Emsallerine faiktir

Temmuz 05, 2015

Yadigar-i Cümhuriyet veya Sarayburnu Atatürk Anıtı


Atatürk Anıtı | Sarayburnu |
 1926 Heinrich Krippel (1883-1945)
Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi? Sarayburnunda, tam Gülhane Parkından sahile inen yolun karşısında,  etrafını çeviren  saçtan eğreti bir duvar dizisi içinde kalmış, yüzü denizde dönük bir heykel  var. Deniz kenarında olduğu için Kadıköy - Eminönü vapurlarından da azıcık görünüyor amma,  hem etraftaki keşmekeş hem de sahile uzaklık yüzünden bir şeye benzetmek zor. O pek bir şeye benzetilemeyen heykel maalesef Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk figüratif heykeli, Heinrich Krippel’e ait Sarayburnu Atatürk Anıtı! (Tekiner;69) [1]. Şimdilerde sahil yolu  tarafından bölünmüş olsa da,  bir zamanlar  Gülhane Parkı’nın parçası olan bu alana  Cumhuriyet’in kurucusuna ait ilk heykelin dikilişi yakın zamanda politik jargona giden tanımlama ile epey “manidar”. Onu söyleyeyim baştan. Bununla birlikte,  erken Cumhuriyet döneminin politik itiş kakışları hatırlandığında... İşler azcık anlam kazanmaya başlıyor.

Cumhuriyet’in kurucusunun  Osmanlı’nın [ecdat] kültürel ve entelektüel birikiminin merkezi “eski” başkente yönelik tutumu bilinmedik şeyler değil [2]. Tavrın temelinde yatan  gelenekten kopuş, kendi ayakları üzerinde yeni bir başlangıç,  her şeyi sıfırdan inşa  dürtülerine bir de  muhalefete verilmek istenen “ders”ler eklenmeli. Böyle bakınca Boğaz’dan 1924’de vapurla geçmesine karşın uğramadığı [3],  1 Temmuz 1927’ye kadar adımını atmadığı kente kendisinden  önce  heykelinin gelişi ve neden böyle, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhane parkının  denize bakan ucunda,  kente giriş çıkışı kolayca  kontrol edebilecek o stratejik noktaya koyuşun "feraset"i kolayca kavranabiliyor!  Ne zaman duyduğumu hatırlamadığım, ama kafamın bir kenarına yer etmiş ve ihtimal bir zamanlar benim de alıp sattığım, şu “Bandırma Vapuru ile Samsun’a yola çıktığı yere dikilen heykel” lafı esaslı bir palavra [4].

Esasen, Ankara’da yapılacak anıt projesinde (Ankara Ulus Anıtı)  birinci olduğu için  ülkeye gelen Krippel’e  alelacele Sarayburnu ve Konya Atatürk  anıtlarının sipariş ediliş nedenlerini  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan iki buçuk ay sonra İstanbul’un on bir bölgesinde şube açışında, İstanbul Basınının tavrında, ve hatta İzmir Suikastında (Haziran 1926) aramakta  gerekebilir.  
*** 
Tarihsel arka planı ve siyasal anlamları  epey alingirli  bu anıt günümüzde (Ağustos 2015)  son derece işlek bir yolun yamacında usulca  çürümeye terk edilmiş durumda. Heykele konu olanın kişiliği ve simgelediklerine yönelik, zeminini şimdilerde güzelce bulmuş,  nazikane tabirle “menfi hisler”in bu işte ne kadar parmağı var, yoksa düz budalalık mı  pek karar veremedim. Muhtemelen her ikisinden de miktarlı olarak var.  



Anıtın kontrollü  bir çöplük ve yıkıntıya dönüştürülmüş yaklaşık üç metrelik kaidesi ile  çevre düzeni dönemin hakim üslubu Birinci Milli  Mimari Dönemi özelliklerini taşıyor. Yakın çevreyi  tanımlayıp, sınırlayan elemanların üzerindeki bezemeler uzun zaman önce sökülüp götürülmüş. Düpedüz çalınmamış, usulüne, “mevzuata uygun” şekilde “depoya kaldırılmış” olsalar bile eminin artık izlerini bulmak olanaksız. Üstelik kimsenin istediği bir şey de değil artık sanırım.
Evet, Ne Var Ne Yok Sökelim,G.tümüze Sokalım 
Keza,  kaidenin üzerindeki madalyonlar da uzun zaman önce taburcu olmuş.  Her neyseler onlar,  balustradları üstündeki (bunlar prekast sanki) -büyük ihtimalle pirinç- boruların yerlerinde de  yeller esiyor. Yerlerini  bir kaç bira tenekesi, kuşlara atılmış bol miktarda ekmek, onların boku ve eşcinsel orospulara ait ,telefon numaralı filan birkaç ilan dolduruyor. Bir ihtimal anıtla ilgili bilgiler içeren bir plakaya destek oluşturan  ve daha sonraları yerleştirilmişe benzeyen  mezarlık mermeri kaplama pis şeyin üstü de artık boş. (özür dilerim,  kuş boku  kaplı). 

Kuru Kuş Boku ve Kuru Ekmek 
Herhalde ince pirinç bir levha vardı ki, vida delikleri görülebiliyor. İç bulandırıcı bir şekilde her şey  bu alanın yok sayılması için insanüstü bir çaba sarf edildiğine işaret ediyor.

Siz de Merak Ettiniz Değil mi 
Orada Ne Olduğunu ?
*** 
Figür uzaktan da sezildiği gibi,  çok parlak bir heykeltıraşlık örneği değil. Krippel’in Ulus Anıtında becerdiği kompozisyon zenginliği, gerilim  ve figüratif ustalık göz önüne alındığında bu durumu işin biraz – hatta çok- aceleye getirilmiş oluşuna bağlamak mümkün. Beline dayalı eli ile  ufka bakan Atatürk sağ elini yumruk yapıp sıkmış olsa da;  atletik vücuduna iyice oturmuş ince kumaştan dar  takım elbisesi, kısa paçaları ile   en kibar tanımla “kurucu baba” figürünün epey uzağında.


Ülkede yapılmış ilk Atatürk heykelinin sivil kıyafetli oluşu ilginç bir özellik, ancak detayların özensizliği ve oran sorunları işin tadını bozuyor. “Ata yaka” olarak adlandırılan o meşhur smokin gömleğinin yakaları, kravat ve ayakkabıların üzerindeki getrlere ait detaylar pek acemice.  Ancak, maalesef iş burada bitmiyor. Vücudun geri kalanına kıyasla çok daha özenli  ve detaylı çalışılmış baş vücuda göre anlamsızca  büyük.  Kaş ve bıyıkların abartılı ifadesi dışında epey  gerçekçi, anlamlı yüz ifadesine sahip   bir portre için daha da can sıkıcı bir durum bu. 

Gövde ve Baş
Sanki Aynı Malzemeden  Bile Dökülmemiş,
Ya da Farklı Dökümhanelerin İşi Gibi. 
Üstelik sanki kaidesine göre de oldukça hantal duruyor, başka bir deyişle ya heykel büyük ya da kaide küçük! Fakat kaide figür ilişkisini algılayabilecek kadar mesafe olmadığı için bu konu benim ahkam kesebileceğim türden değil.


Ezcümle; kentsel bir öğe olarak  anlam kazanabilmesi için – bence -  taa başından beri yanlış bir yer seçilmiş, fazla parlak figüratif özelliklere de sahip olmayan Sarayburnu Atatürk Anıtı' nın hali berbat.  Başarılı bir anıt olmayışı, “yeni devlet”in kurucusuna ait bu ilk heykelin, (ilk  diyorum ulan,   boru değil. Yitip giderse, elinde “ilk” diye bir şey kalmayacak. “ikinci”, üçüncü” den başlayacaksın, anlıyor musun beni!) içinde bulunduğu durumu haklı çıkarmıyor.

Umutsuz ve Kırgın 
Pek kimsenin umurunda olacağına sanmıyorum ya,  ana haber kuşaklarına vakit doldurmak için yapılan “sevimli pantolon balıkları genç kızların sevgilisi oldular” türünden  otuz saniyelik bir haber de bu anıta yapılsa keşke. Görse halini insanlar. Ama,  maalesef bu aralar alıcısı yok böyle malın. İlgi açlığı yüzünden iyiden iyiye  maskaraya dönmüş o tarihçi  "hoca" bir iki laf ederse filan belki... 

BvP.

Fotoğraflar: BvP 
    


[1] Tekiner, Aylin:  Atatürk Heykelleri, Kült, Estetik, Siyaset. İletişim Yayınları. 2014, ikinci Baskı. İkinci baskısı yapılmış bir heykel kitabı. Üstelik Atatürk Heykelleri! Şaşırtıcı gibi görünse de, konunun genel ele alış biçimi, yer alan örnekler ve  değerlendirme niteliği doktora tezi olarak yazılmış bu kitabı son derece ilginç, eğitici  ve okunur yapıyor. Yazan kişi gerçekten “konunun “mütehassısı”. Hiç saçmalamadan, hamaset yapmadan, tekrarlamadan anlatıyor bize bildiklerini.  İletişim yayınlarının pek sevdiği o okunamaz, okunsa da bir şey söylemez   “doktora tezlerinden kitap yapalım, güzel olur” saçmalığına ait önyargımı kıran kitaplardan.  Konu ile ilgilenen herkesin edinmesi gereken bir avadanlık.  Yazıdaki saptama ve tezlerin çoğu bu kitaba dayanıyor.

