Emsallerine faiktir

Temmuz 02, 2015

Bir Uçak Yolculuğu Hikayesi


Çok uzun zamandır, bisikletçi o  iki tuhaf kardeşin icat ettiği,  tayyare denen  acayip nakil vasıtasına (hiç uçan makine olur mu?)  inip binmem icap ediyor. Semalarda  yolculuğun hasretle andığım o güzel günleri çok gerilerde kaldı. Yetmişlerde  dize konulan ufak beyaz yastıkların üzerine yerleştirilen tepsilerde sunulan yemekler, İstanbul’dan Diyar-ı Bekir’e,  Ankara ve Kayseri’ye uğrayarak geçen dört buçuk saatin sonunda Diyarbakır Havaalanında  pistin yanına ip gibi dizilmiş  sonsuz – o zamanlar bana öyle gelirdi – RF84/F84 dizilerini, beton  bunkerleri  seyrederek inişler, seksenlerin  “uçağa teşrifleriniz rica olunur”ları, doksanların kıtalar arası uçuşlarında arkadaki boş koltuklarda keyifle doldurulan, tüttürülen  pipolar filan… Bitti, gitti artık. 
İlk Yolculuklarımdan
Yakın zamanda yine acilen “Türkiye”nin Kalbi”, “Kemalist devrimin simgesi” yüce başkentimize ani bir yolculuk icap etti.  Reklamlarında üçüncü sınıf Holivut artistlerini, muhtelif topçu oğlanları kullanıyor, arada pistte deve filan kesiliyor olsa da, eski alışkanlıkları terk etmeme adına göksel yolculuklara umumiyetle milli havayolumuz vasıtası ile çıkıyorum. Fakat bu defa beni  istediğim saatte götüremeyeceklerini, götürseler bile getiremeyeceklerini öğrendim. Tamam, geçmiş hukukumuz, hasretle andığım güzel günlerimiz var da,   burundan bu kadar  kıl aldırmamazlık  fazla yani.
Kara kara düşünürken; “bak,bir  Kanatlı At Şirketi peyda olmuş, eskinin Taksim-Karaköy dolmuşu gibi dakka başı tayyare çalıştırıyor, kocaman  karasinek gibi  oradan oraya  konup, konup  kalkıyor.  Üstelik biletler pek ucuz. Niye ona binmiyorsun?”  Dedi yakın akrabam.  Ne de olsa yakın hısım.  Kötülüğümü ister mi hiç diyerekten  “ha bereket” diyip gayret kemerini yedi yerinden perkittik, geçtik bilgisayarın başına. İnternet sitesini anlayabilirsen (neticede at)  ucuza alışveriş mümkün sanki.  Fakat arkadaş,at deyip geçme. “Zeki hayvandır” derlerdi de inanmazdım. Bileti satarken üç beş tırtıklamak için öyle cambazlıklar yapıyor, öyle derelerden su getiriyor ki, akıl fikir şaşar. Al hayvanı,  yap  Yunanistan’a maliye vekili, birkaç ayda  Merkel’midir nedir, o suratsız karının kıçından donuna kadar almazsa, ben buradayım. Bileti aldığımda ödediğim paraya emniyet kemerinin dahil olduğunu taa uçağa bindiğimde öğrenip sevindim. Ne olur ne olmaz, uçak kalkmadan önce o şangır şungur  tekerlekli dolabı gezdirip, “emniyet kemeri almak isteyen konuklarımız için  (zinhar “müşteri” veya “yolcu” demeyeceksin, hepimiz ücreti mukabili birer “konuk" statüsündeyiz) bu uçuşta fiyat 16.95  tele’ye inmiştir” derler diye,  cepte  bi yirmi kaadı hazır bulunduruyordum. Çok  şükür, o ve kabin basıncı fiyata dahilmiş.
Her Şeyimizi Çıkarıyoruz.
Oldukça erken bir saatte, At’la sözleştiğimiz gibi kapıdayım. Şimdi artık eskisi gibi değil, uçağa binebilmek taa kapıdan başlayarak türlü maymunluk gerektiriyor. Bi kere, soyunup döküneceksin iyice. Zaman makinesine benzeyen o  cihazın yanında nöbet tutan  zabite kulak veriyorum. “Manevra kayışı, kemer, kabaralı çizme, sustalı, fotokopi makinesi,  gaz tenekesi, matara … Üzerinizde   ne var ne yok çıkacak!,  içme suyunu da  dert etmeyin, içerde eşşek yüküyle paraya  size dayayacağız zaten” diyor. “Hepisi mi?” Demenin yararı yok. Soyunuyoruz çaresiz. Ne var ne yok  güzelce  diziyorum ortaya.  Fakat bu işlerde en çok kafamı kurcalayan konu şu “Silah Teslim Masası” meselesi.  Sanki on dokuzuncu yüzyıl ortalarında  Tulsa’dan El Paso’ya gidiliyor, herkes ateşli silah sahibi.  Bi bende yok sanırım. En güzeli ise Esenboğa’da.  Nasıl bir bunalıma sebebiyet verildiyse artık, dosya kağıdına “DOLDUR BOŞALT KESİNLİKLE YASAKTIR”  yazıp,  kapıya  asmışlar. Aslında militer, bu işleri bilir – geçinen-  milletiz. Şöyle  bankonun yanına hat boyu nöbet kulübelerindeki gibi kırmızıya boyanmış kum dolu variller koysalar, uyarılmadan etmeden silahını gönül ferahlığı ile boşaltacak gariban “konuk”lar.
