Emsallerine faiktir

İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İspanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nisan 25, 2010

“Atma Monturiol! Hep din kardeşiyiz”

“İspanya turları; Ortaçağ havasını solumaktır... Margarita & Sangria içmektir... Paella yemenin hazzını tatmaktır... Adalarında güneşin tadını çıkarırken bir yandan da dağlarında kayak yapmanın zevkini yaşamaktır... Boğa güreşi izlemektir... Festival heyecanı…” deniyor, internetteki onlarca, birbirinin aynı “gelin size İspanya turu dayayalım” sitelerinden birinde.
Haklılar elbette, Yahya Kemal Beyatlı Hz. de, “zil, şal ve gül” buyurmuş zaten. Yetmişlerde İtalyan yazar çizerlerin hayatlarında görmedikleri bir ülkenin, uydurulmuş folkloru boyunca saçmaladıkları vahşi batı çizgi romanları, filmleri türünde bir şiir bu. Ama, zorum “Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden” [1] şairle değil.
Zorum, kafamızdaki İspanyol, İspanya imgesi ile ilgili. Bu kadar salak mıyız gerçekten? Tamam, Yozgat’ta bir alışveriş merkezinin altı kişilik asansörüne on bir adedimiz binebilir, aşırı ağırlık yüzünden asansör düşüp bazılarımız ölebilir. Hatta konu ile ilgili soruşturma bile başlatılmış olabilir. Ama, İspanya denince aklınıza hakkaten, zülüfleri yukarıya kıvrık, uzun siyah saçlı karılar ve can çekişen boğalar mı geliyor? Eğer öyleyse buradan sonra okumayı kesin. Nebleyim, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay “Kürksüz Noel Baba” tartışması başlatmış. Onu okuyun. Kürksüz Noel Baba? “Etsiz Çiğköfte” tad ve kokusunda değil mi?

Ertuğrul Günay (Sayın) kutu açılınca  hızla fırlayan yaylı oyuncak etkisi bırakıyor bende. Hani şu oynak bir yay ucuna iliştirilmiş kafa ve yarım gövdeden müteşekkil olanlardan… Dar bir blazer çeket içinde, kollarını çokça hareket ettirerek, sürekli üzgün ve yorgun bir yüz ifadesi ile - ve fakat bir o kadar da aydın, erdemli, uygar - o sempozyum senin, bu sergi açılışı benim koşuşturuyor. Tartışmalar başlatıp yüreğimizi başını soğutuyor… En son, kasabaya “Diskobolus” da getirtti. Hamdolsun.
Yahya Kemal Beyatlı Hz. ve Ertuğrul Günay (Sayın)’dan, anca sıra geliyor şimdi bahsedeceğim İspanyollar ve tuhaf icatlarına. Bu insanlar görünüşte bizimkine epey benzer-siz öyle sanın tabii-bir iklim ve coğrafyanın mahsülleri. Hani şu, “Akdenizli olmak” gevişi var ya, olur olmaz çiğnediğimiz... hah, ondan işte. Yüzyıldan az süre içerisinde bizim neden böyle üç kişi sayamayacak olduğumuzun nedenlerini  Fatih Altaylı, Uğur Dündar, Nihat Genç falan hep biliyordur da, benim aklım ermiyor bu işlere pek.

Lafı Narcís Monturiol Estarriol isimli Katalan bir mühendise getireceğim. Yahya Kemal’in duyduğunu sanmıyorum. Hem, o zaten Endülüs’de olan bitenle ilgilenmiş. Endülüs’te raks, Katalonya’da taşaklı işler var. Sanat, edebiyat, mühendislik, mimari, heykel... İşe yarar ne bok varsa buradan çıkıyor. Miro, Gaudi, Sert gibi, [2] benim gibi birinin bile yapıtlarından haberdar olduğu  çağdaş sanatçılar, şu bizim mühendis Narcis falan hep buralı.

