Emsallerine faiktir

Arkeolojik Muayene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkeolojik Muayene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 19, 2013

Girne Batığı

Kıyıdan yaklaşık iki kilometre açıkta, Milattan Önce dördüncü yüzyıl sonlarında batmış “Girne Batığı” olarak adlandırılan küçük ticaret gemisinden kalanlar bu gün Girne Kalesinde sergileniyor.

Batık ve Ahşapların Konumunu Tespit için
Kullanılan 2x2  m Izgaralar | 1967
Otuz metre derinlikteki yaklaşık 100 amforadan oluşan yığını Kıbrıslı bir profesyonel dalgıç 1967 yılında Pensilvanya Üniversitesi Müzesinden Dr. Michal L. Katzev‘e gösterir. [Aynı üniversiteden başka bir ekip, Dr. George Bass başkanlığında Akdeniz’in bu bölümünde kazılar yapmaktadır. 1960’da Gelidonya Burnunda bronz devrine ait bir batık (kayalık zeminde parçalanmış bu tekneye ait fazla ahşap bulunamaz),  62’de Bodrum yakınlarında Yassı Ada’da M.S. 7. Yüzyıla ait bir batığın kazısı yapılmıştır. 1967’ye gelindiğinde Yassı Ada’daki Dünyanın en büyük sualtı projesidir. Bu dönemi ve kazıların hikayesini çocukluk ve ilk gençlik kahramanım Bay George Bass “Archaeology Beneath The Sea” kitabında insani tarafları ile, güzel okunan bir macera romanı tadında anlatır. Neyse, esas hikayeye dönelim].  Bu yüz amfora sualtında yaklaşık 5.5 metreye 3 metrelik bir alanı kaplamaktadır. Önceleri çok ufak bir tekne batığı ile karşılaştıklarını düşünmelerine rağmen, yakın çevredeki sondajlarda çamurun altında daha geniş bir alana (20 x 10 metre)  yayılmış amforalar tespit edilir. Rodos tipi bu amforalar Milattan Sonra dördüncü yüzyılın son çeyreğine tarihlenir. Yeni geliştirilen türlü  kazı tekniklerinin yardımı ile (haritalama tekniğinden adapte edilen stereo fotogrametri ve kazı alanı üzerine yerleştirilen iki metre aralıklı ızgara buluntuların ve sonunda da, tekne ahşabının net konumlarının tespitine olanak verir)  iki  sezon boyunca teknenin kazısı yapılır.
 
Teknedeki buluntular o  dönem ticareti yapılan mallar, taşınış biçimi ve teknedeki hayat ile ilgili pek çok şey söyler:  Gemide on farklı tipte seramik taşıma kabı vardır. O çağda her liman kendine özgü kaplar içerisinde satar malını. Başka bir deyişle, tekne 10 ayrı limana uğramış, farklı mallar taşımış görünmektedir! Mevcut 404 amforadan 343’ü o çağın şarabı ile ünlü Rodos adasına ait tiptedir.  Bazıları kulplarında hacmen uygunluğunu onaylayan memurun mührünü taşır.  Taşınan başka bir mal da ayrı bir bölüme bulunan  yaklaşık 10.000 adet kabuklu bademdir.  Belli ki çuvallar içinde tekneye yüklenmiş, çuvallar çok uzun zaman önce eriyip yok olunca geriye badem yığınları kalmıştır.  Doğal olarak içleri çürümüş ama kabuklar 2.200 yıl boyunca sapasağlam durmuştur! İlginç mi? Dahası var:  teknede  ayrıca 29 adet elde buğday öğütmeye yarayan değirmen taşı  bulunur. İki parçadan oluşan bu öğütücülerin hiç biri çift oluşturmuyor,  mutlaka birbirleri ile uyumlu çiftler olarak kullanılan taşlardan satılmadan kalan veya hatalı olanlar yolculuğun bu aşamasında  balast olarak kullanılmış olmalı. Hazneli öğütücü, “hoppermill”  denen bu tür el değirmenlerine  Serçe Limanında 1978-1980 yılları arasında kazısı yapılmış başka bir Helenistik Dönem batığında da rastlanır [1].
 
Diğer buluntular da  teknedeki denizcilerin günlük yaşamı hakkında  kapsamlı bir fikir verir. Küçük seramik kaplar ana kargonun başında ve kıçında olmak üzere iki ayrı bölümde bulunur.  Sıvı içmeye içmekte kullanılanların tümü başta (pruvada), halen Doğu Akdeniz’deki kayık ve ufak tekneler de de içme suyu bu bölümde tutulmakta.  Yemek pişirmekte, yemekte kullanılan kaplar;  tabaklar, yağ sürahileri, ufak bir bakır kazan ve toprak kepçeler, birkaç tahta kap kıçtadır. Listeyi tamamlayan dört adet tahta kaşık geminin son yolculuğunda kaptanla birlikte toplam dört denizci olduğunu söyler.  Kıç bölümündeki oldukça geniş  bir mutfakta gelişkin bir ocağa, mangallara sahip daha sonraki Roma gemilerinin aksine (Yassı Ada’da kazılan  Yedinci yüzyıl Bizans gemisi bu türdendir) bizim geminin içinde yemek  pişirildiğini, ateş yakıldığını kanıtlayacak bir bulguya rastlanmaz. Muhtemelen yemekler kıyıda yakılan bir ateşin üzerine  pişirilmektedir.  Bulunan tek pişmiş toprak kandil de  bu oldukça ufak teknenin geceleri yol almayıp, kıyıya yanaştırıldığını anlatır (Antik çağın  görkemli ve karmaşık, kürekli savaş gemileri “Trireme” ler de böyle. Tekne hassas bir yardımcı gövde üzerinde geceleri karaya çekilir, mürettebat ve kentin hür vatandaşlarından oluşturulan gönüllü kürekçi grubu geceyi karada geçirir).
 
Peki neden bu tedbirli gemicilerin teknesi limana iki kilometreden az  bir uzaklıkta batmıştır? Yangın veya  korsanlık izine rastlanmaz. Batığın bulunduğu yerde  Yassı Ada’daki gibi  pek çok tekneye mezar olan türden yüzeyde görünmeyen tehlikeli kayalıklar, akıntılar yoktur.  Fakat Akdeniz’in bu kıyısı Kuzeyde Anadolu’dan Toros Dağlarından esen ani rüzgarlara karşı korunmasızdır (ulan, ne işler). Yaz sonu, sonbahar  başlarında aniden kopan bir fırtına limana yanaşma hazırlığı içindeki serenini (yelken direğini) indirip, yelkenini toplamış bu ufak tekneyi gafil avlayarak alabora etmiş olabilir (yelken donanımında kullanılan türden kurşun halkalar  düzgün bir  şekilde burunda bulunur, son derece iyi korunmuş, omurga üzerindeki seren yuvasında da  serenin kalıntılarına  rastlanmamıştır, bu da yelkenin kaldırılıp, toplanmış olduğunu gösterir).  Beş ufak bronz para bulunmuş olmasına rağmen, uzun bir ticaret sezonunun birikimimi olabilecek gümüş ve altın paralara, basit günlük kap kacaktan başka kişisel herhangi bir eşyaya rastlanmaması da, fırtına sonucu sahile çok yakında batmış tekneden mürettebatın – en azından- kişisel eşyalarını ve hasılatı kurtarmış olabileceklerini gösterir. (Serçe Limanı’nda batan,  mamul ve hurda cam taşıyan İ.S. 11. yüzyıla ait, bir zamanlar Fatımi’lere ait olduğu düşünülmekle birlikte, artık Marmara, belki de Bulgaristan kıyılarında yola çıkmış Bizans ticaret gemisinde satranç takımından, silahlara kadar pek çok kişisel eşya bulunmuştur mesela. Kimi zaman tekneden ancak canı kurtarmak gerekebilir. Mal canın yongasıdır da, bir yere kadar…)
 
Bulunan bronz paralar İskender’in ardıllarından “Tek göz”  Antigonus  (Antigonus Monophtalmus) ile onu oğlu “Kuşatıcı”  Demetrius (Demetrius Poliorcetes) [2]  dönemine; İ.Ö.  306 sonrasına,  bademler de  Karbon 14 analizi ile artı eksi 62 yıllık bir sapma içinde  İ.Ö 288’e tarihleniyor.  Teknenin kaplama tahtaları da aynı saptama  yöntemiyle artı eksi 44 yıl ile 389’da kesilmiş olmalı. Şöyle anlatayım: Tüm bu tarihler gemi batmadan önce yaklaşık seksen yıl  denizlerde gezmiş demeye getiriyor! İki bin iki yüz yıl önce  kötü dökülmüş madenlerden mamul  keser,  testere ve keski ile şekillendirilip parçaları birbirine küçük tahta takozlarla tutturulmuş bir araç için hiç te fena değil…

Rekonstrüksiyon | Mart 2013
İç Kaplama Tahtalarına ve Omurgaya Bitişmeyen
Döşeklere Dikkat
Gemiden, daha doğrusu tekneden kalanlar bu gün Girne müzesinde özel bir salonda - camla korunmuş ve klimatize-  korunuyor.  Hafifçe karanlık mekanda görecekleriniz;  “Gemi” , “Gemi Batığı” deyince aklınıza gelenlerden oldukça farklı muhtemelen. O yüzden, karmaşık bir formda bitiştirilmiş şu siyah tahta parçalarının ne anlama geldiğini dilim döndüğü ve aklım erdiğince anlatayım: Gemi sadece muhteşem bir işçilikle yapılmış son derece karmaşık bir strüktür olmanın ötesinde  başka şeyler de ifade ediyor. İnsanlık tarihinde 2.400 yıl ara ile iki kere inşa edilmiş ilk gemi! Onu bir araya getiren de, küçük bir kasabada elektrikçilik yaparak yaşayıp giderken yetenek, bilgi ve heyecanı ile bu işi başarabilen ilk insan olarak, “Gemi Rekonstrüksiyonu” denen bilimin temellerini atan  bir zamanların amatör gemi modelcisi Richard J.(ohn) Steffy veya “Dick”Steffy [3].
 
