Emsallerine faiktir

Mayıs 25, 2016

Yol Kenarı Mescitleri Üzerine (yine)


Bu blogda  Marmara’yı Batı Anadolu’ya bağlayan yoğun trafikli  İstanbul-Bursa-Manisa- İzmir karayolu üzerindeki (özellikle Susurluk – Akhisar arasında)  dikkat çekici bir yapı ögesi, yol kenarı mescitlerinden arada bahsediyorum. [1]
 
 
Kıyısına yüzlerce konaklama tesisi ilişmiş ve kıyasıya pazar rekabeti yaşanan  yaklaşık dört yüz elli kilometrelik bu bant üzerinde benzerlerinin  önünde olmak  için her türden  yöntem deneniyor. Söz konusu  “benzinlik” savaşları kapsamında servis alanı fonksiyonlarının çeşitlendirilmesine yönelik (gibi) görünen bu dürtünün herhalde Türkiye’nin son on küsur yılı ile de yakın bir ilişkisi var.
 
 
Mevcut konaklama grubunun parçası olarak inşa edildikten sonra  yenilenip onarılmayan ve “tesisler” gözden düşüp terk edildiklerinde de, doğal olarak işlevsiz hale gelen, çoğu ucuz ve kötü malzemeli bu yapılar kısa sürede yıpranarak yok oluyor. Mevcut derbederliği hızlandıracak bir gelişme de mevcut güzergahtaki yoğunluğu azaltacak,  yapımı süren Körfez geçişi ile bağlantılı yeni İstanbul – İzmir otoyolu. Mevcut Bursa çevre yoluna bağlanarak Karacabey ayrımı kavşağından aşağı ve Susurluk'un kuzeyinden geçerek Balıkesir’e ulaşacak yol büyük ihtimalle bütün o muazzam "kilo ile köfte" mabetlerinin filan çanına ot tıkayacak.
Saruhanlı - Manisa Civarı | Eylül 2009

Klasik cami formunu oluşturan biçimsel özelliklerin dikkatli biçimde gözlenip, "Minyatürleştirme"  hedefi ile tek kubbeli  cami olarak tasarlanan,  Klasik Dönem Osmanlı Cami mimarisine ait temel ögelerin, mekan bileşenlerinin titizlikle tekrarlandığı;  son cemaat yeri, mukarnaslar ve iddialı alemler ile  hiç bir şeyin atlanmadığı veya form arayışlarına gidilenler olduğu gibi, son derece ilkel, “spartan” örneklerde mevcut. Maalesef çoğunluğu yapanın/yaptıranın bilgisi, görgüsü ve imkanları  dahilinde ortaya çıkan acıklı örnekler oluşturuyor. Camilerin simgesel özelliklerinin liberal kullanımı epey yaygın.


Darıca |
Nisan 2014
Ağırlık Kulesi Yorum
 


Çekmeköy |
Kasım 2014
Ağırlık Kulesi Yorum

Yapıyı tasarlayan – veya büyük ihtimalle yerinde yapım kararlarını veren, inşa eden kişi -  bu özellikleri çoğu zaman “kafasına göre” düzenlemekte  sakınca görmüyor. Örneğin klasik dönem camilerinde kullanılan (kullanılmak zorunda olan) ağırlık kulesi  genel olarak cami/mescit yapanların kelimenin tam anlamıyla "figür gösterdiği" ögelerden biri. Kubbe veya kubbeye benzeyen nesneler için betonarme kullanıldığına tümüyle gereksiz kalan bu eleman çoğunlukla yapının zenginliğine katkıda bulunan ufak minareler biçiminde “bezemeler” olarak işlev kazanıyor.
Pamukova | Nisan 2016
Susurluk – Akhisar arasındaki örneklerin yanı sıra, biraz daha içerideki Sakarya –Bilecik yolu üzerindeki, ağırlık kulelerinin bezemenin ötesine geçip, işlev kazandırılarak kullanıldığı bir mescitte dört minareli selatin camilerine de “gönderme” yapılıyor.  Bir parça doğuda, Göynük Geyve arasındaki fazla işlek olmayan yol üzerinde ise ağırlık kulesinden evrilen motifin benzer şekilde kullanıldığını görüyoruz. 
 
Geyve-Taraklı Arası |Nisan 2016
Burada “büz boru” olarak tabir edilen, faydalı boru boyu 1,50 mt ve 50 mm cidarlı beton künklerle oluşturulmuş minareler yol cephesinin köşelerinde birer adet olarak yerini bulmuş. Fazla işlek olmayan, nispeten arka yollar üzerinde inşa edilmiş mescitler genellikle bir konaklama tesisi içinde değil. Aşağıdaki son örnek gibi bireysel girişimler.
Pamukova | Nisan 2016
 Yine aynı yola dönelim: Pamukova yakınlarında bir fabrika alanında yapılmış çok özenli başka bir örnek taş kaplama minaresi ve genişçe çatısı ile dikkat çekici. Üretim tesisine ilişik muhtemelen yönetim binası olan yapının mimarine bakılınca,  yaptıranın muhtelif mimarlık akımlarına epey ilgi duyduğu anlaşılıyor. Yan cepheleri bir çalım Beylerbeyi Sarayını andırırken, giriş cephesinin neoklasik alınlığı için de  İstanbul Arkeoloji Müzeleri ana bina girişinden istifade edilmiş gibi. Ama tabii esas konumuz yol kenarı mescitleri.
 
Hemen ileride  ise  gereksiz unsurların tümüyle atılıp, sadece minarenin kullanıldığı, minimalist bir örnek var.İbadet alanına nedense lüzum görülmemiş, nedense minareyi yeterli bulmuşlar. Minare de üç temel unsura indirgenmiş: Gövde, şerefe ve külah. Denizaltılardan atılan balistik füzeleri andırır biçimde renklendirilmiş (fark edilir olma şeyi) köşeli gövdeye oturan silindirik form  işe kendi içinde bir "gerginlik" katıyor. Gerçekten nerede namaz kılındığını anlayamadım.
  
Pamukova | Nisan 2016
Bazen  mescidin “banisi” temel mimari elemanları elinin altında kolayca bulunan malzemelerle öyle yaratıcı biçimlerde yeniden kurguluyor ki, etkilenmemek mümkün değil (bence künk kullanılarak yapılan ağırlık kulesi/minare örneği de aynı nitelikte). Bu tür cambazlıklar genellikle yoldan geçenin dikkatini çekebilecek dikey bir öge oluşu nedeniyle minarede uygulanıyor. Mezar taşlarındaki kavuklardan meslek tahmini gibi, minareden  baninin ilgi alanlarını, uzmanlığını tespit imkanı mevcut.
 