Bu zat, bir mercan dalgıcının ölümüne şahit olup fevkalade üzülüyor. Üzülüyor üzülmesine de, uzun süre sakal falına yatıp aklına gelen ve şu sualtı işlerini güvenle yapabilecek bir sualtı teknesi fikri para pul olmadığında hep başka baharlara kalıyor. Oysa geminin adı bile hazır: “İctineo”! [3] Eşin dostun himmeti ile toplanan paralarla [4], nihayetinde 1857’de çalışmalarına başlanan bu denizaltı  1859’da Barcelona limanında dalış denemeleri yapıyor. Hidrodinamik avantajlar yüzünden cihazın dışı balığı andırır biçimde tasarlanmış olsa da, basınca dayanıklı iç gövde küre şeklinde. Çağdaş denizaltı teknolojisine oldukça yakın bu tasarımda ara alan, balast tankları ve diğer ıvır zıvır için kullanılıyor. Ön ve arka tanklardaki su, basınçlı hava ile tahliye edilip yüzeye çıkış sağlanıyor. Elle çevrilen, teknenin arkasındaki pervaneler de hareketi sağlıyor. Aslında, hikayede garip olan çok şey var da, sanırım en acaip şey denizaltının tümüyle zeytin ağacı tahtasından inşa edilmiş olması! [5] Basınca dayanıklı iç tekne bakır ile kaplı. Hesaplarına göre ”İctineo” beşyüz metredeki basınca dayanabilir şekilde tasarlanmış, ama her halde birileri ona:

- “Atma Monturiol! Hep din kardeşiyiz burda”

Diyor ki, azami dalış derinliğini elli metre ile sınırlamış. Ama daha ilk dalışta su altındaki bazı kirişlere toslanınca, kedinin kuyruğunu çok çekmeyip [6], 20 metre ile yetiniyor. Teknenin içindeki hava yirmi metrede iki saat geçirmeye yeterli. Artan karbon dioksiti temizleyecek bir yöntem de geliştiriyor. Oksijen azalımının tespiti ise oldukça basit: Aydınlatma amaçlı bulundurulan mumun alevi kızıla dönüşünce, yukarı çıkmak gerektiğini anlıyorlar. Yaklaşık 50 civarında başarılı dalış yapıldıktan sonra, 1862’de bir tekne bizim dubaya bağlı İctineo’nun üzerinden geçmiş! Bay Monturiol’de çok daha gelişkin “İctineo II”yi yapmak zorunda kalıyor. İlk denizaltının gerçek boyda bir kopyası bugün Barselona’da, neden o kadar da muazzam bir müze olamadığına pek aklımın ermediği, çok güzel restore edilmiş donanma tersanelerinde mukim “Museo Naval” in girişinde duruyor. (Müzede etkileyici olan fazla bir şey hatırlamıyorum açıkçası, bir tanesi Juan de Austria’nın İnebahtı “Galeria”sının gerçek boyutlu -evet yine- kopyası ve kıyı balıkçılığı için kullanılan, ilginç konstrüksiyonlu bir Bask sandalı. Sanırım, koca müzede ilgi çekebilecek bir o vardı.

 
İspanyol icatlar aleminde mevzuubahis diğer bir zatın adı Don Emilio Herrera Linares. Daha doğrusu, Albay Don Emilio Herrera Linares! Narcís Monturiol Estarriol adı bir şey ifade etmediyse, bizim albay da bir şey ifade etmeyecektir doğal olarak. Kendisi 1935’de bir yıl sonra yapılması düşünülen stratosferik balon uçuşunda kullanılmak üzere bir basınçlı elbise tasarlıyor. Heyhat, 1936’da İspanya’da iç savaş başlıyor. Elbise için hazırlanmış kauçuk emdirilmiş ipek kumaşlardan Cumhuriyetçi milislere yağmurluk falan yapmak zorunda kalan katılan albay, 1939’da ülkeden kaçmak zorunda kalıyor ve 1967’de Fransa’da sürgünde ölüyor.

Omuzlar, el ve ayak bağlantıları, parmakları akordion formunda katlanmış metal ile esneklik kazandırılmış acaip bir elbise bu… İç kısmına ait sızdırmazlık deneyleri Sevilla’daki apartman dairesinin küvetinde yapıldıktan sonra, Madrid’deki “Cuatro Vientos” Hava Üssünde basınçlanmış haliyle hareket edilip edilemediği başarıyla deneniyor [7]. Başlık camında buğu önleme tertibatı, içerdeki şahsiyeti mor ötesi ışınlardan koruyacak filtre, gövde için kapalı devre ısıtma sistemi, aklınıza gelecek her şey var. Ama iç savaş “escafandra estratonautica" gibi fiyakalı bir ismi de olan bu icadın "içine sıçıyor” deyim yerindeyse…