Haziran 1972’den 9 Kasım 1973’e kadar, hemen hemen her parçayı kendisi birleştirerek toplamda 5 tondan biraz fazla ağırlıkta ahşabı yaklaşık 7.500 paslanmaz çelik tel saplama ile tutturarak 2.500 saat gibi bir sürede tekneyi tamamlıyor! “Tamamlandı” demek gerçekte pek uygun değil. Aslında tekne ile ilgili yapısal sorunlar, özellikle de,sualtında çok uzun süre geçirip yumuşayan ve üstündeki ağırlığın da etkisiyle form değiştiren omurganın eğimi hayatının sonuna kadar kafasını kurcalıyor. Yeniden yapılandırmaya (rekonstrüksiyon) ait yöntemler o kadar yeni, eldeki bilgiler o kadar yetersiz ki adamcağızın her şeyi kendi icat etmesi, matematik formüller geliştirmesi filan gerekiyor (lise son sınıfta matematikten çakmış ve hocasının “matematikten hiç anlamıyor, aman ha mühendislikle ilgili filan bir şey okutmayın” dediği bir öğrenci), nerdeeen nereye!

Tekneye geri dönelim:
 
İskele (sol) tarafına 15 derecelik bir açı ile dibe  omurgası üzerine oturan teknenin yumuşak deniz tabanı  ve  amforalar arasında kalan  iskele bölümü  büyük oranda, bir süre sonra yükün ağırlığı ile kırılıp düşmüş olan  sancak (sağ) tarafın da  bir bölümü  de yine aynı şekilde korunmuş.  Sualtında yaklaşık 6,000 parça bulundukları  yerde önce dikkatle kaydedilip, fotoğraflandıktan sonra çıkarılmış. Tam boy çizimleri yapılmış, fotoğraflanmış ve korunmak üzere yıllarca polietilen glikol [4] eriyiğinde bekletilip , temizlendikten sonra tekrar birleştirilmiş. Yapımda genel olarak çam; daha doğrusu “Halep Çamı”, Pinus halepensis [5] kullanılmış. 
 
Rekonstrüksiyon  | Mart 2013 ve Teknenin in situ Durumu | 1967

 1. Direk Yuvası (İskaça) Mast Step (ing). Yelken direği kullanılacağı zaman bu yuvaya oturtuluyordu. Baş yönünde dik açılı iken, kıç yönü yatırma işlemini kolaylaştırmak için yay şeklinde kesilmişti. 2. Direk payandaları için yuvalar. 3. Sintine kapağı. 4. Sintine kapağını ve sintine ahşaplarını tutan pervazlar. 5. Yapıyı sağlamlaştırmak için tekne boyunca içeriden atılan kuşaklar. 6. Döşek  7. Döşek üstü. 
Geminin gövdesi bu gün görmeye ve algılamaya alışık olduğumuz biçimde, yani tekne omurgasına sıkıca eklenmiş kaburgaların su içinde seyahate uygun bir forma kılavuzluk ettiği, bu formun da kaburgalara (postalara) [6] tutturulan kaplama tahtaları ile ortaya çıktığı   “klasik” yapım tekniği ile yapılmamış. Omurga, kaburga ve kaplama tahtalarının birbirlerine sıkıca kenetlenişleri, güçlüden, (omurga) ince ve güçsüz olana (kaplama tahtaları)  bir bütün olarak çalışıyor oluşuyla oldukça rasyonel bir strüktür kurgusu  oluşturuyor değil mi? E, yanlış ta değil. Ama yirmi üç yüzyıl önce pek de öyle düşünmemişler işte. Teknenin formunu kaplama tahtaları versin; kaburgaları da omurgaya filan birleştirmeden, gövdeyi  dış etkilere,  içe doğru çökmelere filan koruyan bir yapı olarak düşünelim demişler!  Söylemesi yapmasından çok daha zor ve dışarıdan içeri doğru inşa edilen,  önce kabuğun üretildiği yönteme “shellfirst” deniyor.Yöntem o kadar karmaşık ve anlamsız görünüyor ki, batık bulunup,  detaylı olarak incelendikten sonra bile, uzun süre bilim dünyasında şüphe ile karşılanmış.Geminin yapısını anlayabilmek ve formuna ilişkin teorileri kanıtlayabilmek için Mr. Steffy 17 adet model yapmak zorunda kalmış.
Teknenin ortalarından (yukarıdaki resimlerde beyaz okların başlangıcı hizasından) kesit. 
Yaklaşık yirmi santim kalınlığındaki kaplama tahtaları, birbirlerine dar yüzlerine açılan yüzlerce oyuğun (lamba/mortise)  içine sert, yassı  tahta parçaları [7] (zıvana/tenon) ile yaklaşık 12 santim aralıkla birleştiriliyor. Omurga ile birleşmeyen kaburgalar da kaplamalara bakır çivilerle.  Bu kaburgaların tümünün, teknenin formunu oluşturan biçimlere uygun doğal eğimde ağaçlar  kullanılarak yapılmış olması inanılır gibi değil ama gerçek.   Biçimlendirmek ve onu istenilen biçimde tutabilmek öyle basit bir şey değil tahmin edeceğiniz gibi. Kaplamalar üzerine baştan kıça, tekne boyunca devam eden kuşak tahtaları ile açılmanın önüne geçilmiş ama, en iyisi de olsa, ahşap nihayetinde. Çalışacak burkulacak, nemden açılacak, kapanacak. Türlü rezillik yani… Bu yüzden kaburgalar oturtulana dek gövdeyi dıştan sıkıp,  onu karpuz gibi yarılmaktan koruyacak bin bir türlü kalıp, takoz koymak gerekli.  Bugün 1970’lerde yapılmış maketlerden bir tanesi, kalenin depolarında unutulup, yakın zamanda tekrar keşfedilerek  [8] sergilenen 1/5 ölçekli maket de aslı ile aynı sorunları paylaşıyor.

1/5 Ölçekli Model | Mart 2013
Ayrılmış Kaplama Tahtalarına Dikkat. 
Tüm bu takozlar, dıştan sıkma tertibatı, kesilen binlerce zıvana (yaklaşık %60’ı korunmuş gövde üzerinden 3.351 adet adet zıvana oyuğu sayılmış)  ve kullanmaya   en uygun doğal formu bulabilmek için soyulan, kesilip biçilen, işlenen sonra da uymadığı için çoğu atılan ağaçlar ile çok ekonomik ve kolay bir iş değil. Buna rağmen, kaba marangozluğun ötesinde, mobilya yapımı türünden incelik ve hassaslık gerektiren  yöntem Homerik çağlardan başlayarak, Bizans dönemine kadar çok uzun süre uygulanmış [9] .  Örneğin M.S. 7. Yüzyıl Yassıada Batığı  su kesimine kadar bu yöntemle, üst bölümü ise  diğer şekilde inşa edilerek kompozit bir yapı kullanılmış [10].  Tekneler genellikle su kesimlerine kadar ziftli kumaşlar üzerine de  büyük başlı bakır çivilerle tutturulmuş kurşun levhalarla kaplanıyor. Bu sayede hem sızdırmazlık garantileniyor, hem de gövdeye zarar verebilecek canlılara karşı koruma sağlanıyordu.
 
Rekonstrüksiyonu büyük ölçüde tamamlanmış, ufak tefek kozmetik düzeltmeler bekleyen batık Kıbrıs’taki 1974 olayları sırasındaki hengamede önemli bir zarar görmüyor ve Türk yetkililer çıkartmadan yaklaşık on gün sonra teknenin  kontrolüne izin veriyorlar. Adadan daha önce ayrılmış olan Mr Steffy bir daha dönemiyor. Batık artık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunuyor olsa da, Kıbrısın kültürel mirası içindeki varlığı çok büyük. Öyle ki, Rum  tarafında kullanılan 10,  20 ve 50 sentlik  Euro’ların üzerinde, adanın bir ticaret ve denizcilik merkezi olarak antik çağlardan günümüze önemini vurgulayan Girne Batığı’nın resmi bulunuyor.
 
Hikaye ile ilgili son bir söz daha: 1982’de teknenin aynı inşa tekniği ile  yüzer bir replikası yapılıyor. Yirmi üç yüzyıl önceki aletlerle, bakır çiviler, elde yapılan zıvanalar kullanılıp,  üç yılda tamamlanarak 1985’de denize indiriliyor. Girne limana giremese de Kyrenia II Ege’de yelken açıyor, Hürriyet Heykelinin 100 yıl kutlamalarında New York Limanına giriyor, Avustralya ve Japonya’yı ziyaret ediyor!
 