Pirelli Efendi Mescidi / Taraklı
Taraklı | Nisan 2016
Taraklı civarındaki bu mescidin kullanılmayan, eski bir telgraf direğinden yapılmış dış minaresindeki şerefe için muhtelif boy ve evsafta taşıt lastiği (bir adet otomobil, bir adet başka bir motorlu nakil vasıtası bir adet kamyon ve iki traktör olmak üzere toplam beş adet) kullanılıyor. “trafik kukası” denen plastik koni ise minarenin külahını tamamlıyor(*) ayrıca alemlerin unutulmadığına dikkat. Muhtemelen yapı ile birlikte inşa edilmiş minarede ise, daha önceki örnekte olduğu gibi beton künk kullanılmış. Yapan ilkini yetersiz ve yoldan geçenlerin dikkatini çekmeyecek ölçüde mütevazi bulmuş olmalı (yeninin gövdesi ve lastikler ayrıca boyanmış). Kubbede ise, yine yörede yaygın olarak kullanılan iki renk, kırmızı-yeşil, karpuzu andıran renkleri ile  dilimli dizi var. Çatı izolasyonunda kullanılan granüllü membran bir malzeme ile kaplanarak yapılan bu tarz kubbenin çok büyük bir örneği Hendek - Düzce arasında  otoyoldan görülebiliyor.
Devam edeceğim.
 
BvP,
Fotoğraflar: BvP

……………..

(*) Yerinde görememiş olduğum bu detayı fotoğrafta fark ederek uyaran Leylak Dalı’na teşekkür ederim.
[1]
Yol Kenarı Mescitleri I
Yol Kenarı Mescitleri II



Mayıs 08, 2016

Nuruosmaniye Çeşmesi ve Sarayda Ayakkabı İle Dolaşan Padişah



Nası fotoğraf? Feysbuka, instıgrama  çakılsa olur, bir sürü de “layk” alınır değil mi?  Dünya’nın en güzel kenti, kıtaların ve kültürlerin buluşma noktası İstanbul’umuzdan  harikulade bir köşe işte.  Her şey tam ve mamur:  Çaycı askısıyla oradan oraya seyirten eleman,   bu türden her fotoğrafta olduğu gibi oraya buraya serpiştirilmiş  (bir veya birkaç)  ilgisiz insan ve turizmin olmazsa olmazı,  ne idüğü belirsiz tekstil yığınları ile  vazgeçilmez  yancı çift, kebap şişi -kaval kardeşler…  Fakat tam orta yerde -üstelik  ufak  da değil, eşşek kadar-  can sıkıcı  bir detay var. Arkada, yüzüne kezzap atılmış gibi duran şu duvar kalıntısı.  Musluğu filan çok zaman önce çalınmasına rağmen durumun sefaleti yetersiz bulunduğundan olacak,  çekiç  ve murçla  bildiğin düzlenmiş [1].

Bu “kalıntılar” Nuruosmaniye Camii’nin Kapalıçarşı'ya açılan kapısının sağındaki III. Osman Çeşmesi’ne ait. Yapanı,  Osmanlı Padişahı III. Osman (1699-1757).  Hani şu torunu olmaktan gurur duyduğumuz ecdadın hakiki bir üyesi, ta kendisi. Hayatını yarım asır kadar loş ve rutubetli bir saray odasında geçirdikten sonra,  ağabeyi I. Mahmut’un (1669-1754) [2] ölümü üzerine elli beş yaşında tahta geçen bu “fikren ve bedenen alil derecede  zayıf düşmüş” zatı Baron De Tott maalesef “asabi”, “zayıf mizaçlı” ve” son derece mütecessis” (gizliyi saklıyı öğrenme araştırma peşinde olan, meraklı – ancak iyi, yararlı “atomu parçalayayım, bakalım ne olacak?” türü bir merak değil bu, daha çok her şeye burnunu sokan dedikoducu karı merakı -) olarak tasvir ediyor. Ama zaten o bir kefere, yalan söylüyordur. Büyük bir aşağılık duygusu içinde bilgisizce devlet işlerine müdahalesi bir çok aksaklıklara neden olmuş. Müzik ve kadınlarla arasının pek iyi olmadığı saraydaki hanende, sazende ve rakkaseleri taburcu etmesinden anlaşılıyor. Yine de işi şansa bırakmayıp, maazallah yanlışlıkla yolda karıya-kıza rast gelirim,  ne olur ne olmaz diye sarayda kabaralı ayakkabılarla gezen şu güzel insanın üç yıllık devr-i saltanatı  meyhaneleri kontrol etmek, kadınların süslü olarak sokağa çıkmamaları, basit ve çok kapalı giyinmeleri hakkında kat’i emirler çıkarmak ve gözdelerinin etkisi ile sık sık sadrazam değiştirmekten ibaret [3] görünse de,  o'da boş durmayıp, "icraat ve eser" peşinde şişmanca gövdesi ve  kabaralı ayakkapları ile takır tukur koşturuyor. Sultan III. Osman'da biliyor ki bu millet tuğla üstüne tuğla koyanı unutmayacaktır.
Alay Köşkü karşısında
Bab-ı Ali 1843-44
Otuz altı saat sürüp ortalığı tarumar eden Hoca Paşa yangını sonrası Paşa Kapısı (Bab-ı Ali binaları.  Ama şimdiki kargir olanlar değil, hatta Alemdar caddesindeki o iki yanı çeşmeli,  fiyakalı barok giriş de değil. Atlamayalım,  çok sonraya, Abdülmecit dönemine ait o. Oradan bi geçtiğinizde alınlığın üzerindeki trampet ve kaval toplara da dikkatle bakın. çok güzeller) ve Defterdar Kapısını tekrar inşa ettiriyor, Ahırkapı Feneri’ni yaptırıyor  veee, ağabeyi  I. Mahmut’un yapımına başladığı camiyi 1169 Rebiyülevvel’de [4] tamamlattırıp, adını da  Nur-i Osmani koyuyor. Bu ismin III. Osman’dan ya da cami içindeki ışıktan geldiği konusunda rivayetler muhtelif. Kubbede En-Nur suresinin 35. Ayeti “Allah göklerin ve yerin nurudur…” yazılı. En alt sıra pencere dizisi üzerindeki oval madalyonlar da çağın ünlü hattatlarının yazıları ile süslü. Kubbe işi de  mühim, 1753'de İstanbul'da bulunan kefere mimar Le Roi anılarında, caminin Rum mimarının kubbenin geometrisinin doğru olması için uyguladığı basit yöntemi övüyor (nasıl bir yöntem olduğunu, ne açıdan doğruluğun kontrol edildiğini bilmiyorum maalesef). Ayrıca, yapının kubbesi o zaman dek yapıldığı gibi kurşun değil taş kaplama. İstanbul camilerinde bu gelenek Nuruosmaniye Camii ile başlıyor.
 
Dalgalı hareketleri ile eğrisel kornişler  zengin sürekli yön değiştiren barok profiller, barok gelenekte eşi olmayan bezemeleri ile çok güzel  ve kendine özgü bir yapı. Bu işlerden eh, biraz anladığını düşündüğüm Allah uzun ömürler veresi Bay Doğan Kuban haklı olarak "Türkiye'de Avrupa Baroğu paralelinde (yok, kötü anlamı ile değil, aklınıza bi şey gelmesin) değerlendirilecek tek 18. yy yapısı Nuruosmaniye Külliyesi'dir" diyor.
 
