki resimde görmek mümkün.
 
Abdülhak Hamit Caddesinden Meydana açılış. Otuzların sonu? Su deposu dış duvarı ile apartman arasındaki aralık, duvardaki kaskatlı güzel havuz ve Kristal gazinosunun  kolonu görülebiliyor. 
Adbülhak Hamit Caddesi aksından başka bir görünüş. Kırkların sonu? Caddenin bitimi ve   Kristal gazinosu. Üst kat oldukça harap durumda

 
Kuzeyde, hafifçe yay çizerek  alanı tanımlayan   yay formu, iki kat yüksekliğindeki  ince ve zarif kolonları ile, o yönde çekilen her fotoğrafa girmeyi başarmış başka bir yapı var. Kolonlardan geride yer alan  bir dizi dükkanın üzerinde de  şu meşhur “Kristal Gazinosu”. Otuzlar ve kırklarda önemli bir eğlence yeri olduğu anlaşılan bu ilginç ve güzel yapı hakkında şu ana dek doyurucu bilgiye ulaşamadım. Yazılanlar  gazete eklerindeki “porselen tabaklar, maroken koltuklar vardı, çok güzeldi” “Hamiyet Yüceses bi şarkı söyledi mi meydandan duyulurdu” ile sınırlı. Fotoğrafların çoğunda gazinonun bulunduğu üst katın camları kırık, yapı da oldukça bakımsız görünüyor. En azından bir süre boş tutulmuş olmalı. “Ulan, kentin merkezindeki bu kocaman ve çok kullanılmış yapı hakkında nasıl hiçbir şey bilinmez, içinden bir tane resim yok mudur” diyesim var, ama çok da şaşırmıyorum artık.  
 
Aynı noktaya başka bir bakış. Kırklar? Hamiyet ?
Şubat 1943. Yapının üst katı, Gazino halen kötü Durumda. 
Uzunca bir dönem işletilmediği anlaşılıyor.

50'lerde Yapının Durumu [SALT Araştırma Arşiv]
1957’deki yıkılışının İsmet İnönü’nün burada yaptığı bir konuşma olduğu söyleniyorsa da, fazla inandırıcı gelmiyor. Büyük ihtimalle Ellilerin ikinci yarısında hızlanan şu ünlü, “İmar hamlesi” ile ilgili olmalı.  Meydana bir parça soluk aldırmanın en basit ve kestirme yolu; fazla önemi olmayan, heykelin burnunun dibindeki bu yapıyı yıkmak. Yine de,şu  konuşma hikayesini de  yabana atmayalım.  Çünkü "Hamle” sonucu tüm ada yıkılmıyor O dönem gerçekleşen yıkımların hepsinde mantık ararsak... İşimiz zor. Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mescidini  düşünmek yeterli!
 
Bu yazı esasen Kemal ile ilgili kısa bir yazı olacaktı. Hiç niyetim olmadığı halde laf lafı açtı, fazlasıyla malumatfuruşluk yapıp, ahkam kesmek zorunda kaldım. Ama hala eksiklikler var!  Belki bir ara devam ederim.  

BvP. 


.........................
-  Uyarı ve hatırlatmalar  için Sn. Vasıf Kortun'a teşekkür ederim. Şu yukarıda  sözünü ettiğim "marangozluk heveslerini" de açıp, olan biteni benim akıl edemeyeceğim ve yazamayacağım berraklıkta ortaya koyan yazısı için de:  Bir Projenin Başarısızlığı Aynasında Gezi Parkı
 
- Fotoğraflar hakkında: Kemal Tahir ve Mazmanoğlu Hacı Aptullah Bey fotoğrafı Yazarın Bilgi Yayınevi'nden Ocak 1976 tarihli ikinci baskı Namuscular romanın arkasından. Kışla yıkılmadan önceki durumu gösteren ve bazı binaları işaretlediğim ise internette bulduğum bir kartpostal. Taksim ve civarında çekilmiş hatıra fotoğrafları zaman içinde biriktirdiklerim. Aşkenaz Sinagogu fotoğrafı BvP, SALT Araştırma Arşivinden alınanları da, ilgili fotoğraf altlarına belirttim.
…………………
[1] Bir süredir eski kitapçı önlerindeki leğenlerde, internette üç otuz paraya satılan Taksim hatırası fotoğrafların az buçuk  kışla görenleri artık kıymete bindi. Bir de Gezi olayları ekonomiyi berbat etti diyor bir kısım medya. Yuh yani! Ama burada tuhaf bir şey var Nagehan abla: Eğer Taksim Topçu Kışlası bahis olunduğu kadar kıymettar, Fatih’in evladı aziz İstanbulluların önemsediği bir şey olsa,  insanlar onun da önünde fotoğraf çektirmezler miydi? Halbuki bunca zamandır “dur, şöyle önünde durayım da fotoğrafımı çıkarttırayım” diyen bir yiğide rastlamadım henüz. Tabii 1940 öncesinden bahsediyorum.