Yaklaşık on yıllık iyi niyet elçiliği sonunda Güney Kıbrıs Larnaka yakınlarındaki Ayia Napa’daki Thalassa Deniz Müzesi’ne hediye edilen Kyrenia II bu gün Müze  koleksiyonunu en önemli parçası olarak sergileniyor. Replikayı görmek pek mümkün değilse de,  Girne kalesine bi uğrayıp insan evladının yirmi üç yüzyıl önce yarattığı şu muhteşem şeyin aslını esasını  görmekte yoğun yarar var. 

Kıbrıs'ı ziyaret eden;
Beyaz naylon eşofmanlı kumarhane teyzeleri,
Rugan ayakkabılı abiler,
Ve, bavuluma ne kadar ucuz içki koyabilirim hesabındaki herkes:
Bu yazı sizler için.


BvP.
Temmuz - Ekim 2013

Batığın in situ fotoğrafı ve çizimler  AJA 89’dan, çizimlere ekler ve diğer fotoğraflar BvP.

………….
[1] Pulak  - Towsend (1987)  41-42.  Batıkta bulunan az miktardaki değirmen gemi kullanımı için  olabilir.  Dipnot 60. Benzeri malzeme bulunmuş kazı alanları için bkz. dipnot 55.
 
[2] Epey pis ve gözü pek bir herif haa. Macerası Çok. Bir tanesi;  İskender’in ölümünden sonraki didişmede, Mısır’ı ele geçiren  İskender’in  eski generali, sağ kolu ve “yakın koruması”  I.  Ptolemy’nin  donanmasının defterini  Kıbrıs, Salamis’de dürüşü (Bu Salamis’i İ.Ö. 480’de  Atina, Salamis Körfezinde Atinalıların Persleri yendiği  yapılan deniz savaşı ile karıştırmayalım).
 
“İ.Ö. 307’de Ptolemaios’a karşı kendisi ile birlikte savaşmaları için, Antigonus Rodoslulara çağrı yaptı. Ne var ki, Mısır ile yolunda giden karlı bir ticaret ilişkisinden hoşnut olan Rodoslular, bu çağrıyı reddettiler. Bunun sonucunda, Antigonus’un “Kuşatıcı” olarak tanınan oğlu Demetrius’un üstlendiği İ.Ö. 305’deki ünlü  Rodos  kuşatması gerçekleşti. Bu kuşatma, özgür kentin monarşi tiranlığı karşısındaki başarısı olarak,Davud’un Golyat  karşısındaki başarısı gibi ünlendi. Demetrius, 40,000 asker, 30,000 işçi, 200 savaş ve 170 nakliye gemisi ile gelmişti. Kuşatma makinaları, Helepolis (Kentler Alıcı denilen, mancınık ve sapanlarla dolu koca bir zırhlı kuleyi içeriyordu. Ne varki, Kuşatıcı bu kez kendinden beterine çatmıştı. En son ve en gelişmiş araçları kullanmasına karşın, bir yılın sonunda kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldu. Antigonus, Rodoslular başlangıçta ne istedilerse, onlarla anlaşma yapmasını buyurdu oğluna: Özgür ve Mısırlı Ptolemaios dışında herkese karşı Antigonus’un müttefiki olmaktı Rodosluların isteği. Demetrius Rodos Halkını yiğitliğinden öyle etkilenmişti ki (kuşatma sırasında köleler bile surlarda hizmet vermişti), bütün kuşatma makinalarını ardında bıraktı. Rodoslular bu araçları satarak elde ettikleri büyük miktarda parayı, koruyucu tanrıları olan Helios’un bronzdan dev bir heykelini yaptırıp dikmek için harcadılar. Clayton, Price (2000)
 
[3] Steffy. L. (2012) 2.
Gazete yazarı olan küçük oğlu Loren C. Steffy tarafından yazılmış güzel kitapta tüm macera hoş bir dille – ama bilimsel çizgiden de sapmayarak – anlatılıyor. Oğul Steffy babasının arşivinden, çoğu halen hayatta bulunan babasının çalışma arkadaşlarından, öğrencilerinden oluşan geniş  bir grup ile yaptığı görüşmelerden yararlanmış. Kendisi de 1972-73 arasında  Girne’de geçirdiği bir yılda bu çalışmalara tanık oluyor.
 
Mr Steffy’i 1984 veya 1986’da tanıdım. Rekonstrüksiyonu süren 11. Yüzyıl Cam Batığı için kısa aralıklarla Bodrum’a gelir, projeyi yürüten eski öğrencisi  Shelia Matthews ile çalışırdı. "Corç Bey”, George Bass, “Fred Bey” Fred van Doorninck’ten sonra sualtı arkeolojisi Olimpos'unun tanrılarından biriydi. Diğer ikisinin aksine, akademik kimliği olmayan (daha doğrusu üniversite diploması bile olmayan) bu dahi adamcağız akademik jargonun standart hitap biçimleri ile adres edilmekten,“doktor” veya “profesör” Steffy denmesinden rahatsız olur, diğer tanrıların aksine ilk adı ile hitap edilmez, “bey” de denmez,  ortada yokken bile kendisinden “Mr Steffy” olarak bahsedilirdi. Çok bilgili, çok mütevaziydi. Aklımda sürekli sigara içen, sessiz, nazik, mesafeli ve kumaş pantolonlarla dolaşan, saygı – ama çok saygı -  uyandıran, ününden sıkılan eski tip bir beyefendi olarak kalmış. 2007’de hayatını kaybetti.  
 
[4] Çook uzun süre su altında kalmış ahşap  gözeneklerini doldurmuş  (esasında, organik her nesnenin hücreleri) su sayesinde belli bir dirence sahiptir.  Ahşaplar su yüzüne çıkarıldıkları zaman  bu su buharlaşıp gözeneklerin iç direncinin azalmasına, böylece ahşabın içe doğru çökmesine, parçalanmasına sebep olur (su altından çıkarılacak ahşap parçaların çıkarılmasında en kritik an maalesef sudan çıkarılıştır. Kendi ağırlığı yüzünden kırılmasın diye bin bir türlü önlem almak, ahşap kasalar yapmak, bu kasalarda taşımak, etraflarını beslemek gerekiyor). Bu yöntem basitçe, suyun yerine ahşabın gözeneklerinin içini,  ona direnç ve sağlamlık kazandıracak başka bir madde ile doldurmaya dayanıyor. Polietilen glikol  4000 (PEG) sıcak suda kolayca eriyen,  muma benzer bir polimer. Vücut ısısında bile kolayca eridiği için kıça fitil filan da yapılır! Korunacak ahşap  ısı kontrollü kazanlar içindeki  su – peg eriyiğinde  uzun süre, gözeneklere iyice nüfuz edip direnç kazandıktan sonra çıkartılıyor ve yüzeyi  - çok uzun ve dikkat gerektiren bir süreçle- temizleniyor. Bodrum Müzesinde Sergilenen 11. Yüzyıl  Cam batığının girintili çıkıntılı, tahta kurdu (teredo navalis) yeniği delik deşik ahşapların on binlerce  kulak pamuğu ve sabır ile temizlendiğini hatırlıyorum. Boru değil bu işler. Eriyiğe daldırma işinde önce tuz ve kum vb, diğer yabancı maddelerden iyice temizlenmesi için aylarca – bazen yıllarca -   tatlı su havuzlarında bekletme işini de unutmamalı tabii. Sualtı Arkeolojisinde ilk kez kullanılan çoğu yöntem gibi bu da, Girne Batığına ait çalışmalar sırasında uygulanıyor.  Steffy L. kitabında yöntemi geliştirenin proje konservatörü Frances Talbot olarak olduğunu söylüyor.
 
[5] Rougé (1981) Çam ağacı ahşabı gemi yapımında kullanılan o kadar yaygın bir malzeme ki, “Pinus” Latin şairleri için gemi  ile aynı anlamı taşıyor.  Horace, Epode 16.57; “non huc Argoo contendit remigepinus” Virgil , Aeneid 10.206.
 
[6] Pulak (1984) Sualtı arkeolojisinde kullanılan İngilizce terminoloji yerine tekne mimarisinin temel öğelerini, Türkçelerini ve gemici dilindeki karşılıklarını  kullanan  ilk  çalışma sanırım bu  ve bir önceki yıl sunulan aynı konuya (16. yüzyıl Osmanlı Batığı)  ait  bildiriydi. Kendisi de  aynı görüştedir (Ağustos 2013).
 
[7] Steffy (1985) 84.
 
[8] Bu bilgi için Dr. Pulak’a teşekkür ederim.
 
[9] Casson, 203.
 
[10] Bass F. George, van Doorninck jr. H. Frederick. 1982. Yassı Ada,  Volume I, A Seventh-Century Byzantine Shipwreck. Texas A&M University Press. 


…………………
Bass, F.  George (ed). 1974.  A History of Seafaring Based on Underwater Archaeology. Walker and Company.

