Emsallerine faiktir

Mayıs 08, 2016

Nuruosmaniye Çeşmesi ve Sarayda Ayakkabı İle Dolaşan Padişah



Nası fotoğraf? Feysbuka, instıgrama  çakılsa olur, bir sürü de “layk” alınır değil mi?  Dünya’nın en güzel kenti, kıtaların ve kültürlerin buluşma noktası İstanbul’umuzdan  harikulade bir köşe işte.  Her şey tam ve mamur:  Çaycı askısıyla oradan oraya seyirten eleman,   bu türden her fotoğrafta olduğu gibi oraya buraya serpiştirilmiş  (bir veya birkaç)  ilgisiz insan ve turizmin olmazsa olmazı,  ne idüğü belirsiz tekstil yığınları ile  vazgeçilmez  yancı çift, kebap şişi -kaval kardeşler…  Fakat tam orta yerde -üstelik  ufak  da değil, eşşek kadar-  can sıkıcı  bir detay var. Arkada, yüzüne kezzap atılmış gibi duran şu duvar kalıntısı.  Musluğu filan çok zaman önce çalınmasına rağmen durumun sefaleti yetersiz bulunduğundan olacak,  çekiç  ve murçla  bildiğin düzlenmiş [1].

Bu “kalıntılar” Nuruosmaniye Camii’nin Kapalıçarşı'ya açılan kapısının sağındaki III. Osman Çeşmesi’ne ait. Yapanı,  Osmanlı Padişahı III. Osman (1699-1757).  Hani şu torunu olmaktan gurur duyduğumuz ecdadın hakiki bir üyesi, ta kendisi. Hayatını yarım asır kadar loş ve rutubetli bir saray odasında geçirdikten sonra,  ağabeyi I. Mahmut’un (1669-1754) [2] ölümü üzerine elli beş yaşında tahta geçen bu “fikren ve bedenen alil derecede  zayıf düşmüş” zatı Baron De Tott maalesef “asabi”, “zayıf mizaçlı” ve” son derece mütecessis” (gizliyi saklıyı öğrenme araştırma peşinde olan, meraklı – ancak iyi, yararlı “atomu parçalayayım, bakalım ne olacak?” türü bir merak değil bu, daha çok her şeye burnunu sokan dedikoducu karı merakı -) olarak tasvir ediyor. Ama zaten o bir kefere, yalan söylüyordur. Büyük bir aşağılık duygusu içinde bilgisizce devlet işlerine müdahalesi bir çok aksaklıklara neden olmuş. Müzik ve kadınlarla arasının pek iyi olmadığı saraydaki hanende, sazende ve rakkaseleri taburcu etmesinden anlaşılıyor. Yine de işi şansa bırakmayıp, maazallah yanlışlıkla yolda karıya-kıza rast gelirim,  ne olur ne olmaz diye sarayda kabaralı ayakkabılarla gezen şu güzel insanın üç yıllık devr-i saltanatı  meyhaneleri kontrol etmek, kadınların süslü olarak sokağa çıkmamaları, basit ve çok kapalı giyinmeleri hakkında kat’i emirler çıkarmak ve gözdelerinin etkisi ile sık sık sadrazam değiştirmekten ibaret [3] görünse de,  o'da boş durmayıp, "icraat ve eser" peşinde şişmanca gövdesi ve  kabaralı ayakkapları ile takır tukur koşturuyor. Sultan III. Osman'da biliyor ki bu millet tuğla üstüne tuğla koyanı unutmayacaktır.
Alay Köşkü karşısında
Bab-ı Ali 1843-44
Otuz altı saat sürüp ortalığı tarumar eden Hoca Paşa yangını sonrası Paşa Kapısı (Bab-ı Ali binaları.  Ama şimdiki kargir olanlar değil, hatta Alemdar caddesindeki o iki yanı çeşmeli,  fiyakalı barok giriş de değil. Atlamayalım,  çok sonraya, Abdülmecit dönemine ait o. Oradan bi geçtiğinizde alınlığın üzerindeki trampet ve kaval toplara da dikkatle bakın. çok güzeller) ve Defterdar Kapısını tekrar inşa ettiriyor, Ahırkapı Feneri’ni yaptırıyor  veee, ağabeyi  I. Mahmut’un yapımına başladığı camiyi 1169 Rebiyülevvel’de [4] tamamlattırıp, adını da  Nur-i Osmani koyuyor. Bu ismin III. Osman’dan ya da cami içindeki ışıktan geldiği konusunda rivayetler muhtelif. Kubbede En-Nur suresinin 35. Ayeti “Allah göklerin ve yerin nurudur…” yazılı. En alt sıra pencere dizisi üzerindeki oval madalyonlar da çağın ünlü hattatlarının yazıları ile süslü. Kubbe işi de  mühim, 1753'de İstanbul'da bulunan kefere mimar Le Roi anılarında, caminin Rum mimarının kubbenin geometrisinin doğru olması için uyguladığı basit yöntemi övüyor (nasıl bir yöntem olduğunu, ne açıdan doğruluğun kontrol edildiğini bilmiyorum maalesef). Ayrıca, yapının kubbesi o zaman dek yapıldığı gibi kurşun değil taş kaplama. İstanbul camilerinde bu gelenek Nuruosmaniye Camii ile başlıyor.
 
