Emsallerine faiktir

Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mart 23, 2014

Ankara'da Stad Oteli ve Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası

Portland Binası|Portland Oregon-ABD |
 Kartpostal |1980'ler Michael Graves
Öğrenciliğimde hepimiz şu yandaki binaya hayrandık.  Bütün proje jürilerinde duvarlar bu yapının  kötü, daha kötü, akıl almayacak derecede kötü taklitleri ile dolu olurdu. 1984-85’de hayallerimizi süsleyen bir kahraman “Woman in Red” filmindeki kırmızı elbisesi ve bacaklarıyla  Kelly Le Brock ise, diğeri de  cephenin ortasındaki  kolon – gibi görünen – şeylerin üzerindeki, plastr – gibi görünen -, yükseldikçe cepheden  ayrılan sütun başlığını andırır o  elemandı.  Öyle ki, klasik estetizmin ağırbaşlı öğelerini bu denli maskara eden, cephelerde  kes-yapıştır- kullanan yapıdan kabaca devşirilmiş ögeleri kısa bir süre sonra mimarlık okuduğum kentteki  her türden yapıda görünce hiç şaşırmamıştım. Arolat ailesinin Vakıflar Bankası Ege Bölgesi Müdürlüğü de bunlardan biriydi. Yüzyılın icadı o kare  pencereler, acayip sütun başlığı yorumları  filan, seksenler ve doksanların ortalarına kadar mimarlık okuyan herkesi bizar etti.

Her yerde; özellikle ulaşabildiğimiz, odanın dergisi “Mimarlık”ta (evet, kağıda basılı şeyleri okuyorduk, hem de çok okuyorduk o zamanlar)  “Post Modernizm” denen şey hemen her sayıda anlatılıyor, herkes aklının erdiği, dilinin döndüğünce açıklıyordu bu fenomeni.  “Her şeyden önce post modernizm Türk Mimarlığı’na tarihten  (kendi tarihsel geçmişimizden) korkusuzca yararlanabilme olanağı vermiştir. Teknolojik başarıyı baş köşeye oturtan Modern Mimarlık eylemi içinde Türk Mimarlığı’nın önemli bir rolü olamazdı. Oysa, Post-Modernizm Dönemi’nde “biçim”i ön plana çıkaran bir yaratma anlayışı mimarlığımıza daha geniş bir eylem olanağı sağlayabilir. Bu biçimleri tarihten yararlanarak bulma fırsatları Türk mimarlarının karşısına, herhalde, başka ülkelerin mimarlarından daha sık çıkacaktır (…) Malzemesi “tarih” ve “biçim” olan bir Post-Modernizm’de daha üretken olmamak için bir neden yok.” [1]  Bulunduğumuz coğrafyada bu işin feriştahını yapabilecek malzeme olup, gerçek örnekler elimizin altındaydı. İyonya’da tapınak, İç Anadolu’da Selçuklu kervansarayları, kümbetler gırlaydı da,  yine de ortaya çıkanların çoğu zaman  niye bu kadar berbat ve saçma sapan  olduğunu anlayamıyordum.  

Emekli Sandığı Stad Oteli | Ankara |Kartpostal | 1970'ler
Doğan Tekeli - Sami Sisa 

Stad Oteli |
Cephe Detay
1960'lar (*)
Tüm bunlar olur ve yeni mezun olmuşken, arada yolum Ankara’ya düşerdi ( birkaç kere de İngiliz Arkeoloji Enstitüsüne gittiğimi,  hatta orada bir parti -gibi- şeylere katıldığımı, birkaç ta hoş hamfendi olduğu kesin aklımda da, ne bk yemeye gönderilmiş olduğumu, orada ne işim olduğunu hatırlamıyorum). Başkentimizde gördüğüm bazı binalardan pek hoşlanmazdım.  Hele o brüt beton cepheleri ile yükselen iki tanesi vardı ki, yetmişlerin  Türk  filmlerinde üstü açık arabası,  merserize yarım boğazlı kazağıyla  dolaşan Önder Somer kadar demode gelirlerdi. Geçmiş, bitmişti bunların şeyi. Cephelerinde bir tane bile İyon sütunu yoktu !Biri Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın’ın Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası  (1976-77) diğeri de Doğan Tekeli – Sami Sisa’nın Ulus’taki Stad Oteli (1970) idi.

Emekli Sandığı bir dönem büyük şehirlerde parasını değerlendirmek ve yeni kaynaklar yaratmak amacıyla oteller yaptırıyordu. Bu oteller projeleri önemli mimarlara çizdirilen prestijli yapılardı. İstanbul’daki  Skidmore  Owings ve Merril’e  (Sedad Hakkı Eldem’de var işin içinde. Muhtemelen “bendeniz dizayn ettim efendim” demiştir bütün proje için), Tarabya Oteli Kadri Erdoğan’a, İzmir Efes Oteli Paul Bonatz’a, Büyük Ankara Oteli ise İsviçreli Marc Saugey’e çizdirildi [2].  Onlar kadar lüks olmaması öngörülen bu şehir otelinin projesi de 1964’de büyük ilgi gören, çok katılımlı bir yarışmada birinciliği kazanan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve o dönemde zaman zaman birlikte çalıştıkları Metin Hepgüler’e ait. [3]


Stad Oteli | Cephe Detay | Ekim 2010
Türkiye’de hem mimar hem de “adam” olunabileceğinin kanıtları olan bu iki beyefendinin,- Bay Sami Sisa ve Bay Doğan Tekeli’nin-  yapıları modern Türk Mimarlığının en gerçek,  en  önemli işleri arasında kanımca.  Hani var ya; gazetelerin hafta sonu eklerinde “bugün kendiniz için bir şey yapın” zevzekliği… Hah, siz de ilkeli, dürüst bir adam olmakta inat ederken bir de iyi mimarlık yapmayı kafaya koymuşun hikayesini, Doğan Tekeli’nin “Mimarlık:  Zor Sanat”  kitabını okuyun mesela. 

Yıllar geçtikçe bir zamanlar kaba (doğal olarak; kaba betonarme bırakılmış ağırlıklı cephelerin egemen olduğu, boşluk-doluluk oyunları ile yapıyı bir heykel gibi gören  bu mimari akıma “brütalizm” deniyor)  ve demode bulduğum bu yapıların dürüst, ağırbaşlı betonarme çıplaklıkları, cephelerindeki  incelikli hacimsel oyunları ve bunların yapının diline katkıları ile gerçekten “modern” kimliklere sahip olduklarını fark ettim (benim fark etmem yirmi küsur yıl sürdü, umarım sizinki daha erken olur).

Stad oteli, kent içinde çok katlı konaklama yapısı fonksiyonları ile işi daha kolaydı sanki. Balkonlar, servis alanları, oda ayrımları,on beş odalı tip kat planı yapının/kulenin kabuğunu zaten çiziyor(muş) gibi görünüyordu da,kazın ayağı öyle değildi tabii.  Sanki bu iki beyefendi oturup  planı çizmiş, sonra da hiçbir şeye dokunmadan üzerinden cepheleri taşımışlardı.  Yapıyı bu denli basit, kendi kendine oluşmuş, işlevin maddeleşmiş hali gibi göstermenin; bir bardak su içiyormuş gibi yapmanın ne denli zor bir iş olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenecektim.


Stad Oteli | Normal Kat Planı (*)
Doğan Tekeli -Sami Sisa
Halen gelip gittikçe bakıyorum. Otel el değiştirdi, acayip paralar harcanarak yenilendi ve uluslararası bir zincir tarafından işletiliyor.  Son yıllarda beyaza boyadılar, yan duvarında kocaman, işletmecinin adı yazıyor filan ama,  güzelliğinden çok ta bir şey kaybetmedi. Halen,  kırk dört yaşındaki (1964’de tasarlanmakla birlikte yapı 1970’de bitiyor)  bu binanın cephelerindeki, - özellikle oda balkonlarına dikkatli bakalım - çatı bitimindeki ustalıkla, kente katkısı ile boy ölçüşebilecek  pek az “modern” yapı  var o  kentte.  Üst katlarından, balkona çıkınca görülebilecekler de cabası…


Stad Otel Balkondan | Gençlik Parkı ve Ankara | Etnografya Müzesi , Opera, Gar | Aralık 2010

Otel güzeldi, brüttü filan ama... İş Bankasının o ustalıklı, tek bir el hareketi ile tasarlanıp masadan kalkılmışa benzeyen bütünlüklü cephelerini, zeminden güzel bir kavisle incelerek yükselen kütlesini,  kuleye denge kazandıran o az katlı (3 kat)  yan kütleleri  görünce iş değişiyor,  bir zamanların  o demode binası  iki binlerin Ankara ziyaretlerinde artık baş köşeye oturuyordu.


Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara |Kartpostal | 1970'ler
 Ayhan Böke - Yılmaz Sargın
Epey yüksek (26 kat ve 91.00 metre yükseklik ile uzun süre Ankara'nın en yüksek yapısıydı)  ve dar kesitli bu kulenin (B Blok)  belki de aşırı vurgulanma tehlikesi içindeki dikeyliğe ve donukluğa [4] o çok güzel ayarı veren iki eleman var bence.  Bunlardan  biri  yapıyı çevreleyen  Atatürk  Bulvarı’na Bakan (A ve Kennedy Caddesi [5]  boyunca uzanan C Blok cephelerine hakim yataylık.  Diğeri de, böylesi  yüksek ve iddialı bir prestij yapısında fazla rastlanmayan balkonlar. Çıkan/çıkabilen var mı bilmiyorum ama binayı boylu boyunca kat eden dikey pencere dizilerini ustaca dengelediği kesin.  Soğuk bir iklimde, yapıyı olabildiğince kapatırken  batı güneşini alabilecek şekilde dikkatle  tasarlanmış bu açıklıklar da akıllı usturuplu tasarıma  başka bir örnek.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara
B ve C Bloklar | Kennedy Caddesinden Görünüş | Ekim 2012


Genel müdürlüğü olarak kullanıldığı yıllarda, A Bloğu Banka üst yönetimi için bürolar, konferans ve sergi  salonu ile şeref holü işgal ediyor.  C Blokta ise Bankanın Başkent Şubesi,  kafeterya,  bilgisayar merkezi var. Arkitekt’teki bina tanıtım yazısında bu özellik,  “otomasyon”  olarak ve büyük harflerle yazılarak vurgulanmış. Yetmişlerin ortalarında bilgisayar filan, acayip işler. “Otomasyon” için ayrılan muhtemelen çok büyük o alanlar aynı şimdilerde ne olarak kullanılıyor acaba? Chicago’daki 1971 tarihli IBM Binasında olduğu gibi o devrin bilgisayar sistemleri için gösterilen özel ihtimam (iklimlendirme vs) burada da  önemli bir rol oynamış gibi.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Gelişmiş yangın ve duman dedektörleri, içeriden cam yünü ile izole edilmiş brüt beton yüzeyleri ve HVAC sistemleri ile zamanında göre son derece modern bu yapının  bodrum katında telefon santrali, arşiv, başka bir sergi salonu, teknik servisler var. Zemin üzerindeki 26 katın son ikisi teknik servislere ayrılmış ve  yirmi üçüncü kat ise,  “özel resepsiyonlar için yemek imkanlı kokteyl salonu” şeklinde düzenlenmiş. Dört adet 18 kişilik yüksek hızlı asansör 24. Kattaki “Özel Davet Salonu”na  yirmi beş saniyede ulaşabiliyor.

Türkiye’deki en saygın ve güçlü banka/şirketlerinden  birinin bir zamanlar merkezi olan bu yapıya hiç girmedim. Fakat Bankanın şirket kültürünün, ritüellerinin ve  başrol oyuncularının mikro kozmosunu   oluşturduğuna eminim. Bütün o  “şeref holleri”,   “yemek imkanlı kokteyl salonları” ve özel davet salonlarında yetmişlerde, seksenlerde bulunmuş olmak için neler vermezdim. Keşke  binada çalışmış birisi çıksa da anlatsa o pas parlak cilalı  ve sessiz holleri, topuzlu memureleri, çay ocaklarındaki konuşmaları,  lambrili bürolarında sigaralarını kocaman mermer küllüklere bastırarak söndüren, 24. Katta uzun bardaklarla bir şeyler içip Ankara akşamını süzen  uzun favorili adamları…


Banka İstanbul'a taşındıktan  sonra  yapı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’na geçti. Şimdi onlar kullanıyor. Nasıl değişiklikler yaptılar, tüm o fiyakalı mekanlar nasıl değişti, “otomasyon” merkezi  ne oldu? Epey merak ettiğim şeyler.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Meraklısına not : Türkiye İş Bankasının  şu anda kullandığı, Levent'teki bugünkü Genel Müdürlük binalarının projesi , yıllar süren değerlendirme süreci ve  kendilerine yaptırılmamış uygulama çizimleri sırasında yapılan çok çeşitli değişiklikler yüzünden  tanınmaz hale  gelmiş olsa da – özellikle ufak  kulelerin “kavuklu mezar taşlarına “benzeyen çatılarıyla – [6]   Doğan Tekeli – Sami Sisa’ya ait.   Onların hemen yanı başındaki eli yüzü düzgün Yapı Kredi Plaza (1989) ve  yolun karşısındaki Sabancı Center (1993) de Haluk Tümay’la birlikte Ayhan Böke’ye…

İki tane binanın ne çok söyleyeceği var değil mi?

BvP

Fotoğraf ve Taramalar BvP,  

(*) Otel kat planı ve brüt beton cepheye ait taramalar:  Doğan Tekeli-Sami Sisa Projeler-uygulamalar 1954-1974 Kitabından. Proje Bürosunun bu dönem çalışmalarını içeren - doğal olarak - derli toplu ve ipe sapa gelir, Türkçe ve İngilizce olarak iki dilli bu kitapla ilgili yayımcı tarih, fiyat bilgisi yok. Muhtemelen Büronun çalışmalarının sunmak için kendi imkanları ile bastırdığı bir çalışma.
…………..

[1] Kazmaoğlu Mine, Tanyeli Uğur. "1980’li Yılların Türk Mimarlık Dünyasına Bir Bakış". Mimarlık 86/2, Sayı 221 içinde (s:47),

[2] İ.T.Ü Mimarlık Fakültesi Dekanlarından Profesör Hande Suher de,  Ankara Oteli işi alınıp proje çalışmalarına başladığı sıralarda Saugey’in Bürosunda çalışıyor. Anılarda kendisinden istenen otel giriş bağlantılarına ait etütlerin 1957 sonunda Türkiye’ye dönüşünden sonra  uygulanmış olduğunu görüp ,çok memnun olduğun yazıyor. Gerçekten de, çok uzun yıllar boyunca oteller ilgili aklımda kalmış tek şey,  yolu otele bağlayan o çok güzel rampa ve giriş kanopisi idi.  Yıllar sonra tasarlayanın kim olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir tesadüfle öğrendim. Hande Suher  İstanbul Elmadağ'daki Eski Sheraton Oteli’ni tasarlayan proje ekibinin de mimarlarından. Akademik kimliğinin yanı sıra uygulamada yönü de  olan bir mimar. Pek ortalıkta görmüyorum ama, basılmış anılarını okumakta yarar var. O dönem mimarlık hayatı ve  anıların sahibinin kalibresi hakkında aydınlatıcı, ilk elden bilgiler içeriyor.
Suher, Hande. “KAMU YARARI”nı Öncelikli Gören Bir Yaşam Öyküsü, İnsanlar Anıldıkça Yaşar. Yapı Endüstri Merkezi – TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Ocak 2010.

[3] Tekeli, Doğan. Mimarlık: Zor Sanat. Yapı Kredi Yayınları, Kasım 2012.

[4] Tamay Sütmen’in Ankara’daki Sabancı Kız Yurdu gibi…

[5] Başkent yöneticilerinin cadde ve sokaklara yabancı devlet adamı verme merakı ve sonuçlarından RabindranathTagore  Caddesi ve Limbo  yazısında bir parça bahsetmiştim.

[6] Tekeli, Age  (s:412) Tanımlama kendisine ait ve katılmamak mümkün değil. 

Kasım 10, 2013

Rabindranath Tagore Caddesi ve Limbo


Altına anlamlı, usturuplu bir şey yazmak için çok uğraştım... Ama olmadı !