Juan De la Cierva ? Murcia’lı zengin bir aileden gelen bu mühendisin adını da mı duymadınız? 1920’de “Autogiro”yu icad ediyor: Autogiro, tepesindeki büyük pervanenin uygun pal açısında serbest dönüşü sayesindeki kaldırma gücü ile dikey iniş kalkış yapabilen bir tür uçak. Bildiğiniz “Helikopter”in atası işte! Adam bunu icat edip, uçurup, o kadar başarılı oluyor ki, Fransa, Amerika, Japonya ve Almanya’da, lisansla pek çok Autogiro üretiliyor ve kullanılıyor. Maalesef 1936’da 41 yaşında bir uçak kazasında ölüyor. Sanırım sözünü ettiğim İspanyollar içinde en bilinen, tasarladığı en tanınmış olanı. Cierva’nın üretmiş olduğu iki adet autogiro [8] bugün Madrid Cuatro Vientos’taki o inanılmaz havacılık müzesinde sergileniyor. Madrid’e giderseniz: Eh, eşşek değilsiniz ya, gidin görün.



Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'



Yok! BvP’de bu lafları edecek akıl n’arasın? Yahya Kemal Beyatlı söylüyor bunu.

Edited By Miki.

[1] Kim söyler bunları? Hangi götten çıkar bu laflar? “Piyasalar kabullenmiyor”, ya da “”Mercedes C180’leri tutmuyorlar” gibi bir laf bu da. Ama Wikipedia’ya yazan sağlam bir yerlerden duymuş sanırım.
[2] Aslında Salvador Dali’de Katalan ama, karısını genç heriflere düzdürürken seyredip 31 çeken bu paragöz, maskara pezevengi saymak içimden gelmedi!
[3] İctineo: Yunanca “icthus” ve “naus”dan türetilmiş: Balık-tekne denebilir.
[4] Dikkatinizi çekerim, 1850’lerin İspanya’sında komik isimli bir herif, “Ben denizaltı yapacam arkadaş” diye çıkıyor ve halktan bu işi için yeterli miktarda para toplayabiliyor!
[5] Yine kas gücü ile hareket ettirilen; ama tek cidarlı, metal bir denizaltı “CSS Hunley” Amerikan İç Savaşı sırasında, 1863-1864’de kullanılabiliyor. Onun atası sayılabilecek Hunley McClintock ve Watson’un “Pioneer”i ise,1860 tarihli.
[6] Kedinin kuyruğu çok çekersen sıçırtkan olur!
[7] Eğer, gerçekten dediği gibiyse, bizim albay olayı B.F. Goodrich’den de, David Clark’tan da önce bitirmiş, çıkmış şuraya oturmuş.
[8] c.6–maalesef- replika, c.19 orjinal, 1932 tarihli.

Fotograflar:

İnternetten aldığım, muhtemel artık hiçbir hakkı mahfuz olmayan escafandra estratonautica fotografı hariç. Diğerleri Bvp

1. Mayıs 2006. Madrid, Museo Prado. Girişteki Bronz “Carlos V” heykeli. 16. Yy. İtalyan heykeltıraş, Leoni. Katalog numarası: E00273
2.3.4.5.6 Ekim 2008. Barcelona, Museo Naval. İctineo I, İctineo II, Ölçekli model, Galeria Juan de Austrias, Replika.
7. Mayıs 2006. Madrid.Cuatro Vientos, Museo del Aire. Cierva c.19 Autogiro
8.9. Mayıs 2006. Madrid.Cuatro Vientos, Museo del Aire. Saab Viggen, Ju52,