________ . 1975. Archaelogy Beneath The Sea, A Personal Account by George F. Bass. Walker and Company.

Bass F. George, van Doorninck jr. H. Frederick. 1982. Yassı Ada,  Volume I, A Seventh-Century Byzantine Shipwreck. Texas A&M University Press.

Casson, Lionel. 1986. Ships and Seamanship in The Ancient World.

Steffy, J. Richard. 1985. The Kyrenia Ship: An Interim Report on its Hull Construction.  AJA  89, 71-101.

Steffy, Lauren C. 2012. The Man WhoThought Like A  Ship. Texas A&M University Press.

Rougé, Jean. 1981. (trans) Frazer F.,Ships and Fleets of the Ancient Mediterranean. Wesleyan University Press.

Pulak,  Cemal. 1984.  Yassıada Sualtı Kazısı – 1983 Sezonu. VI. Kazı Sonuçları Toplantısı,  469-491.


Pulak,  Cemal. Townsend, Rhys F., 1987.  The  Hellenistic Wreck at Serçe Limanı, Turkey: Preliminary Report.  AJA 91, 31-57.

Aralık 30, 2012

Didymaion

Helenistik Didymaion  | Apollo Tapınağı | M.Ö. 300 - M.S. 200
2011


Helenistik Didymaion  | Apollo Tapınağı | Kanatlı Griffon |  M.Ö. İkinci Yüzyılın İlk Yarısı
2011

2013 yılının yazılacaklar listesinde... 


Fotoğraflar: BvP

Temmuz 15, 2012

Bergama, Kızıl Avlu 1997



Bu eskiz  Mayıs 1997'deki Kuzey Ege gezisinden. Döndükten sonra ilaç ve terapiden oluşan  epey ciddi bir depresyon tedavisi  görmüştüm. Şimdi çizsem, aynı yapıyı  nasıl ifade ederim acaba?

Anadoluda eşi benzeri olmayan çok ilginç bir yapı. Bergama'ya gidilişlerin esas amacı, Akropol'deki sunağı(n yerini) görme hevesi yüzünden ıskalanıyor oluşu hep üzer beni. Zatın biri, nah  tam şurada ,   akıllara seza bloğuna eski,  güzel bir kartpostalını üşenmemiş tarayıp koymuş... Elleri dert görmesin.


Mart 26, 2012

Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? III, "Erechtheum ve Karyatidler"

 
Atina, Acropolis, Erechtheum, 1
Güney
Bin dokuz yüz otuzların ortalarında yapılmış bir Yunanistan seyahatinde gördüğümüz bu şık, “taş gibi” Alman hanımefendi muhtemelen neyin önünde poz verdiğini gayet iyi biliyordu. Duruşunda, yapının ikonik öğeleri diğer “taş” hanımefendilere belirgin bir gönderme var, veya bana öyle geliyor.
Burası Atina Akropolü. Arkadaki de Klasik Çağın tartışmasız en alingirli yapısı Erechtheum. Kabaca; iki farklı düzlemde, sıradışı bir İon tapınağı… Hemen yanı başındaki Parthenon  ne kadar sadelik ve ağırbaşlılığın simgesiyse, bunun da o kadar “kıçı başı oynuyor”. Gözü karyatidlerden; şu yapının çıkmalarından birinin çatısını taşıyan o altı karıdan ayırabilirsek, yapının niye bu denli karmakarışık olduğunun anlayabileceğiz.
Böyle aşağılamak kolay elbette ancak, mimar ne yapsın? Hem İsa’ya hem Musa’ya yaranabilmek (gerçi Nasıralı marangozun doğumuna daha epey var, diğeri de Atina’da pek bilinen bir figür değil ama lafın gelişi söylüyoruz) pek zor. Yapının içi, dışı hep kutsal, arkadaş. Bir tane olsa; elemanı yağla, balla besleyecek*, başı üstünde yeri var ama, ortalık vıcır vıcır.



 Robertson'un Mevcut Durum Planı Üzerine, Travlos'a Göre Kutsal Alanlar: A:Hephaistos Altarı, B: Boutes Altarı, C: Yıldırım İzleri ve Altar, D: Tuzlu Su Kuyusu ve Trident'in İzleri, E: Kekrops'un Mezarı, F: Athena Polias, G: Erechtheus'un Mezarı,  H: Poseidon-Erechtheus Altarı, I: Zeus Hypatios Altarı.
1 ve 2 : Fotoğrafların  Çekildiği Noktalar ve Bakış Yönleri.

Athena Polias Hanım, Poseidon Bey, Kral Kekrops (Atina’nın mitolojik kralı bu beyin mezarı yapının güney batısında ve aslında bir kaya!), yapıya genel adını veren Kral Erechtheus kutsal alanı [1], Kutsal tuzlu su kuyusu, Kekrops’un kızlarından Pandorosos’un  kutsal alanı, bu alanın kutsal Athena zeytin ağacı… Temeller arasında dolaşan bir de yılan var. Yılan kardeş fevkalade mühim.  Kekrops’un ruhunu taşıyan bu şanslı mahluk, onu beslemeyi iş edinmiş bir takım işsiz güçsüz karıların elinden habire ballı çörekler yiyor. Yemedi mi kötü… Bi bokluk, bi rezillik olacak demek. Yılanı besleyen karıların atababası Boutes bey de önemli tabii; o da yapıda bir yerlere çörek. Son bir Hephaistos kaldı ama, o kadar sıkıldım ki,  onu da siz araştırıp öğrenin.
Basit bir İon işi yapacakken iki tarafa eğimli dar bir bir toprak parçası üzerinde ve  hele korunması, ilişilmemesi gereken sürüyle kutsal alet edevatın üzerine bir şeyler inşa etmek hiçbir mimarın isteyebileceği bir şey değil.  Yapının içinde iki ayrı düzleme farklı tasarımda dört sundurma, dört ayrı giriş (kuzey tarafta toprak altında bir giriş daha var ama onu saymıyoruz artık!), yapım sırasındaki değişiklikler. Anlaşılan zavallı tüm bunları çaresizce kabullenmiş... Baş edilmesi gereken sorunların çözülüşü ve yapının genel özellikleri  bu mangal yürekli kişilerin Acropolis girişindeki Propylaea’nın mimarı Mnesicles ve Korint sütun başlığının mucidi Mimar-heykeltraş Callimachus [2] olduğunu düşündürüyor-muş. İşin içinde Callimachus’un parmağı olduğu da anthemion tasarımlı duvar, sütun başlıkları ve esas konumuz Karyatidlerin üslup özelliklerinin incelenmesi ile çıkarılan bir sonuç.