Nuruosmaniye Camii | 1755
Mimarın adını biliyoruz:  Bina emini Ali Ağa (onu da Padişahın bina nazırı olarak görevlendirdiği darüssade ağası katibi Derviş Efendi atıyor) “fen ve sanatında maharet-i tammı olan neccar kalfalarında karı-ı azmude (çok deneyimli) Semyon kalfa nam zimmi’yi kalfa tahsis” eyliyor [5]. Bu Semyon (Simeon) Kalfa Balyan ailesinin fertleri gibi ünlü filan değil. Hatta, Sarayın mimar ocağında çalışıp çalışmadığı bile meçhul. Ama işin can sıkıcı tarafı bir zimmi, yani gayrı-ı müslim bir kul. Aslında biraz çalışılsa,  eğilip bükülse; aslında sünnetli olup, gizli din taşıdığı,  veya Balyan ailesi tarafından yapıldığı "iddia olunan" binaların mimarının "aslında" Müslüman Türkler olduğu gibi bunun da bir Türk tarafından yapılmış olduğu  ispatlanır ya, anlaşılan uzmanlar bu aralar başka işlerle uğraşıyor.  Ama işte klasik mukarnas formu yerine dairesel akant yaprakları ile oluşturduğu kapılar filan, müthiş. Koy minderi cami önündeki basamaklara, bütün gün otur bak.

 Taçkapı yorumuna dikkat edersek iyi olur yalnız,
Nuruosmaniye Camii  | Ocak 1749 - Aralık 1755
 
Başka yapısı bilinmeyen adamcağızın batı baroğu hakkında genişçe bilgisi olduğu kesin. Neyse, bu muazzam yapıdan aval aval bahsetmeyi bırakıp bizim Osman’a dönelim. I. Mahmut tarafından Cami ile birlikte bir medrese, kütüphane, bir de türbe inşasına başlanmıştır. Fakat türbeye kendisi gömülmek istediğinden, Osman ağabeyini oraya değil yeni camiye, babaları II. Mustafa’nın yanına,  Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir. Peki, yüce padişah oraya mı gömülür? Hayır. Halefi,  hani şu yıllarda zehirlenme korkusu ile ilaç kullanmak zorunda bıraktığı III. Mustafa da onu babasının yanına, Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir… [6]. Türbe sonunda III. Osman’ın annesi Şehsuvar Valide Sultan’a  kısmet olur.  Bu gün Şehsuvar Sultan Türbesi olarak biliniyor.
Gelelim Kapalıçarşı'ya açılan kapının iki yanındaki Sebil ve Çeşmeye: Yakın zamanda yenilenen sebil Cami ile (doğal olarak) benzerlik taşıyan olağanüstü zengin eğri korniş profiller, sütun başlıkları üzerindeki deniz tarağı motifleri, kocaman (ama boş) kartuşları ve sütunlar üzerinde devam edip,  üçboyutlu bir zenginlik oluşturan kalın silme bant ile iki katlı  bir yapı gibi. Doğan Kuban’ın deyişi ile “ Barok zevkin Türkiye’de eriştiği en plastik gösterilerden biri” demir şebekelerden  söz ederken kullandığı  “bir tür natüralist arabesk”  tad sanki özellikle şebekenin oturduğu mermer çerçevenin alınlık kısmında daha belirgin. Katı yüzey üzerindeki kontrast işi (özellikle köşelerde)  daha belirgin hale getiriyor belki diyeyim de, ukalalık ediyormuşum gibi olmasın.
Halı Kilim Travel

Sebil bugün ve anlaşılan epey süredir halı dükkanı olarak kullanılıyor. Bu işlev ilk bakışta boktan gibi görünse de, içinde çay ocağı bulunan ve  sahanda yumurta yapılabilen  Koca Yusuf Paşa (1785), uzun süre fotokopici/büfe olarak kullanılan Beşir Ağa (1745), tost yapılıp, her gün cephesinde propan (yanıcı bir gaz biliyor musun, öyle cebine koyup uçağa filan binemezsin, o derece yani) dolu yüzlerce çakmak sergilenen Abdülhamit Han (1777), Mehmet Tahir Ağa (1763) ve Muradiye (1876) sebilleri ile kıyaslandığında bu yeni onarılmış narin yapı çok şanslı. Hiç olmazsa tertemiz, bakımlı yüzeyine güzel yünlü halılar, kilimler dokunuyor. 
Biyometrik Vesikalık,  Since 1745
Beşir Ağa Sebil ve Çeşmesi | 1745
Bayrağımı ve Basınçlı Propanı Çok Seviyorum
Hamidiye (I. Abdülhamit) Çeşme ve Sebil ve Çeşmesi | 1777 
Solda, Kaşarlı Sultan V.Murat |   Muradiye Sebil ve Çeşmesi | 1876
Sağda, Meşhur Menemenci Yusuf| Koca Yusuf Paşa Sebil ve Çeşmesi |1785



Maalesef çifte gömme sütunları ve ortadaki büyücek madalyonu ile yine barok ve rokoko etkili, güzelim çeşme o kadar şanslı değil. Şişlerin, kavalların  boğaz manzaralı yastıklara fon oluşturmanın çaresizliği ile kırık dökük duruyor orada. Ama olur o kadar değil mi? Padişah tuğralarını Doblo’larımızın arkasına (boy yetmediği için yanlamasına koyduğumuz da oluyor) yapıştırıyoruz, ecdadımızla gurur duyuyoruz ya... Daha n’apalım!

Hadi Allah zihin açıklığı versin.
(Aşağıdaki notlar güme gitmesin, bir sürü şey var, okuyun onları da)
BvP
…………….
Fotoğraflar BvP

[1] Rezilliğin son 60-70 yıl içinde olduğu kesin.1903 tarihli fotoğrafta her şey yerinde.  Gayet yakışıklı, duruyor durduğu yerde.  Meşhur İstanbul Çeşmeleri  kitabındaki fotoğrafında, yani 1940 başlarında pislikten kararmış bir halde olsa da  ortadaki madalyon, sütun başlıkları filan halen seçilebiliyor (Tanışık: 189) İyi ki adamcağız alt dizesi  iyiden iyiye tarumar olmuş tarih beytini de kayda geçmiş, yoksa onu bile bilemeyecektik. 


“Zülal-i cevdetinden nuş-i abı saf edüp alim
Oku tarihi paki Çeşmei Sultan Osmanı”  1170 (1756 M.)

[2] I. Mahmud’un kültürel eğilimleri, Nuruosmaniye gibi bir yapının ortaya çıkmasını anlamak açısından büyük önem taşımaktadır.(…) I. Mahmut 18.yy’ın bir çok padişah ve veziri gibi (pek hepsi değil sanki/ BvP)  bir kitap meraklısı ve en çok kütüphane kuran padişahtır.(*) Zamanının diğer idarecileri gibi edebiyat ve müzik alanında usta niteliğinde uğraş veren bir sanat adamıdır. Açık bir yenilik taraflısıdır. Patrona Halil isyanında kapatılan matbaayı tekrar açtırmış ve saltanatı süresince açık tutmuştur. Yayım işlerini kolaylaştırmak için Yalova’da bir kağıt fabrikası açılmasını onaylamıştır. (…) İstanbul’daki rokoko bezemenin, geleneksel bezemenin yerine geçmesi, figürlü resmin yapımını artması onun yenilikçi eğilimlerinin toplum yaşamına yansımasıdır. (…)  Nuruosmaniye’yi yeni bir kültür döneminin bir simgesi olarak değerlendirmek gerekir (…)


Kuban, Doğan.  Nuruosmaniye Külliyesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını. C6, s.100-103.