Son kapıda telsizli melsizli bir bayanla rastlaşıyoruz,  nefretle yüzüme ve hüviyetime bakıp, elimdeki kağıdı ışıklı bir şeye değdirip  yırttıktan sonra  birazını bana veriyor. Sineğin yağını çıkarıyor, “para verin, koridor kenarına oturun”, “para verin, bilet numaranızı telefonunuza gönderelim”, “para verin, istiyorsanız amuda kalkın”  kabilinden cinlikler yapıyor ama, teknolojiye de çok para döküyor bu şirket. Doğruya doğru.  Halbuki o cihazlar kim bilir kaç para. Şöyle han koridorlarında çaycıya seslenmek için kullanılan türde bir cihaz denkleseler spotçulardan falan, tasarruflu olur.  Bu fikrimi o gözlüklü güleç çocuğa iletsin diye tam bayana  diyecektim ki, arkadakilerin itiş kakışı ile  bizi tayyareye ulaştıracak olan yerden bitme otobüse doluştuk. Karşımda kaportacı çırağı veya rap şarkıcısı, -büyük ihtimalle her ikisi de- olduklarından kesin emin olduğum  iki oğlan var.  Sanayideki  dükkana ustadan sonra  girip, eşşek sudan gelene kadar dayak yememek için gece İstanbul’daki  konserin  “afterparty”sinden doğruca  buraya akmış gibiler. Türkçeye benzer bir dille  konuşuyorlar ama  pek bir şey, daha doğrusu hiçbir şey  anlayamıyorum. Oysa Türkçem fena değildir. Buraların dillerine hakimiyetim vardır yani. Tarassut zaviyemdeki en ilginç tipler olmalarına rağmen Konuşmalardan bir şey anlamayınca çaresiz kafamı başka yöne çeviriyorum. Hem,  o parlak yeşil naylon eşofman altları artık gözümü acıtıyor. 
Diğer “konuklar”  yüzlerce, belki binlerce defa rastladığım; kötü dikilmiş  takım elbiseleri,  tokası  beyaz metal, ucuzdan  kemerleri  ve dar beyaz gömlekleri ile sabahın o saatinde  niye böyle bir yolculuk yapmaları gerektiğini hiçbir zaman  anlayamadığım gençten oğlanlar. Muhtemelen bunların patronu bulunan zatlar gerçek işleri için  daha normal saatlerde kalkan uçakları tercih ediyor,  adam gibi binip gidiyorlar. Hemen hepsinin askılı,  siyah suni deri  bilgisayar çantaları var. O bilgisayarlar öyle önemli, öyle şey bilgiler içeriyor ki, hafazanallah şimdi bineceğimiz  uçak düşse, batar  bu ülke… Musluktan suyu akıtamazsın,  o derece.  Tüm bu insanlar garip şekilde neşeli ve canlı, genellikle ikişerli üçerli gruplar halinde ayakta konuşup,  sabahın o saatinde benim aklımın ermediği işleri yüzünden bir yandan da  telefonlarını dikizliyorlar. Daha anlaşılabilir bir Türkçe konuşabildikleri için de, hep çok meşgul  olduklarını, yaşamlarını bu işin ölesiye doldurduğunu anlamakta zorlanmıyorum.
Yemin Ederim Böyle Günleri
Gördü Havayolu Taşımacılığı
Uçağa tek sıra halinde doluşup, ilgili koltuklarımızı  bulmak suretiyle oturuyoruz. Ben oturuyorum fakat bacaklarımı kıçımla aynı aksa getirmem biraz  zaman alıyor. Uçağımızın koltuklarını monte eden insan evladının aklına “konuk”ların iki ayağı olduğu gelmemiş, geldiyse bile umursamamış anlaşılan. Belki de böyle bir uzvu olmayan yaratıklar; nebleyim, dev sümüklü böcekler ilişsin diye düşünülmüş.  Bu güzel fikri bizim oğlan, her türden böcek uzmanı MeKaDe ile paylaşmak üzere aklın münasip bir köşesine not etmeli. At’ın bu satış nişini oluşturduğu şu   nesnel zeminde  değerlendirmemiş oluşu eksi bir puan tabii. Koltuğun önüne fazladan her santim için “TRL 6,99” desene mesela. Ya da,  kafalar iyice karışsın diye 3 santimi TRL 20.97 değil, 18,63 olsun.  Gtüne güveniyorsan sen  de hiç mesafe olmayanından al, minderde kedi gibi , veya sırtını koltuk duvarına verip “it oturumu” pozisyonu  ile  yolculuğu daha da ucuza  getir. Böyle güzel düşüncelerle hoşça vakit geçirirken ön  tarafta  gençten bir hanım efendi yüzündeki  muazzam  bıkkınlıkla elinde tuttuğu kemer tokasına öbür uçtaki dili sokup çıkararak bir şeyler yapıyor, tepemizdeki cızırtılı bir hoparlörden  (burada o han duvarlarına takılan çaycı hoparlörlerini en azından uçaklara monte etmeyi akıl ettiğini fark edip seviniyorum) Türkçeye azıcık benzer, ama kelime boşluklarının kullanılmadığı başka bir dilden koridorun ucundaki bayanın sokup çıkardığı şeyin mahiyeti ve ehemmiyeti anlatılıyor “görülitakılırbelinizegeayarlanırptelefonuvediğerelektroniczlar…” gibi bir şeyler duyuluyor. Aynı metnin  sanırım İngilizce olanı da var, ama yokmuş gibi yapmak sağlık açısından daha akıllıca.
Dikkatimi  öndeki koltuğun  kafa dayama şeyine iliştirilmiş bezin üstündeki  “saçların da senin kadar enerji dolu ve güçlü” yazısına, böyle şeyleri nasıl insanların ne maksatla yazmış olabileceğine  veriyorum. Bu arada, uçan makinemiz beton pistte sakin, dingin,  tenezzüh sür'ati ile uzun süredir yolculuk ediyor,  “bir sonraki ışıklardan sola dönüp otoyola çıkacak da Ankara’ya karadan mı gidilecek” diye kendi kendime dalga geçerkeen;  bu muazzam karmaşıklıktaki makinayı uçuran – belki de parçaları tek tek birleştirmiş de olabilir -  kişiliğin o ulvi sesini duyuyoruz.   