Perslerin 480/79’deki işgalinde [3]  tarumar olan eski tapınağın yerine Atina’lı pek mühim ve mümin şahsiyet Pericles Kentin Koruyucu Tanrıçası “Athena Polias” (kentin Athenası, kenti koruyan, gözeten falan)  heykeli için bir tapınak [4] yapalım diyor. Diyor demesine ya, Yunanlılar da itiş kakışı, didişmeyi pek sevdiklerinden araya giren Peloponnesos Savaşı işleri epey aksatır. Ama onlar da “durmak yok, yola devam” diyerek 405 civarında yapıyı bitiriyorlar. Pentelikon’un beyaz  mermeri ve Eleusis’in siyah kireç taşı kullanarak yaptıkları bu şeyin işçililiği hiçbir yapının boy ölçüşemeyeceği kusursuzlukta. Kentteki sanatkar ve işçi  takımının çapı ve sayısı böyle taşaklı bir iş için yeterli olmadığı için yabancılar da çalıştırmak zorunda kalınmış. Yapının duvarlarında ücretler, sanatçıların isimleri, tarihler ve yapım faaliyetlerinin ayrıntılı bir dökümü bulunuyor.
Üst kottaki ana kütle, doğu cephesinden altı kolonlu bir öngiriş (pronaos) ve arkaoda (cella) dan oluşuyor. Dinsmoor [5] ve Robertson [6] kitaplarında bu bölümün Athena’ya adanmış olduğunu göğüslerini gere gere yazsalar da, ana giriş burası kabul edilir ve yapıya bir bütün olarak bakılırsa, esas cella’nın güney bölümde (doğu yüzüne göre arkada) olacağı, dolayısıyla Athena Polias’ın da burada bulunması gerektiği düşünülmekte bir süredir. [7]
Yapının batı bölümünde bir cella daha bulunuyor. Burada zemin doğu tarafından yaklaşık üç metre daha aşağıda olmasına rağmen tavan yükseklikleri aynı. Üç girişli bu bölümün kuzey tarafında altı adet İon kolonlu,  güneyinde işte meşhur  Karyatidli çıkma var.
Atina, Acropolis, Erechtheum. 2
Batı  
Yine bindokuzyüzotuzlardan kalma şu fotoğrafa da bakalım: Muhtemelen o yılların favori seyahat modası rengi  beyazlar içindeki şık hanımefendi yapının tam batı yüzünde  duruyor. Yani; batı-doğu aksı ki,  iki tarafta da pronaoslar olan esas kütle tam arkasında… (güneyde de bizim  karı heykelleri). Önünde ise, altı kolonlu güzel yüksek bir giriş ve kolonların gerisinde hafifçe görebilen söveleri inanılmaz detay ve incelikte işlenmiş kapı var. Kapı belli belirsiz seçiliyor. Maalesef küçük bir fotoğraf bu (5.5X8.0), o yüzden fazla detay seçemiyoruz.
Fakat Karyatidleri gösteren ilk  fotoğrafımız oldukça anlaşılır. Heykeller büyük bir olasılıkla, Pausanias’ın bahsettiği “arrephoroi” . “Başlarının üstünde Athena rahibelerinin verdiklerini taşıyanlar” Bu fiyakalı tanımı bir kenara bırakırsak,  başlarının üzerinde taşıdıkları esasen güzel bir friz, o kadar. Bu çok parlak mimari buluşun; taşıyıcı olarak  heykelleri kullanma fikrinin nereden nasıl çıktığı, akıllara nerden estiği o dönemle ilgili çoğu şey gibi efsane ve gerçek arası bir yerlerde.  Bence en güzel açıklamayı yine Vitruvius yapıyor:
“Peloponez yarımadasında bir kent devleti olan  Karya [8], Yunanistan'a karşı Perslerin tarafını tutmuştu;daha sonra savaşta zaferle özgürlüklerini kazanan Yunanlılar, seferberlik ilan edip Karya halkına savaş açtılar. Kenti ele geçirerek erkekleri öldürdüler ve devleti ıssızlığa terk ettiler; Kadınları da köle olarak kaçırdılar. Ancak uzun giysilerini ve diğer evlilik simgelerini çıkartmalarına izin vermeyerek zafer alayında onları zorla teşhir ettiler. Bu kadınlar utançlarının ağırlığı altında ezilerek sonsuza dek köleliği temsil ettiler ve devletlerini kefaretini ödediler. Böylece dönemin mimarları, Karya halkının günah ve cezalarının ardılları tarafından da bilinerek sürdürülmesi için kamu yapılarına yük taşıdıkları görülecek biçimde bu kadınların heykellerini yerleştirdiler.” [9]
Delphi’deki öncüllerinden çok daha etkileyici [10] bu altı muhteşem heykel  giysilerinin duruşları ve giysilerinin kıvrımları  ile birbirlerinden  farklı.  Kütlenin solundaki üçü,  açık olan sağ ayakları üzerinde dinlenir durumda ve giysilerinin (sütun volütünü anıştıran) düşey kıvrımları diğer bacakları üzerine örtülü. Sağdaki üçlü için ise durum ters.  Başlarının üzerindeki ağır yükü yüzünden kadınların hafifçe öne eğik ve omuzlarının içine çökmüş,  göğüsleri de hafifçe önde. Bu tür bir gözlem için uygun olmayan ilk fotoğrafa bile  dikkatli bakıldığında heykeltıraşın statik bir yük altında insan bedeninin  duruş şeklini yansıtışındaki ustalık  kolayca okunuyor.
Plastik kusursuzlukları kendilerinden sonra yapılanlara model oluşturup, özellikle on dokuzuncu yüzyılın neoklasik akımında yapıların olmazsa olmazı bezemelerinden olmuş. Bunda Parthenon’daki  frizlerin de hırsızı, sol baştan önde ikinci heykeli araklayıp İngiltere’ye kaçıran sonra da borçları yüzünden British Museum’a satan  Lord Elgin isimli pezevengin büyük payı olmalı. Yapının bindokuzyüz yirmilerde çekilmiş fotoğraflarında  orjinali İngiltere’de sergilenenin yerindeki heykel daha koyu renkli, çünkü o bir terakota replika!  Bu orijinalden alınan kalıbın Neoklasik  bir öğe olarak yayınlaşıp kullanıma girmiş olması muhtemel. Öyle ki, İstiklal Caddesindeki  bir parça bakımsız ve  köhne, muhtemelen birkaç yıl sonra saçma sapan bir fonksiyon üfürülerek anası skilecek o hoş  Alkazar Sinemasının girişinde bile usturuplu iki tane duruyor. Başlarına bir şey gelmeden gidip dikkatlice bakmakta, güzel fotoğraflarını çekmekte yoğun yarar var…
30’larda taa oralara giden, gitmekle kalmayıp fotoğraf da çektirmiş bil umum yerli yabancı teyzelere hürmetlerimle.

 
Şu fotoğrafı yazı bittikten sonra  buldum.
Diğeri gibi bu da  yapının batı
yüzü fon oluşturacak şekilde çekilmiş.
Arkasında"Akropolis 13-5-56" notu var. 

BvP,

Edited By Miki.
Fotoğraflar:BvP Koleksiyon
* Ne güzeldir  şu, “pezevenk bir olsa yağla, balla besleyelim” lafı.
             .........................
 [1] Mitolojik Kral Erechtheus mühim bir figür. Hem Atina’yı tekrar kuruyor, hem de Poseidon Beyin yeryüzündeki yansıması. Bu Poseidon Erectheus’la  Athena Polias arasında bir vazgeçti var. “Şehrin  hakimi sen olucaksın, hayır ben olucam” diye. İkisi devamlı didişip duruyorlar. Ama kolay mı Poseidon’a posta koymak? Eli silahlı  zebellah gibi herif. Kafası kızıp üç dişli zıpkını bi savurmasıyla…  “Şak”! Ossat bir tuzlu su kuyusu açıyor. Al sana korunması, ilişilmemesi gereken bi kutsal daha…
[2] Vitruvius bu öyküyü bize tatlı tatlı anlatıyor: “…Bu başlık türünün ortaya çıkış öyküsü şöyle anlatılır: Korint’in özgür bir kızı evlilik çağında bir hastalığa yakalanarak ölür. Sütannesi, kızın ölümünden sonra, yaşamında ona zevk veren bazı ufak eşyaları toplayarak bir sepete koyar ve mezara taşır. Mezarın üzerine koyduğu sepetin içindeki eşyaların daha uzun ömürlü olması için üstüne bir çatı kiremidi yerleştirir. Sepet, rastlantı sonucunda bir kenger otu (acanthus) kökü üzerinde bulunmaktadır. Bastırılan acanthus kökü, bahar gelince ortadan filizlenerek yaprak verir; sepetin kenarlarında gelişen filizler kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluştururlar. O sırada Callimachus mezarın yanından geçerken, kenarlarından körpe yaprakların fışkırdığı sepeti görür. Bu yeni biçemden hoşlanarak  Korint’lilere o örnekten esinlenen bazı sütunlar inşa eder; bakışım oranlarını da belirleyerek, o zamandan sonra Korent üslubundaki yapıtlarda kullanılacak kuralları ortaya koyar.”
“Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (73).
[3] Milattan Önce tabii… Bizim ecdat nası Viyana kapılarına dayandıysa, Persler de  Atina kapılarına “dayanıyor”  Tek fark, onların   kapı mapı dinlemeyip Atina’ya girmeleri, o zaman dek  ne yapılmışsa heder etmeleri.
[4] Athena’nın kent koruyan cinsi  Anadolu’da da sevilen bir bayan . Mesela;  Priene kenti de ona, Athena Polias’a muhteşem (ama hakkaten çok muhteşem,  öyle böyle değil ) bir tapınak yapıyor.
[5] Dinsmoor, W.B.,  “The Architecture of Ancient Greece”, An Account of Its Historical Development, Third ed., revised, London, 1950.
[6] Robertson, D. S.,  “A Handbook of Greek and Roman Architecture”, Second Ed., Cambridge, 1945.
[7] Antik Çağ Atina’sındaki yapılar üzerine derli toplu bir kitabın Erechtheum ile ilgili bölümünde  bu konu oldukça inandırıcı bir şekilde açıklanıyor:  Wycherley, R.E., “The Stones of Athens” . Princeton University Press, Princeton. New Jersey, 1978. (153-153).
[8] Bu Karya Kadınlarının güzel ve boylu poslu oluşu ile ünlü Peloponez’deki  Karyae kenti. Bizim Caria  ile ilgisi yok. Aman haaa!
[9] Vitruvius. “Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (4-6).
[10] Delphi’deki Siphnos (Sifnos)’luların yapıp içini  tıkabasa doldurdukları hazine yapısında da  arkaik iki tane  var. Ama, bunlarla boy ölçüşebilir değil.

Ocak 19, 2011

Ankara Augustus Tapınağı ve RES GESTAE

Gordion [1] kentinde mukim Frigya Kralı Midas nasıl elini sürdüğü her şeyi altına çevirme yeteneğine sahipse; belediyelerin, “belediyecilik” denen algı ve davranış yapısının da, elini sürdüğü her şeyi boka çevirme yeteneğine sahip olduğunu düşünmeye başladım ne zamandır.