[2] Beylerbeyi Sarayı (1864), Çırağan Sarayı (Balyan Ailesi: 1871), Haydarpaşa Tıbbiye Okulu (Vallaury – d’Aronco : 1900) Sirkeci Garı (Jachmund: 1890),  Bahriye (Sarkis Balyan: 1863) ve Harbiye Nezaretleri (Bourgeois: 1864) ve tabii Topçu Kışlası ilk akla gelen örnekler.  Kışlada Oryantalist ögelerin eklendiği son onarım ve düzenleme  Abdülaziz Döneminde yapılıyor.  Yapının son halinin müellifini bilmiyorum. (Ya da) en azından benim bilgim yok. Ama herkes fikir beyan ediyor ya; belki sayın gazete köşe yazarları, sayın Ekşi Sözlük çoluk çocuğu, sayın radyo televizyon yorumcuları, sayın Belediye Başkanı, sayın Vali filan biliyordur.

Bu blogda  özel olarak planlamama rağmen,  oryantalist mimari örneklerine epey yer  verdiğimi fark ettim.  Sözü geçen yapıların bezeme özellikleri onları daha değerli veya değersiz mi kılıyor?  Bu yapıları beğeniyor veya yeriyor muyum? Açıkçası bu sorulara verecek nitelikli cevabım yok. Kısa süren  ama kentin önemli, büyük ve halen kullanımda olan yapılarını üretmiş tarzın içinde bulunduğu coğrafyaya yabancılığı biraz içimi burkuyor o kadar. 19. Yüzyıl Türkiyesinin kültürel edilgenliğini,  “Batının gözüyle Doğu” ifade etmek zorunda kalmanın çaresizliğini görmek de. Öte yandan, soruyu genel olarak  “peki eklektisizm nasıl bir şey, yani çok mu kötü ?” Diye sorduğumda bu  oyuncak mimarisinin ve aynı dönemin iyice  yüzeysel, kimi zaman pek yavan “Han Neoklasizmi”nin karşısında  Selçuk ve Osmanlı Klasik dönemi referanslı Birinci Milli Mimari  akımı daha makul, zemini sağlam ve  oturaklı geliyor.  Peki gerçekten de gülünçlü örnekler mi bunlar? Galiba bu biraz da zevk meselesi… Örneğin Eminönü, Yalıköşkü caddesindeki Hidayet Camii bu tarzın çok sevdiğim yapılarından biri. Ama ne olursa olsun,  batı referanslı her türden Osmanlı historisizmi kof ve çaresiz  geliyor bana. Konunun anlaşılır ve derin bir özeti için Turgut Saner’in 19.Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm” kitabının  sonuç bölümüne bakılabilir. 

Saner, Turgut. 19.Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm”.  Pera Turizm ve Ticaret  A.Ş., 1998.

[3] İstanbul’un kent  planlama serüvenini anlatan, sanırım şimdiye kadar yazılmış en  derli toplu, ne dediği anlaşılır ve kolay okunan bir kitapta bu hikaye ve benzerleri pek güzel  anlatılıyor.
 
Gül, Murat. Modern İstanbul’un Doğuşu, Bir Kentin Dönüşümü ve Modernizasyonu. Çev. Helvacıoğlu, Büşra. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2013.
Kitabın zengin, o oranda işe yarar dip not ve kaynakça bölümü de yabana atılır gibi değil. Örneğin kaynakçada sözü edilen Yassıada Duruşmalarının yakın zamanda basılmış zabıtları Demokrat Parti Dönemindeki imar çalışmaları ile ilgili çok şey söylüyor. Söz konusu kitabın varlığı  ve içeriğinden  o kaynakça sayesinde haberdar oldum. Adnan Menderes sonunda kişisel bir meseleye dönüştürdüğü “imar hamlesi” sonucu kentin bazı bölümlerini gerçekten tanınmaz hale getirmiş (Örneğin Ara Güler’in “Kumkapı Ermeni Balıkçıları 1952” foto röportajına konu tüm semt, kıyı formu filan da dahil olarak artık yok. Yenikapı  Sahil Yolu açılırken sizlere ömür… Yani arkadaki kimi yapıları referans alarak bile olsa “hah şurası, işte burasıydı” demek mümkün değil. Ne acayip değil mi?) olarak paha biçilemez bazı yapılarını (Karaköy’deki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa mescidi gibi) yok etmiş olmakla birlikte; işe konu hakkındaki bilgisi,  sorunu ele alış biçimi, dirayeti  ve bir politikacı olarak göstermiş olduğu cesaret açısından bakarsam takdir etmek zorunda kaldığımı söylemeliyim. Tabii bu işe kalkışmasının, ekonomik ve siyasal durum bombok iken inatla sürdürmüş olmasının ardındaki nedenleri de göz ardı etmeyerek…
 
