Emsallerine faiktir

Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ağustos 09, 2015

Ayran Heykellerine Addendum 2015

Susurluk Belediyesi Logosu (Kısmi) 
Türkiye coğrafyasında plastik sanatlara, hem de üç boyutu olanına  Susurluk kadar meraklı başka bir yerleşim alanı var mı bilmiyorum. Mübareğin her  köşesinden, kavşağından  san’at fışkırıyor.  Tam ortasından geçen  Bursa  - İzmir kara yolu yüzünden,  ziyareti zorunlu bir galeri gibi. Her yıl yaz mevsimi boyunca  en az birkaç kere ben de ziyaret ediyorum. Artık alışkanlığa dönüşen, hatta sevinçli bir  sabırsızlıkla beklediğim, iple çektiğim  “Susurluk Açık Hava Galerisi”ziyaretlerine ait 2015 raporu:

Nerde bu Giacometti Heykelleri?

Susurluk | Eylül 2014
2014 yılı Susurluk Ayran Heykelleri yazısında detaylı olarak tanıttığım; Kasabanın yüzük taşı,  ana kavşaktaki  “Giacometti”esk çifti maalesef bu defa yerlerinde bulamadım. Yoklardı... Yok işte,  yok olmuşlar-dı! Dar kalçalarına sımsıkı oturan şalvarı, yüksek topuklu  ayakkabıları , gergin memeleri ile dibekte ayran döven avret ve karşısında onu (kim bilir aklından neler geçirerek) seyreden dayının yeni Türkiye'nin mütedeyyin belediyecilik anlayışında yeri olmadığını sezmiş ve sarahatle dile getirmiş olmakla birlikte, süreli sergileme için yurt dışına gönderilmiş olduklarını düşünmek istiyorum. Yerel yönetim erbabının işe sanat galerisi mantığı ile yaklaşmış olmaları da yaban atılacak fikir değil. Belki belli bir süre sergilenip, daha sonra özenle depoya kaldırılıyor veya  yerleşim alanının başka yerlerini süslüyorlar. İşte hem bu dürtüyle hem de “acaba içerilere doğru, sakinlerin yabancı gözlerden kıskançlıkla  sakladıkları başka eserler, şeyler var mıdır?” düşüncesiyle birkaç saat ötede beni bekleyen soğuk biraları, tavuk kanatlarını, Miki’yi, MeKaDe’yi filan hiçe sayıp kendimi Kasabanın içlerine attım. Sanat aşkı işte böyle bir şey, insanın gözü hiçbir şeyi görmüyor. Doğal olarak o heykelleri bulamadım, fakat gerçekten de “yabancı gözlerden kıskançlıkla saklanan” bambaşka bir şey kasabanın meydanında, tam adıyla "Çarşı Meydanı"nda beni bekliyordu.

Artık Yoklar | Ağustos 2015
Bosna Hersek Çeşmesi  (Arıtmalı)   ile İlk Temas

Bosna Hersek Çeşmesi | Ağustos 2015
Arıtmalı Su Keyfi 
Belediyenin internet sitesinde coşkun bir övgüyle sözü edilen o muhteşem ve muazzam “Bosna Hersek Çeşmesi”ni görkemli istirahat ve dinlenme alanında buldum. Çabamın karşılığını tam olarak almış olmanın tatmini ve göz kamaşması azıcık geçince huşu içinde usul usul yaklaştım o’na. Evet gözlerimin önünde, Batı Anadolu taşrasında “18. Yüzyılda Bosna Valisi Muhammed Paşa tarafından yaptırılan, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, Başçarşı’da bulunan Osmanlı mirası tarihi çeşmenin (bakın burası çok enteresan) birebir aynı olarak Bosna Hersek Devletinin ilk devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç Anısına inşaa”edilen  çeşme karşımdaydı işte. Çarşı Camii yanında bulunan alan “tekrardan restore” edilirken, vatandaşlara böyle kıymetli bir eser kazandırılmıştı. Üstelik,alandaki ağaçlar bin bir özenle yerlerinden alınmış, yemleri suları ihmal edilmeden en uygun toprak ve bölgeler seçilerek “nakil işlemleri yapılmış”tı. Önemle vurgulanan ve kısacık metinde üç kere tekrarlanan başka bir husus işbu çeşmeden akan suyun arıtılmış oluşu. Boru mu bu? Dinlenme ve istirahatını yaparken bir yandan da arıtılmış su içiyorsun. Say ki uzay istasyonundasın. Şahsen ben çok etkilendim. Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Aynısının Tıpkısı

Mustafakemalpaşa  Kız Kulesi 
Ağustos 2015
Donanımı, görgüsü ve becerisi ile kendisi üretemeyip, sırtını “ecdat yadigarı”nın sığ taklitçiliğine dayayanlarca geliştirilen şu  “bire bir aynı”  mucizesinin tezahürlerinden biri de hemen bir parça ötede, Mustafakemalpaşa adlı başka bir şipşirin ilçemizde mevcut. Gastronomi dünyasına “Kemalpaşa Tatlısı” adlı o muhteşem lezzeti hediye eden ilçedeki  teşebbüs erbabı, işletmesine Kız Kulesi’ni “birebir”e yakın,  - sanırım “üç aşağı beş yukarı” daha doğru bir ölçeklendirme- replikasını yaptırmış. Bu örneğin bir tür "Disneyland refleksi" ile yaptırılma olasılığı da yüksek elbette. 

“Birebir” ve uygulama alanları epey geniş meşrepli ve dahi kullanışlı  bir kavram;  “Birebir”, “Birebire yakın”, “Birebir örneği” gibi elastikiyetler söz konusu. Mesela,   Kuzey Karadeniz’de  bin üç yüz metre yükseklikte dağın hoyratça biçilen zirvesine “mekana uygun bir cami için yoğun çalışmalar”la başlayıp, işi İstanbul Üsküdar'da inşa edilen Kuşkonmaz Camisi'nin (Şemsi Ahmet Paşa)birebir örneği” olarak bitirmek  mümkün. Hem işin içinde ecdat varsa kumaş kartelasından döşemelik kumaş beğenir gibi  yadigar seçip,  dağın tepesine oturtmanın neresi tuhaf ki?