[2] Bu tutum öyle pek de  hayra alamet değil.  İstanbul’u “Bizans” olarak niteleyip, Siirt Mebusu Mahmut Bey’e yazdığı bir cevapta Cumhuriyet’in Bizans’ı “elbetteki ve muhakkaka behemehal  hal-i tabii ve nezihine (temiz haline) icra eyleyeceğini” söyler. (Aydemir, Tek Adam, 1975:313. Akt. Tekiner)

[3] 12 Eylül 1924’de Hamidiye Kruvazörü ile Mudanya’dan, Trabzon’a gitmek üzere Karadenize çıkar, ama kente uğramaz.

[4] Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma’ya  Beşiktaş’tan kalkan bir motorla gidiyor. 

Merzifonlu Karamustafa Paşa Mescidi

Ben de farkındayım, Karaköy'deki Merzifonlu Karamustafa Paşa Mescidi bu Blog'da düşündüğümden fazla  yer işgal etti. Fakat şu fotoğrafa denk gelince, buraya koymamak olmazdı. 
Yüzlerindeki   o nefret ve  tiksinti dolu ifadeye bir anlam veremesem de, iki kadının saç ve makyaj biçimlerinden, arkalarındaki "SANA" panosundan (alttaki cümle okunamıyor, kelime uzunlukları sanki o yıllardaki slogan "sana'lı bir dilim sıhhat ve güç verir" e denk geliyor, neyse) Altmışların başı olduğunu - belki de 1962-1965 arası-  düşündüğüm bir zamanda, tesadüfen o meşhur Artamonoff fotoğrafı ile aynı açıdan çekilmiş. Öyle aynı açıdan çekilmiş ki, Karaköy Ziraat Bankası'nın köşelerini kolayca oturtabilmek mümkün. Bakmakta yarar var. Etrafındaki  mezbelelikten kurtulmak yerine, kendisinden kurtulma yolu seçilmiş bir yapının çaresizliği kolayca görünüyor. 

Eğer acıklı bir replikası  gerçekten oraya kondurulacaksa  durum çaresizlikten ironiye kayıyor. Çevreye diş geçiremeyip, etrafı adam gibi hale yola koymadan, derinliksiz nedenlerle yeniden  o mezbeleliğin içine yapıyı yeniden  oturtma hevesi  sanki başka yazılara da konu olacak. 








Temmuz 02, 2015

Bir Uçak Yolculuğu Hikayesi


Çok uzun zamandır, bisikletçi o  iki tuhaf kardeşin icat ettiği,  tayyare denen  acayip nakil vasıtasına (hiç uçan makine olur mu?)  inip binmem icap ediyor. Semalarda  yolculuğun hasretle andığım o güzel günleri çok gerilerde kaldı. Yetmişlerde  dize konulan ufak beyaz yastıkların üzerine yerleştirilen tepsilerde sunulan yemekler, İstanbul’dan Diyar-ı Bekir’e,  Ankara ve Kayseri’ye uğrayarak geçen dört buçuk saatin sonunda Diyarbakır Havaalanında  pistin yanına ip gibi dizilmiş  sonsuz – o zamanlar bana öyle gelirdi – RF84/F84 dizilerini, beton  bunkerleri  seyrederek inişler, seksenlerin  “uçağa teşrifleriniz rica olunur”ları, doksanların kıtalar arası uçuşlarında arkadaki boş koltuklarda keyifle doldurulan, tüttürülen  pipolar filan… Bitti, gitti artık. 
İlk Yolculuklarımdan
Yakın zamanda yine acilen “Türkiye”nin Kalbi”, “Kemalist devrimin simgesi” yüce başkentimize ani bir yolculuk icap etti.  Reklamlarında üçüncü sınıf Holivut artistlerini, muhtelif topçu oğlanları kullanıyor, arada pistte deve filan kesiliyor olsa da, eski alışkanlıkları terk etmeme adına göksel yolculuklara umumiyetle milli havayolumuz vasıtası ile çıkıyorum. Fakat bu defa beni  istediğim saatte götüremeyeceklerini, götürseler bile getiremeyeceklerini öğrendim. Tamam, geçmiş hukukumuz, hasretle andığım güzel günlerimiz var da,   burundan bu kadar  kıl aldırmamazlık  fazla yani.
Kara kara düşünürken; “bak,bir  Kanatlı At Şirketi peyda olmuş, eskinin Taksim-Karaköy dolmuşu gibi dakka başı tayyare çalıştırıyor, kocaman  karasinek gibi  oradan oraya  konup, konup  kalkıyor.  Üstelik biletler pek ucuz. Niye ona binmiyorsun?”  Dedi yakın akrabam.  Ne de olsa yakın hısım.  Kötülüğümü ister mi hiç diyerekten  “ha bereket” diyip gayret kemerini yedi yerinden perkittik, geçtik bilgisayarın başına. İnternet sitesini anlayabilirsen (neticede at)  ucuza alışveriş mümkün sanki.  Fakat arkadaş,at deyip geçme. “Zeki hayvandır” derlerdi de inanmazdım. Bileti satarken üç beş tırtıklamak için öyle cambazlıklar yapıyor, öyle derelerden su getiriyor ki, akıl fikir şaşar. Al hayvanı,  yap  Yunanistan’a maliye vekili, birkaç ayda  Merkel’midir nedir, o suratsız karının kıçından donuna kadar almazsa, ben buradayım. Bileti aldığımda ödediğim paraya emniyet kemerinin dahil olduğunu taa uçağa bindiğimde öğrenip sevindim. Ne olur ne olmaz, uçak kalkmadan önce o şangır şungur  tekerlekli dolabı gezdirip, “emniyet kemeri almak isteyen konuklarımız için  (zinhar “müşteri” veya “yolcu” demeyeceksin, hepimiz ücreti mukabili birer “konuk" statüsündeyiz) bu uçuşta fiyat 16.95  tele’ye inmiştir” derler diye,  cepte  bi yirmi kaadı hazır bulunduruyordum. Çok  şükür, o ve kabin basıncı fiyata dahilmiş.
Her Şeyimizi Çıkarıyoruz.
Oldukça erken bir saatte, At’la sözleştiğimiz gibi kapıdayım. Şimdi artık eskisi gibi değil, uçağa binebilmek taa kapıdan başlayarak türlü maymunluk gerektiriyor. Bi kere, soyunup döküneceksin iyice. Zaman makinesine benzeyen o  cihazın yanında nöbet tutan  zabite kulak veriyorum. “Manevra kayışı, kemer, kabaralı çizme, sustalı, fotokopi makinesi,  gaz tenekesi, matara … Üzerinizde   ne var ne yok çıkacak!,  içme suyunu da  dert etmeyin, içerde eşşek yüküyle paraya  size dayayacağız zaten” diyor. “Hepisi mi?” Demenin yararı yok. Soyunuyoruz çaresiz. Ne var ne yok  güzelce  diziyorum ortaya.  Fakat bu işlerde en çok kafamı kurcalayan konu şu “Silah Teslim Masası” meselesi.  Sanki on dokuzuncu yüzyıl ortalarında  Tulsa’dan El Paso’ya gidiliyor, herkes ateşli silah sahibi.  Bi bende yok sanırım. En güzeli ise Esenboğa’da.  Nasıl bir bunalıma sebebiyet verildiyse artık, dosya kağıdına “DOLDUR BOŞALT KESİNLİKLE YASAKTIR”  yazıp,  kapıya  asmışlar. Aslında militer, bu işleri bilir – geçinen-  milletiz. Şöyle  bankonun yanına hat boyu nöbet kulübelerindeki gibi kırmızıya boyanmış kum dolu variller koysalar, uyarılmadan etmeden silahını gönül ferahlığı ile boşaltacak gariban “konuk”lar.
Son kapıda telsizli melsizli bir bayanla rastlaşıyoruz,  nefretle yüzüme ve hüviyetime bakıp, elimdeki kağıdı ışıklı bir şeye değdirip  yırttıktan sonra  birazını bana veriyor. Sineğin yağını çıkarıyor, “para verin, koridor kenarına oturun”, “para verin, bilet numaranızı telefonunuza gönderelim”, “para verin, istiyorsanız amuda kalkın”  kabilinden cinlikler yapıyor ama, teknolojiye de çok para döküyor bu şirket. Doğruya doğru.  Halbuki o cihazlar kim bilir kaç para. Şöyle han koridorlarında çaycıya seslenmek için kullanılan türde bir cihaz denkleseler spotçulardan falan, tasarruflu olur.  Bu fikrimi o gözlüklü güleç çocuğa iletsin diye tam bayana  diyecektim ki, arkadakilerin itiş kakışı ile  bizi tayyareye ulaştıracak olan yerden bitme otobüse doluştuk. Karşımda kaportacı çırağı veya rap şarkıcısı, -büyük ihtimalle her ikisi de- olduklarından kesin emin olduğum  iki oğlan var.  Sanayideki  dükkana ustadan sonra  girip, eşşek sudan gelene kadar dayak yememek için gece İstanbul’daki  konserin  “afterparty”sinden doğruca  buraya akmış gibiler. Türkçeye benzer bir dille  konuşuyorlar ama  pek bir şey, daha doğrusu hiçbir şey  anlayamıyorum. Oysa Türkçem fena değildir. Buraların dillerine hakimiyetim vardır yani. Tarassut zaviyemdeki en ilginç tipler olmalarına rağmen Konuşmalardan bir şey anlamayınca çaresiz kafamı başka yöne çeviriyorum. Hem,  o parlak yeşil naylon eşofman altları artık gözümü acıtıyor. 
Diğer “konuklar”  yüzlerce, belki binlerce defa rastladığım; kötü dikilmiş  takım elbiseleri,  tokası  beyaz metal, ucuzdan  kemerleri  ve dar beyaz gömlekleri ile sabahın o saatinde  niye böyle bir yolculuk yapmaları gerektiğini hiçbir zaman  anlayamadığım gençten oğlanlar. Muhtemelen bunların patronu bulunan zatlar gerçek işleri için  daha normal saatlerde kalkan uçakları tercih ediyor,  adam gibi binip gidiyorlar. Hemen hepsinin askılı,  siyah suni deri  bilgisayar çantaları var. O bilgisayarlar öyle önemli, öyle şey bilgiler içeriyor ki, hafazanallah şimdi bineceğimiz  uçak düşse, batar  bu ülke… Musluktan suyu akıtamazsın,  o derece.  Tüm bu insanlar garip şekilde neşeli ve canlı, genellikle ikişerli üçerli gruplar halinde ayakta konuşup,  sabahın o saatinde benim aklımın ermediği işleri yüzünden bir yandan da  telefonlarını dikizliyorlar. Daha anlaşılabilir bir Türkçe konuşabildikleri için de, hep çok meşgul  olduklarını, yaşamlarını bu işin ölesiye doldurduğunu anlamakta zorlanmıyorum.
Yemin Ederim Böyle Günleri
Gördü Havayolu Taşımacılığı
Uçağa tek sıra halinde doluşup, ilgili koltuklarımızı  bulmak suretiyle oturuyoruz. Ben oturuyorum fakat bacaklarımı kıçımla aynı aksa getirmem biraz  zaman alıyor. Uçağımızın koltuklarını monte eden insan evladının aklına “konuk”ların iki ayağı olduğu gelmemiş, geldiyse bile umursamamış anlaşılan. Belki de böyle bir uzvu olmayan yaratıklar; nebleyim, dev sümüklü böcekler ilişsin diye düşünülmüş.  Bu güzel fikri bizim oğlan, her türden böcek uzmanı MeKaDe ile paylaşmak üzere aklın münasip bir köşesine not etmeli. At’ın bu satış nişini oluşturduğu şu   nesnel zeminde  değerlendirmemiş oluşu eksi bir puan tabii. Koltuğun önüne fazladan her santim için “TRL 6,99” desene mesela. Ya da,  kafalar iyice karışsın diye 3 santimi TRL 20.97 değil, 18,63 olsun.  Gtüne güveniyorsan sen  de hiç mesafe olmayanından al, minderde kedi gibi , veya sırtını koltuk duvarına verip “it oturumu” pozisyonu  ile  yolculuğu daha da ucuza  getir. Böyle güzel düşüncelerle hoşça vakit geçirirken ön  tarafta  gençten bir hanım efendi yüzündeki  muazzam  bıkkınlıkla elinde tuttuğu kemer tokasına öbür uçtaki dili sokup çıkararak bir şeyler yapıyor, tepemizdeki cızırtılı bir hoparlörden  (burada o han duvarlarına takılan çaycı hoparlörlerini en azından uçaklara monte etmeyi akıl ettiğini fark edip seviniyorum) Türkçeye azıcık benzer, ama kelime boşluklarının kullanılmadığı başka bir dilden koridorun ucundaki bayanın sokup çıkardığı şeyin mahiyeti ve ehemmiyeti anlatılıyor “görülitakılırbelinizegeayarlanırptelefonuvediğerelektroniczlar…” gibi bir şeyler duyuluyor. Aynı metnin  sanırım İngilizce olanı da var, ama yokmuş gibi yapmak sağlık açısından daha akıllıca.
Dikkatimi  öndeki koltuğun  kafa dayama şeyine iliştirilmiş bezin üstündeki  “saçların da senin kadar enerji dolu ve güçlü” yazısına, böyle şeyleri nasıl insanların ne maksatla yazmış olabileceğine  veriyorum. Bu arada, uçan makinemiz beton pistte sakin, dingin,  tenezzüh sür'ati ile uzun süredir yolculuk ediyor,  “bir sonraki ışıklardan sola dönüp otoyola çıkacak da Ankara’ya karadan mı gidilecek” diye kendi kendime dalga geçerkeen;  bu muazzam karmaşıklıktaki makinayı uçuran – belki de parçaları tek tek birleştirmiş de olabilir -  kişiliğin o ulvi sesini duyuyoruz.   