Dalgalı hareketleri ile eğrisel kornişler  zengin sürekli yön değiştiren barok profiller, barok gelenekte eşi olmayan bezemeleri ile çok güzel  ve kendine özgü bir yapı. Bu işlerden eh, biraz anladığını düşündüğüm Allah uzun ömürler veresi Bay Doğan Kuban haklı olarak "Türkiye'de Avrupa Baroğu paralelinde (yok, kötü anlamı ile değil, aklınıza bi şey gelmesin) değerlendirilecek tek 18. yy yapısı Nuruosmaniye Külliyesi'dir" diyor.
 
Nuruosmaniye Camii | 1755
Mimarın adını biliyoruz:  Bina emini Ali Ağa (onu da Padişahın bina nazırı olarak görevlendirdiği darüssade ağası katibi Derviş Efendi atıyor) “fen ve sanatında maharet-i tammı olan neccar kalfalarında karı-ı azmude (çok deneyimli) Semyon kalfa nam zimmi’yi kalfa tahsis” eyliyor [5]. Bu Semyon (Simeon) Kalfa Balyan ailesinin fertleri gibi ünlü filan değil. Hatta, Sarayın mimar ocağında çalışıp çalışmadığı bile meçhul. Ama işin can sıkıcı tarafı bir zimmi, yani gayrı-ı müslim bir kul. Aslında biraz çalışılsa,  eğilip bükülse; aslında sünnetli olup, gizli din taşıdığı,  veya Balyan ailesi tarafından yapıldığı "iddia olunan" binaların mimarının "aslında" Müslüman Türkler olduğu gibi bunun da bir Türk tarafından yapılmış olduğu  ispatlanır ya, anlaşılan uzmanlar bu aralar başka işlerle uğraşıyor.  Ama işte klasik mukarnas formu yerine dairesel akant yaprakları ile oluşturduğu kapılar filan, müthiş. Koy minderi cami önündeki basamaklara, bütün gün otur bak.

 Taçkapı yorumuna dikkat edersek iyi olur yalnız,
Nuruosmaniye Camii  | Ocak 1749 - Aralık 1755
 
Başka yapısı bilinmeyen adamcağızın batı baroğu hakkında genişçe bilgisi olduğu kesin. Neyse, bu muazzam yapıdan aval aval bahsetmeyi bırakıp bizim Osman’a dönelim. I. Mahmut tarafından Cami ile birlikte bir medrese, kütüphane, bir de türbe inşasına başlanmıştır. Fakat türbeye kendisi gömülmek istediğinden, Osman ağabeyini oraya değil yeni camiye, babaları II. Mustafa’nın yanına,  Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir. Peki, yüce padişah oraya mı gömülür? Hayır. Halefi,  hani şu yıllarda zehirlenme korkusu ile ilaç kullanmak zorunda bıraktığı III. Mustafa da onu babasının yanına, Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir… [6]. Türbe sonunda III. Osman’ın annesi Şehsuvar Valide Sultan’a  kısmet olur.  Bu gün Şehsuvar Sultan Türbesi olarak biliniyor.
Gelelim Kapalıçarşı'ya açılan kapının iki yanındaki Sebil ve Çeşmeye: Yakın zamanda yenilenen sebil Cami ile (doğal olarak) benzerlik taşıyan olağanüstü zengin eğri korniş profiller, sütun başlıkları üzerindeki deniz tarağı motifleri, kocaman (ama boş) kartuşları ve sütunlar üzerinde devam edip,  üçboyutlu bir zenginlik oluşturan kalın silme bant ile iki katlı  bir yapı gibi. Doğan Kuban’ın deyişi ile “ Barok zevkin Türkiye’de eriştiği en plastik gösterilerden biri” demir şebekelerden  söz ederken kullandığı  “bir tür natüralist arabesk”  tad sanki özellikle şebekenin oturduğu mermer çerçevenin alınlık kısmında daha belirgin. Katı yüzey üzerindeki kontrast işi (özellikle köşelerde)  daha belirgin hale getiriyor belki diyeyim de, ukalalık ediyormuşum gibi olmasın.
Halı Kilim Travel