Şu bloğu yazmaya başladığımdan beri dehşetle fark ettiğim hususlardan biri de, yazdığım o saçma sapan şeylerin okunuyor olduğu!  Hem bu okuyanların önemli bir kısmı belli ki akıllı uslu, okumuş etmiş  kimseler. Dahi manasına gelen “de” yi , soru kipi “mi” yi filan ayrı  yazıyorlar.  Bazen öyle şeylere parmak basıyorlar, öyle taleplerde bulunuyorlar ki insanın hamiyetinden gözleri yaşarıyor. Mesela, Bompay Segundo isimli şahıs Ankara’da o kadar acayiplik varken belli bir yapıya  takmış kafayı, onunla ilgili ahkam talebinde bulunuyor. Yahu hemşerim, bu nasıl iştir? Elbette görmüşlüğümüz, kafa yormuşluğumuz var da, ya hiç bilmediğimiz bir yerden geleydi… O zaman ne halt edecektik? Hem, nebleyim bu işlerin belli bir programı var, şeyi var. Programı dahilinde yazıyoruz işte. Ama yine de; okuyanımızdır, velinimettir  demek sureti ile, iki çift laf edelim:

Atakule’den yukarı, Or-An’a doğru çıkan bir cadde var.  Zenginleşen lümpen taşralılığın yapıtları ile bezeli Turan Güneş Caddesi. Yollara bürokrat, devlet adamı ismi vermek Başkent’te oldukça sevilen bir uğraş. Örneğin Turan Güneş, “Ziya-ür Rahman Caddesi” ile “Simon Bolivar Bulvarı”nın kesiştiği yerden başlıyor!   Cinnah, Konrad Adenauer Caddeleri gırla. İnsanın gözleri “Dean Gooderham Acheson”(hem Konrad’ın ruh gibi ahbabı bu dışişleri bakanı) veya   “Robert Strange Mc Namara” bulvarları da arıyor ya, heyhat. Fakat Turan Güneş Caddesine paralel başka bir yol var ki, akıllara zarar başka bir mühim şahsiyete atfetilmiş:  Rabindranath Tagore !

Esas olarak  iyi niyetli ve  soylu denebilecek çabanın artık sanki bu onurlandırma ile iyiden iyiye boku çıkmış görünüyor.  Son nüfus sayımında 3.203.362 kişi olarak hesaplanan Ankara merkez nüfustan kaç kişinin “Rabindranath” adını telaffuz edebileceğini merak etsem, nefret suçu işlemiş sayılır mıyım? Adamcağızın kim olduğunu, ne iş yapmış olduğunu hiç sormamak en iyisi…

Parlak şairin adını taşıyan bu güzide caddede, alt başlarda bir yapı var. Sığ taşra beğenisinin bir adım ötesi ile lunapark korku tüneli girişinin hemen dışındaki o mimari limbo’da duruyor. Binadan söz etmemi isteyenin damağında Gaudi tadı bırakmış olsa da maalesef gerçek bu. İşverenin“Azizim, apartmanımız Rabindranath Tagore caddesinde olacak, yani  buraya öyle dümdüz bir şey yapamayız. Kendisi  şiirin ölümsüz ismiyse, Biz de sanatın başka bir dalının evrenselliğini, vazgeçilmezliğini vurgulayalım. Mimari en uygunu. Mesela… Hah,  Gaudi’yi çağrıştıran bir şeye ne dersiniz?” demiş olamayacağını hepimiz biliyoruz. 

Türkiye’ye özgü bir rant liberalizmi içinde – aslında -  dağın başına inşa edilmiş, kendininki gibi beş para etmez apartman yığınları arasında farklı olmaktan, dikkat çekmekten başka bir kaygısı yok. Fakat, nasıl anlatılabilir, tuhaflığın neresine oturtulur bilemiyorum. Anlam üretmek için kullanılabilecek yöntemler yetersiz kalıyor.  Şey de diyebilirim tabii:  “cephe ve kütle kurgusunda formellikten kaçınarak, bir cephe dilinin oluşmasında çözümü kütle hareketleri ile zorlamak yerine yüzeylerde aranmış!” Ama demeyeceğim.  Bir taraftan bakıldığında “Fantastic Four” daki  “Şey”in garsoniyeriymiş gibi duruyor. Daha uzun süre bakılırsa merkez aksı omurga gibi görüp,  yatayları da kaburgaya benzetme imkanı var.  Bazen de, alışveriş merkezlerinin çocuk eğlendirme bölümlerindeki “Yağmur Ormanları”, “Dinozorlar Çağına Yolculuk” temalı para tuzaklarının giriş cephesi sanki. Ağaç gövdeleri, yeşillikler, filan…. Her şey yeterince tuhaf değilmiş gibi, işi daha da içinden çıkılmaz hale getiren şu  pencereleri de su, şelale vb. olarak ta hayal mümkün.  Yani; anlamlandırma, yorum ve aşırı yorumdan kaçınmak lazım bu “eser” karşısında.  Mimarın amacı, ürünün gerçeği  neyse ne. Fakat  bildirişim kuramı da (information theory)  anlamın niteliğiyle değil, niceliği ile ilgili değil mi?  

Yapının anlam ve amacı mimari eğilimlerle değil de (mimari bir ürün değil çünkü)  Türkiye’deki genel kültürel zemin üzerinden değerlendirilecekse, ideolojisi  mevcut kültürel kaosta “denişik” olarak var olabilme çabasının yarattığı bir anlamsızlık  olarak görülebilir. Ya da basitçe, tarıma dayalı bir ülkede tarım teknolojisine geçişin gecikmesi ile köylünün kente göçü sonucu kırsal yapıdan kurtulamamış  bir kentin absürd  kültürel-mekansal  alaşımları olarak değerlendirin.  O daha sakinleştirici…

Belki de bina ile ilgili  tek –acı-  gerçek/anlam, cephenin bir bölümünün işgal eden “Çocuk gelişimi ve eğitimi danışmalığı” tabelası. Böyle bir mekanda mukim uzmanlarla çocuk gelişimi hususunda “istişare” eminim ilginç olurdu.

Hadi, Allah rahatsızlık versin.

BvP

Edited By Miki 

Fotoğraf: BvP 

Ekim 28, 2013

Güven Anıtı, Ankara

Bayramları Ankara’da geçirmeye özen gösteriyoruz. Miki’nin ebeveynleri, o sevimli insanlar havalar soğumaya yüz tutunca ılıman ve sıcak bölgelerden Ankara’ya göç ediyorlar ve daimi ikametgahları anlı şanlı başkentimiz. Ebe ve veyn’le geçen birkaç günün sonunda terbiyeli bir insan olmak ve  Miki’yi üzmemek Tunalı’daki Kıtır’da  nihayetlenen bir Ankara gezisi ile neticeleniyor genellikle… (Bu defa kokoreç kötüydü, onu da söyleyeyim. Ayrıca, çalışanlar da pek mendebur. Genelde kendime yakın bulduğum bir karakter özelliği,  ancak hem para verip, hem kendi biramı kendim alıp, masalarında peçete bile olmayan bir yerde köpek muamelesi görmek pek hoşuma gitmiyor.  Yeni öneriler varsa, açığım) Mükafat gezilerinin  ana teması eski güzel kamu binaları, yeni ve saçma sapan kamu binaları, yeni ve görgüsüz kamu binaları. Miki bu yapıların çevresinde büyük  bir sabırla terörist filan damgası yemeyi göze alarak arabada oturuyor.  Ben de fotoğraf çekiyorum.  Son gezimiz bir parça heykel ağırlıklı oldu. 