(*) Ayasofya Camii içinde (1740), Fatih Camii Yanında (1742), Galasaray içinde (1754) olmak üzere üç adet /BvP

Bu padişah zamanında, Tophane'deki çeşme sayısı 40'tan 100'e çıkar, binbir türlü yangınla uğraşır, yangında zarar gören dükkan sahiplerine,ev sahiplerine hazineden yardımlarda bulunur, eskiyen Kabe örtüsünü İstanbul'da yeniden dokutturur, Büyük dere bendini yaptırır bu sayede Tophane, Fındıklı, Kaşımpaşa, Galata ve Beşiktaş bol suya kavuşur. Bir güzel insan yani. Torunu olacaksam, bu zatın torunu olayım.
 [3] Altundağ, Şinasi. İslam Ansiklopedisi,  İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnografya ve Biyografi Lugati . M.E.B.,  İstanbul  1988.  C9, . s 448-450.

Hayatına ait bilgiler buradan. Metindeki ifadeleri olduğu gibi kullandım. 

Sadrazam işi ise, “bakınız çok enteresan” hakkaten …  Hekim-oğlu Ali Paşa (3 defa),  Bahir Mustafa Paşa (ilki 75 gün kadar, ikincisi ise bir yıldan biraz fazla - Bu arada,  Hekim-oğlu Ali Paşa’ya yaptıramadığı şehzade Mehmed’in katlini,  “Bizim bi katl işi vardı” diyerek bu zata yaptırıyor. Benzer bir akıbete uğramamak için  Şehzade III.  Mustafa  zehre karşı ilaç kullanıyor ) ,  Naili Abdullah Paşa, Silahdar Ali Paşa (63 gün), Yirmi-sekiz Çelebi-zade Said Mehmet Efendi (birkaç ay), Haleb Valisi Ragıb Paşa, 

[4] Aralık 1755. Tam olarak, Cuma gününe  denk gelen  5 Rebiyüelevvel 1169 olmalı.

[5] Benim kullandığım kaynak Doğan Kuban’ın yukarıdaki makalesi ama bunları Nuruosmaniye Külliyesi’nin bina katibi Ahmet Efendi’nin yazdığı Tarih-i Camii Şerif-i Nur-i Osmani adlı risalesinden öğreniyoruz.
Bu arada, Külliye mimarlığına ilgi duyan merak erbabı için,  Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin mimarı Bay Şefik Birkiye. Sahibi olduğu şirketin internet sayfasında konu ile ilgili bir şey  yazmıyor ama, merak edenlere;  http://www.arkitera.com/kose-yazisi/98/ak-sarayin-mimari

[6] Yeni Cami’nin Arkasında, Mısır Çarşısına bitişik bu türbede Hatice  Turhan Sultan’dan başka  toplam beş padişah gömülüdür: IV. Mehmet, III. Osman, II. Mustafa, III. Ahmet ve I. Mahmut.

Önkal, Hakkı. Selçuklu Osmanlı Sultanları ve Türbeleri. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları. Ankara 1999.

Ocak 01, 2016

Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi


Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi | Cağaloğlu
Temmuz  2015
“Aziz İstanbul”un her yerine dağılmış; kimi kullanılan, kimi kullanılmayan, bazıları  iyice maskara edilmiş bol miktarda çeşme ve sebil var. Bunların önemli bir kısmı da sevilen  turistik tabirle “tarihi yarımada”da maalesef. Binlerce yayanın otomobilin önünden geçtiği,  vıcık vıcık bir keşmekeşin içinde bir kısmı pek dikkati çekmeyen, bir kısmı da dikkati çektiği için insan evladının elinden çekmediği kalmayan; yapıldıkları dönemin, akımların özelliklerini taşıyan bu nesnelere fırsat buldukça bakmakta yarar var.
Sirkeci’den yukarı,  Cağaloğlu’na doğru (Sirkeci Garı’nın önünden, İran Başkonsolosluğu’nun önüne kadar nedense “Ankara Caddesi” deniyor) Valiliğe gelmeden yol çatallanır. Hah,  işte o çatalın sağından hafifçe kıvrılarak yukarı, İranlıların alt köşesine çıkan içerdeki ince  yokuşun ortalarında alçak gönüllü bir çeşme var: 1870 tarihli  Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi. Zeki Tanışık tarafından yazılmış “İstanbul Çeşmeleri” kitabında beş satırla bahsediliyor [1] . İstanbul Belediyesi’nin “İstanbul’un 100 Çeşmesi kitabına girememiş bile. Aynasının iki yanındaki düz, çifte sütunçeler  ve üzerindeki  silme ile basit, ağırbaşlı ve güzel. Kitabesinde Ebniye-i Hassa Müdürü Sait Abdülhalim Efendi “Halimesi” (nikahlı eşi) Şerife Zeliha Hanım ve “bani-i evvel”lerinin  (önceki yaptıranların) ruhları için yaptırıldığı yazıyor. Daha önce var olanın yerine şimdiki yaptırılmış olmalı. Yakın zamanda eli yüzü onarılıp, temizlendi. Kitabeleri okunur hale geldi.  Eski, kara ve bakımsız, isten kararmış halini severdim. Kapkara aynası işportacı tezgahlarına konmuş kaçak sigara veya prezervatiflere “showroom”luk ederdi, ama şu hali de hiç fena değil.  Şimdilerde teknesi nerdeyse sokak hizasında kalmakla beraber, otuzların sonu veya kırkların başındaki bir fotoğrafta ince kalem kontürlü kurnanın ön yüzeyi epey belirgin.  Ayrıca çeşmenin daha yüksek görünen (sanki üstte ek bir  bölüm varmış da, -belki su deposu-  ilerleyen zamanda yıkılmış gibi) ön duvarına çakılı “Doktor NİHAD TOZGE ” tabelası görünüyor [2]. Deri ve Zührevi hastalıklar uzmanı olan zatın muayenehanesi o yıllarda çeşmenin üstündeki binada olmalı. Çok dikkatli bakıldığında belli belirsiz “SALI GÜNLERİ PARASIZ” yazısını  okumak mümkün... 1951’de Konya, Argıthanı’na giderek mesleğine orada devam etmiş [3]. Çeşmenin musluğu mevcut. Muhtemelen şehir şebekesine bağlı olarak suyu da akıyordur. Fakat günümüzde “Osmanlı Torunları” yersizlikten filan olacak, teknesini bir çeşit geçici depo olarak kullanıyor. Şimdilik zihinler Noel Babayla filan meşgul olduğundan,  “ulan ne güzel çeşme,  hem de taş gibi ecdat yadigarı işte…  Sakınalım gözümüz gibi, koruyalım” demek pek akıllara gelmiyor.

Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi | Cağaloğlu | 40'lar
Şerife Zeliha Hanım’ın eşi Seyid [3] Abdülhalim Efendi mimarlık tarihi(miz) açısından önemli bir kişi.  Osmanlı Hassa Mimarlar Ocağı’nın son baş mimarı. II. Mahmut tarafından atandığı 1825’den 1831’de  ocak lağvedilene kadar bu görevde. Sonrasında da, yerine kurulan daha çağdaş bir kurumun, Ebniye-i Hassa’nın müdürlüğüne atanıyor. İşinde pek bir değişiklik olmuyor yani. Sonrasında da Su Nazırlığı’na getiriliyor. 1855’de öldüğüne göre, şimdiki çeşmenin kitabesinde sözü edilen “bani-i evvel”in o olduğunu, uzun yıllar tepesinde olduğu kurumlar da göz önüne alındığında düşünmek mümkün.  Batılılaşma hareketleri çerçevesinde önemli bir yapı hamlesinin gerçekleştiği dönemde görev yapmış olmasına rağmen, yapı üretimi hakkında kesin bir bilgi yok. Ama spekülasyonlar var. Örneğin  Aralık2007’de Yeni Şafak’ta çıkan bir yazıda “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin fertleri tarafından yapıldığı iddia edilen” [4] pek çok eserin sahibinin – Dolmabahçe Sarayı ve Ortaköy Camii de dahil olmak üzere -  aslında Seyid Abdülhalim Efendi olduğu “yüksek sesle dillendiriliyor”. İlginç işler yani, ama doğal olarak konu ile ilgili genişçe malumat yok.
Bir daha oralardan geçerseniz,  dikkatlice bir bakın.

BvP ,
 
Günümüzdeki fotoğraf BvP, diğeri İstanbul Çeşmeleri’nden.

......................
(*) “Saray ve devlet binaları inşaat ve tamir işleriyle meşgul memurun unvanı idi. Evvelleri resmi binaların inşa ve tamirlerine şehremini ile mimarbaşılar memurdu. Şehreminleri malzeme tedarik ve masarif ile yevmiyelerin verilmesini temin ve yalnız bu hususlara dair hesap defterleri tutmakla mükellef oldukları halde bunların haricinde olan  mimarbaşıların vazifeleri cümlesinden olan işlere de müdahale ettikleri için (mimarın yaptığına, akıllarının ermediğine burunlarını sokup işleri bok ediyorlardı diyor!) aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden 28 cumadelula 1247 (M.1831) de her iki vazife birleştirilmek suretiyle ebniye-i hassa müdürlüğü teşkil olunmuştu.” (CI,s.497)
 
Pakalın, Mehmet Zeki. “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. 3 Cilt.  Milli Eğitim Basımevi. İstanbul, 1993
 
Konu ile ilgili sağlam ve anlamlı özet kaynak,  Baydar, Gülsüm Baydar’ın Osmanlı-Türk Mimarlarında Meslekleşme adlı kitabı. Mimarlar Odası Tarafından 2012’de basılan eser yazarın 1988 tarihli doktora tezinin çevirisi. Çalışmanın konusu “Meslekleşme”  erken Cumhuriyet Dönemini de kapsıyor. Bu kitaptaki “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin Fertleri” hakkındaki bölüm de gayet öğretici.
 Baydar, Gülsüm. “Osmanlı Türk-Mimarlarında Meslekleşme”. TMMOB Mimarlar Odası Yayınları.  Ankara, Mart 2012
 
Fakat, “yok arkadaş bu beni kesmedi,  Geç Dönem Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesi konusunda daha detaya ineceğim, ne var ne yok  öğreneceğim” denecekse; Oya Şenyurt’un “Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesinde Değişim ve Dönüşüm” adlı kitabından edilmek gerekiyor. Çok ilginç ve faydalı bir eser.
 
 Şenyurt, Oya. “Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesinde Değişim ve Dönüşüm”. Doğu Kitabevi, Mart 2011.

[1] Tanışık, İbrahim Hilmi. İstanbul Çeşmeleri I. “İstanbul Ciheti”, İstanbul 1943. Maarif Matbaası. Çeşme bu kitapta 280- 281. Sayfalarda  299 sıra numarası  ile gösteriliyor.

[2] Yazarın, yazının izinsiz kullanılamayacağı ibaresi nedeniyle doktor’la ilgili bilgi içeren linki veriyorum. http://www.selcuklukonalsan.com.tr/yandimoglu/delidoktor.htm

[3] Tanışık’ta isim yanlış bilgi veya  dizgi hatası yüzünden “Sait” olarak geçiyor.

[4] “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin Fertleri” tamlaması ile “Balyan Ailesi” deyip geçememe  arasındaki niyet ve tavır farkını da siz bulun.
 
 
 

Aralık 22, 2015

Mayakovski İstasyonu *


*Ya da, Şair’in İstasyonu Tavan Mozaiklerine Sovyet Havacılık Tarihinden Bakış

Moskova Metrosu’ndan daha önce kısaca bahsetmiştim. Kentin görülmeye değer, ilginç  istasyonlarında gezinebilmek bu yazıyı yazdığım sırada  (Aralık 2015) komşularımızla “sıfır sorun” politikası gereği bir parça cesaret istediğinden, daha detaylı bahsetmekte yarar olabilir. Sanırım bunların en güzeli Fütürist Sovyet Şairi Vladimir Mayakovski’nin adı verilmiş, tavanı göz alıcı mozaiklerle süslü olan. Yoldaş Vladimir Nisan 1930’da 36 yaşında iken intihar ediyor. Bolca karı kız içeren,  fırtınalı ve kısa hayat onunki. Ama boş ve etkisiz değil, Bolşevik hareketin önemli ideologlarından. Etkisi öyle büyük ki, Denizciler Ekim 1917’de Kışlık saraya yürürken onun, devrimin küstah şairinin  “Ye ananasını, doldur karnını / Son günün yakın, burjuva asalağı!” [1]  dizesini haykırıyorlar!   Lenin’in ve İnsanlık Dehası, Büyük Devrim Stratejisti, Komünizmin Sancaktarı, Cesur Devrimci Çözümlerin ve Kararlı Dönüşlerin Büyük Ustası’nın; yani pos bıyıklı çopur Gürcü’nün onu pek sevmesi boşuna değil -bu arada, şairimiz de Gürcü-.

Mayakovsky  yurdum sanat çevrelerinde de evvel eski  bilinen, taktir gören biri. Bugün  “Kırk Kuşağı” dediğimiz genç edebiyatçıların  24 Ocak 1940 Tarihli Tan gazetesinde yayınladığı “Gençlerin Müşterek Beyanatı” adlı bildiride “Baudleaire, Rimbaud ve Mayakovski sonrası Batı Şiirinin son akımlarına değin varan ve toplumla insanı kuşatıcı her türlü davayı köklü dünya görüşleri halinde ilk kez dizesine ve cümlesine gömen kuşak yine bizimki” [2] denilerek söz konusu tanışıklık tescil ediliyordu.