 "Kaptan"ımız Sanırım Bu Beydi

Buğulu, yorgun, Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzunun hesabını bile verebilecek kadar ona buna hakim,  bir o kadar da güngörmüş ve kırılgan bir ses bu. Diğerlerinin aksine tane tane konuşuyor,  ses tonu o kadar nemli  ki, o konuşurken yardımcısının  kokpitin buğulanan  camlarını sürekli  sildiğine eminim. Adına “pilot” denilen kişilik grubunun niye şu  ses tonu ile konuşması gerekir? Neden uçak kalktıktan yaklaşık 10-15 dakika sonra biz ölümlülerle “malumaten bildirmek” sureti ile iletişim kurarlar?  Neden  “Yalova üzerinden Beypazarı – Göynük istikameti” nin fevkalade  önemi konusunda saplantılıdırlar? Eskiden kokpitin kapısı uçuş sırasında sıklıkla açık bırakılır, içerideki kır saçlı favorili ve çok nazik beyefendilerin ne tür bir iş yaptığı konusunda fikir sahibi olurduk. İnişte de çoğunlukla bir tanesi  kapıda durur, milleti yolcu ederlerdi.  Doksanların ortalarına kadar uçak yolcusuna  sanki gerçekten  “konuk” gibi davranılıyordu.  ASIANA pilotları diğer uçuş ekibi aprona tek sıra halinde dizilip otobüse binen yolcuları baş selamı ile uğurlarlardı. vs, vs). Şimdilerde çelik kuşaklarla sağlamlaştırılmış kapılar – öyle sağlam ki, “anahtar” olarak balta kullanılsa bile  açılamıyor - hep kapalı. Ama kabinde dolaşan ses tonu dikkate alındığında, içerde kalmaları daha hayırlı galiba. Sabahın o saatindeki hava trafik yoğunluğu yüzünden “kalkışta bilmem kaçıncı” olduğumuzu fısıldayan bu ses  önü açık ipek bir sabahlık giymiş ve elindeki bu kovasının içindeki şampanya şişesini hafifçe döndüren kır saçlı zampara bir herifi getiriyor gözümün önüne. Kapıyı çalıp  “yoğunluk”  nasıl oluyor? Bu bilinmedik bir şey mi?  Bazı uçaklar “aabi şuraya bi ilişeyim sevabına” mı diyor? Karşılıklı birer kadeh şampanya eşliğinde tartışsak…
Ama bunlara vakit kalmadan “kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin”  komutu duyuluyor. Biz avanak yolcularla anlayacağımız şekilde  tane tane konuşan gökler hakimi bir anda profesyonelleşip, sadece o büyülü dünya üyelerinin anlayacağı dile dönüp,  uçağı pistte koşturmaya başlıyor.  Yaklaşık yirmi dakikadır kapalı telefonunu  daha en az  bi kırk  dakika kapalı tutmak zorunda kalacağı, yaşamsal bu en önemli  fonksiyonu hadım edildiği  için korkudan büyümüş gözleri ile pencereden  bakan yan koltuktaki komşuma;  “beyefendi sizce de  tuhaf değil mi  şu meretin uçması? Netice itibarıyla yetmiş sekiz ton ağırlığında, basınçlanmış metal bir tüp bu.   Bir de şu var; kanatların altına skindirik bir şekilde  tutturulmuş o her biri iki buçuk ton ağırlığındaki motorların  111 kilo newtonluk bir itme sağlayacağını söylüyorlar! Hayır, dedikleri gibi 111.000 newton  itme olsa, efendime söyleyeyim; kanadın, gövdenin  orada ne tür momentler oluşturur, torsiyonlar, yırtıp tarumar etmez mi oraları?”  diye muhabbet açmaya hazırlanırken, havalandığımızı fark edip boş veriyorum.
“Catering” olayına da  belki başka bir yazıda değinirim.


Evet! Aynen Böyleydi. İşte.  
Kabin Genişliği Olsun, Yiyecekleri Olsun.

Şimdilik;
“kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin” 
Capt. BvP
Fotoğraflar:İnternet. (Dip not filan da yok!)