Yassıada Zabıtları – IX , İstimlak Davası. Hazırlayan Emine Gürsoy Naskali. Kitabevi,  İstanbul 2012.
 
Güler, Ara.  Kumkapı Ermeni Balıkçıları 1952. Aras  Yayıncılık, 2010. 1. Baskı.
Karşınıza çıkarsa almamazlık etmeyin. Hem çok güzel fotoğraflar var, hem de bu tür şeyler bitti mi bir daha basılmıyor. Cascavlak kalırsınız ortada.
 
[4] Aslında otuzlardan da önce olmalı. 1925 tarihli  Pervitchich haritalarının 12 numaralı paftasında bu alan tümüyle boş olmakla birlikte parselasyonu  ve yolları – isimsiz olarak –  belirlenmiş olarak görünüyor.

[5] Öyle her dediğime inanmamak lazım. Daha zeki birisi bölgeye dikkatli bakınca  fark eder ki,  az da olsa kalburüstü mimarların tasarladığı apartmanlar da var.
Altmışların başlarında Cumhuriyet  Caddesi girişinde apartmanlar. Soldan sağa: Güven Sigorta'nın altında  Ardan Apartmanı,  Namar Apartmanı ve Şark Palas. Şark'ın Caddeye bakan tarafına komşu Doğu Apartmanı var. Muhtemelen ? ikisinin de mimarı aynı. 



50'ler, aynı apartmanlar grubu ve Meydan SALT Araştırma Arşiv]
 

Tarlabaşına açılan sokakların köşelerinde Cumhuriyet Caddesine paralel Sedat Hakkı Eldem ve  Vedat Tek’in Ceylan ve Pertev Apartmanları, daha içerde Seyfi Arkan’ın Ayhan Apartmanı. İlk ikisi duruyor da, Ayhan Apartmanın yerinde hadım edilmiş bir hayaleti var maalesef.  Pertev Apartmanı için, orada burada, birbirinden arak internet yazılarında  “Art Deco Mimarinin seçkin örneklerinden” denmekle birlikte, pek inanmayın bence. Ama civarda yine ona ait başka bir yapı; Piyer Loti Caddesindeki daha gösterişsiz ama net ve şık Halit Ziya (Uşaklıgil) Bey Apartmanı’na  bakmakta yarar olabilir.
Halen yaşayan ve fakat cephesi tümüyle değişmiş Rebii Gorbon’a ait Doğu Apartmanını da unutmayalım.
 
Laypzig Fuarını Ziyaret Ediniz 

[6] Çocukluğumun bu zihnimde yer etmiş açık hava reklamlarında biri de Mecidiyeköy’deki (Şimdi Tatlıcı bilmemneleri var yerinde) deterjan fabrikasının üzerinde dönen “Puro-Fay-Pop” yazısıydı. Hemen karşısındaki binanın altında,  Atlas Copco satış mağazasının vitrininde bulutların üzerine rahatça kurulmuş bir adam ve “Tazyikli Hava ile Dünyaya Hizmet”yazılı  başka bir pano vardı. Hafifçe yatar vaziyetteki  zatın altındaki bulut hafifçe iki yana sallanırdı beşik gibi. Bizim Puro-Fay-Pop daha önceleri gitti de, Atlas Copco’nun o eğlenceli mizanseni sanırım seksenlerin başına kadar orada durdu.




[6A] Bu yazıyı yazarken bir parça araştırınca fuarın o  hatırladığım tabelasının benzerini buldum. Biri fedora şapkalı, diğeri turbanlı iki adam ellerinde valiz, Leipzig’e doğru yola koyulmuşlar gerçekten! Türkiye’den elli ve altmışlarda Doğu Almanya’ya nasıl gidiliyordu acaba?
 

[7] Aydın ve Burak  Boysan’ın  “İki Nesil Bir Şehir” kitabında (s: 126)  bulunan, muhtemelen otuzların başlarında çekilmiş bir fotoğrafta sadece  Ay-yıldız ve Doğu apartmanları görünüyor. Bir de, Sokony Vakum Benzin İstasyonu.