Atatürk Anıtı

Susurluk Atatürk Heykeli
 Belediye Önü | Ağustos 2015
Susurluk Atatürk Heykeli  Detay
Ağustos 2015
Görkemli Çarşı Meydanında Çeşme’nin biraz aşağısında  doğal olarak bir de Atatürk heykeli var. Kruvaze ceketli,  sol eli havada (bazen havadaki ele zeytin dalı tutuşturuluyor,  sağ elinde Nutuk tutar şekilde yapılmış olanları da çoktur) betimlenmiş. Daha fantastikleri ile karşılaşmış biri olarak söyleyebilirim ki, sol koldaki oran  sorunu dışında bir rahatsızlığı yok.  Büyük İhtimalle 1980 sonrasının toplu sipariş usulü Atatürk heykellerinden biri ve yine büyük ihtimalle fiberglas bu heykel benzerlerinden yüzlercesi bulunuyor [1]. Bu açıdan pek  özel değil. Ama özel olan, heykel kaidesinde mevcut Bay Hüseyin Can isimli sanatçımızın rölyefi.  19 Mayıs gençlik ve spor bayramı kıyafetli kızlı-erkekli güruh  ve Mehmetçik son Türk Devleti Cumhuriyetimizin kurucusunu  bir tepsi üzerindeymişçesine başlarının üzerinde  taşıyorlar.  Emanet ettiği eseri değil de kurucunun kendisini taşıttıran bu sanatçının yaratıcılığı, üstün figüratif yeteneği, eserin kompozisyon sağlamlığı hayranlık uyandırıcı. Grubun merkezindeki yavuz ve gürbüz oğlanın rol çalma merakı  yüzünden hanım kızımızın elindeki meş'ale azıcık güme gitmiş, Mehmetçiğin elindeki defne çelengi de yersizlikten dizi ile  def çalıyor gibi görünse de, eserdeki  retro hava dikkate değer. 

Eski Dostları Ziyaret

Belediye Dinlenme Tesisi Önü Ayran Heykeli
Susurluk | Ağustos 2015
Yine daha önceki yıllarda sözünü ettiğim iki eserden  Belediye çay bahçesi önündeki  köpüklü ayran heykelini bir parça bakımsız buldum. Kaidesindeki harflerin bazıları dökülmüş, Kulplu bira/ayran  bardağı formundaki nesnenin plastik boyası yer yer soyulmuş, Bozuk çamaşır makinesinden akan köpüğe benzemiş canım ayran. Buradan yetkililere sesleniyorum. En kısa zamanda bakıma alınması lazım.  Önünden her gün  binlerce  insanın geçtiği bu önemli  simgenin berduşluğu yürek burkucu. 

Az geride, yol üstündeki eski dostlar yine dibekte ayran üretimi ile meşguldüler. O kavşaktaki  -afedersiniz- fingirdek karı gibi değil buradaki bacımız. Giysileri filan hep  mazbut ve mütedeyyin. Petrol yeşili el örgüsü hırkası bile tam.  Yanındaki ere göz ucu ile bakmadan, yaz kış dinlemeyip yoğurt ve suyu dövmeye devam ediyor. Fakat kaide konusunda  yerel yöneticiler halen bir karara varamamışlar anlaşılan, onluk yatay delikli tuğla örgü haliyle duruyor. Figürler üzerindeki geçmiş yılların o  fovist denemeleri de halen korunuyor. Dibekten taşan köpüğün beyazlığını dengeleyen yüzlerindeki siyah boya (hani şu eski okul müsamerelerinde arap bacı rolüne çıkanların sürdüğü… Ayakkabı boyası tarzı)   yalçın bir anlam kazandırıyor. Huşuyla karşılarında durup bir süre izledim onları. Hızla  gelip  geçen dev kamyonlar bir parça  türbülans yapıyor, yere  ayağı sıkı basmak gerekiyor,   uğultu insanı bizar ediyor filan ama, değer…

Mazbut ve Vakur
Susurluk
| Ağustos 2015
Esas Yüzük Taşı Burada

Yine Kara yolu üzerinde, Susurluk 283 Sayılı Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifi’nin önünde rastladım o’na. Su ve yoğurdun bir araya getirilişinde rol oynayan  en önemli ve temel öğenin, yani “dibek” [2] adı verilen o karmaşık cihazın sofistike bir yorumuydu. Dikeylik ortadaki metal şaftla vurgulanıyor, esas eleman da sımsıcak ahşabın kullanılışı ile çağdaş bir yorum kazanıyordu.  Zannederim ortadaki bilezik gibi nesne de  ayranın evrenselliğine vurgu adına dünyamızı simgeliyor. Özenli kaidesi,  dikkatle seçilmiş malzemesi ile belediyenin  “kullan at heykelcilik” anlayışının ötesinde. Kendisi ile  gelecek yıllarda da karşılaşacağımızı hissediyorum.
 
Ayranın Evrenselliği
283 Sayılı Yağlı Tohumlar
Tarım Satış Kooperatifi Önü
Susurluk | Ağustos 2015

Aynı konuda gelecek yıl da yazma hevesiyle, 
Ayranınız daim ve bol olsun.

BvP, 

Fotoğraflar;  En yukarıdaki  kısmi Belediye logosu dışındakiler BvP 

.................... 

[1] Aylin Tekiner  Atatürk Heykelleri  Kült, Estetik, Siyaset  adlı kitabında  Necati İnci’ye ait Kaş Atatürk Anıtı’ndaki Atatürk figürünün çoğaltılarak gönderildiği il ve ilçeler arasında Susurluğu da sayıyor. Fakat bu figür bahsedilen Kaş Anıtı’ndaki figürden oldukça farklı.  Kaş’taki heykelde Atatürk sol eli cebinde, yelekli bir takım elbise ile görünüyor. Yine de Necati  İnci’nin söz konusu figürü 213 (iki-yüz-on-üç) adet çoğaltarak gönderdiği düşünüldüğünde,  Susurluk’daki anıtın 1981 sonrasının “Atatürk Anıtı Çılgınlığı” dönemine ait bir “fabrika işi” olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Tekiner, Aylin; 200 ve ilgili sayfadaki dipnot. 

[2] Ayran (geleneksel) yapımında kullanılan bu cihazlarla ilgili bir terminoloji karmaşası var. Genel olarak tek veya iki noktadan bir sabitlenerek, ileri geri itilmek sureti ile  horizontal hareketi sağlanan ince uzun iki yanı kapalı, üstten yoğurdun ve suyun konduğu,  iki uçtaki yüzeylerden birine musluk takılarak bitmiş ürünün alındığı ahşap dar silindirik kaplara "yayık" deniyor. Dibekte ise sonuç üst ucu açık ahşap kaplara bir çubuk vasıtası ile uygulanan dikey hareketler ile kabın içindeki nesnenin dövülmesi ile alınıyor. Bu kahve, buğday, veya herhangi bir tohum olmakla birlikte, örneğimizdeki gibi su ve yoğurt olabiliyor. 

Sorunsalı daha önce irdelemiş olmakla beraber,  (BvP; Eylül 2014), Konuya yeniden dikkatimi çeken Sayın Bompay Segundo'ya teşekkür ederim. 

Temmuz 05, 2015

Yadigar-i Cümhuriyet veya Sarayburnu Atatürk Anıtı


Atatürk Anıtı | Sarayburnu |
 1926 Heinrich Krippel (1883-1945)
Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi? Sarayburnunda, tam Gülhane Parkından sahile inen yolun karşısında,  etrafını çeviren  saçtan eğreti bir duvar dizisi içinde kalmış, yüzü denizde dönük bir heykel  var. Deniz kenarında olduğu için Kadıköy - Eminönü vapurlarından da azıcık görünüyor amma,  hem etraftaki keşmekeş hem de sahile uzaklık yüzünden bir şeye benzetmek zor. O pek bir şeye benzetilemeyen heykel maalesef Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk figüratif heykeli, Heinrich Krippel’e ait Sarayburnu Atatürk Anıtı! (Tekiner;69) [1]. Şimdilerde sahil yolu  tarafından bölünmüş olsa da,  bir zamanlar  Gülhane Parkı’nın parçası olan bu alana  Cumhuriyet’in kurucusuna ait ilk heykelin dikilişi yakın zamanda politik jargona giden tanımlama ile epey “manidar”. Onu söyleyeyim baştan. Bununla birlikte,  erken Cumhuriyet döneminin politik itiş kakışları hatırlandığında... İşler azcık anlam kazanmaya başlıyor.