 "Kaptan"ımız Sanırım Bu Beydi

Buğulu, yorgun, Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzunun hesabını bile verebilecek kadar ona buna hakim,  bir o kadar da güngörmüş ve kırılgan bir ses bu. Diğerlerinin aksine tane tane konuşuyor,  ses tonu o kadar nemli  ki, o konuşurken yardımcısının  kokpitin buğulanan  camlarını sürekli  sildiğine eminim. Adına “pilot” denilen kişilik grubunun niye şu  ses tonu ile konuşması gerekir? Neden uçak kalktıktan yaklaşık 10-15 dakika sonra biz ölümlülerle “malumaten bildirmek” sureti ile iletişim kurarlar?  Neden  “Yalova üzerinden Beypazarı – Göynük istikameti” nin fevkalade  önemi konusunda saplantılıdırlar? Eskiden kokpitin kapısı uçuş sırasında sıklıkla açık bırakılır, içerideki kır saçlı favorili ve çok nazik beyefendilerin ne tür bir iş yaptığı konusunda fikir sahibi olurduk. İnişte de çoğunlukla bir tanesi  kapıda durur, milleti yolcu ederlerdi.  Doksanların ortalarına kadar uçak yolcusuna  sanki gerçekten  “konuk” gibi davranılıyordu.  ASIANA pilotları diğer uçuş ekibi aprona tek sıra halinde dizilip otobüse binen yolcuları baş selamı ile uğurlarlardı. vs, vs). Şimdilerde çelik kuşaklarla sağlamlaştırılmış kapılar – öyle sağlam ki, “anahtar” olarak balta kullanılsa bile  açılamıyor - hep kapalı. Ama kabinde dolaşan ses tonu dikkate alındığında, içerde kalmaları daha hayırlı galiba. Sabahın o saatindeki hava trafik yoğunluğu yüzünden “kalkışta bilmem kaçıncı” olduğumuzu fısıldayan bu ses  önü açık ipek bir sabahlık giymiş ve elindeki bu kovasının içindeki şampanya şişesini hafifçe döndüren kır saçlı zampara bir herifi getiriyor gözümün önüne. Kapıyı çalıp  “yoğunluk”  nasıl oluyor? Bu bilinmedik bir şey mi?  Bazı uçaklar “aabi şuraya bi ilişeyim sevabına” mı diyor? Karşılıklı birer kadeh şampanya eşliğinde tartışsak…
Ama bunlara vakit kalmadan “kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin”  komutu duyuluyor. Biz avanak yolcularla anlayacağımız şekilde  tane tane konuşan gökler hakimi bir anda profesyonelleşip, sadece o büyülü dünya üyelerinin anlayacağı dile dönüp,  uçağı pistte koşturmaya başlıyor.  Yaklaşık yirmi dakikadır kapalı telefonunu  daha en az  bi kırk  dakika kapalı tutmak zorunda kalacağı, yaşamsal bu en önemli  fonksiyonu hadım edildiği  için korkudan büyümüş gözleri ile pencereden  bakan yan koltuktaki komşuma;  “beyefendi sizce de  tuhaf değil mi  şu meretin uçması? Netice itibarıyla yetmiş sekiz ton ağırlığında, basınçlanmış metal bir tüp bu.   Bir de şu var; kanatların altına skindirik bir şekilde  tutturulmuş o her biri iki buçuk ton ağırlığındaki motorların  111 kilo newtonluk bir itme sağlayacağını söylüyorlar! Hayır, dedikleri gibi 111.000 newton  itme olsa, efendime söyleyeyim; kanadın, gövdenin  orada ne tür momentler oluşturur, torsiyonlar, yırtıp tarumar etmez mi oraları?”  diye muhabbet açmaya hazırlanırken, havalandığımızı fark edip boş veriyorum.
“Catering” olayına da  belki başka bir yazıda değinirim.