Haziran 05, 2015

Yadigar- ı Ecdat ve Art Nouveau

Tophane Çeşmesi| Tophane | I. Mahmut | 1732 | Aralık 2012
Yok, konumuz şu resimdeki fiyakalı çeşme ve/veya türevleri değil,  rahat olun. İstanbul’da halen daha ilginç ve dikkate değer şeyler var. Hem Allahıma bin kere şükürler olsun ki;  bunlar “Muhteşem Osmanlı”yı televizyon dizisi dekoru estetiği ile yansıtmadıklarından politikacıların, kent yöneticilerinin, bil umum mes’ul eşhasın dikkatini çekmiyor, “restorasyon” filan görüp mıncıklanmıyorlar.  Uzun süredir bu kendi haline bırakılmış olma halinin,  bir yapı ögesine ait estetik kalibreyi belirleyen türden gösterge olduğunu düşünür oldum. Basitçe:  kurcalanmamış, orası burası ellenmemiş ise, ya da saçma sapan bir işlevle kullanılıyorsa dikkatli bakın; ilginç, güzel ve sıra dışı bir şeyler görme ihtimaliniz yüksektir. 
Kentte var olan gündelik malzemenin çoğu pek dikkati çekmeden, önemsenmeden usul usul hayatlarını sürdürüyor olsa da, esasen şu önemsenmeme hali de bir dezavantaj. Muktedir  kafasında canlandırdığı geçmiş estetiği tanımına uymayanı önemsemediği için, hayat hakkı tanımıyor. Üstelik şimdilerin yaygın, ham ve kulaktan dolma o kibirli ecdat hassasiyetinin oturmaya çalıştığı kronolojik zemin de oldukça gevşek. Neyin “Şanlı Ecdat Hatırası” olduğu müphem. Mesela Veznecilerdeki Kuyucu Murat Paşa sebili gayet iyi durumdadır, Sultanahmet Meydanı’na başka bir gezegenden inmiş gibi  o çirkin ve görgüsüz Alman Çeşmesi  şıkır şıkır durup durur da;   Lale Devri’nin ve bir parça sonrasının rokoko kartuş ve madalyonlarla bezeli  tuhaf, ilginç ve sıra dışı sebillerinin çoğu tost ve portakal suyu sıkma cihazı ile mücehhez olup, önlerindeki üstü camlı kırmızı buzdolaplarından çubuklu dondurma alınabilir.
Hamidiye Külliyesinin köşesindeki 1777 tarihli [1] I. Abdülhamid HanSebili, külliye IV. Vakıf Han yapılmak üzere yıkılınca, Evkaf Nazırı Şeyhülislam Hayri Efendi tarafından yirmi birinci yüzyıl başlarında çiklet, gazoz satılsın diye Alemdar Caddesi’ndeki Zeynep Sultan Camii’nin avlu kapısına taşıttırılmıştır. Ona çok benzeyen,  Kabataş’taki az daha geç -1785- Koca Yusuf Paşa sebilinde ise menemen söylemek, hatta bir yandan duvardaki “Ediba sen de yaz itmamına tarih-i zibasın / Söz olmaz tarhına a’la sebil-i dil küşadır bu” beyitini okuyarak sahanda ekmek gezdirip, afiyetle gövdeye indirmek mümkündür. Ancak, tuhaf bir yaklaşımla yine aynı sırada Dolmabahçe’ye doğru,  Bezmi-alem Valide Sultan Camii karşısındaki 1740 tarihli Mehmet Eminağa Çeşme ve Sebili yıllardır boş durur… Halbuki bir zamanlar o da çay ocağıydı. Hayır, bu ayrımcılık, bu zulüm neden? Hem, Rokoko üslubunun yurdumda ilk defa bir bütün olarak kullanıldığı, daha eski, daha güzel bir yapı. Kubbesi, cephenin sürekliliği ile seyrine doyum olmaz. Oralara yolunuz düşerse dikkatli bir bakın.
 
Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Derdim fevkalade nadirattan, yeryüzünün başka hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan Osmanlı rokokosu yapılarının korunma(ma) ve varlıklarını sürdürüşlerine ilişkin sorunları şeyetmek değil. Madem çeşme, sebil; muhteşem ecdat filan konuşuyoruz, bir iki laf edeyim dedim. Hem, en azından bu sebiller oldukça şanslı: yol mu genişletilecek, yaslandıkları duvar mı yıkılacak? Hoop al oradan,  sökülür takılır çocuk karyolası gibi götür başka yerde kur. Mesela yine bizim şu menemen sebili’nin sırasında, duvar dibindeki Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi yol genişletme çalışmaları sırasında bulunduğu yerden sökülür ve kaybolur. Uzun yıllar sonra parçaların bir kısmı Feriköy’deki İ.E.T.T. garajında bulunur da, eksik parçalar tamamlanarak şimdi bulunduğu yere yeniden köternelenir.
On sekizinci yüzyıl sonlarının “ecdat yadigarı” bu eserlerinin;  barok, rokoko filan, haline üzüldünüz değil mi bir parça? O zaman, daha geç dönem mimarlık akımlarının temsilcileri olan ve aslında sayıları şu saydıklarımdan bile az başka örneklere bakalım:
Bunlardan en dikkat çeken ve sıra dışı olanı, Şişhane’den Galata’ya doğru inen ve nedense tüm dükkanların külliyen adına "elektrik" dediğimiz o esrarengiz şey aksamı ticareti ile uğraştığı caddenin, adına yaratıcı bir biçimde “Laleli Çeşme Sokağı” denmiş sokaklarından birinin köşesinde yer alır. Bölümünün uzmanlık alanı endüstriyel “anaktar”, “sikörta”, priz ve kablodur. Mesela, caddenin karşısındaki sokaklar abajur, avize mavize satar (90’ların başında oradaki her dükkan tavanları halojen molekülleri ile bombalayarak endirekt aydınlatma yapan ayaklı lambalarla doluydu, hep korkardım “ulan zayıflayan demir ve beton yüzünden tavan günün birinde başımıza çöker mi? ” diye. Öyle çok elektrik harcayıp öyle çok ısı yayarlardı ki,  hem aydınlanmak, hem de ısınmak mümkündü) Arada buradan geçip güncel zevk(sizlik) trendini yakalamak, hangi pahalı ve acayip tasarımın ucuz kopyalarının ve onların kopyalarının yapılmış olduğunu görmek mümkün olabilmektedir. 

Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Mukarnas Yorumu
Neyse, başka şey anlatıyoruz burada. Sokağın köşesinde iki cepheli çeşme, üzerinden arsızca geçen telefon kabloları,  hazne çatısının yağmur oluğu, tam önündeki girilmez tabelası ve etrafındaki keşmekeşle cinnetüstü bir yer ve konumda. Öyle ki, hafta içi mesai saatlerinde etrafında nakil vasıtası, homo sapiens,  vs olmadan fotoğrafını çekmek pek mümkün değildir. Üstelik Çelik Gülersoy gibi, “sokağın süsleri, ağaçlar, asmalar ve çardaklarla bitmezdi: Şimdilerde bile, sağda solda tek tük yaşayan bir dizi ‘aksesuar’ sokağa bir kişilik ve onu öbürlerinden ayıran özellik, renk ve tad katardı. Nelerdi bunlar. Hepsi sayılamaz ki. Yılların birikimi ile bir köşede mekan tutmuş,  oranın ayrılmaz parçası haline gelmiş ‘tabloyu tamamlayan’ değişik figürler: Çıkrıklı kuyu bileziği, bir namazgah, köşe mezarlığı, malta taşı ile kaplı bir set, meydan çeşmesi, ünlü bir fırın, akşam olur olmaz ampullerini yakan, gümüş rengi deniz ürünlerini kırmızı tablalarda resim gibi sergileyen köşebaşı balıkçısı, turşuları ve kıpkırmızı turplarıyla, mor lahanaları ve yeşil salatalarından resim yapan lakerdacı…” [2]  gibi şeyleri aramaya kalkarsanız, işiniz daha da zordur.

Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş
| 1903 | 2013

Denk gelir de karşısında durup birkaç dakika geçirebilirseniz, bir süre sonra tuhaf ve tekinsiz gelmeye başlaması kaçınılmazdır (biraz ince olun, şaşırın böyle şeylere). Evet, art nouveau ya da Osmanlı mülkünde söylendiği üzere “Tarz-ı Cedid” [3]  olduğuna eminsinizdir ama; sanki köşe bileşiminde, o üstteki ampir madalyonla az “eklektiğimsi”dir, çeşme aynasını oluşturan basamaklı nişin içi de mukarnas yorumuyla Osmanlı mimarisine de göz kırpar (hani pseudo egzotik mi, yerel historisizm mi demeli, bilemedim şimdi). İstanbul’daki hiçbir şeye benzemiyor gibi görünmekle birlikte; Beşiktaş’tan Yıldız’a doğru çıkarken cep telefonunuzla oynamak yerine sağa bakarsanız, tam parka gelmeden göreceğiniz şeyle arasında bir bağlantı vardır. Hatırladınız değil mi Şeyh Zafir Türbesini? [4]. 
Solda, Dergah-ı-Hakim Bahçeleri içinde  Abdülkadir Hakimüddin Türbesi |   Burhanpur, Hindistan | 18.Yüzyıl |
| Sağda, Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş | Müellif Tarafından Çizilmiş Perspektif

Hiçbir şeye benzemez de, belki biraz her şeye benzer…  Kare Planlı türbenin geometrik  formu az Olbrich kütüklüğü taşır, üzerine oturan dilimli/kaburgalı kubbe (sanki) hint hibridi’dir. Şimdilerde öyle değil tabii.  Yanındaki kütüphanenin ana pencerelerine, duvarlarına da biraz Mackintosh “değdirmiş” gibidir. 
Ezcümle, bu tuhaf şey de  çeşme kadar garip ve ilginç. Adamı, yapıyı münasip gördüğü coğrafyayı, esinlendiklerini; tüm bunları bir araya katarsanız iş iyiden iyiye içinden çıkılmaz hale gelir. Amma,  kötü de değildir haaa !