Ankara, Ulus’daki Augustus Tapınağını görme teşebbüsümüz bu inancın yerleşmesine biraz daha yardımcı oldu. Önce şu “Tapınak” lafını biraz açayım. “Bilmemne Tapınağı”, “Filanca Kültü”, “Vesta Rahibeleri” falan deyince, aklınıza hemen yarı çıplak, derin yırtmaçlı ve rüzgarda uçuşan şifon elbiseler içinde, şu kadar sene kimseye vermemeye yeminli ve fakat yapacağınız en ufak maymunlukta cariyeniz olmaya hazır yavruların ayin yaptığı mistik mekanlar gelmesin. En azından şimdilerde öyle ortamlar yok! Ama günümüze kalanlar yeterince etkileyici ve güzeldir çoğu zaman…

Yapı birkaç açıdan pek önemli: kolonların ardında esas yapıyı oluşturan kütlenin sağlam kalmışlığı ve ilginç yapısı. Anadolu’daki benzer başka bir tapınağın (Aizanoi Zeus Tapınağı)  plan ve kütle yapısına modellik etmiş oluşu, hepsinden önemlisi: Roma’nın ilk İmparatoru Augustus’un ölümünden önce tamamladığı vasiyetin [2] bir bölümünün  duvarlarındaki varlığı.

Bir nev’i “icraatın içinden” yapmış, bizim doğumu Gaius Octavius Thurinus, öldüğünde adı Gaius Julius Caesar Augustus olan kutlu imparator. "İcraatın İçinden”in tunçtan levhalara Latince kopyası elbette Roma’da Tiber ırmağı kıyısındaki mezar anıtının duvarlarına da konmuş, hatta başka kopyaları çıkartılıp eyaletlere gönderilmişti. Yurttaşlar okusun, hamiyetlerinde gözleri yaşarsın “saeculum aureum” – altın çağ- yaşatan bu zata saygıları, şeyleri artsın diye.

Ama, gel zaman git zaman, bu metal plakaların akıbeti muhtemelen çinko leğenlere, okunmuş gazetelere karşılık değiştirilen mandallar hesabı buharlaşıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor (anladınız değil mi şimdi, Batı Anadolu kasabalarının girişindeki o “Hurdacı ve Seyyar Satıcı Giremez” yazılarının niye yazıldığını?). Taaa ki…Kutsal Roma – Cermen İmparatoru ı. Ferdinand’ın Sultan Süleyman’a elçi olarak gönderdiği, ancak asıl görevi Osmanlı mülkü hakkında bilgi ve historiyografik malzeme toparlamak olan Ogier Ghiselin Busbecq [3] adlı uyanık herifin 16. yüzyılda Asia Minor’un, Ancyra adlı yitik kentinde hem Yunanca hem de Latince kopyanın büyük bir bölümünü keşfedişine kadar. Bu keşif o kadar önemli ki, sonraları “Monumentum Ancyranum” desek daha iyi olur diyorlar. Bizim eski eser avcısı önemli bir yöneticinin konutu olduğundan şüphelendiği yapının duvarlarındaki, aralarda boşluklar ve alt bölümler balta ile tahrip edilmiş olsa da çoğu korunmuş yazıtı adamlarına dikkatlice kopya ettiriyor. Bu önemli arkeolojik keşfin haberi yayılınca Avrupa’dan bol miktarda ziyaretçi hem yerinde görmek hem de kopyalarını çıkarmak için koşturuyor (deli bu gavurlar. Bok var sanki, ne olacaksa).Yazıtın kopyalarına –bazı bölümlerine- Uluborlu ve Bergama’daki Augustus tapınaklarında da rastlanıyor. Bergama’daki iki dilli yazılmış olmakla beraber, çok az bir bölümün korunmuş olduğu Uluborlu’daki sadece Yunanca. Daha sonra keşfedilen Pisidia Antiochia’sı (Yalvaç) kazılarında bulunanlarla da yazıtın çok büyük bir bölümü okunabilir hale geliyor [4].

Kiliseye Dönüşüm Sırasında Açılan Pencereler
Tapınak, Romalıların Galatia’yı ele geçirip Ancyra’yı eyalet başkenti yaptıktan sonra gelişen şehrin Frig döneminden beri kutsal sayılan bir tepesinde, Augustus onuruna yaptırılmış. Anadolu’daki önemli İmparator kültü yapılarından. İmparator’a adanmış olmakla beraber aslında, Anadolu geleneğine dayalı ve Kybele kültüne adanmış bir tapınak olarak da inşa edilmiş olabileceği düşünülüyor [5]. Erken Hristiyanlar güzelim yapıyı neşeyle kiliseye çeviriyor. Cella sadece Pronaosdaki güzel, orantılı ve yüksek kapıdan ışık alıyor. Ama bu yeterli bulunmamış ki, güneydoğu duvarına üç tane pencere açmak, opisthodomosla cellayı ayıran duvarı yıkıp ortamı biraz ferahlatmak gerektiğini düşünüyorlar. Çatı, arşitrav, yapıyı kuşatan İon düzenindeki kolon dizisi falan…Tüm bunlardan da bir daha haber alınamıyor. Ankara 15. Yüzyıl başında Türklerin eline geçince onlar da Kuzeybatı duvarına bitişik olarak Hacı Bayram Camii’ni yapıyorlar. Bu duvarın bir bölümü 19. Yüzyılda yıkılmış olsa da, belki caminin yapılması koruma açısından daha iyi oluyor.

Bizim adamın yazıları Latince olarak pronaos duvarlarının iç yüzünde. Yunancası da güneybatı duvarın dış kısmında. Mermer üzerinde, özellikle yazıtın kazındığı bölümlerdeki tahribat (iklimsel etkiler, hava kirliliği, rüzgar, vs.) daha fazla. Taş yüzey, yazıt kazınırken hasara uğrayıp içe doğru doğa etkilerine daha korunmasız hale gelmiş olmalı. [6] Son zamanlarda hem İtalyanların yaptığı çalışmalar hem de Hacı Bayram Camii’ni ve Türbesini ziyarete gelmiş halk heder olmasın nedeniyle yapı oldukça fiyakalı bir uzay kafes sistemi ile emniyete alınmış.



Pronaosdaki kapının sövesi de öyle. Zaten yapıya vebalı muamelesi ediliyor. Beş altı metreden fazla yanaşmak olası değil. Yeminle, ben Batı Anadolu’da olsun, Garbi memleketlerde olsun böyle bir şuur, böyle bir hassasiyet, asar-i atikaya böyle samiymi hissiyyat görmedim arkadaş!

Tapınağın olduğu tarafta pek az insan görüyoruz. Onların da yüzlerinden umursamazlık ve “eh madem geldik buraya kadar, şuraya da bakalım bir, n’olacaksa” okunuyor. Bu bitkin, suni teneffüs cihazına bağlı ve aslında ölüme terk edilmiş yapının duvar komşusu tarafı capcanlı oysa. Büşralar, Merveler neş’e içinde koşturuyorlar. Standart metinlerin hepsinde “15.yüzyıl” sakızı çiğneniyor olsa da, Sırtı Tapınağa dayalı bu güzel cami aslında 17. Yüzyıl, hatta daha geç bir tarihte yapılmış gibi. İlk yapım tarihini gösterir bir kitabesi yok. Onarıma ilişkin bir tane var-mış (hicri 1126) fakat ben dikkat etmedim. On beşinci yüzyıldan kalma bir şey varmış gibi görünmüyor. Tuğla duvarları, kiremit çatısı, duvardaki yeşil renkli güzel kelime-i tevhid'le gerçekten göz alıcı.

Çatılı camiler hoşuma gidiyor. Daha Anadolulu, alçak gönüllü ve sıcak görünüyorlar. Hemen yanda ise Hacı Bayram Veli’nin türbesi var. Bakımlı, ufakça, sekizgen bir yapı bu. Tapınaktan devşirme malzeme kullanıldığı renginden belli. Caminin minaresi bu kütlenin yanında. İki şerefeli ve oldukça yüksek. Günümüz cami mimarlığındaki gibi kaba bir stereotip olarak algılanmadığı dönemlerde, minarenin bu iki özelliği Hacı Bayram Veli’nin ne kadar değer verilmiş, saygı duyulan bir kişi olduğunu gösteriyor.

Dışında ayakkabı çıkarılarak girilen türbenin önü kalabalık. “Türbede Cep Telefonu Kullanılmaz” yazısı sıradan dangalaklığa karşı dıştaki demir kapının üstüne iliştirilmiş. Güzel bir tedbir bu. Belediye hayatın gerçekleri ile yüzleşebiliyor, yeri geldiğinde. Hacı Bayram-ı Veli’ye saygı telefonla konuşmayarak gösterilebilir. Herkes böyle güzel bir minare yapacak diye bir kural yok. Tapınağın tanıtım levhası cami tarafında ve dikine olarak duvara dayalı. Zaten kimsenin de umurunda değil. Augustus’a veya o yapıya saygıya ne gerek var? Cep telefonu ile konuşmasalar yeterli…

"Türbe'de Cep Telefonu Kullanılmaz"
Belediyenin “düzenlediği” bu iki güzel yapının çevresi, inanılır gibi değil. Kötü bir işçilikle destroyer grisi renkte granit kaplı geniş açıklıkta bir gece önce muazzam bir açık hava konseri verilmiş gibi… Ortalık ve duvar köşeleri boş şişeler, naylon torbalar, ve gazete kağıtları dolu. Alanı nerdeyse boydan boya çevreleyen dükkan dizisinde ise esnaf dua kaseti, tespih, seccade, gül suyu ve hac yolunda lazım olabilecek türlü eşyayı satmakla meşgul. Birbiri üstüne yığılı teneke ilan panoları, tükenmez kalem, kaçak tütün, cep defteri, telefon kartı, plastik tarak satıcısı eşraf ve “bay bayan wc, bay sıcak duş” fasiliteleri ile taşra otobüs terminallerini andırıyor bulunduğumuz yer.