Güven Anıtı | Ankara |1934 -1935
Kızılay’daki, yapıldığı günlerdeki adı ile (Polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimlediği için)  “Emniyet Abidesi”, şimdinin Güven anıtını en son seksenlerin sonunda Ankara’da “Güverte Er” olarak askerliğimi yaparken görmüştüm. Torpido isabeti alıp batmakta olan bir gemiden denize atlanırsa  kolayca çıkarabilme imkanı sağlayan,  iki yanından düğmeli bembeyaz pantolonum ve ben bir hafta sonu izninde etrafında epey vakit geçirmiştik. O zaman da ön cephedeki bronz figürler ölçek dışı, tuhaf ve ürkütücü gelmişti. Vücudun bu abartılı kas yapısı fazla boğum boğum geliyor bana (Krippel’in Afyon’daki anıtında da öyle. O zavallı da çüksüz müksüz ama hulk gibi… Neyse).  Altı metre boyunda bu iki heyula “D.C. Comics” karakterleri ile karakucak güreşçisi arasında bir yerde duruyorlar sanki.  Ama vücut dilinin, dinamizmin, hareket algısının oluşmasında gösterilmiş maharete diyecek yok. Elini duvara dayayıp güç alan yaşlı zat biraz soluklansın, dürecek defterimizi. Gençten olan ise bir saniye önce alttan yukarıya doğru savurduğu o balyoz ile saz (belki de levye demiri, kim bilir?) arasındaki şeyi tam baktığımız anda tutmuş; yeniden savurup, bu defa oturtacak gibi çenenin ortasına.


Güven Anıtı |Ankara | Ön , Ana Figürler| Anton Hanak | 1934
Anıtın  ağırlık merkezini oluşturan bu iki figür anıtın tümünü bitiremeden Ocak 1934’de ölen Anton Hanak tarafından yapılmış. Heykelleri çevreleyen ön ve arka yüzün kabartmalarını öğrencileri ve denildiğine göre yerel taş ustaları tamamlıyor. Zaten belki de bu yüzden iki yüz arasındaki işçilik ve ifade farklılıkları epey belirgin. Bence arka yüzdekiler, özellikle sağ taraftaki bilim ve sanat taifesini anlatan bölüm daha  oturmuş ve etkileyici.  Bu işlerin simgesi baykuş da duvardaki yerini almış ki, o da ayrı bir hoşluk.
Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

Faşist Heykel 101

Arka yüzdeki, ortada Atatürk’ün olduğu beşli grup asıl ününü Ankara’daki bu işten sonra kazanan Josef Torak tarafından yapılmış. Zat, Adolf’un (şu ufak tefek, tuhaf bıyıklı olan. Evet, o.) “yürü ya heykeltıraşım “dediği, Üçüncü Rayhın birinciye olmasa bile  (esas oğlan Arno Breker adlı başka bir herif) ikinciye gelen yontucusu. Heykelleri kadar zamparalığı ile de ünlü olduğu, Yahudi ilk karısını nasyonal sosyalizm dolmuşuna binip boşadığı, Çalışma bakanı Robert Ley’in ilik gibi hanımını - af buyur – düdüklediği rivayet olunuyorsa da, yazı heykel ağırlıklı olduğundan adamın başka işlerine girmeyeyim diyorum.
Güven Anıtı |Ankara | Arka, Ana Figürler| Josef Torak | 1935

1935
Orada duran tam anlamıyla dönemi ve peşi sıra gelecekleri anlama kılavuzunu andırıyor. Uçları aşağı doğru sımsıkı kapalı ağızlar ve çatık kaşları ile asık suratlı,  ele ele tutuşan kaslı erkekler! Torak Almanya’ya döndükten sonra bu motifin benzerlerinden epey yapıyor. En bilineni de,  1937'de Paris'te düzenlenen Dünya Fuarı için yaptığı “Yoldaşlık” isimli grup. Bu heykeller Albert Speer'in tasarladığı o çok acayip Almanya Pavyonunun önünde duruyorlar. (Karşılarında da en az onlarınki kadar acayip Sovyetler Birliği Pavyonu duruyor)  Doğal olarak işin içinde yine el ele tutuşan, şallak mallak adamlar var. Fakat bizim heykel ustası akıllı olduğundan, Krippel’in Afyon’da düştüğü hatayı tekrarlamayıp, buradakilerin takım taklavatı örtmüş. Fakat ne olursa olsun çok güzel ve gözüme zebanilerden daha usta işi görünüyor.  Bunda muhtemelen gün ışığının da payı var. Torak’ın şansına o tarafa yumuşak, difüze ışık tam karşıdan vuruyor ve güzel bir kontrast sağlıyor. Oysa Hanak tarafında ışık arkada ve kaidenin vuran gölgesi ile iyice çamur gibi.  Belki de o heykellerin bronz oluşu kaide ile bir şekilde uyumsuzluğa neden oluyor. Torak Heykellerinin altına Romen rakamı ile “1935” yazılmış, o da çok özenli ve bütünün bir parçası olarak algılanıyor. Oysa önde, alt frizdeki “TÜRK ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN” yazısı  fazla aralıklı ve -yine- bronzun rengi yüzünden uyumsuz –muş gibi.


"Yoldaşlık" | Josef Torak
Paris | 1937
Sınıfta Kalan Alegori ?

Erken Cumhuriyet Türkiye’sinin pek az sayıdaki alegorik heykelinden biri bu (Osma:143). Diğerleri Afyon’daki Zafer Anıtı (1396) ve Menemen’deki Kubilay Anıtı (1934). Onların anlatmak istediği en azından anlaşılabilir fakat tuhaf bir şekilde bu anıtta, özellikle ön yüzde “alegori” hepten güme gitmişe benziyor. Osma her ne kadar “bu sembolik figürler 1930’ların Türkiye’sinde ancak Yeni ve Eski Yönetim olarak yorumlanabilir” deniyorsa da,(Osma:102) bu şekilde yorumlamak için hayal gücünü epey zorlamak gerekiyor. Daha çok ağzımıza sıçacakmış gibi görünen iki yarı çıplak müzisyene benziyorlar. Müziğe duyduğu ilgi dolayısıyla şu müzisyen benzetmesi çok ta uydurma olmayabilir. Adamcağızın ölümünden sonra teslim edilen figürleri  bir heyet eşliğinde (nedense, sipariş verilmiş/satın alınacak  bir nesne için o şeyin üretildiği  yabancı ülkeye  gidilmesi gerekir,  bu da mutlaka “heyet” le olur. Maalesef cennet vatanımda yurt dışından alınacak/yaptırılacak çook nesne olduğundan/olacağından, bu hoş geziler süreceğe benzer) almaya  Viyana’ya giden Şükrü Kaya ne düşünmüştür ? Hayır, yapana da soramaz “Anton! Kardeşim, nedir bu böylecene demekteyim haaa?” diye… Ölmüş gitmiş zaten adamcağız.  Nasıl döndüler yurda acaba altışar metre boyunda iki adet bronz çalgıcı-zebani ile?

Tüm düzenlemeye, havuzlara, kaidesindeki özene (onun tasarımı da Holzmeister’e ait) rağmen bu ilginç heykel grubu ortasında kaldığı keşmekeş içinde olağanüstü anlamsız ve absürt maatteessüf. Üstelik yıllar içinde büyüyen ağaçlar işin etkisini daha da azaltmış.  Eski kartpostallarda görülen o uçsuz bucaksız çorak boşluk ortasında çok daha etkileyici. Ve muhtemelen oraya konduğundan beri hiç bakılmamış olduğundan oldukça yıpranmış.  Kaidesinde ve heykellerde eksik parçalar var. Bazıları da epey büyük. Fakat en kötüsü, bu görkemli şey güvercinlerin istilası altında. Her yere sıçıp duruyorlar, özellikle gölgelik alanlar vıcık vıcık, kaygan  kuş boku. Lanet kurumuyor bir türlü anlaşılan. Bu yüzden ortalık kümes gibi kokuyor!

Etrafa sinmiş o pis taşralılık, arabalar, insanlar, karşıdaki, inanılmaz bir şekilde yarışma  ile projesi elde edilmiş bombok bina ve altındaki hamburgerci… Tüm bunlar o sonbahar öğleden sonrasında Güven Anıtı’na hiç, ama hiç iyi gelmiyor.  Evet, Güven Anıtı’nın heykelleri 30’ların Moskova, Nürnberg veya Torino’sundan, Tiran’ından ışınlanmış gibi. Oralarda çok benzerleri var. Yapılanı yönetici sınıf kibrinin bir tezahürü, devlet eliyle yüceltilen faşist sanat filan diye okumak da mümkün. Ama, kaynakları son derece kısıtlı bir ülkede yeni bir dünya kurup, yönetmeye soyunan yöneticilerin bu yeni yaşamı oluşturma sürecine gösterdikleri özen ve derinlik (tamam, alegori her zaman sökmemiş olabilir) günümüzün sığlığı ile karşılaştırılınca çok etkileyici. 