 Solda,  Şeyh Zafir Tekkesi Kitaplıkta Pencere | Raimondo D'Aranco  1903
Sağda, Glasgow Sanat Okulu Ana Girişte Pencere | C.R. Mackintosh  1897 -1899
İkisinin de Mimarı Art Nouveau’ya İslam motiflerini ustaca katışı ve sıra dışılığı  ile Türkiye’de iz bırakmış diğer İtalyan mimardan daha yaratıcı ve fantastik bulunan Bay Raimondo D’Aronco [5]. 
1893’de Osmanlı Milli Tarım ve Sanayi Fuarı’nı tasarlamak üzere Türkiye’ye çağrılan ama, Temmuz 1894’de İstanbul depremi yüzünden fuar işleri yalan olmasına rağmen (Tarım Orman ve Maadin Nezareti Binası; bugünün Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nü yapıyor en azından) 1903’e kadar kalan, II. Abdülhamit’in saray mimarı bu zat ayrıca Türkiye’de bilinen ilk Art Nouveau örneğin de mimarı olma şerefini taşıyor.  II. Abülhamit’in terzisi Hollanda uyruklu Bay Botter için tasarlanan, İstiklal caddesinin sonundaki Botter Apartmanı. 1900 tarihli bu yapı, dönem itibarıyla öncel  Brüksel-Paris/Nancy eksenli eğrisel ve çiçeksi dönemine ait. 
Siz kısaca “floral” stil deyip geçebilirsiniz. Çizmenin oralardakine doğal olarak İtalyan “Floreale”si de deniyor [6]. Yapılarının çoğu ayakta:  Yıldız Sarayı dış bahçesindeki Yıldız Porselen Fabrikası (o da çok acayip)  Cumhurbaşkanlığı Yazlık Konutu olarak kullanılan Huber Köşkü, İtalyan Elçiliği Yazlık Sarayı ve Vallaury ile yaptığı Haydarpaşa Numune Hastanesi, şu anda Maçka Parkında bulunan ama orijinal yeri Tophane olan (yukarıdaki çocuk karyolası örneğini tekrar okuyun) Abdülhamit Çeşmesi halen duruyor. Maatteessüf yerinde yeller esen bir yapısı var ki, insanın içi acır. Menderes “imarı” çok bilmişliği ve hevesine kurban giden, yıkıldığı ile kalan, Karaköy, rıhtım’da Osmanlı Bankası’nın arkasındaki o çok acayip  1903 tarihli Karamustafa Paşa Mescidi… Ama durun! Yöreye yaptığım son seyahatte İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu eseri (maatteessüf) tekrardan bize kazandıracağını öğrendim. Şu,  “eser ihya etmek”, “yeniden ayağa kaldırmak” tutkusu, kibri nasıl bir şeydir arkadaş? Üstelik; yıkılmasına sebep olanın politik kimliği, o kimliğin son elli yılda  dillendiriliş biçimi  göz önüne alındığında iyice sıkıntılı bir "görünür kılma"  ameliyesi.  Neyse, İş iyice tatsızlaşmadan esas diyeceklerimi edeyim.  

 Karamustafa Paşa Mescidi | 1903 - 1958 
Soldan  Sağa, Yapının  Eski Fotoğrafı,  Yeniden Yapıma İlişkin Canlandırma,  
İnşaat Alanı ve Çevreleyen Panolar | Eski Fotoğraf  Pano Üzerinden  | Mayıs 2015

Yapım tarihi bilinmeyen çeşme, biçimsel benzerlikleri dikkate alındığında 1903 tarihli türbe ile birlikte  tasarlanıp yapılmış olmalı. Ama şu tarihsizlik, mimarın bilinememesi konusu sizi fazla üzmesin, zaten az yukarıda epey sıkıldınız. Yüzyıl başında ülkemize girmiş,  epey de yaygınlaşmış bu tarza ait diğer yapıların da çoğunlukla ne mimarı ne de yapım tarihi biliniyor zaten. Halen yetkin ve yeterli katalog çalışması bile  yapıl(a)mamış bu çok ilginç yapılara, tarza  ve diğer çeşme hikayelerine  arada sırada tekrar döneceğim. Hem, bunun bir de daha da   "cedit" olanı, "Art Deco" tesmiye edileni var ki...
Bu yazıyı nebleyim, bir nev’i girizgah olarak okuyun. Aslında yine sadece şu ilginç çeşmeden bahsedecektim.

BvP,

Dergah el- Hakim Fotoğrafı Wikipedia'dan.  Çeken zat  : Md iet
Glasgow Sanat Okulu Fotoğrafından ayrıntı : Steve Cadman, Flickr
Diğerleri BvP

.............................
[1] Düşülmüş tarih ? Var tabii, olmaz mı, hatta onun tarih beyiti daha da güzel: Yazdı tarihini anın getürdi lali / Kevserin aynı değil mi bu sebil-i ziba 1191

[2] Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983. s.63.

Tüyler ürpertici “Gülersoy Romantizmi” nin panzehirini, o mekanları bizzat yaşayıp görmüş, her yönü ile anlatmış Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında arayıp bol miktarda bulmak mümkündür ya, kısaca fikir sahibi olunması için, bu çok ilginç konuya ait ve fakat oldukça  kötü edisyon hataları ile dolu bir kitaptaki  örneklere bakılmasını önereceğim:

Taştan Zeki – Oto, Elif Duran: “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarında Mahalle Hayatı”. Kitapevi, İstanbul, 2014.

[3] Endüstri devrimini gerçekleştirememiş, sıkıntılarını yaşamamış Osmanlı ülkesinde yeni sanat akımları ve özellikle makineleşmeye tepki olarak doğan bu sanat akımına talep, parasal ve toplumsal koşulların oluşumu çok ilginç ve tuhaf. Aslında her zamanki gibi talep saraydan geliyor.  Konuya ilişkin tartışma ve saptamalar için Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde Afife Batur’un “İstanbul Art Nouveau’su isimli makalesine bakılabilir (cilt 4, 1086-1088). Konu ile ilgili daha yeni tarihli, daha anlaşılabilir başka bir kaynak ise Haziran-Temmuz 2005 yılında düzenlenen ve İstanbul Art Nouveau’sunu merkez alan “Yeni Sanat (1890-1930) Avrupa’dan İstanbul’a Art Nouveau Sergisi” için Mimarlar Odasınca basılan Katalog. Akımın Türkiye ve Dünyadaki örnekleri ile tanım açısından zengin bir kaynak.

[4] II. Abdülhamit tarafından, Tarikatın Şeyhi Muhammed Zafir Efendi için kurulan tekkenin Kitaplık, çeşme ve türbeden oluşan bölümü. Kütüphane, Türbe ve Cami onarılmış (1974’deki onarım sırasında türbenin kubbesi nazikane bir tabirle “disfigüre” edilmiş. Gerçekten de, yapının perspektiflerde görünen haline hiç benzemiyor ve yine nazikane tanımlamak gerekirse, bir parça tuhaf)  Yıldız caddesine genişçe cepheli diğer müştemilat bugün harap halde.  Caminin mimarı bilinmiyor, 2010 yılında restore edilmiş.  Yapı grubunun oldukça geniş bahçesinin bir bölümü park,  bir bölümü ise Conrad oteli.
[5] Diğer  zat  burada daha fazla vakit geçirmiş  ve – görece- az görkemli yapılarına rağmen bence  uzun vadede etkileri ve katkısı daha fazla olan Giulio Mongeri.  İki Mimarı da Doğu Dünyasındaki motiflerin yapı üretimlerinin niteliğine ve üsluplarına katkıları açısında inceleyen ilginç bir makale: 

Alfieri, Bianca Maria "D'Aronco and Mongeri: Two Italian Architects in Turkey" Journal of the Islamic Environmental Design Research Centre, 142-153. Rome: Carucci Editore, 1990

[6] Evet Botter apartmanı;  hatta Mimarı ve tarihi belirsiz Sirkeci’deki güzelim Vlora Han da floral stilde, ama bu yapılar İtalyan ve Fransız floralindeki gibi tüm cepheyi saran, yayılan bir bezeme anlayışının uzağındalar. Öyle üstünkörü kopyalar değil yani.



Şubat 25, 2015

Kadıköy V / Rüknettin Güney

Kadıköy Halkevi | Mimarın Plaketi
Genelde yazı yazmaya bu kadar ara vermiyorum. Kafamda yazacak şeyler, beyan edecek fikirler filan, hep  oluyor. Zaten edecek bir ki çift lafımız olduğu için soyunmuyor muyuz bu işlere? Ama bu defa ne olduysa oldu Neymiş, 3 dil biliyormuş bu monşer aday, biz tercüman aramıyoruz, ülkeyi yönetecek adam arıyoruz” denildiğini duyunca aslında kimsenin benim akıllarıma fikirlerime ihtiyacı olmadığı, hemen herkesin cehaleti ve “akıllı telefon”u ile mutlu olduğu gerçeğini fark ettim.  Ulan; üç dil biliyor olmak, ülkenin dışında ciddiye alınmak, saygı görmek  önemsenmiyordu bu ülkede, Titan II roketinde oksidizer için azot tetroksit, yakıt olarak da Aerozine50 kullanılmış olduğunu anlatmak isteyen birinin söyledikleri kimin umurunda olacak-tı ?

Kadıköy Halkevi  | Proje Maketi | Arkitekt 1938

Sonra… Sonra,   üç dil bilmesem de mesela Kadıköy ile ilgili anlatacaklarımın bitmediğini, edecek epey lafımın olduğunu hatırladım.  Mesela en son, hayatını Rubiaceae  familyasından bir bitkinin kavrulmuş tohumlarının satarak idame ettiren  adamcağız ve onun -muhtemelen- yapacak daha iyi işleri olmadığı için babalarının yanında işe girmiş erkek çocuklarından bahsediyordum.  Bu kadar anlatınca da, yapıldığı tarihte büyük ihtimalle epey sıradan, mütevazi  olan ve çevresi genişçe bir bok yığınına  dönüştükçe  bu işlere meraklı olanlar gözünde değer kazanan o yapıdan yukarı, şu meşhur boğa heykelinin oralara  çıkmak lazımdı. Ancak; maalesef anlatacaklarım bırak  yedi düvele nam salmış Osmanlı “medeniyyeti” ile ilgili olmayı, Selçuklu bilmemnesi  ile ilgili bile değil. Yani,  karar sizin.
Sol boynuz yönü halen araç trafiğine açık ve bu pis keşmekeş hayvanın kıçına doğu kıvrılıp, tepenin öbür tarafına devam ediyor.  Sağ taraf ise içten yanmalı motorlara memnu, ve fakat homo sapiens’e açık. Tahmin edileceği gibi bu da başka bir pis keşmekeş.  Ancaaak, sıkıntıya yeterince göğüs gerilirse ilginç bir şeyler görme olasılığı da var elbette .  Hem,  [çokafedersiniz Latince] boşuna mı Magna  Labores , Magna Premia”  denilmiş?