Evet! Aynen Böyleydi. İşte.  
Kabin Genişliği Olsun, Yiyecekleri Olsun.

Şimdilik;
“kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin” 
Capt. BvP
Fotoğraflar:İnternet. (Dip not filan da yok!)

6 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

Hay çok yaşayın beni güldürdünüz. Esasen sizin için şahane heykeller girmişti görüş alanıma ama fotoğraf makinesi yanımda değildi, mecburen sadece kulağınızı çınlattım :)

Kral dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Korhan Korman dedi ki...

Hastasıyım uçan minibüslerin. Bilet alırken asla cam kenarı alınmamalı ama. Kati surette sığılamıyor o koltuğa, sanki sadece hobbit'ler uçuyor anasını satayım. Sen hatırlarsın bir PanAm vardı, onlarla uçmak feci prestij sayılırdı. Neydi o günler azizim:(

Korhan Korman dedi ki...

Bu arada Malatya Haber seni neden takip ediyor? Geçen Edirne'de yurt dışına kaçırılmak istenen midye' ler ele geçirilmiş. Sen de kayısı kaçakçılığına başladıysan haber et, seve seve sana kurye olurum ben!

Adsız dedi ki...

Merhaba Bay plastik, Balıkesir'in, çocukluğumun muhteşem Kervansaray Otel'i için arama yaparken sizi buldum. O güzelim binayı hatırlayıp hatırlattığınız için teşekkürler. Artık kayıplarımıza üzülmekten yoruldum, 'zaten bir gün güneş büyüyecek ve dünyayı yutacak, bunların hepsi de geçecek' diye teselli buluyorum. Uçan atlı şirketimizin 'güvenlik videosu' değişmiş sanırım. Çünkü yolcu ve mürettebatın bir takım şirinimsi ve tiz sesli çocuk tarafından canlandırıldığı dünyanın en acayip ve ürkütücüsü olan bu videoyu görmüş olsaydınız mutlaka onun hakkında da döktürürdünüz.
Blogunuzu ve yazılarınız zevkle takip edeceğim. Keyifli günler dilerim

Baronvonplastik dedi ki...

Merhaba Bay/Bayan Adsız,

Yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Evet, sıklıkla ben de aynı hisse kapılıyorum:"N'olacaksa olsun, tarumar ettiklerimiz de biz de kurtulalım" diye.

Uçan Atlı Şirketinin o "şipşirin" videosuna ben de bir iki kere denk geldim, müşterilerin zihinlere nüzul inmeye diye her yolculukta göstermiyor olabilirler! (Aslında şimdi aklıma geldi, belki de, onsuz uçuşları daha pahalı satmalılar "...sinir bozucu güvenlik filminin olmadığı uçuş tercih eden misafirlerimiz bu ayrıcalığa 6.99 Tele karşılığı..."