Cumhuriyet’in kurucusunun  Osmanlı’nın [ecdat] kültürel ve entelektüel birikiminin merkezi “eski” başkente yönelik tutumu bilinmedik şeyler değil [2]. Tavrın temelinde yatan  gelenekten kopuş, kendi ayakları üzerinde yeni bir başlangıç,  her şeyi sıfırdan inşa  dürtülerine bir de  muhalefete verilmek istenen “ders”ler eklenmeli. Böyle bakınca Boğaz’dan 1924’de vapurla geçmesine karşın uğramadığı [3],  1 Temmuz 1927’ye kadar adımını atmadığı kente kendisinden  önce  heykelinin gelişi ve neden böyle, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhane parkının  denize bakan ucunda,  kente giriş çıkışı kolayca  kontrol edebilecek o stratejik noktaya koyuşun "feraset"i kolayca kavranabiliyor!  Ne zaman duyduğumu hatırlamadığım, ama kafamın bir kenarına yer etmiş ve ihtimal bir zamanlar benim de alıp sattığım, şu “Bandırma Vapuru ile Samsun’a yola çıktığı yere dikilen heykel” lafı esaslı bir palavra [4].

Esasen, Ankara’da yapılacak anıt projesinde (Ankara Ulus Anıtı)  birinci olduğu için  ülkeye gelen Krippel’e  alelacele Sarayburnu ve Konya Atatürk  anıtlarının sipariş ediliş nedenlerini  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan iki buçuk ay sonra İstanbul’un on bir bölgesinde şube açışında, İstanbul Basınının tavrında, ve hatta İzmir Suikastında (Haziran 1926) aramakta  gerekebilir.  
*** 
Tarihsel arka planı ve siyasal anlamları  epey alingirli  bu anıt günümüzde (Ağustos 2015)  son derece işlek bir yolun yamacında usulca  çürümeye terk edilmiş durumda. Heykele konu olanın kişiliği ve simgelediklerine yönelik, zeminini şimdilerde güzelce bulmuş,  nazikane tabirle “menfi hisler”in bu işte ne kadar parmağı var, yoksa düz budalalık mı  pek karar veremedim. Muhtemelen her ikisinden de miktarlı olarak var.  



Anıtın kontrollü  bir çöplük ve yıkıntıya dönüştürülmüş yaklaşık üç metrelik kaidesi ile  çevre düzeni dönemin hakim üslubu Birinci Milli  Mimari Dönemi özelliklerini taşıyor. Yakın çevreyi  tanımlayıp, sınırlayan elemanların üzerindeki bezemeler uzun zaman önce sökülüp götürülmüş. Düpedüz çalınmamış, usulüne, “mevzuata uygun” şekilde “depoya kaldırılmış” olsalar bile eminin artık izlerini bulmak olanaksız. Üstelik kimsenin istediği bir şey de değil artık sanırım.
Evet, Ne Var Ne Yok Sökelim,G.tümüze Sokalım 
Keza,  kaidenin üzerindeki madalyonlar da uzun zaman önce taburcu olmuş.  Her neyseler onlar,  balustradları üstündeki (bunlar prekast sanki) -büyük ihtimalle pirinç- boruların yerlerinde de  yeller esiyor. Yerlerini  bir kaç bira tenekesi, kuşlara atılmış bol miktarda ekmek, onların boku ve eşcinsel orospulara ait ,telefon numaralı filan birkaç ilan dolduruyor. Bir ihtimal anıtla ilgili bilgiler içeren bir plakaya destek oluşturan  ve daha sonraları yerleştirilmişe benzeyen  mezarlık mermeri kaplama pis şeyin üstü de artık boş. (özür dilerim,  kuş boku  kaplı). 

Kuru Kuş Boku ve Kuru Ekmek 
Herhalde ince pirinç bir levha vardı ki, vida delikleri görülebiliyor. İç bulandırıcı bir şekilde her şey  bu alanın yok sayılması için insanüstü bir çaba sarf edildiğine işaret ediyor.

Siz de Merak Ettiniz Değil mi 
Orada Ne Olduğunu ?
*** 
Figür uzaktan da sezildiği gibi,  çok parlak bir heykeltıraşlık örneği değil. Krippel’in Ulus Anıtında becerdiği kompozisyon zenginliği, gerilim  ve figüratif ustalık göz önüne alındığında bu durumu işin biraz – hatta çok- aceleye getirilmiş oluşuna bağlamak mümkün. Beline dayalı eli ile  ufka bakan Atatürk sağ elini yumruk yapıp sıkmış olsa da;  atletik vücuduna iyice oturmuş ince kumaştan dar  takım elbisesi, kısa paçaları ile   en kibar tanımla “kurucu baba” figürünün epey uzağında.


Ülkede yapılmış ilk Atatürk heykelinin sivil kıyafetli oluşu ilginç bir özellik, ancak detayların özensizliği ve oran sorunları işin tadını bozuyor. “Ata yaka” olarak adlandırılan o meşhur smokin gömleğinin yakaları, kravat ve ayakkabıların üzerindeki getrlere ait detaylar pek acemice.  Ancak, maalesef iş burada bitmiyor. Vücudun geri kalanına kıyasla çok daha özenli  ve detaylı çalışılmış baş vücuda göre anlamsızca  büyük.  Kaş ve bıyıkların abartılı ifadesi dışında epey  gerçekçi, anlamlı yüz ifadesine sahip   bir portre için daha da can sıkıcı bir durum bu. 

Gövde ve Baş
Sanki Aynı Malzemeden  Bile Dökülmemiş,
Ya da Farklı Dökümhanelerin İşi Gibi. 
Üstelik sanki kaidesine göre de oldukça hantal duruyor, başka bir deyişle ya heykel büyük ya da kaide küçük! Fakat kaide figür ilişkisini algılayabilecek kadar mesafe olmadığı için bu konu benim ahkam kesebileceğim türden değil.


Ezcümle; kentsel bir öğe olarak  anlam kazanabilmesi için – bence -  taa başından beri yanlış bir yer seçilmiş, fazla parlak figüratif özelliklere de sahip olmayan Sarayburnu Atatürk Anıtı' nın hali berbat.  Başarılı bir anıt olmayışı, “yeni devlet”in kurucusuna ait bu ilk heykelin, (ilk  diyorum ulan,   boru değil. Yitip giderse, elinde “ilk” diye bir şey kalmayacak. “ikinci”, üçüncü” den başlayacaksın, anlıyor musun beni!) içinde bulunduğu durumu haklı çıkarmıyor.