Bay-Bayan Yüznumara | Baylara Duş

Semerkand Yolcuları...

Post modern “düzenleme” üçüncü boyutta unutulmamış elbet. Alanı yukardan çevreleyen, “mekanı tanımlayan" kiriş dizileri var. Tabii tümü aynı destroyer grisi granitle kaplı. En azından bazı bölümleri… Kaplamadaki bazı boşlukları aydınlatma elemanları ile bezemeyi tercih etmişler.

Son birkaç bin yıldır en az üç inanç grubu için kutsal bu yerde şimdi çöpler, belediyenin post modern düzenleme anlayışı ve Selçuklu revivalizmi hakim.
 
Her şeyin bu kadar süfli olması gerekiyor muydu diye düşünmeden edemiyorum. Günün geri kalan kısmında Miki’nin beni neşelendirmek için sabırla katlandığı Ulus civarındaki Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı gezintisi, sıkça rastladığımız, trafik ışığı adlı obje ile o gün karşılaştıkları besbelli hayvanları görmek bile keyfimi yerine getiremiyor…

AVE   M.E.L.I.H.V.S. REX

Edited By. Miki,

Fotograflar: BvP


[1] Bu yerleşim alanı Ankara’ya yüz kilometreden daha yakın mesafede. Dolayısıyla Midas’ın laneti çok güçlü…

[2] Vasiyet öyle gülünç televizyon dizilerindeki gibi, “servetimin şu kadarını hizmetçimizden olma kızıma verdim”, "Güdül’deki tarlayı Gennedi Prime Gezegeni Cami Yaptırma….” falan gibi değil, fevkalade taşaklı bir şey. Üç nüsha ve üç imzalı (imzalardan ikisi azatlı köleleri Hilarion ve Polybius’un. Belgenin bir bölümünü zaten onlar hazırlıyor). Senato’da okunuyor. 1. Rulo cenaze töreninde yapılacakları, 3. Rulo İmparatorluğun Finansal ve askeri durumunu anlatıyor. 2. Rulo ise “index rerum a se gestarum” ya da “res gestae” diye adlandırılan, kendi yaptığı işlerin listesinden mamul.

[3] Bizim Busbecq ilginç ve nadir olan her şeye, ama özellikle Bizans, Roma sikkelerine, Elyazması kitaplara pek meraklı. Yolculukları sırasında Türklerin adına “gavur mangırı” dedikleri imparatorluk sikkelerinden epeyce toplamış. O dönemde Anadolu’da bol miktarda bulunan bu malzeme genellikle bakırı için eritilip bronz yapımında kullanılıyor! Hamam külhanlarında falan yakılan Latince ve Yunanca el yazmalarını saymıyorum bile. Bu durum göz önüne alındığında Herifi “yurdumuzun tarihi zenginliklerini çaldı” diye suçlamak ne kadar anlamlı bilmiyorum.

[4] Trieste Üniversitesinden bir grup 1977’den beri “Ancyra Project” adlı bir proje kapsamında epigrafik malzemeyi ve yapı ögelerinin tekrar inceliyor. 1997’de başlanan ek bir çalışma ile detaylı fotogrametrik analiz ve dijital modelleme ve animasyon teknikleri kullanılarak hem Aizanoi’deki tapınakla yapısal ilişkiler saptanmaya çalışılıyor hem de yapının restorasyonu için bilgi toplanıyor. Ama kendilerinin de itiraf ettiği gibi, yapının topyekun bir restorasyon için gerekli muazzam kaynakları bulmak olası değil. Pek yırtıcı oldukları da söylenemez. Bilimsel çalışmaları ile ilgili bildiriler çok fazla bir şey söylemiyor ve her yıl birbirinin aynı. İnternette “Ancyra Project” diye aratıp oldukça yüzeysel bu metne kolayca ulaşmak olası. Botteri, P., Fangi, G., Et al., “The Survey of Temple of Augustus and Goddess Roma in Ankara”

[5] Korunan bölümlerdeki bezemeler Erken Augustus dönemine ait gibi görünse, anta duvarlarında birindeki yazıtta Tapınağın Augustus ve Roma’ya adandığındı belirtilse de, Anadolu’daki diğer dişil kült tapınakları (Artemis) gibi batıya bakıyor oluşu, dış duvar özelliklerinin yazıtın tapınak bittikten sonra kazınmış olabileceğini gösterişi (duvar bloklarının çevresindeki anathrosislerin varlığı) mevcut sikkeler Agustus için özel olarak yapılmış olduğu tezini bir parça zayıflatıyor. Bu işlerde hiçbir şey kesin değil.

[6] Konu ile ilgili tesbit ve çalışmalar için: Caner, E., “Effects of Air Pollution on the Monuments in Ankara. Case Study: Temple of Augustus”. Bingöl, I., Augustus Tapınağındaki Tahribata İlişkin Gözlemler. Anadolu Medeniyetleri Müzesi 1986 Yıllığı. Ankara 1987.

Ağustos 19, 2010

Aphrodisias ve Büyülü Pantolon

Aphrodisias’ı ilk defa yetmişlerden kalma bir National Geographic’de gördüğümü hatırlıyorum. Etkileyici, yeşillikler içindeki kent ve görkemli tiyatrosuna ait hava fotografları, güzel heykeller, kazıları yöneten zarif bir beyefendinin fotoğraflarıyla bezeli, doğala özdeş aromalı bir National Geographic yapımıydı. [1] Heykelleri, üyelerinin Yurdum “iş alemi” ağır toplarından “sevenler derneği” (Prens Çarls da üyeymiş, hususi tayyaresine binip geliyor) adına düzenlenen defileleriyle ünlü bu kente gidememiştim bi türlü. Halbuki, mesela bir Vural Gökçaylı 1984’de tanışıyor, “Eski dostum Kenan Erim bir yaz günü beni Afrodisias’a davet etti. Antik şehrin hemen yanında bir köy evinde yaşıyordu. Bahçede otla kaplı bir çardakta tül bir cibinlikle örtülü bir masa kurulmuştu. Klasik müzik çalıyordu” ve ossat vuruluyor kente. Şu klasik müzik klişesi ve Türk elitinin kapsama alanı üzerine yazmak benim boyumu aşar bir iş. Ama, umarım günün birinde bu konuda derinlemesine düşünen birileri çıkar.
Bana ancak 2009’da kısmet oldu bu farize. Artık klasik müzik çalmıyordu, tül cibinlik falan da kalmamıştı amma, başka maymunluklar vardı heybede. Kentin hemen girişindeki fırlatma rampası genişliğindeki kocaman otoparkı kullanamıyorsunuz mesela, burası kazı ekibine ait(!), (eylül ayının o son günlerine ske sürülecek kazı ekibi taşıtı görmemiş olmam, elbette şirin Anadolu müteşebbisine, mülki amirine engel olmadı) Geyre’ye park etmeye mecbur tutup buradan ücreti mukabili traktör arkasında çekilen cihazla sevk ediyorlar girişe… Yine de ve her şeye rağmen güzel bir yer.
Denizli–Antalya yolu üzerinden batıya, Milas yolunu tuttuk biz. Yol üzerinde Tavas ve Kızılcabölük var. Her ikisi de muazzam. Bi kere Tavas’a Üniversite yapılması isteniyor. Bu talep her birkaç yüz metrede devasa afişlerle yinelenmekte. Kızılcabölük ise, öyle bir yer ki, yaşamının geri kalanını başka nerde geçirmek ister insanoğlu? İç Ege’nin bu bölümünde ne var ne yok meftun Mimar Cengiz Bektaş, Aphrodisias’la ilgili tüm rehberlerin yabancı dillerde olmasına dellenip kaleme aldığı [2] “betik” de bu iki yerleşimden de sitayişle bahsediyor, vernaküler mimariyi de öve öve bitiremiyor. [3]
Kente girdiğiniz yer gösterişli ve görkemli. Hemen sağda, bir grup heykelin sergilendiği göz alıcı salon var. Zemine zararı en aza indirebilmek için çelik kolonlar üzerine kaldırılmış Cengiz Bektaş tasarımı yapı gerçekten çekici, zarif. Sergilenen heykeller de öyle. İlerideki eski müze yapısı “doğal olarak” kapalı ve yine “doğal olarak” ne zaman açılacağı belirsiz. Oysa, esas kıllı eserlerin sergilendiği mekan burası. Bu iki yapının önündeki geniş bakımlı alanda kafeterya, Kapıdaki zilde “Arkeolog” olarak unvan ve ismi yazılı bir zatın evi ve hediyelik eşya bilmemnesi var. Kasaba geliştirme derneği yine fırsatı kaçırmıyor. Fakat bir mekan var ki, sizin de kaçırmamanız gereken işte o. Müze-içinde-müze. Burada kentin ve kazıların anlatıldığı bir belgesel gösteriliyor, Ara Güler tarafından çekilmiş kentin ve köyün kazılardan önceki fotoğrafları ve Kenan Erim’e ait şahsi eşyalar (belki de gerekmediği kadar şahsi) sergileniyor. Mektuplar, notlar, izlemekten hoşlandığı filmler, kazılarda giymiş olduğu pantolon! Özellikle ondan, çok ama çok etkilendim ben...
Kendinizi bu reliğin büyüsünden kurtarıp dışarı attığınızda, ilk göze çarpan,Temenos’un girişini vurgulayan M.S II. yy’a tarihli, çok özenle restore edilmiş, çok görkemli tetrapylon. Kenti tanıtan bir internet sitesinde onarımın Anadolu’da “şimdiye dek yapılmış en önemli restorasyon” [4] olduğu iftiharla vurgulanıyor. Hafif bir yükseltinin üzerindeki bakımlı çimlik alanın üzerinde. Restorasyonda inanılmaz para, zaman ve emek harcanmış olduğu her halinden belli. Zaten yine aynı sitenin dediğine göre Aphrodisias’lı yontucu ve mimarlar tarafından “salt gösteriş” amacıyla yapılmış! Alanın bir ucunda ise Kenan Erim’in mezarı var.