Nisan 09, 2009

Ferrarisini Satan II. Filip

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor aslında. Bir süredir yerel seçimler ve bizim mahalleye muhtar olmayı kafaya koymuş bir hıyarın seçim vaatlerini döşediği broşür ile ilgili bir şeyler yazmak niyetindeydim. Seçimler de geçti gitti. Saçma sapan bir konuda “avukatlar ordusu” ile bizim adımıza mücadele etmeyi garanti edecek bu moron hakkında bile yazmak istemiyorum. Oysa başka biri daha vardı, son haftalarda kendisi ile yapılan bir röportajı okuyup çok beğendiğim, “sadece Tom Ford giyiyorum!” diyerek Boğaz siluetine ana avrat söven bir binanın en tepe katında oturan mimar... O da olabilir bak. Fakat sonra, yakın zamanda yazıştığım bilge eski akrabamın: “…Aklı bizden daha kıt olduğunu düşündüğümüz insanlara vurmak, biraz sakat insanı dövmek veya mahallenin delisini çomakla dürtmek gibi kaçıyor…” dediği geliyor aklıma. Söylediği çoğu şey gibi bu da itidal ve sağduyu içeren saptama. Yine aynı günlerde Aydın Boysan “iyi cacık nasıl olur?”u anlatıyordu. (Bu tür tariflerin olmazsa olmazı; biz ölümlülerin aklına gelmeyecek açılarla kesilmesi gereken zerzevat, en basit baharatın mutlaka özel bir yerden toplanması gerekliliği ve ancak laboratuar ortamında sağlanabilecek karışımlar. Yoğurda katılması gereken yüzde yedi oranında -sızma elbette- ve çoook iyi çırpılması gerekli zeytinyağı falan gibi.)
Yazıda şu veya bu şekilde “hıyar”dan bahsedecek olmak iştah kabartıcı olsa da, bir kenara bırakıp basit bir gezi yazısı ile uğraşmak hem eski akrabam hem de benim için daha sakinleştirici belki .

Madrid’den çıkıp 30-40 kilometre kuzey batıya doğru dingin, kırlık Sierra de Guadarrama bölgesine gelindiğinde sağınızda, ama yoldan görünmeyen bir vadide iç savaş sırasında boğuşan taraflardan yaklaşık kırk bin kişi gömülü. İspanyol Faşist Hareketi öncüsü olan zat ve General de, vadideki neoklasik tarzda inşa edilmiş bazilikada mukim. Yapımında yirmi bin Cumhuriyetçi esir ölesiye çalıştırılarak “kefaretlerini” ödemişler. Adolf ve baş kalfa Albert Speer’in hayallerini süsleyebilecek bu granit mezranın bir atraksiyonu da yüzelli küsür metrelik yüksekliği ile yer yüzündeki en büyük haç. Esas konumuz bu değil. Görmeniz gerekli bir yer de değil, malumatfuruşluk dağarcığınıza katkısı olsun diye yazıyorum. Esas görmeniz gereken yer yaklaşık on beş kilometre daha kuzeyde Abantos Dağı eteklerindeki San Lorenzo de El Escorial adlı kasaba…
Çok güçlü, çok Katolik İspanya Kralı İkinci Filip Avrupa Kıtası’ndaki Protestanlardan “illallah” demekle; kendine bir manastır, bir Kraliyet Sarayı, soyu sopunun şöyle ağız tadı ile gömülebileceği bir nekropol ve bir okul yaptırmaya girişir. Abantos Dağı'nın graniti ve yeni dünya’nın altını bitip tükenecek gibi değildir. (Aslında hiç bu kadar uğraşmayıp Madrid’de kalıp, Calvin ve Luther’in bacaklarına birer sıktırsaydı da olurdu bence, neyse… Kral bu. En iyisini bilir.) Yapıya 23 Nisan 1563’de başlanıyor. Mimar Toledo’lu Juan Bautisa ellerine tükürüp kazmaya sarıldığı bu yıl Pieter Brueghel’de “Babil Kulesi” isimli yapıtını tamamlıyor. (Viyana’ya falan giderseniz, eh, gidip bir görmekte yarar olabilir.) Bu ikisi dışında o yıl Avrupa’da “tık” yok deyim yerindeyse. Din derdiyle birbirlerini yiyorlar. Neyse, bizim Toledo’luya ecel terzisi 1567’de don biçince, çırağı Juan de Herrera geçiyor dümene ve 1584’de, 21 yıldan kısa zamanda bir tamam bitirip, elleri göbeği üzerinde kavuşturaraktan çıkıp şuraya oturuyor. Yapının alt katında tüm bu mimari serüven, maketler, orjinal çizimler, bin bir türlü mimari alet edevat, çeşit çeşit sergileniyor. Yeterince sapıksanız mutluluk içinde sadece burada bir gün geçirebilirsiniz.
Izgara plan (gridiron) uygulandığı her yerde yazılıp çiziliyorsa da, bu ölçekte ve azamette bir yapı için 16. yy’da akla başka bir strüktür gelebilir miydi? İnsan merak ediyor hakkaten. Buna rağmen geleneksel inanç, İ.S. 3. yy’da Izgara üzerinde kebap edilerek öldürülmesi münasip görülen bir azize hürmeten ızgara plan uygulandığı yönünde!