Umutsuz ve Kırgın 
Pek kimsenin umurunda olacağına sanmıyorum ya,  ana haber kuşaklarına vakit doldurmak için yapılan “sevimli pantolon balıkları genç kızların sevgilisi oldular” türünden  otuz saniyelik bir haber de bu anıta yapılsa keşke. Görse halini insanlar. Ama,  maalesef bu aralar alıcısı yok böyle malın. İlgi açlığı yüzünden iyiden iyiye  maskaraya dönmüş o tarihçi  "hoca" bir iki laf ederse filan belki... 

BvP.

Fotoğraflar: BvP 
    


[1] Tekiner, Aylin:  Atatürk Heykelleri, Kült, Estetik, Siyaset. İletişim Yayınları. 2014, ikinci Baskı. İkinci baskısı yapılmış bir heykel kitabı. Üstelik Atatürk Heykelleri! Şaşırtıcı gibi görünse de, konunun genel ele alış biçimi, yer alan örnekler ve  değerlendirme niteliği doktora tezi olarak yazılmış bu kitabı son derece ilginç, eğitici  ve okunur yapıyor. Yazan kişi gerçekten “konunun “mütehassısı”. Hiç saçmalamadan, hamaset yapmadan, tekrarlamadan anlatıyor bize bildiklerini.  İletişim yayınlarının pek sevdiği o okunamaz, okunsa da bir şey söylemez   “doktora tezlerinden kitap yapalım, güzel olur” saçmalığına ait önyargımı kıran kitaplardan.  Konu ile ilgilenen herkesin edinmesi gereken bir avadanlık.  Yazıdaki saptama ve tezlerin çoğu bu kitaba dayanıyor.

[2] Bu tutum öyle pek de  hayra alamet değil.  İstanbul’u “Bizans” olarak niteleyip, Siirt Mebusu Mahmut Bey’e yazdığı bir cevapta Cumhuriyet’in Bizans’ı “elbetteki ve muhakkaka behemehal  hal-i tabii ve nezihine (temiz haline) icra eyleyeceğini” söyler. (Aydemir, Tek Adam, 1975:313. Akt. Tekiner)

[3] 12 Eylül 1924’de Hamidiye Kruvazörü ile Mudanya’dan, Trabzon’a gitmek üzere Karadenize çıkar, ama kente uğramaz.

[4] Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma’ya  Beşiktaş’tan kalkan bir motorla gidiyor. 

Eylül 17, 2014

Sedit Qui Timuit Ne Non Succederet (Ayran Heykellerine Addendum 2014)


İki bin yıl önce ne güzel söz söylemiş bay Quintus Horatius Flaccus.  Kabaca,  “başarısızlıktan korkan, hiçbir şey yapmadan  ‘lök’ gibi oturur... Tabii Böyle benim gibi kaba saba değil, son derece şık söylüyor. Şair Horace’ın bu zarif deyişi artık pek hatırlanmıyor olsa da, çok İşlek Bursa – İzmir karayolu üzerindeki bir kasaba halkının entelektüel dağarcığında önemli yer tuttuğuna, orada hiç unutulmadığına artık eminim. Orası İç Ege’de değil de, Galler’de veya İsviçre’de kurulu olsa ambleminde mutlak bulunacak  motto bu.
Başarısızlıktan korkmadan, hep bir sonrakinin daha iyi olması için  yılmaz bir çaba ile çalışıp didinen Susurluk kasabası sakinlerinin medar-ı iftiharları, “ayran” adlı sıvının plastik düzleme kusursuzca yansıtılıp beğeniye sunulması konusundaki gelişmeyi bu bloğun derinliklerinden takip mümkünse de, günümüz  “bilgi toplumu” üyelerinin bilgiyi arayıp bulmaktaki tembellik ve isteksizliğini ve “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” deyişini göz önünde bulundurarak, toparlayıcı bir özet geçmek istiyorum.
Hem artık Belediyede ayrı bir birim – daha çok başkana doğrudan bağlı bir daire başkanlığı, belki müdürlük,  ama kesinlikle şeflik değil – oluşturularak çalışmaların sürdürüldüğünden emin olduğum konu ile ilgili çalışmalar öylesine yoğun, alanda öylesine baş döndürücü gelişmeler oluyor ki,  bir yerlere kayıt edilmesi lazım.  Eminim Ayran Heykeli Araştırma Geliştirme ve Uygulama Daire Başkanlığı’nın aylık faaliyet raporları, bültenleri de vardır ama nitelikleri gereği bizler gibi sıradan meraklıların ulaşabileceği şeyler olamaz. Buna rağmen Belediye’nin internet sitesini arada sırada kontrol ediyorum; Şöyle uluslararası katılımlı “İslam Penceresinden 21. Yüzyılda Ayran Plastiğine Yeni Yaklaşımlar” veya  “Geleneksel (Osmanlı) El Sanatlarımızın (Osmanlı) Sentezi Noktasında  Günümüz Ayran Heykelciliği”  sempozyumu duyurusu görürsem katılacağım.

Her şeyin Başlangıcı | 200? - 2009 
Neyse, galiba her şey iki binlerin başında Kasabanın girişindeki bir havuzun ortasına dikilenle başladı. Evet biraz düz, hatta dümdüz  ifade etmişti sanatçı; azıcık  "elişi" ödevi gibiydi ama, önceki on yılın büyük bölümünde hep  kamyonla çarpışıp hurdahaş olan kocaman siyah  bir otomobilden saçılan bokla anılan bu kasaba için yeni bir soluktu.  Üstelik her şey o karanlık trafik kazası ve her zaman kelek çıkan kavunların sergilendiği  yol boyu ile tanınmaktan  iyiydi. 
Bir süre sonra ifade biçimi ve insan boyutunun eksikliği ile yetersiz bulunan simge terk edilip yeni arayışlara gidildi. Yeni bakış açısı hem insan ögesi ekliyor,  hem de ürünün yapım aşamasındaki çok, ama çok önemli bir cihaza vurgu yapıyordu. “Yayık” adı verilen bu üstün teknoloji ürününün ağaca iple bağlanarak, yatay eksende kap içindeki sıvının ivmelendirilişi ile  iş görenleri olduğu gibi, sonuca  silindirik kesitli bir ahşabın dikey aks üzerinde manuel hareketi  ile ulaşanları da vardı!  Ayrıca üretimde makineleşmenin sonucu olarak seksenlerde “şanzımanlı çamaşır makinesi” de kullanılmıştı. Üç seçenek içinden, sanırım algı kolaylığı nedeniyle dikey ekseni kullanan “dibek” türü tercih edildi.

İnsan Odaklı | 2011
Heykelin tamamlanmasından sonra henüz öğrenemediğim nedenlerle  - aşırı itina olabilir- kaidenin yapımı oldukça uzun sürdü. Yine de tekil öge vurgusu unutulmayıp, periferiye alınan  (Belediye çay ve ayran bahçesinin önü)  “Ayran Bardağı" tekrar yorumlandı.