Sebil bugün ve anlaşılan epey süredir halı dükkanı olarak kullanılıyor. Bu işlev ilk bakışta boktan gibi görünse de, içinde çay ocağı bulunan ve  sahanda yumurta yapılabilen  Koca Yusuf Paşa (1785), uzun süre fotokopici/büfe olarak kullanılan Beşir Ağa (1745), tost yapılıp, her gün cephesinde propan (yanıcı bir gaz biliyor musun, öyle cebine koyup uçağa filan binemezsin, o derece yani) dolu yüzlerce çakmak sergilenen Abdülhamit Han (1777), Mehmet Tahir Ağa (1763) ve Muradiye (1876) sebilleri ile kıyaslandığında bu yeni onarılmış narin yapı çok şanslı. Hiç olmazsa tertemiz, bakımlı yüzeyine güzel yünlü halılar, kilimler dokunuyor. 
Biyometrik Vesikalık,  Since 1745
Beşir Ağa Sebil ve Çeşmesi | 1745
Bayrağımı ve Basınçlı Propanı Çok Seviyorum
Hamidiye (I. Abdülhamit) Çeşme ve Sebil ve Çeşmesi | 1777 
Solda, Kaşarlı Sultan V.Murat |   Muradiye Sebil ve Çeşmesi | 1876
Sağda, Meşhur Menemenci Yusuf| Koca Yusuf Paşa Sebil ve Çeşmesi |1785



Maalesef çifte gömme sütunları ve ortadaki büyücek madalyonu ile yine barok ve rokoko etkili, güzelim çeşme o kadar şanslı değil. Şişlerin, kavalların  boğaz manzaralı yastıklara fon oluşturmanın çaresizliği ile kırık dökük duruyor orada. Ama olur o kadar değil mi? Padişah tuğralarını Doblo’larımızın arkasına (boy yetmediği için yanlamasına koyduğumuz da oluyor) yapıştırıyoruz, ecdadımızla gurur duyuyoruz ya... Daha n’apalım!

Hadi Allah zihin açıklığı versin.
(Aşağıdaki notlar güme gitmesin, bir sürü şey var, okuyun onları da)
BvP
…………….
Fotoğraflar BvP

[1] Rezilliğin son 60-70 yıl içinde olduğu kesin.1903 tarihli fotoğrafta her şey yerinde.  Gayet yakışıklı, duruyor durduğu yerde.  Meşhur İstanbul Çeşmeleri  kitabındaki fotoğrafında, yani 1940 başlarında pislikten kararmış bir halde olsa da  ortadaki madalyon, sütun başlıkları filan halen seçilebiliyor (Tanışık: 189) İyi ki adamcağız alt dizesi  iyiden iyiye tarumar olmuş tarih beytini de kayda geçmiş, yoksa onu bile bilemeyecektik. 


“Zülal-i cevdetinden nuş-i abı saf edüp alim
Oku tarihi paki Çeşmei Sultan Osmanı”  1170 (1756 M.)

[2] I. Mahmud’un kültürel eğilimleri, Nuruosmaniye gibi bir yapının ortaya çıkmasını anlamak açısından büyük önem taşımaktadır.(…) I. Mahmut 18.yy’ın bir çok padişah ve veziri gibi (pek hepsi değil sanki/ BvP)  bir kitap meraklısı ve en çok kütüphane kuran padişahtır.(*) Zamanının diğer idarecileri gibi edebiyat ve müzik alanında usta niteliğinde uğraş veren bir sanat adamıdır. Açık bir yenilik taraflısıdır. Patrona Halil isyanında kapatılan matbaayı tekrar açtırmış ve saltanatı süresince açık tutmuştur. Yayım işlerini kolaylaştırmak için Yalova’da bir kağıt fabrikası açılmasını onaylamıştır. (…) İstanbul’daki rokoko bezemenin, geleneksel bezemenin yerine geçmesi, figürlü resmin yapımını artması onun yenilikçi eğilimlerinin toplum yaşamına yansımasıdır. (…)  Nuruosmaniye’yi yeni bir kültür döneminin bir simgesi olarak değerlendirmek gerekir (…)


Kuban, Doğan.  Nuruosmaniye Külliyesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını. C6, s.100-103.