Yapının tümü granit. Her şey, ama her şeyi granitten münasip görmüşler. Taşların işlenişi içeride ve dışarıda aynı, hafifçe pürüzlü bırakılmış. Koskoca İspanya Kralı jant kapağı gibi pas parlak, ve cilalı yapmamış. Bu tam kıvamındaki kabalık, yapının kimliğine uygun ağırbaşlı, çetin ve mütevazi tavıra tam oturuyor. Düşününce: ne zor iş, hem saray ama bir o kadar da manastır gibi fakat biraz da mezarlık vs. Çok telden çalan binalardaki bu kimlik sorununun üstesinden gayet güzel gelmiş Toledo’lu.
Dışarıdaki muazzam alan, bir tarafından Yunan haçı planlı bazilikaya cepheli hafif karanlık, basık bir avluya açılıyor.

Bu bazilikanın yaklaşık yüz metre yükseklikteki kubbesi St. Peter’inkini andırsa da, onun kadar oyuncaklı değil. Düz, ağırbaşlı Romanesk bir üslupla çok güzel becermiş işi adamımız. Dış tarafta dağı ve ovayı kavrayan inanılmaz, çok etkileyici bir bahçe var. Yapının muhtemelen dağın eteğinin en alçak noktalarından birinde, ama ovadan da yeterince yüksek. Bahçe aşağıda da devam ediyor. Sakin, dingin ve güzel. Yanı başınızda dağ, granit lenduha ve yeşil, sakin dingin bahçe. Yapının içinde Kralımızın hususi dairesi, muhtelif ölüler ve akılları fıkara bedenden söküp alabilecek güzellikte bir kütüphane var… Çeşitli yangınlarda bir bölümü yok olmuşsa da, hala sahip olduğu binlerce nadir kitap ile Avrupa'nın önemli kütüphanelerinden. Maalesef bu bölümde fotoğraf çekmeye izin vermedi Bay İspanyol Kültür Bakanı. Çok kaliteli, güzel ciltler içindeki kitaplara kek gibi bakıyoruz öyle, şöyle bir basamağa çöküp, içlerine bakmak ne kadar isterdim halbuki.

Bu güzelim yapı ile ilgili yazacaklarım bitmedi. Kültürün evrenselliği gibi, görgüsüzlük de evrensel. Abantos Dağı eteklerinde yine karşılaşıyorum bu gerçekle! Dış avludan içeri giren bir Ferrari’ye takılıyor gözüm bir an… Dar kapıyı dolduran, alımlı giysiler içindeki Madrid’li küçük burjuvalar (bilimsel olsun diye “cemiyet hayatının ünlüleri” demedim yoksa, bok her yerde aynı bok, bunlar İspanyolca konuşanları o kadar) dar kapıdan gürültü ile geçip Bazilikanın avlusuna girmeye çalışan ferrariyi seyrediyorlar. Hafif çiseleyen yağmur şiddetini artırmış olsa da, goy goy devam ediyor. Biz salak turistlere de eğlence çıkmış durumda, ben karıları tarassut ediyorum, ama yok…Bura cemiyet hayatının orospularında, bizdekilerde olan o şey -hava- yok! Bunları bir kenara bırakıp avludaki sürreal manzarayı seyretmek daha ilgimi çekiyor. Yine epey lüks, ağırbaşlı bir limuzin içerisinde gelen yavru gibi gelinin de avluya girişi ile misafirler de nikah törenine icabet etmek üzere bazilika’ya doğru ilerliyorlar.
Doğal olarak bizler davetli falan değiliz. İyice acıkmış olarak, kasabadaki et lokantalarından birine seğirtiyoruz. Yolda bir an aklımdan “ya bizim inançlı cemiyet hayatı ünlülerinin de aklına günün birinde böyle bir şey gelir mi heyvah? Nikah Topkapı Sarayı’nda Zeynep Sultan Camii’nde, mevlüd Revan Köşkü’nde. Eh, gerdekten sonra gusül abdestini de III. Ahmet Çeşmesi’nde…” düşüncesi geçiyor.Yüzümü buruşturuyorum, iştahım kaçar gibi oluyor...

Hürmetlerimle.