Yeniden Doğuş | 2011
Ancak; değişen, yenilenen estetik algılar nedeniyle maalesef bu grup da artık gözden düşmüş durumda. Üretildikleri dönemde doğal malzeme renginde bırakılmış heykeller bölgeye son ziyaretimde ( Temmuz 2014) elden geçirilmiş ve  boyanmış olarak  parlak  Ege güneşi altında göz kamaştıran renkleri ile "fovist” bir tarz sergiliyorlardı.

Giacometti'yi Ararken | 2014
Bu yıl imgenin esas ögeler yerinde bırakılarak yeniden ele alınışını görmek,  hakim belediyecilik iklimine artık alışmış biri olarak beni fazla şaşırtmadı. Belediyenin ilgili daire başkanlığı hizmet  “noktasında”  şakır şakır çalışıyor, başarıdan başarıya koşuyordu işte. Fakat asıl ilginç olan, anlatımın soyut kimliği. İnatla Batı kaynaklı estetik kavramları, birikimi daha doğrusu her türlü “anlayış”ı açık bir nefretle reddeden yeni kültürel diskurun çok dışında duruyorlar. İzmir yönüne  konuşlu dişi ayrancı ile eminim gerilim ve denge  amaçlı olarak o kötü kavşağın karşısına konmuş müzekker aksi,  Giacometti heykellerini  andırıyor. Hele önceki  çalışmanın  30’ların  tek parti egemen sanat anlayışını yansıtan,   “milli” olmayan toplumcu çizgisi ile kıyaslanınca,Türk İslam köklerine dönüş vurgusunun böyle geciktirilmesi kafa karıştıran bir durum. İnsan en azından bir fes, bir kuşak, olmadı dibek üzerinde Selçukluyu hatırlatacak bezemeler bekliyor. Şalvara rağmen; dipdiri vücut hatlarını  ortaya koyan o daracık "body" ve  topuklu ayakkabılar ile milli hassasiyetler "noktasında" sınıfta kaldığı aşikar. Sanırım yerel yönetimler merkezi idare kadar cevval değil bu konuda. Diğer bir eksiğin de, ardılların tümünde vurgulanan ve elbette çok önemli ayrıntı, "ayran köpüğü" motifine bu yeni çalışmada yer verilmemesi olduğunu düşünüyorum.
Gelecekte de zuhur edeceği kesin yeni ayran heykelleri üzerinde düşünme - yazma dileği ve  sağlam inancı ile...

BvP. 

Aralık 07, 2013

Singapur'da Kent Heykelleri

Birkaç zaman önce Singapur’a gittik. O zamandan beri uzun uzun yazayım, sizleri aydınlatayım diyorum, lakin şu MeKaDe’den, onu terbiye etmeye çalışmaktan hiçbir şeye ne mecal ne de hal kalıyor. Fakat yine de bir gayret en azından heykelinden, sanatından şeyinden haberdar etmeli.

Bu küçük kent ülkesinin yerel yöneticileri anlaşılan pısırık ve cahil kimseler ki, halkı öyle başıboş bırakmışlar, herkes aklının ve parasının yettiği kadar heykellerle bezemiş ortalığı. Belki de daha çok parasının yettiği kadar… Çünkü bazıları öyle üçe beşe alınacak şeyler değil. Ünlü kimselerin mamulatı, epey gösterişli şeyler. Bir ara öyle bunaldım ki yoldan birini çevirip; Nerde bu Singapur belediye başkanı!  Tükürmüyor mu böyle sanatın içine?  Hayır, beceremeyecekse benim geldiğim yerde var, çağırın bari o tükürsün”. dememek için zor tuttum kendimi. Ama ya, “Heykel işini sizden öğrenecek değiliz” derse elin Asyalısı?  Bir şey daha; heykellerin önemli bir kısmı o görkemli  banka yönetim binalarının çoğunlukta olduğu, kentin finans merkezindeydi. Tüm bunların şu lanet olası faiz lobisinin işi olduğunu anlamamaları da ayrı bir gariplik tabii.

İnsan Bizde de Olsun İstiyor Böyle Bankalar Caddesi

Dediğim gibi; çamur renkli ve oldukça tatsız Singapur nehrinin ufak bir körfeze döküldüğü bölgenin kıyısına konuşlu “Bankalar Caddesi” oldukça gösterişli bazı sanat eserleri barındırıyor. Aslında bunlara “sanat eseri” mi demek lazım yoksa, para ve gücün simgeleri mi bilemiyorum. Örneğin UOB* merkezinin nehre bakan küçük meydanındaki Botero heykeli gibi. 

Fernando Botero | Bird | 1990 | Singapur 

Sadece heykelleri ile değil tabloları ile de bu pek ünlü Kolombiyalı sanat erbabına Çinli bankacılar epey para bayılmış olmalılar.  İlk birkaç tanesinin insanı enikonu heyecanlandırdığı, ama birbirinin benzerlerini iç bayıltacak çoklukta görmenin “ulan, işi ticarete mi vurmuş sakın?” dedirttiği bir heykel bu. Adı, basitçe ”Kuş”. Oldukça da büyük namussuz, üç metreye yakın. Kaidesi üzerindeki plakette kuşun geleneksel olarak barış ve dinginlikle ilişkilendirildiği, Botero’nun bu üç boyutlu kuşunun da yaşamın keyfini ve iyimserliğin gücünü vurguladığı, mahalli bankacınızın (faiz lobisi)  insanlarında iyimserlik ve barış olduğu sürece Singapur’un zenginleşip semirmeye inancının tam olduğu yazılı. Bildiğiniz saçmalık yani. “Ahir ömrümde bir Fernando Botero heykeli göremedim” diyecek olursanız, - unutmadan; bu kuşun bir benzerinden Floransa’da da var - böyle egzotik yerlere gitmeye gerek yok. Fernando’nun “her yere bir atlı adam heykeli” kampanyası dahilindeki, benzerleri Nassau’dan Kudüs’e dek her yerde olan ama size en yakını İzmir’de Büyük Efes Oteli’nin girişinde bulunan “atlı adam”ı görebilirsiniz. Ama bana göre, oteldeki diğer görkemli şeylerin, özellikle de Atilla Galatalı’nın “Güneş”inin yanında bir parça sönük kalıyor. Elbette ikisi arasında bir karşılaştırma çok anlamlı değil, ama madem hür teşebbüsün yapılarını süsleyen, parası bastırıp edinilmiş sanattan konuşuyoruz diye söylüyorum.