Yine de insan 1930’larda başkentin civar kasabalarından (kentte yaşayanların bir parça alışmış olduklarının düşünerek) kente gelmiş (muhtemelen yürüyerek) köylülerin,  İçişleri Bakanlığı eliyle yaptırılan   “polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimleyen” bu anıtla ilgili neler söylemiş olacaklarının düşünmeden edemiyor!

Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

BvP

Edited By Miki

Fotoğraflar, BvP
…………..

Osma, Kıvanç; Cumhuriyet Dönemi Anıt Heykelleri (1923-1946),  Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara, 2003.

Aralık 16, 2012

Tunalı Hilmi II

Sheraton Ankara
von Gerkan Marg und Partner | 1991 
Kuğulu parkın yanından Tunus Caddesi boyunca ilerleyelim.  Bir parça yukarıda Von Gerkan nam kefere mimarın bina ettiği Sheraton oteli de sırıtıyor, göz kırpıyor filan ya, şimdilik ona bulaşmıyoruz. Zaten o hep gıcır gıcır, saçları taralı efendi  çocuk gibi. Ne doğramaları çürür, ne de bahçesinde gereksiz ot bürür. Üstelik 143 metre boyunda. 
Bu yol hem Atatürk Bulvarı boyunca dizili çoğu iddialı yapıyı ana cephelerinden değil de, arka cephelerinden ve yoğun yapı dokusu içinden seçmek,  hem de, özel kişi ve kurumlara ait nispeten mütevazi yapı örneklerini fark etmek için daha uygun. Çevre verileri göz önünde tutulmaksızın biçimlenmiş  çalışan, çoğu ilginç bu yapıların “tek başına” duruşları  onlara ilginçliklerinden pek bir şey kaybettirmiyor. 
Fakat bulvar üzerindeki güzel bir yapıdan  söz etmesem, bir iki fotoğrafını yazıya sokuşturmasam olmaz. Maalesef Emek İş Hanı’nın  arkasından -afedersiniz- bir bok görmek mümkün değil. 1960 tarihli Emekli Sandığı Mimarlık Ofisi tasarımı Emek iş Hanı. Alçak kütlenin cephesindeki güzel açık/kapalı oyunları,  yerden yükselen sağır betonarme yüzeylerin (plakların diyelim) birbiri ile açısal ilişkileri ve cephedeki şık güneş kırıcılar filan, ancak ön cepheden izlenebiliyor. Çok Katlı büro kütlesi ile de usturuplu,  dönem rasyonalizmine iyi bir örnek bence.  Bu yapı da pek çokları gibi,  çağdaş mimarlığımız içinde önemli bir yere sahip değil  (ama civarda  önemli, ipe sapa gelir örnekler de var hakkaten).  Eh, doğru ama, benzer ve çok bilinen, tekrarlanan birkaç örnek dışında, çağına benzemeye çalışan ve kıvırabilmiş bir yapıyı övmekte de sakınca yok. 
Civarda altmışların güzel ve alçakgönüllü stereotip  konut mimarisi örneklerinden bol miktarda var, nispeten de  iyi korunmuşlar. Bu yapıları zerafetleri yüzünden hep çok beğeniyorum ama, özellikle yapıldıkları dönemde kötü ahşap doğramalarla kaplı tek ve incecik cam geniş yüzeylerin Ankara gibi bir iklimde içindekineler neler yaşatmış olduğunu tahmin etmek beni üzüyor. İnsanlar belki de kış uykusuna yatıyor-du, kim bilir? Yapıldıkları dönemin modern anlayışı özellikle balkonlara vurgu yapıyor,  farklılığı oralarda arıyor. Miki'yle durup durup insanların balkonlarına dik dik bakıyoruz.  Bakmakla kalmayıp fotoğraflarını da çekiyoruz. Bi pencere açılsa aniden; bağırıp çağırmaya başlasa birileri, ne deriz? Günün pek erken bir saati de, bizim bilimsel dikiz işi sarpa sarmıyor.


Biraz ilerde dikkati ilk çeken şey Gündüz Özdeş’in 1992 tarihli  Tübitak Binası. Kulenin üzerinde, havada asılı bir çekmece saplanmış gibi!  Kalın, abartılı  konsolları, yan cephelerde  bu konsolun içine açılı otobüs yazıhanesi pencereleri ile gerçekten tuhaf. Kim oturuyor orada acaba? Esiyordur pencereleri açınca, masa üstünde kaat, maat kalmaz. Yapının mimarının “Tübitak bilimin anahtarı” anlayışı ile, yapıyı  o kabulün bir simgesine dönüştürdüğü, ama biçimi toplum tarafından ne kadar algılandığı sorulduğunda  “söylenmeyince anlaşılmıyor” dediği biliniyor. Yani, o kule uç kısmı göğü işaret eden bir anahtar (ya da, “anaktar”içinizden nası gelirse)! Bulvar tarafı bana hep çocukların şu üstüne bindiği sallanır tahta atları hatırlatmıştır ama neyse. Müellifi "anahtardır" diyor.  Mimarlığa anlamın bir göstergesi olarak bakmak fena bir iş değil, ama öz-biçim ilişkisi tam kurulamazsa… Kurulamazsa,  o vakit iş kof bir dekora dönüşüyor olabilir. 
Tübitak | Gündüz Özdeş | 1992
Tunus Caddesinden Görünüş 
Tübitak | Gündüz Özdeş | 1992
Bulvar'dan Görünüş 




















Şu pek beğenilmeyen (ah evet, epey tatsız örnekleri var da, mimar milleti neyi beğenir ki zaten ?) ikinci milli mimari akımı aromalı, pek  özenli “Derya Ap.” Dikkat çekici. Tümüyle yeni, yerel ve özgün dil yaratma çabalarının,  -hiç olmazsa bir dönem- yaygın, uygulanabilir türde mimari stile dönüştüğü farklı yapılar üzerinde görmek hoşuma gidiyor. Bu dili okuyabilmek, şifrelerini çözebilmek için mimarlık eğitimi gerekmiyor. Zaten yapılar da yalnızca mimarlar için üretilen nesneler değil. Balkon çıkmaları altındaki destekleri, saçakları ve alt kottaki girişe uzanan merdiveni ile gerçekten hoş. Bu terk edilmiş haliyle kısa süre sonra yok olacağını bilmek de o kadar  iç burkucu. 

Derya Apartmanı | Tunus Cad. | 1940'lar

Devam Edeceğim, 

BvP 



Aralık 02, 2012

Tunalı Hilmi



Büyük Şefler, Camiler, "Rezidans"lar.
Dolu Dolu On Yıl 
Ankara’ya her gidişte  gaza gelip, kentin müthiş yapı stoğu ile ilgili bir şeyler yazmaya kalkıyorum ama, sonu araya giren bin bir türlü başka şey ve –hadi, açığını söyleyeyim- tembellik yüzünden hüsran oluyor. “Müthiş yapı stoğu” ile  kastım,  hangi saiklerle tercih edildiği ve  yapılaşma kararlarının  ne türlü şekillendiği benim için tümüyle anlaşılmaz alanları kaplayan, Orta Anadolu insanının yanıp tutuştuğu türlü özlemin  yâresine melhem çok katlı konut yığınları değil tabii. Bu yığınlar için  esas anahtar türlü geometrik formların yapının orasına burasına – tercihan tepesine – akla ilk nasıl gelirse öyle yerleştirilmesi sanırım. Cephe için de bu yaklaşımın iki boyutlu olanı fazlasıyla yeterli. Son on yılın fazlasıyla zenginleşen/zenginleştirilen başkentinde farklı olma dürtüsü genellikle  postmodern mimarlığın zaten tüketilmiş klişelerinin iç bayıcı bir sığlıkta ve sıklıkta tekrarı ile   ete kemiğe bürünüyor. 
Herkesin kazandığı veya kazanmayı hayal ettiği paraya göre bir şeyler var burada. Yapımı alengirli, dolayısıyla pahalı betonarme tuhaflıklardan, çocuk kakası rengi plastik yüzeylerle kaplı,  bir zamanların btb ile halı deseni sıvalı alçak yol kenarı apartmanlarına  kadar. Yapıları üreten ve tüketenler arasındaki bu zevksizlik ittifakı gerçekten göz alıcı. İş eksen değiştirip, daha iddialı, daha ciddi bürolar tarafından tasarlanmış  ve  kentin her yerinde ossuruk ağacının süratini yine aynı ağacın sefaleti ile birleştiren,  bok sineği gözü tonlarında yeşilden maviye çalan camlarıyla  “plaza”lara gelince şaka olmaktan çıkıp, düpedüz korkutucu  bir hal alıyor.  Ama esas ürkütücü olan; bu yapıların bir kısmının yeryüzünün en acayip, işlevleri en anlaşılmaz hükümet ajansları tarafından işgal ediliyor oluşu.  