Mayakovsky İstasyonu | Ekim 2015
Ana Hol
Uzatmayalım, Fütürizm manifestosu filan imzalamış şairinin anısına yapılacak istasyon öyle barok marok olamayacağından (insanlar otuzlarda yakın gelecekte herkesin bir zeplini veya uçağı olacağını, transatlantiklerin kaptan köprüsüne benzer evlerde oturacağını zannediyor) kalın, kocaman kolonlarla boğulmuş dar koridorlar yerine metal taşıyıcı kemerlerle desteklenmiş, ferah, aydınlık Art Deco bir tasarımda karar kılınıyor. Gel gör ki,  böyle bir macera yaşamak için  başlarda yeterince sağlam görünen zeminin,  ana hol tamamlanınca pek de öyle olmadığı anlaşılıyor.  Ana holdeki tavan ve duvar çatlakları boktan zemini yeterince ciddiye almamanın göstergesi. Kurulan bir acil komisyon  özel çelik taşıyıcılar kullanılarak sorunun çözülebileceğini ama tavan yüksekliğin birkaç metre azaltılmasını  öneriyor. Moskova Belediyesinin başına bu kadar iş açmış Bay Mimar A.N. Duskin’de tüm bu çalışma (ve muhtemelen kellesi) heba olmasın diye kabulleniyor çaresiz.
Söz konusu yüklerin çelik malzeme ile yine de taşınacağına komisyonu ikna etmek için çağırılan tanınmış uçak tasarımcısı Bay Putilin de yeni taşıyıcıları ve bugün dışarıda görülen dekoratif çelik profilleri Drizhablestroy (isme bak) deki zeplin fabrikasında dökmeyi üstleniyor. İki sıra kolonun taşıdığı üçlü tonoz sisteminin  tasarım ve mühendisliği öylesine zarif ve güçlü ki,  “Hayırlı Olsun” diye açılmış mıdır bilmiyorum ama Eylül 1938’den bu güne bir sıkıntı olmamış çok şükür. Marifet yetmezmiş gibi, orta tonozun kolonları arasındaki 35 oval kubbenin ortasına da birer görsel öge kondurmaya karar verilmiş! Hacmin, yüksekliğin işçilerin insanüstü gayretleri ile santim santim kazanıldığı (1930’lardan bahsediyoruz)  bu yerde o çok değerli boşluktan tümüyle yararlanabilmek adına asma tavan filan yapılmamış. Genç Sovyet mülkündeki 24 saatlik döngüyü anlatacak şekilde düşünülmüş, genellikle havacılık temalı  mozaikler,  paraşütle atlayanlar, paraşütle grup halinde atlayanlar,  zıplayanlar, model uçak uçuranlar,  bombardıman, av ve  deniz uçakları, zeplinler, yüksek irtifa balonları tonozun hemen alt yüzünde sahne alıyor.
 
Sabah – öğleden sonra – gece ve tekrar sabah düzeniyle sıralanmış bu çok ilginç ve güzel nesneler yine çok güzel tasarlanmış lambalarla doğrudan aydınlatılırken mekanın tümünde bunların endirekt etkisi kullanılıyor. Renkli mozaikleri yumuşak ışık içinde vurgulamak  da akıllıca ve hoş bir yöntem.

İstasyona giren ve çıkan yolcuları sabah karşılayıp,  yolcu ediyor… Yapıldığı yıllarda bir Art Deco  şaheser olarak nitelenen yapı 1939 New York Dünya fuarında da büyük ödülü kazanmış ve halen yeryüzündeki en güzel istasyonlardan biri.
Mayakovsky İstasyonu | Ekim 2015
Aydınlatma Elemanları
Dedim ya, toplam kubbe sayısı 35 diye, servis bölümünde kalan iki tanesi nedeniyle çok uzun süre 33’ü  görülebilmiş. 2004-2005’deki yenileme sırasında yeni bir çıkış açılınca biri daha görülebilir hale gelmiş, diğeri ise maatteessüf sökülmüş. Ben de  listeyi 33 olarak aldım, fakat ne yazık ki hepsinin fotoğrafını çekemedim. Listeyi tamamlama hayalim de son politik itiş kakış (komşularla sıfır sorun) nedeniyle şimdilik rafa kalkmış durumda. Yine de “sıralı tam liste” şurada bulunsun:

Sabah:  (1) İki Uçak, (2) Suya Atlayış, (3) Şeftaliler, (4) İşaretçi, (5) Bombardıman Filosu (6) Paraşütçü, (7) Spasskaya Kulesi Üzerinde.

Öğleden Sonra: (8) Buğday Hasadı, (9) Sırıkla Atlayış, (10) Planörcüler,  (11)Paraşütçüler, (12) Kayakla Atlayış,  (13) Çamlar , (14) Kürekli Kız,  (15) Antonov-25.

Gece: (16) Günbatım, (17) Spasskaya Kulesi Üzerinde Hava Gemisi, (18) Paraşütle Atlayış, (19) İki Kanatlı Uçak, (20) Gündoğumu.
 
Sabah: (21) Borular, (22) Stratosferik Balon, (23) Model Uçak Uçuranlar, (24) Voleybolcüler, (25) Paraşütçüler, (26) İki Motorlu Bombardıman Uçağı, (27) Yüksek Binada Çelik İşçisi, (28) Martılar, (29) Anne, (30) İki Uçak, (31) Enerji Nakil Hattı, (32) Baharda Çiçekler, (33) Şeftaliler.  