Fernando Botero |Atlı Adam | 1992 | İzmir | Büyük Efes Oteli
Atilla Galatalı | Güneş | 1964 | İzmir |Büyük Efes Oteli 
UOB’nin sanat aşkını, bu konudaki doyumsuzluğunu Botero kesmemiş olacak ki,  “Ben sanatçının hem tüccar hem de kavat olanını severim” deyip, iç avluya da bir Salvador Dali heykeli kondurmuşlar/satın almışlar. “Newton’a Saygı” isimli bu şey aynı kalıptan çıkmış sekiz adedin 1985’de dökülmüş, imzalı ve numaralı beşincisi. (1904 doğumlu olduğunu düşünürsek; 81 yaşında böyle bir işi kotarmış olması zaten pek inandırıcı değil, değil mi?) Bu da Botero gibi deyim yerindeyse epey “dükkan işi”. Ama doğal olarak çevredeki diğer eserlerden çok daha fazla ilgi görüyor. Isaac Newton’un yerçekimini keşfinde katkısı olduğuna inanılan şu meşhur elma hikayesi temelli heykelde figürün sağ elinden “düşüyormuş gibi” görünen top elmayı simgeliyor. Kaidedeki plakete göre (Bronza asit indirme tekniği ile yapılmış, Botero’nunkinden kat be kat gösterişli bir plaket bu)  Dali daha da ileri gidip; göğse açtığı deliğe asılı kalp ile “yüreğin açıklığını”, kafaya açtığı delikle de “zihin açıklığı”nı vurgulu-yormuş. İşte tam bu noktada,  yanımda bir Melik Gökçek istediğimi fark edip dehşetle ürperiyorum.

Salvador Dali | Sir Isaac Newton | 1985 | Singapur 
***
Yolun karşısı kesinlikle daha iyi. Hemen karşıda bizim Katalan kavat kadar ünlü olmayan ama; özgün, ağırbaşlı ve zarif İngiliz Tony Cragg’ın bir heykeli var. Azcık kapı önünde kalmakla beraber bu güzel şey dikkati hemen çekiyor ve insan artık yanında o Orta Anadoluluyu istemiyor. Önündeki plakete yine bir takım anlamsızlıkla yazılmış. Artık okumuyorum bile. Biri on, diğeri sekiz metre boyunda, üst üste dizilmiş çakıl taşlarına benzeyen bu heykellerin hem büyük hem de iki tane olmaları Çinli bankacıları (faiz lobisi) memnun etmiş olmalı. Ne ödedilerse helal olsun.

Anthony Cragg | Points of View  Series | 2011 | Singapur 
Azıcık ileride insanın aklını başından alan başka bir şey var. Dali’nin o osuruk saçmalığına filan benzemiyor. Miki’nin kolunu çekiştirip  “hacı, bak bu bir Moore” diyorum. Karımı etkileme maksatlı bu cümlem  her zamanki gibi yüzünde ulan bu herif de amma çok lüzumsuz şey biliyor”  ifadesine sebep oluyor.  Belki o anda bu kocaman bronz heykelin ağırlığını kafasında tartıp, eritildiğinde kaç para edeceğini düşünüyor, tam da  bilemiyorum.

Henry Moore | Reclining Figure | 1938 Tarihli Orjinalden Büyüterek Döküm | 1984? | Singapur 
Epey küçük bir çocukken, ablamın kitaplığındaki Henry Moore kitabına bakmayı çok severdim. Galiba yalnızca traverten heykellerinin olduğu bir katalogdu bu. Belki de şu Paris’teki UNESCO Binasının önündeki meşhur heykel vardı kapağında… O heykellerin rengi ve dokusunu hiç unutmadım. Figürlerin yumuşacık hatları, hakim dolu ve boş kompozisyonlarının insanda uyandırdığı inanılmaz denge duygusu halen can evimden vuruyor beni. Çağın en ünlü, en bilineni değil belki ama –bana göre- Alexander Calder ile birlikte en usta iki heykeltıraşından biri.


Alexander Calder  | Flamingo |  1974 | Şikago 
Heykel yoldan hafifçe yükseltilmiş bir platformda ve kendisinden fazla da büyük olmayan, alçak bir su kütlesinin üstünde duruyor. Yansıma sağlayan, zemine çakılmamış ta üzerinde dalgalanıyor hissi veren hoş bir fikir bu.  Miki’ye o an ukalalık olmasın diye söylemedim ama, Adamcağızın en büyük bronz heykeli olabileceğini düşünüyorum (yaklaşık dokuz buçuk metre boyunda, tam ölçüleri 9.45 x4.24 metre. Neresini nasıl ölçmüş oldukları ayrı bir konu). 1938 tarihli bir kurşun heykelinin büyütülüp bronza döküleniymiş. O da yandaki plakette bunu doğrulayan bilgiyi ve toplam ağırlığının yaklaşık dört ton olduğunu okuyunca gözleri parlıyor. Hemen hurda metal olarak ederini hesapladığına eminim. Rengi, mengi, kadifemsi dokusu ve zerafeti inanılmaz. Dali’nin saçmalığının hemen hemen tam karşısında sağlam ve özgün bir estetik anlayışının, ustalığın  ürünü olarak zarifçe oturuyor suyun üstünde. Bunu da Çinli Bankacılar (faiz lobisi) 1984’de alıp Singapur halkına hediye etmiş! Ben de biraz Çinli bankacı ve bir Henry Moore istediğimi düşünüyorum, ama bizim payımıza maalesef şunlar, bi de şunlar düşüyor. 

Marina Bay Sands | Moshe Safdie | 2010 | Singapur 
Nehrin döküldüğü küçük koyun karşı kıyısında kentin her yerinden görülen acayip ve bir parça görgüsüz “Marina Bay Sands” otelinin arkasındaki Botanik bahçelerine, “Gardens by The Bay”e yola koyuluyoruz. Epey yüksek üçlü bir kütlenin üzerinde  bostancı kayığını andıran başka bir şey oturuyor. Burada bar(lar), bok püsür ve bir havuz var. İstenirse,- ücreti mukabili elbette- çıkılıp kentin manzarası seyredilebiliyor. Göz hizasına dek yükseltilmiş havuzda yüzenler de sanki havada, kentin üstünde yüzer-miş gibi yapabiliyorlar. Ama biz yapmıyoruz tabii. Derdimiz binanın içinde de geçen üst geçitten karşıya, botanik bahçesine gitmek. Otelden başka bir yazıda uzun uzun söz etmek istiyorum. Tasarlayan Moshe Safdie nam İsrail asıllı Kanadalı bir mimar. İnternette “Habitat 70” veya “Moshe Safdie” diye arattırılırsa kırk yılda, maalesef nereden nereye geldiğini tespit olası. Oyun kartlarından esinlenmiş herif! 