Edited By Miki

Kasım 29, 2008

Cuattro Vientos






Madrid, Quattro Vientos daki İspanyol Hava Hüzesi, ya da onların deyimi ile “Museo del Aire” Madrid deki onlarca müze ve görülecek yerin yanında, Madridlilerce bile fazla önemsenmeyen yerlerden biri. Kent ile ilgili resmi turist rehberlerinde adı en alt sıralarda yer alıyor. (Ama, bunda garip bir taraf yok anlaşılan. Bizim kent rehberlerinde de Hava Müzesinden bahsedilmez pek. Uygulama böyle demek ki...) Müze’nin –yalnızca- İspanyol dilinde hazırlanmış internet sitesinde yol tarifini anlamak imkansız. Burada karayolu ile gidiş anlatıla-mıyor. Turizm danışma bürolarından birindeki, tek kelime İngilizce bilmeyen ve fakat yardımsever orta yaşlı teyzelerin bir dizi uğraş sonucu oraya metro ile ulaşılabildiğini fark etmeleri sonucu “ne olacaksa olsun” deyip yola çıktım. (O teyzelere, bu müzeyi soran tek turist olduğumdan eminim!)
Metro planının en sonundaki Cuatro Vientos’a gitmek kent merkezinden yaklaşık otuz dakika. Otoyol kenarında; unutulmuş, sevimsiz ve uykulu bir banliyönün kıyısına gelindiğinde uzaktan eski, tuğla hoş yapılar, çatıda bir radar anteni ve inip kalkan ufak uçaklar müzeyi işaret ediyor.
Bugün askeri ve sivil eğitim uçakları tarafından kullanılan Cuatro Vientos 1911’de kullanıma açılan ilk İspanyol askeri hava alanı. İki yıl sonra, 1913’de İspanyol Hava Kuvvetleri resmen kurulduktan sonra uzun yıllar kullanılmış


Epey eski ve hareketli bir hava gücünün birikimini müzede sergileme fikri 1966’ya kadar gidiyor. Bölgedeki çalışmalar 1979 yılında başlamış ve müze 24 mayıs 1981’de kapılarını açmış. Doksanların başında yapılan yenilemeler ile 1993 yılında müze bu günkü halini almış. Şimdi, 170 civarında çeşitli hava aracı, 90 kadar uçak motoru ile birlikte yaklaşık 60.000 (evet altmış bin!) objenin sergilendiği, 37.730 metrekarelik açık, 7.039 metre kare kapalı alanı ile, insana aklını kaçırtacak bir yer… (kapalı alanda sergilenen 110 civarında uçağın ve tüm motorların inanılmaz şekilde restore edilmiş olduğunu da aklınızda tutun)

Savunma Bakanlığı tarafından yönetilen bu müzede, hava araçlarının önemli bir bölümü üç adet havadar tepeden bol ışık alan son derece temiz ve bakımlı hangarda sergileniyor. Diğer kapalı alanlar: büfe işlevi gören İ.E.T.T. bilet/mavi kart veznesi kıvamında prefabrik bir ünite (Müze’nin içine çay içerek zevzeklik yapmaya müsait bir “gazino” yapmayı akıl edememiş olmaları çok garip tabii). Onarım/ restorasyon hangarları ile hatıra eşya, kitap, ıvır zıvır bulundurması gereken, ama bu konuda oldukça çorak bir kütleden ibaret. Burada, birkaç kitap, oldukça albenisiz ama sıkı olduğu her halinden belli, müzeye ait süreli bir yayın – tabii İspanyolca- dışında bir şey yok maalesef. Evrensel devlet sektörü işletmeciği prensipleri doğrultusunda, İngilizce Müze kataloğu kalmamıştı ve ne zaman geleceği de belli değildi….Neyse ki, kötü işletmecilik bu mekanın dışına çıkmıyor. Mekan son derece temiz, bakımlı. Sizi dikkatle izleyen ama, işinize de fazla karışmayan nazik sivil görevlilerle maalesef işaret dili ve gülümseyerek anlaşabiliyorsunuz. Uçakları çeviren kordonun içine girmeden fotoğraf çekimi -flaşlı veya flaşsız-yapabilirsiniz. Aslında, bu kuralı da esnetmek mümkün. Bir gün önce fotoğraf çekerken zorlandığımı fark eden görevliler, ertesi gün gerek duyduğumda gözetim altında kordonları geçip fotoğraf çekmeme izin verdiler.
Ortalıkta sürtmeye başlamadan önce son birkaç söz:
- İspanyol Hava Kuvvetleri’nin gönlü oldukça zengin. Daha önce 0.60 euro gibi bir para olan giriş ücretini de artık almıyor. Fakat girişteki kulübede mukim, orta yaşlı fakat “mihrap” son derece yerindeki teyze’den bilet almak zorundasınız. Herhalde bileti hatıra olarak çerçeveletip asın diye veriyorlar.
- Bir devlet birimi -üstelik de Akdenizli bir devlet- olduğunu unutmayasınız diye, Müze sadece 10.00 ile 14.00 arası açık! Zaten toplam 60.000 objeye bakamayacaksınız, ama gezi planınızı en az iki gün üst üste gidecekmiş gibi düzenlemekte ve mümkün olduğunca erken gitmekte yoğun yarar var.
-İç Mekanlarda ışık genellikle yeterli olmakla birlikte, fotoğraf çekimi için bir üç ayak bulundurmak işe yarayabilir.