Süreyya sinemasından yukarı, yakın geçmişin o acayip ve pejmürde “Makdonalds Parkı”na  doğru çıkarken, öndeki bahçeye benzeyen bakımsız boşluğun ardına dikkatle bakılırsa uzun yıllar önce eli yüzü çok düzgün olduğu her halinden belli bir kütle göze çarpar. Şimdilerde pudra renkli cephesi ve ucuz ruj pembesi söveleri ile çaresiz bir orospuya benzeyen bu güzel yapı bir zamanların görkemli Kadıköy Halkevi’dir.
Kadıköy Halkevi | 2012
İstanbul Halkevi’nin 1935’de lağvedilmesiyle Eminönü, Şehremini, Beşiktaş, Beyoğlu, Üsküdar ve Şişli ile birlikte kurulur [1].  Önceleri Bahariye, Gül sokakta kiralanan konakta faaliyettedir (Malkoç:99). Anlaşılan Kadıköy ahalisinin Halkevlerine hücum edip , tıklımbasa doldurmaklığından mütevellit kısa süre içinde  yeni bir yapıya ihtiyaç duyulmuştur ki,  projeleri Ocak 1938’de teslim edilmek üzere bir proje yarışması düzenlenir. Aralarında Arif Hikmet (Holtay), Bruno Taut ve Halkevi Başkanı Celal Esat Arseven gibi ağır beyefendilerin bulunduğu jüri incelikli düşünülmüş ve ödül alan diğer iki projenin  “mimari cihetinden ve diğer evsaftan aldıkları not mecmuunun birinci gelen projeden aşağı derecede bulunması[2] nedeniyle gerçekten göz alıcı, zarif  bu  projeyi seçer.  Hah, işte onu tasarlayan zat, 1970’de bu dünyadan göçen (çok merak eden için, 3 Ekim 1970 cumartesi) muhterem Bay Rüknettin Güney.
Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya giden ve mimarlık eğitimini Ecole National de Beaux Arts’da tamamlayan Güney okulu bitirdikten sonra iki yıl kadar  Fransa’da Auguste Perret’in yanında çalışıp, otuzların başında Türkiye’ye dönmüş olmalı. O dönem mesleki eğitimin yurtdışında “ikmal etmiş” her gelecek vaat eden mimar gibi bir süre Maarif Vekaleti Yapı İşleri Bürosu’nda bulunur. Ne kadar sürdüğü bilinemeyen (ne tuhaf değil mi, bir sürü yapısı olan, yaşamının en az on iki yılını Belediye İmar Müdürlüğü’nde geçirmiş  önemli bir mimarın hayat hikayesinde bile bir sürü bilinmez var) süre sonunda  İstanbul Belediyesinde işe başlar.   İkinci Dünya Savaşı sırasında ikinci kez yapılan askerlikle kesintiye uğrayan, görev 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelip,  vali ve belediye başkanı olan Lütfi Kırdar’ın görevden ayrılışı ile 1951’de sona erer.  Şevki Vanlı’ya göre çok duyarlı ve yetenekli olduğu kesin R. Güney’in şansı, kamu mimarisinde tutucu rüzgarlar eserken, çağdaş  görüşlü  Kırdar’ın İstanbul’unda olmak. Talihsizliği ise 1950 ve 1960 yıllarında politikacıların değişmesidir [3] (Vanlı:189). “Çağdaş görüşlü Kırdar’ın İstanbul’u” tamlamasına pek inanmıyor olsam da, sebep-sonuç kronolojisi açısından doğru bir saptama. Hayat hikayesini [4] burada kesip, Kadıköy Halkevi ile devam edeyim: 
Kadıköy Halkevi | 2012
Projenin belirlenmesinden sonra 1939 baharında yapı inşaatı ile ilgili Vali Lütfi Kırdar başkanlığında bir toplantı yapılır. İnşaat işleri ile daha sonra yakında ilgilenen, hatta 10 Temmuz 1939’daki törende temele ilk harcı koyan Kırdar’ın R. Güney ile tanışıklığı bu dönemde artmış olmalı. Lütfi Kırdar bizim mimarın meslek yaşamında çok önemli bir yer tutuyor. Buraya daha sonra tekrar geleceğim.
Yarışma maketinde insanın gözünü alan kütle çeşitliliğinin sunduğu zengin görüntü halen bir ölçüye kadar seziliyor. Düz çatıları, arkadaki kütüphane ve sahne arkasını oluşturan  yarı silindirik  kütle ve diğer basit formlar (benzer geometrik atraksiyonu Holzmeister’in Genel Kurmay Başkanlığında,  Şevki Balmumcu’nun talihsizce iğdiş edilmiş Ankara’daki Sergievi Binasında da, üzerindeki tüm soytarılığa rağmen halen sezmek olası. Ayrıca o dönem yapılan apartmanlarda da sevilen bir motif bu, ana kütleye eklenen silindirik şeyler),  pencere form ve ritmine bakılınca kolayca akla gelen Türkiye’de otuzların önemli modern mimarlık örneklerindendir” yorumu biraz kısa kalıyor gibi. Hani kübist, mübist modern mimarlık ama, bir Enst Egli’nin İsmet Paşa Kız Enstitüsü gibi ders kitabı modern mimarlığı değil. [5] Ne edilse, nasıl tanımlansa diye kıvranırken; imdada dünya durdukça durası Uğur Tanyeli yetişip,  o çok akla yatan ve Güney’in 30’lar 40’lar boyu devam eden mimari retoriğini Fransa’daki eğitimiyle  ilişkilendiren “En başarılı işleri olan Florya Tesisleri, Taksim Belediye Gazinosu ve Kadıköy Halkevi de yine gerçek anlamıyla Modern olmaktan çok, bezemeden arındırılmış klasisist eğilimli yapılardır” saptamasını yapıştırıyor [6] (Tanyeli:86).
Bina 2012 yılına kadar yarısı Mili Eğitim Bakanlığı Kadıköy Halk Eğitim Merkezi diğer yarısı da Kadıköy  Adliyesi olarak kullanılıyordu. Ben gidip baktığımda adliye henüz taburcu olmuş, “Halk” eğitimi ise artık kimsenin skinde değildi. Mimarın adı yazılı mezarlık mermeri plaket de öyle.
Kadıköy Halkevi | 1940'lar |Orijinal Fotoğraftan Tarama
Oysa, 23 Aralık 1943’de Abidin Daver “Hemşerilik Adabı” , 17 Şubat 1944’de Ercüment Ekrem Talu “Tanzimat’tan  Sonra Osmanlı Sosyetesi”, 18 Ocak 1945’de Ramiz Gökçe “Karikatürcü Gözüyle Dünya” , 30 Nisan 1945’de Ord. Prof. Dr. Fritz Neumark “Harpten Sonra Milletlerarası Ekonomik Münasebetler” , 14 Ocak 1946’da ise A. Davenport “Shakespare” konulu konferanslar vermiş, 26 Ocak 1944 tarihindeki oda müziği konserinde A. Emine Arel, Cemal Reşit Rey, Muhittin Sadak ve Dr. Bülent Tarcan çalmıştı.  Hemen arkasından, 3 Şubat 1944’de Amerikan Deniz Piyadesi  Pasifikteki Kwajalein Atolünü  ele geçirmek için Japonlarla  itişip kakışırken Viyolonist Şef Josef Zirkin  de  Halkevinde konser veriyordu [7]. Dil ve Edebiyat Şubesinden ayrılan Tarih kolu, Müze ile birleştirilmiş, 1943 yılı başlarından itibaren Tarih ve Müze şubesi adı altında faaliyet göstermişti. Şubenin başkanlığına 1948’de getirilen Reşat Ekrem Koçu burada tarih dersleri vermişti. Halkevinin 1945’in ilk altı ayında  21.341 okuyucu tarafından ziyaret edilen Kütüphanesinin de  4.163 kitabı vardı.
Bir Pazar sabahı, ortalıkta dolaşıp kapının önündeki, binayı  “koruyan” polis’e, neden gidip saatlerce “serpme kahvaltı” etmek yerine oranın fotoğraflarını çektiğimi anlatmam gerekti. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ama en azından, mimarın çok önemseyip açıklama notuna yazdığı “avluda şenlik günleri bir kısım halk da (“halk” kelimesini ince “a” ile okuyun bence) toplanarak fuaye balkonunda söylenecek nutukları dinleyebilir, Parti Başkanı odasındaki balkondan da sokakdan geçen halk kitlesine hitap edebilir” dediği balkon,  biçare görüntüsüne rağmen öndeki avlu halen duruyordu.  Fakat düz çatılar gayet iyi bildiğimiz ve sevimsiz Marsilya kiremidi ile kaplıydı. Bizim Halkevi çatı lanetinden inşaatın bittiği günden beri kurtulamamış anlaşılan.  Malkoç Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’ndan aktararak “Kadıköy Halkevinin akan çatısının onarılması için Halkevi Başkanlığı emrine 1500 lira tahsis”  edildiğinden söz ediyor (Malkoç: 107). Velidedeoğlu 1943 ortalarında CHP il yönetim kuruluna girdiğine göre, çatı akıntısı yapı tamamlandıktan çok kısa süre sonra başlamış olmalı.
Caddeden görülen kütlenin arkasında, ona dik olarak konumlu ve eğimli araziye ustaca oturtulmuş,  çok  amaçlı salon ve spor salonu ( 6 Nisan 1946’daki Beykoz ile Kente gelen  Missouri  zırhlısı arasındaki basketbol karşılaşması bu salonda yapılıyor)  barındıran  büyük bir kanat var. Çok amaçlı salon lafını ciddiye alın;  tiyatro, konferans, sinema gösterileri düzenlenebilecek, tüm yardımcı üniteleri tamam, galerili, fuayeli filan sekiz yüz kişilik kocaman bir yer burası.  Ve tüm kompleks sokaklardan bakıldığında, etrafındaki sevimsizliğe rağmen halen farklı ve  etkileyici.  
1953’de “Kadıköy Halk Eğitim Merkezi” adı altında yeniden açılışın ardından  artık iyice kullanılamaz hale geldiği 1980'e kadar ite kaka kullanılmış. Yapı 1992’de onarılıp,  kütüphanenin önemli bir kısmı da dijital ortama aktarılmış. Peki Cehape’ye ne mi oluyor?  Halkevi Ekim 1951’de hazineye devredilip parti buradan taburcu edilince, onlar da ilçe merkezi de Muvakkithane caddesindeki Şekerci Hacı Bekir’in üzerine taşıyorlar!
Madem en başarılı işler listesinde – doğal olarak-  Taksim Belediye Gazinosu da var. Onunla  da ilgili  bir iki laf etmeden olmaz: Temmuz 1939’da başlanan ve çok kısa sürede bitirilip, aynı yılın 29 Ekiminde açılan gazino Halkevi ile birlikte Güney’in en başarılı yapısı (Florya Tesisleri de işin içine katılıyor olsa da, bu yazıyı yazdığım tarih itibarıyla fazla bir bilgim yok). Daha önce kullanılan “klasik” deyimi yapıları arasında en çok buna uyuyor ve gerçek anlamda modern denebilecek ne varsa burada taşlaşmış işte.  Olağanüstü zarif kolonların arasından geçilerek çıkılan iki kanatlı merdiven ve ana salonun yalın görkemi  anlatılır gibi değil. Girişte azıcık oyalandıktan sonra salona geçip, kalın beyaz keten örtülü bir masada bir bardak soğuk bira içmek için neler vermezdim. Şu fotoğraftaki genç adama gıpta etmemek mümkün değil.
Taksim Belediye Gazinosu | 1939 | Orijinal Fotoğraftan Tarama
Kütle plastiğindeki tek geometrik marifet girişin yanındaki dairesel salon. Basit (gibi görünen) bu usta işi ek, cephe bölümlemesi ve oranları ile birleşince belediyenin genç bir mimara yaptırdığı “inşaat” dönemin en dikkate değer yapılarından biri haline geliyor. Lafı uzatmaya gerek yok, Başka bir uzay zaman boyutunda, bulunduğu  ülkenin değerli mimari miraslarından sayılacak gazino yer yüzünde geçirdiği 26 yılın sonunda, 1965’de Sheraton Oteli yapılmak üzere yıkılmış işte. Ama en azından projesi ve belediye dönemindeki yapılarına ait bazıları (Florya Tesisleri de dahil)  İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Harita Arşivi’inde saklanıyor. Siz de, “ulan oraya AVM yapmak niye akıllarına gelmemiş, hem de  kışla olsa şöyle ” dediniz  değil mi? Sıkın dişinizi,  az kaldı. O civardan bahsetmişken; Hemen karşıdaki Divan Oteli ’de Beyefendi tarafından yapılmış.