Pis hastalıktır haaaa. 
Yıllarca “Şap Enstitüsü”, “Toprak Reformu Genel Müdürlüğü”, “Gübre Sanayii T.A.Ş.”, hıyar adlı bitkinin  standardı ile uğraşan “Türk Standartları Enstitüsü”  gibi devlet kurumlarına güldüm durdum (Toprak Reformu Genel Müdürlüğü  hala güldürüyor). 70’lerden kalma büro mobilyası donatılı, bol paça pantolon, geniş  yakalı gömlek, ceket giyip  kocaman şal desenli kravat takan,  uzun favorili, tozlu ayakkabıları ile  bir grup insanın sürekli sigara içerek, sigaralarını kocaman cam küllüklere söndürerek çalıştığı kurum fikri ne  güzel değil mi?  Zamansal bir kabızlık içinde debeleniyorlar... Takvimler hep bin dokuz yüz yetmiş beş. Yıl bitiyor, 31 Aralık 1975. Yeni yıl geliyor takvimin ilk yaprağını bi koparıyorlar,  “cart”… 1 Ocak 1975! 


Enver Tokay, Teoman Doruk,Behruz Çinici
DSİ Genel Müdürlüğü, Ankara | 1959-1967
Zemin katına  bir hazır giyim mağazası konuşlu,  ana girişine otopark bariyeri monte, hepten cam cepheli  “Yurtdışındaki Akrabalar ve  Eş Dost  Başkanlığı” binası ile  bi parça aşağıdaki Avrupa Birliği Birşeyi Başkanlığı"nı görünce, 60’lardan kalma btb kaplı cepheleri, zarif cephe bölümlemeleri, harikulade girişleri ile  Elektrik İşleri Etüt İdaresi,  Toprak Reformu Genel Müdürlüğü gibi kurumlar, Doğu Kıyısı Üniversite Kampüslerini andırır peyzaj içerisindeki 50'li, 60'lı yılların diğer devlet yapıları başarılarının devamını son Türk devleti durdukça  durasıya var olmalarını arzuladığım kadim dostlara dönüştüler. Sanırım son yıllarda kamu kurumlarının sakil ve zevksiz yapı ihtiyacı teşebbüs-i şahsi tarafından karşılanıyor. Çeşitli renk ve tonlarda cam rengine haiz  bir plaza arzı var devamlı. Ama arzın da talebi oluyor  demek ki... 

Altı  Kaval Üstü Daire Başkanlıkları, Konya Yolu, Ankara 

Hemen moral bozmaya gerek yok. Ankara’da bunların dışında miktarda özel kesime ait hatırı sayılır miktarda ilginç yapı da var. Mesela, Tunalı Hilmi civarında, Tunus caddesinden  aşağıya, Kızılay’a doğru inerken, insanın dikkatini çeken (“insan” kelimesi  burada akil, çevresine duyarlı, dikkatle bakan memeli manasında alın) bir grup yapıdan söz etmeli.

Emin Onat | Hayat Yapı Kooperatifi | 1956
Ama, aşağıya inmeden, kuğulu parktan bir parça yukarıda Emin Onat’ın [1] son yapılarından 1956 tarihli Hayat Yapı Kooperatifi’ni ıskalamayalım.

Ankara Lisesi mezunları ve dönemin ileri gelen bürokratları için 1956’da yaptığı projeye 1958’de başlanmakla birlikte mali olanakların kısıtlılığı nedeniyle 1967’de anca bitirilebiliyor (O zaman Ankara gerçekten bir memur kentiymiş). Orijinali dokuz katlı olan ve  “kendine yeten bir konut birimi” olarak yapı programında yer alan toplantı/sinema salonu, teras katındaki kulüp, çatı bahçeleri, pastane gibi ortak kullanım birimleri yine parasızlıktan programdan çıkarılması gerekiyor. Bu haliyle sıradan bir kent apartmanına dönüşmüş olsa da yine de dikkat çekiyor ve çok bakımlı. Modern yaşamın konut kavramına eklemlediği farklı ihtiyaçları, karmaşık fonksiyonları bir arada sunmayı amaçlayan  bu tür hırslı  konut grupları  İsviçre doğumlu Fransız mimar  Le Corbusier’in savunuculuğunu yaptığı bir fikir.  En önemli örneği ise 1947-1952 arasında Marsilya’da  inşa edilmiş   Cité radieuse. Yapı büyük beğeni topluyor ve dönemin konut tasarımlarını büyük ölçüde etkiliyor [2]  Uygulanmamış olsa da konut grubunun fonksiyon zenginliği, zemin katı topraktan koparan kolonlar (piloti) üzerindeki yatay kütle, önemli bir görsel işaret olarak balkonlara yapılan vurgu türü öğeleri ile Hayat Yapı Kooperatifinde de aynı etkiyi görmek olası. 


Haluk Baysal-Melih Birsel | Hukukçular Sitesi | 1960
Bir dönem üretilmiş ve ciddi, özenli  tasarım süreçleri sonunda şekillenmiş oldukları her hallerinden belli bu yapılardan Haluk Baysal-Melih Birsel tasarımı, 1960 tarihli İstanbul, Mecidiyeköy'deki Hukukçular Sitesini atlamayalım. Faklı nitelik ve nicelikteki dublex, yarı dublex ve normal daireleri  tek blokta toplayan ve bunları cepheye yansıtan plan oyunları,  sağır cephelerindeki usta işi açıklıkları ile, atlanabilir bir şey değil zaten. Yanı başındaki çirkin alışveriş merkezi yüzünden bir parça cüceleşmiş, bakımsız ve şiir gibi cephelerinin bir kısmı cep telefonu sapıklığına kurban gitmişse de, halen dikkat çekici. 


Nejat Ersin | Meydanlar Yapı Kooperatifi | 1957 
Ankara’da, aynı tarz ile baş edebilecek tek bina, yukarıda Cinnah Caddesi 19 numaradaki 1957 tarihli Meydanlar Yapı Kooperatifi. Mimarı Bay Nejat Ersin.  Maalesef şimdilerde bakımsız ve yorgun, çevresindeki yeşil örtü yüzünden anlaşılabilir fotoğrafları bile çekilemiyor.  Ama güzelliğinden ve çarpıcılığından eksilen hiçbir şey yok.  Nejat Ersin Ankara’lı bir mimar ve S.H. Eldem bu kentteki diplomatik yapılarının uygulamalarını onunla yapmış. Söğütözü’ndeki Renault-Mais servis istasyonu da onun 1973 tarihli bir yapısı. Maalesef başka projelerini bilmiyorum [3].

Devam edeceğim.
BvP

Edited By Miki 

Fotoğraflar BvP, 2010-2012

[1] Anıt Kabir’in mimarı olarak ünlenen ve erken bir yaşta hayatını kaybeden bu çok parlak mimari kişiliğin tasarımları hep söz konusu yapının gölgesinde kalmış gibi. Oysa, Ankara’da da dikkat çekici yapıları var. İ.Ü. Fen ve Edebiyat Fakülteleri 1944 (Sedad Hakkı Eldem ile) Yarışma ile  projelendirilen  İstanbul Adalet Sarayı 1951-1955 (Sedad Hakkı Eldem ile) Anıtkabir dışında en bilinen yapıları.

[2] Fakat daha eskisi ve acayibi var. Moskova’daki Narkomfin Binası! 1932’de tamamlanan ve  “kolektif yaşam” ütopyasını kulaklara üfleyen yapı bugün Unesco’nun “tehlikedeki binalar” listesinde.