Kasım 20, 2008

Orada bir Pavyon Var Uzakta


Ecnebi bir memlekete gitme hallerinin sevdiğim bir tarafı da, (tıkabasa yemek yemek ve değişik biralar içmeyi saymaksak), acıklı ve donanımsız bir üniversite öğrenimi sırasında ancak kitaplarda görülen,; tam da ne bok olduklarının, ne anlama geldiklerinin anlaşılamadığı yapıları görmek. İnsan evladının yapılarla ilgili algı noktasının bu tür bir deneyimle ne ölçüde değiştiği hususunda fikrim var ama bunu zikredecek takatim yok. İsteğim de yok aslında. Çok istiyorsanız siz kafa yorun.

Bu gereksiz ve esasen hiç bir işe yaramayan dürtü ile yakın zamanlı bir İspanya seyahatinde yolum Barselona'ya düştü. Bu durumda Mies van der Rohe nam Alaman mimarının 1929 Uluslararası Sergisi için tasarladığı pavyonun yeniden yapılmışını görmemek olmazdı. Olmadı da...

Çokları tarafından şimdiye dek tasarlanan en zarif modern mimari yapısı olarak tanımlanan bu "şey", içinde herhangi bir şeyin bulunmadığı bir nesne. Kesenin ağzının sonuna kadar açıldığı ve Mimar'ın el parası ile gerdeğe girdiğinin - hem de oldukça iyi girdiğinin- kanıtı bir düş ürünü. Bir mimari “olur da, bu kadar mı olur”. En azından bindokuzyüzyirmidokuzda öyleymiş.

İç avludaki Kolbe yontusu dışında, Adamımız "ulan çok boş oldu, hele şurdan bir dizi mobilya üfürsem ve de içeri salsam gerektir" dediğinden, oturup bir dizi mobilya tasarlamış. Bugün Banka ve reklam ajansı lobilerinde sıkça rastladığınız, Züppe mimar ve iç mimarların oraya buraya serpiştirmekten hoşlandığı son derece zarif “Barselona Çeyr” denen koltuklar… (Şimdiye dek bunlardan birine oturamamış olanlara sesleniyorum. Üzülmeyin. Oldukça rahatsız, muhtemelen de oturulsun diye de yapılmamışlar zaten).

Ablamın öğrencilik yıllarından sonra bana devrolan Peter Blake’ in Mies van der Rohe kitabına her baktığımda bu bina/pavyon/nesne ya da her neyse, travertenden bir tabanın üzerine (en pahalısından elbette) uçarcasına konumlanan gri cam, yeşil mermer yatay/dikey düzlemler ve onları taşıyan sekiz adet krom kaplamalı çelik kolon tarafından tanımlan mekanlar ve ışık/karanlık oyunları beni şallak mallak ederdi. Hırslı bir mimarlık öğrencisi iseniz ilginç bir deney aslında: Beleşe yetenek-sizliğinizi sorgulama fırsatı…

Rivayete göre, sergi sonunda sökülen yapı Almanya’ya götülüyor ve bir daha da kendisinden haber alınamıyor! Durun, hemen “hassktir” demenin alemi yok. Bu ufak nesnenin Modern Mimarlık üzerindeki etkileri o kadar güçlü ki, sonraki elli yıl içinde bizim mimarın yaptığından daha “Miesian” binlerce yapı yeryüzünün orasında burasında boy gösteriyor. Bir tür konstrüktif ad nauseam hadisesi yani.