Marc Quinn | Planet | 2013? | Singapur 
Botanik bahçesi güzel filan ama o kadar yani. Fakat bir şey var ki, beni benden alıyor. Olağanüstü büyüklükte bir bebeğin çimenlik bir göbeğin üzerinde ve havada sakince durduğunu görüyormuş gibi oluyor bir an.   Bizi park içinde gezdiren elektrikli araç hızla yanından geçiyor ve bakakalıyoruz. O iç bayıcı gezdirme işi sona erince yürüyerek yanına gidip etraflıca bakıyorum. Yine bir İngiliz, Marc Quinn adlı bir heykeltıraşa ait. Olağanüstü büyüklükte ve  (383x353x926 cm) yedi ton ağırlığındaki  beyaza boyalı bronz kütle sihirliymişçesine çimenliğin üzerinde salınıyor işte.  Figürün duruşu, yerleştiriliş biçimi inanılır gibi değil. Tümüyle gerçek dışı ve etkileyici. O kütleyi bu şekilde dengede tutabilmek her babayiğidin harcı değil.   Beyefendi oğlunu, Lucas’ı model olarak almış, pek de iyi etmiş. İnsan aferin diyor. Başka bir aferini de Ocak 2013’de bu heykeli satın alıp Singapur Park ve Bahçeler Müdürlüğüne hediye eden Bay ve Bayan Masagung ‘a gönderiyorum…  

Marc Quinn | Planet | 2013? | Singapur 
Kentin içinde, özellikle Orchard Road adlı şık ve önemli alışveriş caddesinde de yapı girişlerine serpiştirilmiş heykeller var. Ama biraz sıradanlar sanki. Anlaşılan perakendeci tüccarların, katlı mağaza sahiplerinin, büro binalarını işletenlerin bankacılar (faiz lobisi) kadar paraları yok. İlginç olan tek şey o cadde üzerindeki oldukça iddialı ama fazla iş yapmadığı her halinden belli lüks alışveriş merkezi/lüks lokanta/lüks butik (genç, gelecek vaat eden avantgarde modacı motifi yeryüzünün bu bölümünde de yakamızı bırakmıyor ne yazık ki) barındıran yapının en tepesine çıkıştaki “Merdiven, Bulutlar ve Gökyüzü”  adlı 2009 tarihli çalışma.  Singapurlu, 1969 doğumlu  bay Victor Tan’a aitmiş.  

Victor Tan | Merdiven, Bulutlar, Gökyüzü| 2009 | Singapur 

Metro istasyonlarından birinde de eli yüzü düzgün bir şey görüyoruz. Kentle ilgili her şey gibi, heykel, plastik, zart zurt açısından da  epey ilginç bir yer bu Singapur.   Amma netice itibarıyla burası tropik yer…  Yok mu bir meyveleri? Ya da, bi sebze bişey? İnsan onun heykelini yapar hiç olmazsa”. Diye söylenmeden edemiyor insan. Yapa yapa, birkaç ay yıkanmadan giyilmiş çorap gibi inanılmayacak kadar pis kokan ve  mevsiminde kamu taşıtlarına, çoğu binaya onunla  girilmesi yasak  fevkalade lezzetli bir meyve, “durian” kabuğuna benzeyen (bu yolculukta mevsimi değildi hamdolsun)  sahnesanatları merkezi, akustiği akıllara zarar 1 .600 kişilik konser salonu  filan  yapmışlar. Peeeh.

** Esplanade - Theatres on the Bay | DPA  ve Michael Wilford & Partners | 1995-2002 | Singapur 


Sanatın sıcaklığı içinizi ısıtsın.
Bvp
Edited By Miki

Tüm fotoğraflar BvP 

…………..

* UOB , United Overseas Bank: Singapur merkezli ve Asya’da pek güçlü bankacılık organizması. Bildiğiniz “faiz lobisi”nin önde gideni yani. Singapur’daki Kenzo Tange tasarımı merkez binaları artık bir parça yaşlı ama halen fiyakalı. 

** Hayır,  Maalesef yapıyı gezemedim. İşte böyle dışından... Orada burada tıkınmaktan, hayvanat bahçesi, Çin Mahallesi gezmekten buraya  vakit kalmadı. Utanıyorum kendimden. 











Ekim 28, 2013

Güven Anıtı, Ankara

Bayramları Ankara’da geçirmeye özen gösteriyoruz. Miki’nin ebeveynleri, o sevimli insanlar havalar soğumaya yüz tutunca ılıman ve sıcak bölgelerden Ankara’ya göç ediyorlar ve daimi ikametgahları anlı şanlı başkentimiz. Ebe ve veyn’le geçen birkaç günün sonunda terbiyeli bir insan olmak ve  Miki’yi üzmemek Tunalı’daki Kıtır’da  nihayetlenen bir Ankara gezisi ile neticeleniyor genellikle… (Bu defa kokoreç kötüydü, onu da söyleyeyim. Ayrıca, çalışanlar da pek mendebur. Genelde kendime yakın bulduğum bir karakter özelliği,  ancak hem para verip, hem kendi biramı kendim alıp, masalarında peçete bile olmayan bir yerde köpek muamelesi görmek pek hoşuma gitmiyor.  Yeni öneriler varsa, açığım) Mükafat gezilerinin  ana teması eski güzel kamu binaları, yeni ve saçma sapan kamu binaları, yeni ve görgüsüz kamu binaları. Miki bu yapıların çevresinde büyük  bir sabırla terörist filan damgası yemeyi göze alarak arabada oturuyor.  Ben de fotoğraf çekiyorum.  Son gezimiz bir parça heykel ağırlıklı oldu. 



Güven Anıtı | Ankara |1934 -1935
Kızılay’daki, yapıldığı günlerdeki adı ile (Polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimlediği için)  “Emniyet Abidesi”, şimdinin Güven anıtını en son seksenlerin sonunda Ankara’da “Güverte Er” olarak askerliğimi yaparken görmüştüm. Torpido isabeti alıp batmakta olan bir gemiden denize atlanırsa  kolayca çıkarabilme imkanı sağlayan,  iki yanından düğmeli bembeyaz pantolonum ve ben bir hafta sonu izninde etrafında epey vakit geçirmiştik. O zaman da ön cephedeki bronz figürler ölçek dışı, tuhaf ve ürkütücü gelmişti. Vücudun bu abartılı kas yapısı fazla boğum boğum geliyor bana (Krippel’in Afyon’daki anıtında da öyle. O zavallı da çüksüz müksüz ama hulk gibi… Neyse).  Altı metre boyunda bu iki heyula “D.C. Comics” karakterleri ile karakucak güreşçisi arasında bir yerde duruyorlar sanki.  Ama vücut dilinin, dinamizmin, hareket algısının oluşmasında gösterilmiş maharete diyecek yok. Elini duvara dayayıp güç alan yaşlı zat biraz soluklansın, dürecek defterimizi. Gençten olan ise bir saniye önce alttan yukarıya doğru savurduğu o balyoz ile saz (belki de levye demiri, kim bilir?) arasındaki şeyi tam baktığımız anda tutmuş; yeniden savurup, bu defa oturtacak gibi çenenin ortasına.