Otuzlarda endüstrileşmiş  batı ülkelerince  at koşturulan, anlamlı anlamsız türlü maymunluğun, rekor denemesinin gırla gittiği, tuhaf budalalıkların denendiği, hevesin ve hayal gücünün bilgi ve üretimin önünde gittiği havacılık esasen önemli bir prestij ve propaganda alanıydı (işte tam da bu yüzden “havacılığın altın çağı” deniyor). Ne yani,  genç Sovyet Ulusu kapitalizme – bu konuda da – “bilezik gibi geçirmek” varken boş mu duracaktı? İşte çoğu mozaiğin konusu bu havacılık maceraları.  “Başarı” kelimesi yerine “macera” veya “heves” demek sanırım daha doğru. Çünkü iş, içinde insan olan teknolojik oyuncaklara geldi mi adem evladının Sovyet mülkünde pek kıymet-i harbiyesi yok…”Sizi bize parayla mı verdiler” deyip bindiriyorlar hiç denenmemiş, denenip tecrübe kazanılmış olsa bile gerekli hassasiyet ve ciddiyetle üretilmemiş makinalara. Sonra gelsin ıssız yerlere dikilen anıtlar, anıtlara bırakılmış çiçek buketleri, anma konuşmaları vs. Şöyle anlatayım; bizim “hızlı tren”, “madencilik” maceralarımızı onlar havacılık alanında otuzlarda yaşıyorlar gibi. Cesur Devrimci Çözümlerin ve Kararlı Dönüşlerin Büyük Ustası,  yani o  pos bıyıklı Gürcü’nün “başarıdır” dediğine “oha” diyecek babayiğit olmadığından olacak, çoğu düpedüz başarısızlık, rezillik olan maceralar muhteşem birer başarıların suretleri olarak metro tavanında kendine yer buluyor.
Antonov-25
Sportif havacılık vurgusu yapılmış ilk mozaikte (m1) gördüğümüz iki uçak muhtemelen (m6) ve (m15) deki uçak figürünün tekrarı. Kanatları kısa tutulmuş birer Antonov-25. Bu önemli uçak, sıkıcı renkteki savaş uçaklarına nazaran canlı renklere sahip,  “%100 milli” ve  işe yarar bir hava aracı. Doğal olarak bir metro tavanını süslemek için oldukça uygun. Oysa, gemi çanaklığında semaforla  işaret veren denizcinin arkasında fiyakalı bir şekilde göğe yükselen amfibik uçak (m4) gövde üzerindeki sırt sırta  iki motor ve kuyruk formundan anlaşıldığı kadarıyla Alman Yapımı bir  Dornier J “Wal” (Balina). 1936’ya dek üretilen bu çok başarılı tasarım Sovyet Hava Kuvvetleri de dahil onlarca ülke tarafından kullanılmış. İspanyol ve İtalyanlar tarafından da  lisansla üretilmiş. Ama Sovyetler malı bay Dornier’in kendisinden alıyor. Bir başka nokta, o yıllarda radyo teknolojisinin gelişmesi ile özellikle askeri havacılık ve denizcilikte telsiz kullanımı gittikçe yaygınlaşmaktaysa da, anlaşılan Sovyet Silahlı kuvvetleri bu yeni sihirbazlığa fazla ısınamamış. Sovyet T34 tankları 1943 gibi geç bir tarihte bile savaş alanında birbirleriyle semaforla haberleşiyor! Zırhlı birliklerde telsiz ancak komuta kademesinde kullanılan bir cihaz. Gemiler ışıldak ve semaforla zaten iletişiyor.  Yani uçan makinelerle bu tür bir haberleşme öyle “yok artık” denecek bir  durum değil… Üstelik konumuz uçak oldukça yavaş uçan ve askeri versiyonlarında pilot uçağın tam önünde, açık kokpitte seyahat ettiği bir hava  aracı.
Maxim Gorky (Uçak olan!)  
Dediğim gibi, Sovyetler de “%100 milli” işine meraklı. Bu merakın bir sonucu da  genellikle düşük teknolojili  ve fakat propaganda nesnesi olarak bolca kullanılmaya müsait, çok motorlu, kocaman uçaklar. Mesela 6 motorlu ve doğal olarak başarısız, Sovyet halkı posterlerde gökyüzünü onlarla dolu görse de, epi topu  iki tane üretilmiş, bir tanesi de 1935’de hava gösterisi sırasında düşen, Tupolev ANT-20 “Maxim Gorky” [4] bunlardan (elbette, onun da anıtı var). Böyle bir şeyi tavana nakşetmenin anlamsızlığı yüzünden nisbeten, (ama sadece nisbeten) daha başarılı bir tasarım dört motorlu Tupolev TB-3’ü kullanmışlar (m5). Onun da pek başarılı olduğu söylenemez ağırlık sorunlarını hiçbir zaman tam olarak çözememiş, yetersiz bir tasarım olsa da en azından sekiz yüz küsur tane üretilebiliyor. Köşeli gövde geometrisi, dört motoru ve yanılmaya imkan vermez, bisikleti andırır, sabit iniş takımları ile hiç şüphe yok, bu bir TB-3. Çocukluğumda TRT’de arada sırada gösterilen havacılık belgesellerinde kocaman, tuhaf bir uçağın kanadı üzerinden kayarak atlayan paraşütçülerin bu yöntemi  o zaman bile ilkel ve zavallı gelirdi. Yıllar sonra  kanadından kaydıkları alametin de  bir TB-3 olduğunu öğrendim.
TB-3
Altıncı mozaikte içinden (umarım) atlamak için seçilmiş uçak daha önce sözünü ettiğim Antonov-25 (m6). Uzun yüksek irtifada az yakıt harcayarak uçmak için tasarlanmış uzun, ince kanatları [5] ve çenesindeki genişçe motor hava alığı pek şüpheye yer bırakmıyor. Aerodinamik özelliklerini ve orijinal boyama şeklini  on beş numaralı mozaikte oldukça detaylı olarak görmek mümkün.  Tuhaf bir şekilde son derece başarılı, yine iki tane üretilmiş bu deneysel uçak,  esasen Sovyet teknolojisinin uzun menzilli bombardıman uçağı sorununa yanıtı. Maceralı ve saçmalık dolu birkaç denemeden sonra, “Stalin’in Şahinleri” 1936 Haziranında 56 saat 20 dakika uçarak 10.000 kilometreye yakın yol kat ederek o çok ihtiyaç duyulan rekorlardan birine sahip oluyor. Aşırı sevinç bu uçuşun bittiği yer civarındaki birkaç adaya, şehre, b.ka püsüre üç kişilik mürettebatın adlarının verilmesi ile fiiliyata geçiyor.  Sovyetler birliği içinde yapılan bu cambazlık Politbüro adamlarına yetmeyince bu defa benzer bir mesafe ve süre ile Moskova-Portland (Oregon’daki) uçuluyor. Aynı sevinç ve gururu Moskova’nın göbeğinde metroya inip binenler de 1938’den beri tavanlara bakarak yaşıyorlar.
Solda, Hindenburg (LZ127) Zürih Üzerinde,
Sağda, CCCP-6 Moskova Üzerinde
Otuzlarda propaganda dendi mi gökyüzünü karartacak şekilde uçan avcı ve/veya bombardıman uçakları olmazsa olmaz bir motif. Doğal olarak Sovyetler de seviyor bu işi  Hem Kızıl Meydan, özellikle de Spasskaya Kulesi fon olarak kullanılmaya kullanmaya epey müsait. Yedinci ve onuncu mozaiklerde kuleyi aynı formda görmek mümkün. Fakat  gösterişli bir saat kulesi üzerinde uçan şeyler fikrinin “yapılmışı var” maalesef!   Birinde – muhtemelen – jenerik  iki kanatlı avcı uçakları (m7), (m19) diğerinde ise başka bir “milli” medar-ı iftihar,  B6 hava gemisi. Bir İtalyan mühendis tarafından tasarlanmış olsa da, Sovyetlerin o zaman dek ürettiği en büyük ve başarılı hava gemisi.  Alman hava gemisi tarafından kırılmış havada kalma rekorunu kırıyor filan… Sonra, “bir sıçrar çekirge, iki sıçrar çekirge” hesabı, 1938 Şubatında Murmansk civarında (çok merak ediyorsanız 280 kilometre güneyinde)  dağa çarpıyor. 19 kişilik mürettebat ve cihaz sizlere ömür. Doğal olarak ona da bir anıt yapılıyor. Kazanın şubatta olduğu düşünülürse, Eylül 1938’deki metro açılışında CCCP-B6 artık ancak istasyonun tavanında uçabiliyordu. Üzerinden bu kadar kısa zaman geçtikten sonra ve temayı değiştirmek imkanı da varken, birkaç ay önce tarumar olmuş  bir hava aracını kullanmak azıcık tuhaf bence (m17).
CCCP-B6 (Uçuş ve sonrası)
Balon işi bununla bitmiyor tabii. Yüksek irtifa baloncuğundan da geri kalmamışlar (m22). Mozaikteki nesne bu defa üç kişilik  -ama tam tabiriyle bu insanları “yerden kazıyorlar” -  başka bir hüsranın aktörü Osoaviakhim-1. Hidrojen dolumlu,  stratosferik balon Ağustos 1934’deki  7 saatlik ve 22.000 metreye ulaştığı ilk uçuşunda, alçalma sırasında kaldırma kuvvetinin kaybı nedeniyle düşer. Kontrolsuz ve – doğal olarak – çok süratli  düşüş  sırasında mürettebat gondoladan atlayamaz ve hepsi de  yere çarpma sırasında ölür. Kaza büyük olasılıkla yüksek irtifada fazla kalan balon yüzeyinin aşırı ısınması  (“solar radiation” olayı) nedeniyle genleşen hidrojenin emniyet vanalarından kontrolsüz kaçışından kaynaklanır. Azalan gaza takviye yapılsa da, normalden süratli gerçekleşen inişteki ani sıcaklı kaybı yüzünden,  eklenen gaz genleşip kaldırıcı kuvvet oluşturamaz vs. Buna tasarım ve strüktüre ilişkin kabızlıklar da eklenince; üç kişi Kremlin duvarında (Böyle acayip yollardan ölenleri oraya gömme adeti var),  Osoaviakhim-1’ de metro istasyonunu duvarında yerini alır (m22).