(*) Ayasofya Camii içinde (1740), Fatih Camii Yanında (1742), Galasaray içinde (1754) olmak üzere üç adet /BvP

Bu padişah zamanında, Tophane'deki çeşme sayısı 40'tan 100'e çıkar, binbir türlü yangınla uğraşır, yangında zarar gören dükkan sahiplerine,ev sahiplerine hazineden yardımlarda bulunur, eskiyen Kabe örtüsünü İstanbul'da yeniden dokutturur, Büyük dere bendini yaptırır bu sayede Tophane, Fındıklı, Kaşımpaşa, Galata ve Beşiktaş bol suya kavuşur. Bir güzel insan yani. Torunu olacaksam, bu zatın torunu olayım.
 [3] Altundağ, Şinasi. İslam Ansiklopedisi,  İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnografya ve Biyografi Lugati . M.E.B.,  İstanbul  1988.  C9, . s 448-450.

Hayatına ait bilgiler buradan. Metindeki ifadeleri olduğu gibi kullandım. 

Sadrazam işi ise, “bakınız çok enteresan” hakkaten …  Hekim-oğlu Ali Paşa (3 defa),  Bahir Mustafa Paşa (ilki 75 gün kadar, ikincisi ise bir yıldan biraz fazla - Bu arada,  Hekim-oğlu Ali Paşa’ya yaptıramadığı şehzade Mehmed’in katlini,  “Bizim bi katl işi vardı” diyerek bu zata yaptırıyor. Benzer bir akıbete uğramamak için  Şehzade III.  Mustafa  zehre karşı ilaç kullanıyor ) ,  Naili Abdullah Paşa, Silahdar Ali Paşa (63 gün), Yirmi-sekiz Çelebi-zade Said Mehmet Efendi (birkaç ay), Haleb Valisi Ragıb Paşa, 

[4] Aralık 1755. Tam olarak, Cuma gününe  denk gelen  5 Rebiyüelevvel 1169 olmalı.

[5] Benim kullandığım kaynak Doğan Kuban’ın yukarıdaki makalesi ama bunları Nuruosmaniye Külliyesi’nin bina katibi Ahmet Efendi’nin yazdığı Tarih-i Camii Şerif-i Nur-i Osmani adlı risalesinden öğreniyoruz.
Bu arada, Külliye mimarlığına ilgi duyan merak erbabı için,  Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin mimarı Bay Şefik Birkiye. Sahibi olduğu şirketin internet sayfasında konu ile ilgili bir şey  yazmıyor ama, merak edenlere;  http://www.arkitera.com/kose-yazisi/98/ak-sarayin-mimari

[6] Yeni Cami’nin Arkasında, Mısır Çarşısına bitişik bu türbede Hatice  Turhan Sultan’dan başka  toplam beş padişah gömülüdür: IV. Mehmet, III. Osman, II. Mustafa, III. Ahmet ve I. Mahmut.

Önkal, Hakkı. Selçuklu Osmanlı Sultanları ve Türbeleri. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları. Ankara 1999.

2 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

İlla fikir beyan edeceğim tabii ki, bu yazılardan çok feyz alıyorum, daha sık yazın lütfen.
Bir de, geçen gün Bisiklet Turu startı nedeniyle Kumluca'ya gittik çocuklarla, girişte bizi bir takın üstünden sarkan salkım domatesler karşıladı. Şehrin merkezindeki manav elektrik direği(!) yarışın start yeri olduğu için boyanıp parlatılmıştı. Patlıcanlar, biberler, domates ve hıyarlar neşeli neşeli gülümsüyordu bisikletçilere. Peki Korkuteli girişindeki mantar heykelini gördünüz mü?
Kalın sağlıcakla...

Baron von Plastik dedi ki...

Sizin fikir beyanatlarınıza burada her zaman yer var. Teşekkür ederim. Bundan sonra umarım biraz daha sık yazarım. Yok, o heykeli görmedim maalesef. Denk gelir de bir fotoğrafını gönderirseniz memnun olurum. Bu şirin ilçemiz de mantarı ile ünlü anlaşılan!
Selamlar.