Gazino’yu tanıtan Arkitekt nüshasında (1943, 7-8)  Güney’in adı altında “İstanbul Belediyesi İmar Müdür Vekili” yazıyor. Mimarlık yaşamının önemli bir bölümünde  Lütfi Kırdar’ın desteği ve koruması altında neredeyse “Kentin Başmimarı” (Tanyeli: 2007) olarak 1949’a dek İstanbul Belediyesi eliyle yürütülen hemen her mimari girişimde onun katkısı  ve etkisi kesin.  Sonraki onyılın Menderes imarlarının yolunu açan Kırdar döneminde, yapıların önemli bir bölümünü de doğrudan kendisi tasarlamış. Bu durum bahsedilen döneme ait ve bir kısmı halen ayakta  duran işlerinin çokluğunu da açıklıyor. Belediyedeki üretimin yoğunluğu 40’ların sonunda mevcut ithal (ama iyi ürünler verilmiş) modern mimarlık tarzına tepki olarak güçlenen ve temelini geleneksel Türk evi cephe ve mekan düşüncesinden alan “2. Milli Mimarlık” akımı ile çakışınca; bana sorarsanız  ilk döneminden daha az parlak ürünler vermesine neden oluyor.
Beyoğlu Evlendirme Dairesi - Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi | 40'lar |  2014


Bursa Yapı Ve Kredi Şubesi Emin Onat | 40'lar | 2012
Bu dönemden, kırkların sonunda yaptığı, bugün Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi olarak kullanılan Beyoğlu Evlendirme Dairesi halen ayakta ve kullanılıyor.  Eli yüzü düzgün olmakla birlikte, Emin Onat’ın Yapı Kredi Bankası Bursa şubesi ile karşılaştırılınca... İnsan Halkevi’ni ve Gazino’yu özlüyor işin açığı.  Şimdi –doğal olarak – yıkılmış Hyatt Regency arazisindeki 1945 tarihli  Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü de aynı kategoriden.  Ama daha ilginç başka bir işi var: Galatasaray Lisesi Kapısı. Sağır yan duvarın üzerindeki klasik çıkma ile birkaç yüzyıl geriye ışınlanmış olsa da itiraf edeyim ki, seviyorum onu ben. Yine Kırkların başından Taşlık’taki İnönü Evi ‘de uzun yıllar boyu cephesini bir hastalık gibi kaplayan sarmaşıklardan kurtulabilse, şık ve ferah, sevilebilecek bir yapı belki de.
Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü | 1945 | Mimarlığın Aktörleri
Bindokuzyüzelli başlarında İmar Müdürlüğünden ayrılıp serbest çalışmaya başlayan Mimarımız o dönem için büyük ve lüks apartmanlar, hanlar (Galatasaray’daki Santral Han) tasarlıyor. Bunlardan mimarının kim olduğunu bilmeden pek sevdiğim, Şişli’deki Çukurova Apartmanı’ydı. Yıkıldı tabii. Bu  yıllardan diğer bir yapı da yukarıda söz ettiğim 1956 tarihli Divan Oteli.  Sakin ve verimli, ama kayda değer projeler yapmadan 50’ler böyle geçiyor.  Eline geçen büyük bir iş fırsatı olan “Hiltonvari”  Kalamış Oteli projesi 1960’da iktidar devrilip rafa kalkınca, bu iş için yapmış olduğu yatırımların altından kalkamayarak iflas eder. 1960’dan sonra yine kısa bir süre Belediye İmar Müdürlüğü’ne getirilir. İkinci kez belediyeden ayrılış ve yine özel mimarlık pratiği. Bazı büyük  ölçekli işler yapmış olsa da (Şişli’deki Kent Sineması ve Apartmanı) bunlar kayda değer ürünler değil. Son işi Fatin Uran ile Taksim İntercontinental Oteli (Şimdinin The Marmara’sı) tasarımı. Tasarım aşamasının bitimini göremeden ölür.

Galatasaray Lisesi Girişi | 40'lar | 2014
Adamcağızın bir kısmı külliyen yıkılıp gitmiş, bir kısmı da heder olmuş epey yapısı olduğunu yazıyı buraya kadar okuyabilmişseniz anlamışsınızdır. Bunlardan biri de Valikonağı caddesi üzerinde Askeri Müze’nin karşısında büyük güzel bir apartmanın altından geçilerek girilen Konak Sineması idi.  Çocukluğumun geçtiği yetmişlerde değil kentin geri kalanının; Elmadağ, Nişantaşı, Şişli civarına konuşlu  kentli elit ve şürekasının bile  boş vakit geçirmek, sosyalleşmek, görmek/görünmek için kullanacağı mekanlar yoktu.  Harbiye’de Dame De Sion sırasındaki As’dan başlayarak, yukarı Osmanbey’e doğru, yetmişlerin ortalarında açılmış  (75 veya 76 olmalı) Gazi,  girişinin önünde tahta tezgahlarda satılan bin bir türlü kaçak çiklet, tıraş losyonu, tütün ve bok püsür ile içerinin muhtevası hakkında bilgi veren meşhur pasajlı Site sineması. Alt ve üst kattaki dükkanlarda benim yaşımda bir çocuğun rüyasına bile giremeyecek  pahalılık ve güzellikte   plastik maketler, beyaz topuksuz spor çorapları, fanilalar, aspirin, ani kahve,  blucin vs.,büyük ihtimalle PX’den alınmış ıvır zıvır satılırdı. Ve biraz yukarıda  karşı sırada Yine R. Güney tarafından yapılmış pasajı, üstündeki kocaman apartman grubu ile Kent. Halaskargazi caddesi üzerindeki işlek pasajlı bu kocaman üç sinemanın müşterisi daha bir karışık ve “halk” olurdu ve  biz temiz aile çocuğu bebelerin yalnız başlarına ilk ve ortaokul arkadaşları ile gönül rahatlığı ile gönderilebildiği tek yer Konak Sineması’ydı.  Cumartesi öğlen matinelerinde bin kişilik salon tümüyle dolar, bir parça geç kalınırsa bilet filan bulunmazdı.
Konak Sineması Üst Fuaye | 1960-61 | Arkitekt