Güven Anıtı |Ankara | Ön , Ana Figürler| Anton Hanak | 1934
Anıtın  ağırlık merkezini oluşturan bu iki figür anıtın tümünü bitiremeden Ocak 1934’de ölen Anton Hanak tarafından yapılmış. Heykelleri çevreleyen ön ve arka yüzün kabartmalarını öğrencileri ve denildiğine göre yerel taş ustaları tamamlıyor. Zaten belki de bu yüzden iki yüz arasındaki işçilik ve ifade farklılıkları epey belirgin. Bence arka yüzdekiler, özellikle sağ taraftaki bilim ve sanat taifesini anlatan bölüm daha  oturmuş ve etkileyici.  Bu işlerin simgesi baykuş da duvardaki yerini almış ki, o da ayrı bir hoşluk.
Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

Faşist Heykel 101

Arka yüzdeki, ortada Atatürk’ün olduğu beşli grup asıl ününü Ankara’daki bu işten sonra kazanan Josef Torak tarafından yapılmış. Zat, Adolf’un (şu ufak tefek, tuhaf bıyıklı olan. Evet, o.) “yürü ya heykeltıraşım “dediği, Üçüncü Rayhın birinciye olmasa bile  (esas oğlan Arno Breker adlı başka bir herif) ikinciye gelen yontucusu. Heykelleri kadar zamparalığı ile de ünlü olduğu, Yahudi ilk karısını nasyonal sosyalizm dolmuşuna binip boşadığı, Çalışma bakanı Robert Ley’in ilik gibi hanımını - af buyur – düdüklediği rivayet olunuyorsa da, yazı heykel ağırlıklı olduğundan adamın başka işlerine girmeyeyim diyorum.
Güven Anıtı |Ankara | Arka, Ana Figürler| Josef Torak | 1935

1935
Orada duran tam anlamıyla dönemi ve peşi sıra gelecekleri anlama kılavuzunu andırıyor. Uçları aşağı doğru sımsıkı kapalı ağızlar ve çatık kaşları ile asık suratlı,  ele ele tutuşan kaslı erkekler! Torak Almanya’ya döndükten sonra bu motifin benzerlerinden epey yapıyor. En bilineni de,  1937'de Paris'te düzenlenen Dünya Fuarı için yaptığı “Yoldaşlık” isimli grup. Bu heykeller Albert Speer'in tasarladığı o çok acayip Almanya Pavyonunun önünde duruyorlar. (Karşılarında da en az onlarınki kadar acayip Sovyetler Birliği Pavyonu duruyor)  Doğal olarak işin içinde yine el ele tutuşan, şallak mallak adamlar var. Fakat bizim heykel ustası akıllı olduğundan, Krippel’in Afyon’da düştüğü hatayı tekrarlamayıp, buradakilerin takım taklavatı örtmüş. Fakat ne olursa olsun çok güzel ve gözüme zebanilerden daha usta işi görünüyor.  Bunda muhtemelen gün ışığının da payı var. Torak’ın şansına o tarafa yumuşak, difüze ışık tam karşıdan vuruyor ve güzel bir kontrast sağlıyor. Oysa Hanak tarafında ışık arkada ve kaidenin vuran gölgesi ile iyice çamur gibi.  Belki de o heykellerin bronz oluşu kaide ile bir şekilde uyumsuzluğa neden oluyor. Torak Heykellerinin altına Romen rakamı ile “1935” yazılmış, o da çok özenli ve bütünün bir parçası olarak algılanıyor. Oysa önde, alt frizdeki “TÜRK ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN” yazısı  fazla aralıklı ve -yine- bronzun rengi yüzünden uyumsuz –muş gibi.


"Yoldaşlık" | Josef Torak
Paris | 1937
Sınıfta Kalan Alegori ?

Erken Cumhuriyet Türkiye’sinin pek az sayıdaki alegorik heykelinden biri bu (Osma:143). Diğerleri Afyon’daki Zafer Anıtı (1396) ve Menemen’deki Kubilay Anıtı (1934). Onların anlatmak istediği en azından anlaşılabilir fakat tuhaf bir şekilde bu anıtta, özellikle ön yüzde “alegori” hepten güme gitmişe benziyor. Osma her ne kadar “bu sembolik figürler 1930’ların Türkiye’sinde ancak Yeni ve Eski Yönetim olarak yorumlanabilir” deniyorsa da,(Osma:102) bu şekilde yorumlamak için hayal gücünü epey zorlamak gerekiyor. Daha çok ağzımıza sıçacakmış gibi görünen iki yarı çıplak müzisyene benziyorlar. Müziğe duyduğu ilgi dolayısıyla şu müzisyen benzetmesi çok ta uydurma olmayabilir. Adamcağızın ölümünden sonra teslim edilen figürleri  bir heyet eşliğinde (nedense, sipariş verilmiş/satın alınacak  bir nesne için o şeyin üretildiği  yabancı ülkeye  gidilmesi gerekir,  bu da mutlaka “heyet” le olur. Maalesef cennet vatanımda yurt dışından alınacak/yaptırılacak çook nesne olduğundan/olacağından, bu hoş geziler süreceğe benzer) almaya  Viyana’ya giden Şükrü Kaya ne düşünmüştür ? Hayır, yapana da soramaz “Anton! Kardeşim, nedir bu böylecene demekteyim haaa?” diye… Ölmüş gitmiş zaten adamcağız.  Nasıl döndüler yurda acaba altışar metre boyunda iki adet bronz çalgıcı-zebani ile?

Tüm düzenlemeye, havuzlara, kaidesindeki özene (onun tasarımı da Holzmeister’e ait) rağmen bu ilginç heykel grubu ortasında kaldığı keşmekeş içinde olağanüstü anlamsız ve absürt maatteessüf. Üstelik yıllar içinde büyüyen ağaçlar işin etkisini daha da azaltmış.  Eski kartpostallarda görülen o uçsuz bucaksız çorak boşluk ortasında çok daha etkileyici. Ve muhtemelen oraya konduğundan beri hiç bakılmamış olduğundan oldukça yıpranmış.  Kaidesinde ve heykellerde eksik parçalar var. Bazıları da epey büyük. Fakat en kötüsü, bu görkemli şey güvercinlerin istilası altında. Her yere sıçıp duruyorlar, özellikle gölgelik alanlar vıcık vıcık, kaygan  kuş boku. Lanet kurumuyor bir türlü anlaşılan. Bu yüzden ortalık kümes gibi kokuyor!

Etrafa sinmiş o pis taşralılık, arabalar, insanlar, karşıdaki, inanılmaz bir şekilde yarışma  ile projesi elde edilmiş bombok bina ve altındaki hamburgerci… Tüm bunlar o sonbahar öğleden sonrasında Güven Anıtı’na hiç, ama hiç iyi gelmiyor.  Evet, Güven Anıtı’nın heykelleri 30’ların Moskova, Nürnberg veya Torino’sundan, Tiran’ından ışınlanmış gibi. Oralarda çok benzerleri var. Yapılanı yönetici sınıf kibrinin bir tezahürü, devlet eliyle yüceltilen faşist sanat filan diye okumak da mümkün. Ama, kaynakları son derece kısıtlı bir ülkede yeni bir dünya kurup, yönetmeye soyunan yöneticilerin bu yeni yaşamı oluşturma sürecine gösterdikleri özen ve derinlik (tamam, alegori her zaman sökmemiş olabilir) günümüzün sığlığı ile karşılaştırılınca çok etkileyici. 

Yine de insan 1930’larda başkentin civar kasabalarından (kentte yaşayanların bir parça alışmış olduklarının düşünerek) kente gelmiş (muhtemelen yürüyerek) köylülerin,  İçişleri Bakanlığı eliyle yaptırılan   “polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimleyen” bu anıtla ilgili neler söylemiş olacaklarının düşünmeden edemiyor!

Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

BvP

Edited By Miki

Fotoğraflar, BvP
…………..

Osma, Kıvanç; Cumhuriyet Dönemi Anıt Heykelleri (1923-1946),  Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara, 2003.