[3] Mimarlar Odası Ankara şubesi “Bina Kimlikleri” Söyleşileri” kapsamında, Aralık 2010’da bu yapıyı konu almış. Oda’nın sitesinden bu söyleşinin basılıp yayınlandığını öğreniyoruz. Belki özel olarak yapıyı konu alan bir yazmalı.




Temmuz 15, 2011

Ankara Garı


Ankara Garı ve Çevresi 1938
 Ankara ilginç bir yer. Doğruya doğru… Devlet cihazı, cihazın lacivert takım elbisesi ile dünyaya gelmişe benzeyen bıyıklı, çerçevesiz gözlüklü [1]  uzuvları. Uzuvların uzuvları. Haritada yeri bulunamaz  elçiliklerin, dost ve müttefik ülke ajanslarının, içinde ne işle uğraşıldığını, muhtemelen girişteki kapının yanına konuşlu beyaz plastik kutu mahkumlarının bile bilemediği 3-4 katlı lüks, villa irileri ilk göze çarpanlar. Ama, bilgi görgü artıracak, merak şeydecek başka şeyler de var helbet.

Bunlardan pek merak ettiğim bir tanesi, yirmilerin sonlarından günümüze kadar yapılmış/yapılamamış kamu binaları. Özellikle seksenlerde ve daha sonra yapılanları “Devlet Mimarlığı” temalı bir eğlence parkı, nebleyim bir lunapark etkisi uyandırıyor bende. Oysa gerçekten güzel olan, süzülüp keyif alınasılar otuzlarda yapılmış olanlar. Gençlik parkından Ulus’a, yukarı doğru yürürken yaklaşık 600 metrelik bir cadde üzerinde çoğu. Seyfi Arkan'ın İller Bankası Binasından başlayıp, Martin Elsaesser’in 1938 tarihli inanılmaz Sümerbank Binasına kadar... “Millete karşı örgütlenmiş devlet” [2]  için yapılmış olsalar da, yurttaşlarını ürkütüp, ezmeye yanıp tutuşan morumsu-gri bu heyulalar çok güzel. Hem; vatandaşları ile bütünleşme derdinde, “insan odaklı” –ne skim bir söz bu da- gibi görünen seksen binalarından daha az madrabazlar sanki. Öyle insanla falan pek ilgileri yok. Bugün ya hepten terk edilmiş ya da ilgili kurumun önemsiz birimlerinin tıkıştırıldığı yerler. Yine söyleyeyim, etkileyici, taşaklı ve güzeldirler işte. Ama, onların da boy ölçüşemeyeceği iki yapıdan [3]  biri Ankara Garı.


 Taksilerin Hücumu Altında   Ankara Garı 2011
1930’lar Türklerin ulusal tarihteki entelektüel başarılarının yüceltilip, tarihin ulusalcı eksende yeniden inşa edildiği, bilmem kaç kıtada nasıl başarıdan başarıya koşulduğu vurguları ile dolu. Dolu ama, açıklanamaz bir şekilde geçmişi parlak başarılarla dolu Türk ulusunun mimar çocuklarına yapı tasarlatılmaz pek. Oysa, yeniden inşa edilen ulus-devletin acilen yaptırmak zorunda olduğu çok miktarda kamu yapısı vardır. Ve o yapılar Türkiye’de bir daha eşine az rastlanır bir şekilde yabancı mimar emeği ile şekillenir. [4]
Durumun kolay açıklaması, mevcut iş gücünün küçüklüğünden –yetersizliğinden değil- kaynaklandığı olmakla birlikte pek inandırıcı değil, zaten kimse de yemez bu açıklamayı. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonunda dek Türk mimarlar tarafından sürekli gündeme getirilecek, yakınma konusu olacaktır. Yabancı mimarların ciddi paralar kazandıkları da bir sır değildi. Örneğin, Clemens Holzmeister’in ne özel ne de resmi statüdeki “büro”su uzun süre Tarabya Oteli’ndedir! [5]  

Şevki Balmumcu Sergi Evi - Paul Bonatz Opera
“Ecnebi Mütehassıs”ların büyük çoğunluğu ayrıntıları tam saptanamamış bir statüde ve doğal olarak yerli rakiplerinden daha avantajlı bir zeminde proje ve yapı ürettiler. Türkiye’de önemli ve –bence– iyi yapılar tasarlamış Paul Bonatz, Bruno Taut, Martin Wagner[6] ve Holzmeister’in resmi proje büroları yoktur. Dolayısıyla, nasıl vergilendirildikleri de meçhuldur. Örneğin Bruno Taut’un “bürosu” resmen Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır. Kendisi İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders verir. Büronun çalışanları devletten maaş alır. İlginç olan, burada üretilen tüm proje ve belgeler bugün Berlin’de “Akademie der Künste” de korunur! 1938’de Türkiye’de öldüğünde, mimarın mirasçılarınca tüm bunlar rahatça alınıp Almanya’ya götürülebilmiştir.[7]  

Bu durumda; Başkente giriş kapısı niteliğindeki şu önemli yapıyı Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışan bir Türk Mimara tasarlatma fikrinin hangi bürokrattan çıktığını hep merak ettim. Muhtemelen de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.[8]

Stuttgart Garı
  
Düsseldorf Garı
 Gelişen kentin yetersiz kalan eski istasyon binası yerine yapılması düşünülen bu yapı için çizdiği ön proje beğenilen Bay Şekip Akalın çağdaş gar binalarını görüp incelemesi için Avrupa’ya gönderilir. Almanya gezisinde özellikle Stuttgart ve Düsseldorf garlarından etkilendiğini saptamak olası. 1927 tarihli Stuttgart Garının projesi, daha sonra Türkiye’de mimarlık eğitiminde önemli etkisi olacak Paul Bonatz’a ait. Paul Bonatz’la ilgili aklıma ilk gelen, Şevki Balmumcu’nun çok zarif ve güzel modern, Ankara Sergievi’ni opera binasına uyarlayıp, Osmanlı mimari bezemeleri ile maymuna çevirmesi oluyor maalesef. Oysa bu yapı  modern mimarlık alanında Türk Mimarının neler yapabileceğinin gerçek bir kanıtı. [9]
 


Gazino ve Bağlantı
 Bay Bonatz’ı bırakıp yeniden Şekip beyefendi’ye ve güzelim binasına dönelim:
Önündeki meydan ve –doğal olarak– ray hattı boyunca kuzeybatı-güney doğu yönünde uzanan Betonarme iskelet üzerine Ankara taşı kaplı bu simetrik ve epey yatay ana yapıyı, zarif bir yay çizen ikili sütun dizisi  gazinoya bağlıyor.

 Kütlesel simetri  yanlardaki yarı şeffaf merdiven kuleleri ve dışlara doğru azalan yükseklikler  ile de vurgulu. Önü arkası camlı on iki metre yükseklikteki yolcu salonunun iki yanında üçer, ikişer katlı kütleler ve sağ uçta bu gün fazla kullanılmayan “Şeref Salonu” yer alıyor.[10]
  

Pencere Sövelerine,
Kütleler  Arası Uyuma Dikkat!
Salonun hemen yanında, 1930’lar sonu ve 40’larda epey ceviz kırıldığı besbelli gazino ve ucundaki saat kulesi bugün lüzumsuzca terk edilmiş halde. Son elli yıldır yapıların bu güzel dengeleyici kütlesi ince ve dikey saat kulelerine ihtiyaç yok artık. Hislon ve Nacar ihtilali, sonrasında yetmişlerin quartz devrimi bu güzelim öğenin ağzına s.çtı maatteessüf. Ama bu sessiz, yitik haliyle bile çok güzel sanki.



Sütun, Arşitrav ve
Merdiven Kulesi





Lojman, Sağda Şeref Salonu
Ana kütlenin iki yanında köşeleri yuvarlatılmış merdiven kuleleri, pencere altlarını vurgulayan yatay bordürleri, girişteki anıtsal sütun düzeni… Tüm bunları, dönemin baskın mimari öğelerini ne güzel kullanmış.