Kentin pagan geçmişi kadar Erken Hristiyan geçmişinin ağırlığı da her yerde seziliyor. Kiliseye dönüştürülmüş Aphrodite Tapınağı, O fiyakalı tetrapylon’a kazınmış kristogramlar ve Musevi simgelerinden memorah’a (yedi kollu şamdan) pek çok yerde rastlamak olası.

Yeri geldi, şu labarum veya kristogram işinden bahsedeyim biraz: Batı Anadolu’daki antik kentlerde, özellikle çok uzun süre iskan edilmiş olanların dinsel özellik taşıyan yapılarında sıkça rastlarsınız onlara. Mermer üzerine acemice çizilmiş bir araba tekerleğini andırırlar. Daire içine birbirini kesen iki tane artı gibi… IHCOYC ve XPICTOC kelimelerinin baş harfleri...”XI”. Heyecanlı, mümin hristiyanların dinsiz! mabetlerini kutsamasının ilkel bir yolu. Müslümanların kilise tasvirlerinin gözlerini oyması gibi. Göz oyma uğraşının güzel örnekleri Trabzon, Sümela’da görülebilir. Başka bir simge; “Khi-Rho” XP, "Χριστός" = “Xristhos” ... “Labarum” fakat bu simgenin ikinci harfini (P) taşa nakşetmek kolay bir ameliye olmadığından, bizim okuma yazması olmayan müminler çoğunlukla “XI” harfleri ile yetinmekteydiler. Bu simgeler Cengiz Bektaş’ın sandığı veya ”betik"te yazdığı gibi “değirmen oyunu” falan değil maalesef. Sahi, var mı böyle bir oyunu duyan? Oynamışlığı olan?
Bu tür yerlerde genellikle yaptığım gibi hevesle tapınağın bulunduğu yere seğirtiyorum. Hayal ettiğim kadar görkemli değil. Aslında temenos oldukça büyük. Yaklaşık 100 x 65 metre. Arkaik döneme ait seramik buluntulardan aynı alanda daha erken bir tapınak olduğu düşünülüyor. Bugün görülebilen 8 x 13 sütunlu pseudodipteros bir yapı. Opisthodomos’u yok. Pronaos ve cella'dan oluşuyor. Okumak zor. 1962’de bu alanın hemen dışında, celladaki kült heykelinin bir kopyası bulunmuş. Bugün Kentin ziyarete kapalı müzesinde sergileniyor [5].
Depremlerle tarumar olup, yetmezmiş gibi V. Yüzyılda bazilikal planlı bir kiliseye dönüştürülmüş olduğundan çok net değil (Bugün doğudaki apsisin üzerini kiremitle ile örtüp depo haline getirmek suretiyle tüyü de dikmişler hamdolsun). Doğudaki meanderlerle bezeli çok güzel duvar ve üç yönden çeviren portiğin Hadrian döneminde yapılmış olduğu biliniyor. Bu duvar gerçekten aval aval bakmaya değer. Güneydeki iyi korunmuş stylobat da öyle.

Mermer bezeli, restorasyonuna sıkıca el atıldığı belli, sanki hafiften görgüsüz bouleterion [6] ve girişinde mermerden güzel yunus heykeli. Hemen yanda ise, ufakça bir agoranın kalıntıları duruyor. Ölçekli, zarif sütunlar ve entablatur yeşil örtünün arasında kararmış, oldukça bakımsız duruyorlar. Ama güzeller. Arşitrav ve kornişin arasındaki girlandlı frizler ilginç. Ben bu işlerden zerre kadar anlamıyorum tabii, ama insanın aklına şey geliyor. Bu kenti kazanlar acaba işin heykel tarafına kuvvet verdikleri kadar yapılara da özen gösterseler, anlaşılır ve tanımlı kılsalar olmaz mıydı? (Tetrapylon ve Sebasteion’u da [7] heykelden sayıyorum doğal olarak). Bu tür, davulcu ossuruğu araya karışan yapı elemanlarından biri de Stadion’un ucundaki kentin kuzey kapısı…
Kenti çevreleyen duvarlar M.S IV. Yy’dan sonraya tarihleniyor ve en iyi korunmuş bölüm kuzey tarafı. Devasa (ne boka yarıyorsa o kadar büyüğü!) stadionun hemen arkasında ve çoğu üzeri yazıtlı taşlardan oluşuyor. George E. Bean’a göre, daha önce kentin bir koruma duvarı ile çevrilmemesinde kentin kutsallığına güveniyor olmanın payı büyük.
Gelelim kuzey kapısına: Ulaşması zor bu kapının kente bakan yüzündeki sövede iki kısımdan oluşan çok ilginç bir yazıt var. Üstteki kent duvarının yapılışı ile ilgili. Alttaki ise “Stauropolisliler”in muhteşem metropolisinin iyi şansı için restore edilmiş olduğundan bahsediyor. Aphrodisias’ın adı bizim alıngan hristiyanların dellenmesi ile, VII. Yy.’da Stauropolis (Haç Şehri) olarak değiştirilmiş. Afrodit’in kenti oldu mu sana Haç şeyi… Al sana bir tane daha dini bağnazlık. Söz konusu restorasyon bu tarihten epey önce yapılmış. Çünkü yazıtta aslında “Aphrodisiaslılar’ın Metropolisi” yazıyor. Daha sonra bu isim silinip yerine yenisi yazılmış. Her iki isimde de bulunan “RO” harflerini bırakmışlar. Bu cambazlığı görebilmek için sık çalılıkları aşıp, yaban arısı yuvalarını dikkate almak gerekiyor. [8] Maa’tteessüf tetrapylon kadar kolay ulaşamıyorsunuz oraya.

Otopark üçkaadını, kapalı Müzeyi, Kenan T. Erim’in pantolonunu ve tetrapylon’un büyüsünü anlayamama rağmen, Aphrodisias güzel ve ilginç bir yer. Ama bizler turist değil miyiz? Ne olsa yeriz zaten.


Edited  by Miki
Fotoğraflar : BvP
………………….

[1] ERIM, Kenan T., Temmuz 1972,“Aphrodisias, Awakened City Of Ancient Art”. National Geographic Magazine.

[2] BEKTAŞ, Cengiz 2008, Afrodisyas. İstanbul. Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Ve, sanırım yanılıyor. Çünkü Kenan T. Erim tarafından hazırlanmış, Net Turistik Yayınları tarafından basılan 2002 tarihli bir kitap ve Müze Eski Müdürü Cumali Ayabakan’ın kent üzerine yazılmış kılavuzları var (Bu kitabı görmedim).

Şu “betik” kelimesi Nurullah Ataç kalemine, romatizmine yakışıyor olsa da, bugünlerde Sayın Bektaş’tan başka kullanan var mı? Bilmiyorum. Seksenlerde Kuzguncuk’taki büronun telefonunu “Bektaş Özyönetim İşliği” diye açarlardı.

[3] Aydınlarımız bir türlü, o tuvaleti dışarıda, duvarından, tavanından, tabanından danaburnu, cardon giren, türlü yetersizlikle biçimlenmiş o köhne küçücük evlerde yaşam sürdürmeye ikna edemiyorlar köylüyü, kasabalıyı… Nedense, bu tuhaf insanlar betonarme, daha büyük ve akıllarınca modern, tuvaleti, suyu bilmemneyi olan evlerde oturmak istiyorlar.

[4] O yazıyı yazan Sardeis’deki Gymnasion restorasyonunu bilmiyor olmalı.

[5] Ama siktir edin, Karacasu Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği Satış Reyonu yeter size. Tanrıça heykelini ne yapacaksınız?

[6] Bence Batı Anadolu’daki en güzel bouleterionlar Teos (Sığacık) ve Iassos (Kıyıkışlacık)’da. Tavsiye ederim. Buradaki nedense “odeon” olarak tanımlanmış. Belki de hakkaten odeon olarak kullanılıyordu ne bileyim?

[7] Var, evet bir de akıllara zarar Sebasteion (fotoğrafı yanda) var. Ama ondan söz etmeyi istemiyorum. İlgi alanım değil.

[8] Ben onları adam yerine koymadığım için soktular! Berbat bir şey. Özellikle Stadion civarında çok var o namussuzlardan. Sakınmak gerekli.