Salonla ilgili fazla bir şey hatırlamıyorum (zaten hep yarı karanlık olurdu ve film arasında da aklım fikrim büfenin önündeki mahşeri kalabalığı yarıp, frigo veya kokolara ulaşmak-tı. Unutmayalım, dokuz, on yaşlarında bir oğlandan bahsediyoruz)  ama, cadde seviyesinden epey aşağıya genişçe bir merdivenle inilen iki katlı çok güzel ve görkemli fuaye tümüyle aklımda.Ana girişten önce balkon fuayesine ulaşılır, buradan merdiven  boşluğun büyük bir bölümünü çevreleyen çok güzel pirinç aksamlı korkuluğu  ile  muhteşem bir merdiven sizi   aşağı indirirdi. Tavandaki indirekt aydınlatma duvarlardaki güzel barölyefleri aydınlatır; yetmişlerin o ekonomik, sosyal ve kültürel komasındaki insana “ulan nerdeyim ben” dedirtirdi. O güzelim duvarın Şadi Çalık tarafından yapılmış olduğunu yıllar sonra öğrendiğimde içim daha da burkuldu. Yetmişlerin ikinci yarısından sonra Konak ve diğerlerinin yıldızı söndü, kocaman salonları dolduramaz olup teker teker kapandılar. Bizim sinema da seksenlerin başlarında banker vebasının kurbanı oldu.  Banker Kastelli  kim bilir hangi kof hevesle orayı satın aldı. İstanbul’a gelişlerimde yolum düştükçe, girişin iki yanında boktan iyon kolonları üzerine oturtulmuş alçı üçgen alınlığın üzerine pirinç harflerle iliştirilmiş  “Kastelli Çarşısı ve Lüzumsuzluğu” yazısını,  sürekli kapalı kapıyı görüp efkarlanırdım. Birkaç merdivenle inilen kapının önündeki  sahanlık  zamanla çep çöp doldu. Pirinç harflerin bir kısmı düştü, alçılar kabarıp, sarardı filan, sonra ne oldu bilmiyorum. Şadi Çalık’lara, fuayenin güzel ahşap tezgahına, etraftaki şık, sinema için özel olarak tasarlanıp yaptırılmış koltuklara ne olduğunu da bilmiyorum. Şimdilerde (Şubat 2014) çok şükür yine onun yaptığı, önündeki  apartman da dahil, komple yıkılıyor.
Kof heveslere kurban giden tek iş bu değil tabii. Zincirlikuyu Mezarlığının; kentin bu en  önemli ve göz önündeki mezarlığın kırk yıldır kimseye bir zararı olmadan güzel, vakur oranlarıyla duran beyaz mermer girişini  hatırlıyor musunuz? Kimseye zararı yok dedim ama, dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın [8] tavuğuna “kış” demiş olmalı ki, belediye başkanlığı döneminde durup dururken yıkılıp yerine Club Alibey Mimari Üslubunda bir nesne kondu. Sonraki yıllarda sıkça göreceğimiz bir hezeyanın; nefret edilen, önceki politik dönemin ve  bıraktıklarının niteliği, kalibresi ne olursa olsun tehditkar politik simgeler olarak okuyup, bir klişeler revivalizmi ile ikame  refleksinin ilk kurbanlarından olmak şerefi de ne yazık ki bizim güzel kapı girişine nasip oldu.
Hızlı ve parlak başlayıp, bir parça hazin biten bir öykü değil mi? Nur içinde yat Rüknettin Güney. Aslında Kadıköy’ü anlatacaktım. 

BvP, Aralık 2014 - Şubat 2015
Fotoğraflar  Bvp. Benim olmayanların kaynaklarını fotoğraf altlarında belirttim. Merak edilirse, Dipnotlarda bir parça bibliyografya da var.

………………………

[1] Halkevi... İtalyan dopolavoro’larından devşirme, (Cumhuriyetin yönetici kadroları Şubat 1932’de kurulup, Ağustos 1952’de kapanan bu kurumlar için  Sovyet, Alman ve  İtalyan örneklerinden epey yararlanırlar.  Halkevleri tüzüğünde de bu ülkelerle ilgili incelenen - Sovyetler dışında. Herhalde komünizmle özdeşleştirilme paranoyasından dolayı- pek çok örnekten söz edilir.) bir parça faşizm kokan bu laf/kavram  artık  “Yeni Türkiye”nin kalemşörleri tarafından enine boyuna taşak geçilen gülünçlü bir kavrama dönüşmüş durumda.  Kemalistlerin  ülkeye getirdikleri yeni rejimle uyumlu bir toplum yaratma zorunluluğu ile karşı karşıya kalışlarının, Kemalist doktrinin pratiğe dökülmesi  çözümlerinden biri olarak ortaya çıkan (Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu da diğerleri) ve yıllarca inatla sürdürülen bu heves  günümüzün toplumsal ikliminde pek revaçta olmasa da   sanırım daha dikkatli incelenmeyi hak eden ilginç bir konu. Bazı akıl sahipleri de incelemişler gerçekten.
Halkevleri deneyimine mesafeli, kapsamlı ve ipe sapa gelir bir bakış; Şimşek, Sefa. “Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi”, Halkevleri 1932-1951. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002,  Kuruma bakış yönü adından kolayca anlaşılabilen başka bir  çalışma; Malkoç, Eminalp. “Devrimin Kültür Fidanlığı”, Halkevleri ve Kadıköy Halkevi. Derlem Yayınları, 2009. İlk bakışta hikayeyi değerlendiriş sıkleti itibarıyla (tabii benim küçücük aklımla) ilki kadar yüksek kalibreli görünmese de , Belki de özel olarak Kadıköy Halkevini inceleyen tek kitap. Yapının fiziksel özellikleri de bu türden bir çalışmadan beklenmeyecek detayda. Halkevlerinin tasfiye süreci de yine detaylı ve objektif anlatılmış. 1939 Şubatından itibaren verilen konferanslar ve diğer kültürel çalışmalarla ilgili detaylı liste de caba. Metindeki  malumatfuruşluklar için  buradan yararlandım. Bulunur, denk gelirse almakta yarar var .

[2] İncelikle düşünülmüş ve zarif lafı klişe değil.  Diğer proje maketlerine  dikkatle bakıldığında (A. Sabri ? ve Emin Onat  2.,  Leman Tomsu 3. ödüle  layık görülür) ne  demek istediğimi  kolayca anlayabilirsiniz.

İlgili Arkitekt Sayısı için : http://dergi.mo.org.tr/dergiler/2/54/468.pdf

[3] Vanlı, Şevki. Mimariden Konuşmak, Bilinmek İstenmeyen 20.Yüzyıl Türk Mimarlığı, Eleştirel Bakış. Cilt I "Başlarken ve 1920'lerden 1980'lere Türk Mimarisi. Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları. 2006.

[4] Sonraki yayınlara da kaynak oluşturan genişçe hayat hikayesi ölümünden sonra Arkitekt’in 1970-4 sayısında İhsan Bingüler tarafında yazılmış. Ben de buradan yararlandım. Özellikle son yıllarındaki  “piyasa işi” denebilecek yapılarının bile özenli, fark edilir olduğu, uzunca ve üretken bir meslek yaşamına dair çeşitli ipuçları da veren bu yazıyı ancak konuya ciddi şekilde kafa yoran mimarlık tarihçileri tam manasıyla tefsir edebilir sanırım. “Ona Layunti  (hatasız,yanılmaz) demek mürailik (ikiyüzlülük; bvp) ve cahillik olur, fakat hataları asla kasti değildir. Zamanla hatasını görmüş ve itiraf edecek kadar mertlik göstermiştir”. İnsan merak ediyor değil mi? Hangi yapısında ne tür yanlışlar, kime nasıl itiraf etmiş… Filan.

[5] Dönem Yapılarının mimari özelliklerine  dair kapsamlı açıklama  ve yapı kataloğu için: Aslanoğlu, İnci.  Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları.2001.
[6] Tanyeli, Uğur. Mimarlığın Aktörleri “Türkiye 1900-2000”. Garanti Galeri. Haziran 2007.

 [7] Malkoç 1939 – Mart 1950 aralığında  dönemin gazetelerini ve Halkevi konser davetiyelerini tarayarak 68 adet konser saptamış. Konser davetiyelerine basit bir göz gezdiriş bile  program zenginliği hakkında bir fikir veriyor. Mesela, Şef Eşref Antikacı yönetiminde verilen Yaylı Sazlar (çalgılar)   9 Ocak 1944 tarihli konserde Hery Purcell, Willam Boyce ve Edward Elgar’dan (Çello Konçertosu adamın aklını alır, aman haaa)  parçalar çalınmış.  Yine aynı yöntemle taranıp çıkarılmış konferanslar listesi de ürkütücü bir çeşitlilik gösteriyor. Bu listeler Malkoç’un  “Devrimin Kültür Fidanlığı” kitabından.
[8] Karaman, Ermenek  doğumlu, 1998 – 2004 yılları arasında İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı  bulunan zat.  Kendisi ile ilgili fazla bir şey anımsamıyorum ama aklımda kalan iki şey var: Biri bu; Zincirlikuyu Mezarlığı girişine yaptığı “uygulama”,  diğeri de oldukça sert geçen 2003-2004 kışında İstanbul’un kardan felç olduğu bir gece  çıktığı televizyon programında  giydiği boğazı fermuarlı kazak! Biliyorum gülünç ama, - nedense -  çenesininin altına kadar çektiği fermuarın, ağzını her açışında küçük küçük sallanışı,  bu resim zihnimden çıkmıyor bir türlü.