Osoaviakhim-1 (uçuş ve sonrası)
Sportif havacılığın temel uğraşı, uçak uçurmak imkan(sız)lıklar nedeniyle  yaygın olmasa da,  otuzlarda Sovyet halkı kafayı paraşütçülüğe takmış durumda (m18), (m27). Bin dokuz yüz kırk sonlarında ülkede bir milyon civarında eğitimci paraşütçü olduğu söyleniyor[6]. İtalyan ve Sovyet paraşütçülerinin savaş öncesi geniş çaplı manevralarını izleyip etkilenen Almanlar da kendi birliklerini kurarlar. Geliştirilen saldırı taktikleri arasında hava indirme harekatları önemli bir yer tutmakla birlikte, uygulamada ancak marjinal faydalar sağlandı.  Almanlar Rotterdam ve Girit’e, İngilizler Arnhem’e Amerikalıların ise Normandiya ve Ren kıyısına seçkin birliklerle yaptıkları indirmelerin savaşın gidişini değiştirecek etkileri olmadı. İşin komik tarafı, ülke savaş başladığında yeryüzündeki en büyük paraşütçü birliklerine sahipti ama iki elleriyle bir paraşütü doğrultamadıklarından, bunların hiç biri amacına uygun olarak kullanılmadı.
Mozaiklerden birinde model uçak, daha doğrusu planör uçuran çocuklar var. Bizde de 30’lar boyunca, neredeyse yetmişlere kadar okul çocuklarının teşvik edildiği yararlı uğraşlardan biri.  Sonra cep telefonu bok püsür çıkınca, inanılmaz bir  emek ve zahmetle yapılan, çoğunlukla ilk uçurma denemesinde kırılan  o narin modellerin pabucu dama atıldı (Neil Armstrong’da çocukluğunda iflah olmaz bir uçucu model meraklısı). Mozaiklerin söyledikleri bir bütün olarak ele alındığına bu da yavuz, cevval ve uyanık  Sovyet evladı olma diskurunun bir parçası. Tıpkı annesinin kucağında çocuğun ilgi ile  izlediği (m29) ve sonraki  mozaikte (m30) görülen iki motorlu uçaklar, ve nihayet bahar dalları arasında gördüğümüz dört motorlu bombardıman uçakları gibi.  Maalesef  iki motorlu uçakların ayırt edici detayları fazla olmadığı için tip ve model konusunda bir şey söylemek mümkün değil.  

Son bir şey daha ; başlardaki (m3-maalesef fotoğrafı yok)  ve son mozaikteki şeftali ağacı ve meyveleri (m33) ile buğday teması (m8) muhtemelen Sovyet Halkının belleğinde halen epey taze ve travmatik tatlar bırakmış büyük kıtlıkla ilgili. Kıtlığın yaşandığı 193-33’den önce de bu işler sıkıntı. 1920’de ülkenin tahıl üretimi devrim öncesinin %60 aşağısında.  Dolayısıyla tarımsal bolluk ve niteliğe ilişkin bu türden vurgulara/motifler önemli ve dikkat çekecek  biçimde   başka metro istasyonlarında ve kentteki diğer yapılarda da rastlanabiliyor.

İleride temiz bir metro istasyonu yazısı yazıp,  belki selfie filan da   eklemek  dileği ile…

BvP,

Mozaiklerin ve istasyonun  fotoğrafları BvP, Diğerleri internet.
…………………………………………………

[1] Çok güzel çevrilmiş dize Anya von Bremzen’in, Sovyet Dünyasını çok eğlenceli ve işlek bir dille anlattığı “Sovyet Mutfak Sanatı, Yemek ve Hasret Anıları  adlı kitabından. Aslı şöyle:  (anlayacağınızdan değil ama, işte)
“Yesh ananasy, ryabchiniki zhui,
Dyeh tvoi posledni prikhodit, burzhui!”

“Devrimin küstah şairi” nitelemesi de ona ait.
[2] Birsel, Salah:   “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”,s.99.  Sel Yayıncılık. 2009.
 
Birsel “Yeni Nesil davasını ortaya koyan gençler namına” bildiriyi imzalayanlar arasında Abidin Dino ve Sait Faik’i sayarken, o zamanlar Abidin Dino ve Fikret Adil ile yakın dost olması dolayısıyla kimi cümlelere Necip Fazıl’ın da elinin değdiğini söylüyor. Hayat ne tuhaf değil mi ?
[3] Hart, Liddell: “The Other Side of The Hill”, s. 332. Cassel, London. 1951.
[4] Mesela ilk uçuşunu aynı yıl, 1935’de yapan ve on altı bin civarında üretilen  Douglas DC-3 (Dakota) 1998’e kadar yolcu taşımacılığında kullanılıyor. Alın size ev ödevi: İki  uçağı  üretim ve  malzeme  teknolojisi, strüktür ve aerodinamik özellikler açısından karşılaştırın.  Düşük teknoloji filan derken bunları kastediyorum.
[5] Lockeed U2 İle karşılaştırın.
[6] Merridal, Catherine: “Ivan’s War: Life and Death in the Red Army, 1939-1945”, Picador, 2007.