Hikaye burada bitti mi? Hayır. Cristian Cirici, Fernando Ramos ve Ignasi de Sola-Morales adlı üç mimar beyfendinin önayak olması ile yapı aynı yerde orijinal uygulama projesinden yararlanarak 1983-1986 yılları arasında yeniden inşa edildi. (Meraklısına: yapının içindeki hediyelik eşya dükkanında bir sürü bok püsürün yanında bu çizimlerden de satıyorlar. Hani alıp Söke ovasında falan bir tane yapmak istersiniz diye söylüyorum).

Bu işlere kalkışıldığı dönemde çok öğrenciydim. Çok nahif ve cahildim. O kadar ki, Türkiye’deki sarı saçlı kadınların tümünü doğal sarışın sanacak kadar…Yıllarca, Barselona’da yapılanın güzel bir şey olduğunu düşünecek kadar devam etti bu cehalet. Taa ki İkibinsekiz yılının bir ekim günü Pandora’nın kukusu açılana dek.
Bu gün hala sergi/fuar alanı olarak kullanılan pek büyük alanın içinde fazla yürümeden ulaşabilmek olası kukuya. Ana kapıdan girip, yolun iki yanındaki büyük sergi salonlarına abuk sabuk makinaları sokmaya çalışan ve forklift ve amele ve elektrik kablosu kalabalığını yarıp geçmeniz yeterli. Sağa Dönüp, bir süre yürüdükten sonra karşılaşacaksınız onunla. Iskalamak imkansız.

Orada duruyor. Katalanca’yı çok iyi görüştüğünden emin olduğum Katalan bir oğlan duruyor kapıda. Bütün gün kapıda durmaktan yorulmuş. Sıkıntı ile ile size iki yuro’nuz olup olmadığını soruyor. Yoksa giremeyeceksiniz çünkü. “Paraysa para” deyip giriyoruz içeri. “Aslında içine gireceksin de ne olacak. Dışardan bakılsın diye yapmamış mı adam bunu?” diye soruyorum kendime. Ama, duvarlara elimi sürmek, iç havuzu yakında görme dürtüsü ağır basıyor. Dalıyorum içeri. Beklediğim gibi olmuyor…Yeniden yapmaya çalışmışlığın acıklı kokusu var içeride. Kullanılan malzeme, yapı kalitesi hayal ettiğim gibi değil. İç mekandaki halıların üzerinde ayak izleri var ve buruşuk. Camlarda ve fazla parlak olmayan mermer duvarlardaki parmak izlerini görünce benim de içim buruşuyor. Etkileyici, kusursuz bir formu oluşturmuş tüm bu malzemelerinin 1929’da bu şekilde bir araya getirilmemiş olduklarına eminim. Kötü bir işçilik ve boktan malzemelerle ortaya çıkan sonuç insana “keşke hiç yapmasalardı” dedirtecek kadar tatsız. Ruhsuz bir kutu gibi görünüyor gözüme.

Oysa, Mies’in binalarını görmek her zaman heyecan verici. Chicago’da IIT kompleksinde çoğu oldukça bakımsız binaların, Birinci ve ikinci sınıf mimarlık öğrencilerince hala kullanılan proje stüdyosunun, pencerelerinden perdeler ve abajurlar görünen, birilerinin oturduğu göl kıyısı apartmanları inadına büyüleyici. Belli bir işlevi olmayan, aslında gerçek bir yapı bile olmayan bu kütlenin yeniden yaratımının olanaksızlığı belki de malzemesinde değil. Sanki varoluş nedeni ortadan kalkınca ruhu da uçup gitmiş gibi.

Bu kadar hayal kırıklığına uğramamam gerekir aslında. Kötü yapılmış ruhsuz bir replika da olsa, her şeyin başladığı yerdeyim işte. Dikkatimi açık havuzun uzun kenarına paralel giden duvara çeviriyorum. Havuzun karşısından, sonbahar güneşi altında çok güzel görünüyor. Kafamda mekanı parçalara ayırıp sadece bu bölümü algılamaya çalışıyorum. Duvarın önünde zarif bir bank var. Çok, ama çok güzel namussuz. Karımın küfretmesini sağlayacak kadar uzun bir süre duruyorum karşısında…Sonra: sonra, ayrılıyoruz oradan. Canım bir bardak bira ve puro istiyor. Çıkarken Katalan oğlan bizden çıkış için para talebinde bulunmuyor. Seviniyorum. Bir tarafı ağaçlı yolda yürürken ağaçların altına dizilmiş üç dört tane plastik/portatif kenef görüyorum. Gülme tutuyor o kadar…