Girişteki portik Hereke taşından mamul sütunları (ki, yükseklikleri 10 metre, boru değil) ve arşitravı bugün taksiler ve nasıl bir akıl strüktürü ile tasarlanıp oraya konduğunu açıklamakta yetersiz kaldığım, Fenike kökenli geç Hitit sanatı etkisi altındaki Akşehirli Nasrettin hoca (Belki de Karkamışlı. Bilmiyorum, onu da siz sorun Melih Bey’e) heykeli tarafında iyice etkisizleştirilmiş olsalar da çok güzeller. Kendinden önce ve çok daha yetenekli insanlarca yapılmış güzelim yapıların orasına burasına abuk sabuk şeyler sokuşturan, kendini denk gören zihniyete birkaç lafım olacak ilerde.

Geç Hitit, Geleleneksel Stil
M.Ö.VIII. Yy. İkinci Yarısı Ankara,
 Anadolu Medeniyetleri Müzesi
 

Geç Stilsiz!
XXI. Yy. Başı, Ankara,
Ankara Garı Önü
 

Bu Tavrın Başka Bir Örneği : Milas Baltalı Kapı Önünde
Gondor Piyadesi !  Eylül 2010

  
İki mümtaz devlet büyüğünün demiryolu alanındaki başarılarını [12]  vurgulayıp sonsuza taşıyan bir plaket ile yapıyı kısaca tanıtan ancak, hem yapılış tekniği hem de kullanılan malzemenin kötülüğü nedeniyle okunması tümüyle imkansız başka bir plaket [13] ana giriş duvarına çakılı.
Plaketler

Bagaj Dağıtım

Kapı üstü hizasındaki aydınlatma elemanlarına dikkat isterim. Muhtemelen şaşırtıcı şekilde orijinal form ve yapıdalar. Binada orijinal halini koruyan başka elemanlar da var. Pirinç kapı fikstürleri, asit indirme TCDDY amblemli camlar ve  bagaj dağıtım bölümümdeki bagaj tezgahı, kolonları darbeden koruyan çemberler..  
Giriş Holü


Tepeden ve iki yandan ışık alan ana hol yirmi üç metre uzunlukta altı çelik makasla geçilmiş . Yapının arkasındaki sonradan yapılmış yolcu platformunun üzerini örten çelik makas ve camdan örtü de Avrupa’daki benzerleri kadar fiyakalı olmasa da, ferah görünümlü ve net.


Yolcu Platformu Örtüsü
Asit İndirme
Orjinal Camlar
Ankara Garı’nın en güzel ve  sağlığımıza yararlı bölümlerinde biri de “Gar Gazinosu”. Yapılışından beri çok az değişiklik gördüğü anlaşılan; yüz binlerce kere hamdolsun ki, hiçbir müsteşarın, umum müdürün, umum müdür muavinin aklına “yenilemek” gelmediğinden olduğu gibi korunmuş bu köhne ve stilli mekan bugün gece geç saatte kalkacak Kapadokya gezi trenini bekleyen  Japon turistlerin rağbet ettiği bir yer. Her an kocaman paltosu ve şapkası ile Recep Peker'de girebilir kapıdan.  Sıradan ve basit bir menüsü ve hala satılıyorken içebilebileceğiniz soğuk birası, beyefendi garsonları var. Ambisyon gözlüğünüz falan yoksa da alıyorlar. Tadını çıkarmakta yarar olabilir...
 

Kısaca; titizlikle tasarlanıp üretilmiş hala iyi işleyen, yoğun kullanılan tutarlı, bakımlı ve  güzel bir yapı bu. Gidip görmek için Nasrettin Hoca heykelinin veya taksilerin kaldırılmasını beklemeyin.



Yolcu Platformundan Lokantaya,
Kapılardan Biri





BvP

Edited By Miki


Fotoğraflar : Bvp, Eski Kartpostallar İnternet, Karkamış Chimairası: Akurgal, E. Anadolu Uygarlıkları Kitabından tarama.
-----------
[1] Şu ambisyon gözlüklerinin sapları hafif kalınca ve tuhaf renkli olanları zannederim daha makbul. Allah rızası için biri de şu konuyu bi incelesin.

Oğlum olunca, onu 23 Nisan’da, 12 Eylül’de falan “Minik Müsteşar” olarak giydirmek istiyorum. O zaman alacağım  bu gözlüklerden ona da bir tane. Aslında; ”Minik Futbol Kulübü Başkanı”, “Minik Dizi Yıldızı”, “Minik Dürüst Gazeteci” de olabilir. Belki hepsini tek başlık altında “Minik Dlyarak” olarak toplar, uygun aksesuar ve kıyafetler ayarlarım.

[2] Günay, Ertuğrul.. 24. Haziran 2011: Mustafa Balbay ve Prof. Mehmet Haberal’ın Milletvekili seçilmeleri nedeniyle tahliye taleplerinin reddi konusunda yaptığı açıklamadan.

[3] Diğer etkileyici Ankara yapısı Anıtkabir gibi geliyor bana. Günün birinde yeterli bilgi, görgü sahibi olursam eğer, etraflı söz etmek istediğim bir simge.

[4] “Türkiye’de 1924 -1942 yılları arasında Almanya, Avusturya, Fransa ve İsviçre’den gelen toplam 40 mimar ve şehir plancısı çalışıyordu.”
Türkiye’deki Almanca konuşan mimarlar ve Ankara’daki izleri için şuraya bakılabilir.
Sitede ayrıca bu mimarların yapılarına ilişkin ipe sapa gelir bir katalog da yer alıyor.

[5] Tanyeli, Uğur: Erken Cumhuriyet’te Mimarlık ve “Modernite Projesi” veya Türkler ile Yabancılar. Sanat Dünyamız, Güz 2003 içinde. S:159-167.


[7] Tanyeli. op. cit.:164. İstanbul’da oturup, iğne deliğinden Bağdat’taki deveyi s.kebilecek maharet ve entelektüellikteki mimar taifesinin garip kavramsal tartışmalar üzerine fikir beyan edip de, neden böyle şeylere kafa yormadığı benim için yaşam boyu sürecek bir merak konusu… Belki Kültür Bakanımızın haberi olsa… Bi el atsa şu işe, ha?


[8] Son on yılda mimarlık intelligentsiası bu konulara epey merak salmış; söyleşi, panel, diploma projesi gırla gidiyor olsa da, tüm bu kalabalık içinde yeni bir bilgiye, karar sürecine ilişkin özgün bir saptamaya ulaşmak pek olası değil.

[9] Aslanoğlu, İnci. Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları. 2001. Ankara. S:77. Bu saptamaya katılmamak elde mi?

[10] O zamanlar da, şimdiki gibi “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet” olsak da, anlaşılan böyle şeylere her zaman ihtiyaç var demekki. Bu bölümüne boktan bir yassı televizyon eklemekten geri durulmamışsa da, epey iyi korunduğu kesin. Çaktırmadan bir fotoğraf:

[11] Aynı motif benzer tarihli Afyon Garında da mevcut.

[12] 2004 – 2010 arası tren kazaları :

22 Temmuz 2004. Pamukova'da tren kazası.       38 ölü.

11 Ağustos 2004. Kocaeli tren kazası.                  8 ölü.

27    Ocak 2008. Pamukkale tren kazası.              9 ölü.

19    Şubat 2008. Sincan'da tren kazası.              13 yaralı.

23    Şubat 2008. Sivas'ta tren kazası.                   5 yaralı.

17    Mayıs 2009. Sivas'ta tren kazası.                   1 ölü.

27 Ağustos 2009. Bilecik'te tren kazası.                 5 ölü.

  3 Ocak     2010. Vezirhan'da tren kazası.            1 ölü.

[13] Okunamayan plakette:

ANKARA GARI

Yapılış Tarihi

1935 – 1397

Mimarı

Şekip Akalın

1930’lu yılların

anıtsal neo-klasik

uslubunda

yapılmıştır.

(Yazıyor.  Altında, çevresinde “Büyük Şehir Belediyesi” kelimeleri okunan güneş kurslu bir amblem var!)

[14] Aslanoğlu, op.cit., s.227.

[15] Benzer stil ve köhnelik için Atatürk Orman Çiftliği Merkez Gazinosu’nu da önerebilirim. Bunlar belki bu günün fiyakalı ve cilalı mekanlarından değil. Ama ne olursa olsun görülesi yerler.