Emsallerine faiktir

Ağustos 01, 2010

Medine İsimli Genç Kız ve Kıpraşan Karma



- “Işıh seninle olsun emmi !”
- “Hee, garmanın gıpraşması yolunnğu aydınlatsıng yiğenim”

Köylerinde sabahın erken saatinde kimi tenis oynamaya, kimi yoga kursuna giderken, karşılaştıklarında, birbirlerini böyle selamlayan, iyi dileklerini sunan köylüler… Onlar ki, operadan çıkıp kahvede asılı Aleksey Stakhanov’un çerçevelenmiş resmi onları yukardan izlerken Leni Riefenstahl sineması üzerine tartışıyorlar. Hey gidi Çetin Altan, hey gidi Bülent Ecevit. Bu garip, çocuksu özlemin kırk yıl önce ciddiyetle tartışılmış olduğunu, yakın zamana kadar da, Çetin Altan’ın artık kendisiyle mi yoksa bu fantezi ile mi tatlı tatlı dalga geçerek yazdığını hatırlıyorum.

Oysa bilemediler ki benim köylümün tenis, üretim arttırıcı kolektif metotlar, deodorant falan pek umurunda değil. “Tek Parti döneminde Köycülük”, Köy Enstitüleri projesi, “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, “Erken Cumhuriyet Edebiyatının Sosyalist Köy Romanı” ulaşamadı ona. Çeşme başında komşunun karısını, kızını nasıl düzecek onun hesabında o. Aslında, burada devreye Kemal Tahir girip, işi bize enine boyuna anlatmaya çalışmıştı ama, uyarısını ciddiye almayıp, üstadın “yerli sosyalizm” arayışı, marksizme bakışı ile uğraştık. “Kemal Tahir, marksçı düşüncede kuramla somut arasındaki ilişkinin bir ‘karşılıklı belirleme’ ilişkisi olduğu konusundaki problematiği derinden kavramış bir düşünürdür.” [1]

Misalen; Iowa köylüsü de “Ulan şu Rufus’ın kızını kuyu başında, tarlada nası skerim” derdinde ama, onlarda ahlak n’arasın? Gidip kibarca istiyebiliyor. “Sizi pek beğenmekteyim, Acaba…?" Diye. Rufus emmi’nin kızı da neden kassın, çok istiyorsa domalır verir. Daha az tutucu olmayan Amerikan toplumu İkinci Dünya Savaşı yıllarında silah altına alınan milyonlarca kereste insana alışsın, karı kızla nasıl iki çift laf edilir öğrensin diye tanışma toplantıları, partiler düzenliyordu. [2] (biliyorsunuz da, yine de hatırlatayım 1939 ile 1945 yılları arasında cereyan etmiş bir hadise bu)

Zorla almak, hoyratlık, hayvanlık, [3] yitip gittiği saplantısı ile, namusu insan bedeninin muhtelif deliklerinde arayış bu coğrafyanın sevilen işlerinden. Bu durum bende fazlasıyla kusma isteği uyandırıyor. Kesif bok kokuyor hava… Lafı uzatmayayım daha fazla: Aile fertlerinin diri diri toprağa gömdüğü onaltı yaşında genç kızlardan [4] , üzerine benzin dökülerek yakılan, burnu kulağı kesilen kadınlardan ve bu durumu karanlıkta yüzüne el feneri sıkılmış tavşan apatisi ile izleyen “kadın” milletvekillerinden bahsediyorum.

Özel bir not : Bu yazı ile ilgili, düşündüklerimi yazdıklarımı eleştirecekseniz, çok, ama çok dikkatli olun. Abuk sabuk yorumlar yapar ve sözünü ettiğim karakter özelliğini savunur türde şeyler yazarsanız, ananıza çok pis küfür edeceğim.

Edited By Miki.
Teşekkür ederim Batur.



Fotograf: 2 Numaralı nottaki kitaptan tarama.
[“Hoş bir kızla tanışma”: Iowa’lı er, USO görevlisi gözetmen tarafından Columbia, South Carolina’lı kıza tanıştırılıyor… Ulusal Arşivler.]

[1] YAVUZ, Hilmi, “Kemal Tahir Ne Zaman Marksizmin Dışına Çıktı?” E Dergisi No.25, Nisan 2001, s.6
[2] KENNET, Lee. “G.I.” The American Soldier in World War II. , Charles Scribner’s Sons, New York 1987.
[3] Böyle davranışları “Hayvanlık”  diye  nitelemenin hayvanlık onurunu kırdığını biliyorum. Çok özür dilerim onlardan.





Temmuz 30, 2010

PERİFERİ

Evimiz kentin dış halkalarında. Hadi, daha açık söyleyeyim: dış mahalle bile sayılamayacak uzaklıktaki varoşlarda aslında. Kentli olan ile köylü olanın arakesiti. Bir zamanların kırlığına çöreklenmiş yarı-köy. Adı da zaten “köy” ile bitiyor. Fakat en azından yaşadığımız çevre daha önce yerleşilmiş, bizden önceki sakinlerinin uzun süredir üzerinde var olduğu bir alan. Köy alanı içinde, aradaki açıklıklara kondurulmuş tatsız, anlamsız bir havuzun etrafındaki birkaç apartman bloğunun fiyakalı bir duvar ile çevrildiği o acıklı “….li evler” de oturan bizler aslında işgalcileriz. Bulunduğumuz halka, ne köylü ne de kentli bir ara kültür.

Korkunç bir süratle Şile yolu boyunca düz ve boş alanlarda, sürekli “konutları”, ”evleri”, “…li-evler” ürüyor. Etrafında hiçbir şey olmayan, bir karayolunun iki yanındaki düz arazilerde kendi evrenini yaratma girişimleri. Köy veya kentlilikten, ara kültürden söz etmek bile olası değil buralarda. Asıl şehrin duvarlarından çok ötelerde –kentliliğin biçimlendirdiği- kendi kültürlerini yaratmaya aday açık hava sirkleri. Kısa bir süre önce bu cüce evrenlerden birine gitmemiz, Miki’nin illa bir lokanta zincirinin şehrin bu noktasındaki tavuklarını tatması gerekti. Hamdolsun evimize çok uzak değil tecrübenin gerçekleşeceği kum havuzu. Seyirttik biz de. Öylesine sentetik bir yer ki burası, yeryüzünün her yerinde, herhangi bir galakside olabiliriz. Gözümü hafifçe kısıp gökyüzüne baksam, ufka yakın birkaç güneş görebilirim gibi geliyor.

Bu yerleşimleri okumak kolay. Algoritmaları basit. Satanların da, oturanlarında “rezidans” demeyi pek sevdikleri bir veya birkaç yüksek katlı konut kütlesi*, civara serpiştirilmiş alçak konut grupları, etrafındaki alanda hazır yiyecek sunan lokanta zincirleri ve -olmazsa olmaz- kahve türevlerinin şeffaf bir kaba adınız yazılarak ya da karton bir kapta elinize tutuşturulduğu sosyalleşme mekanı. Kahve satılan yerin dışına atılmış masa ve sandalyelerde birkaç kişi spor yazlık beyaz gömlekleri ve bilgisayarları ile dünyayı kurtarıyorlardı. Ama, öyle tek başına kurtulabilecek bir şey değildir Kürre-i Arz. Maalesef ve geri döndürülemez şekilde tavuklarını zıkkımlanmaya karar verdiğimiz yerin sahibi olduğunu tesbit ettiğim gençten adam da, kendisine ait alandaki masalardan birinde bilgisayar eşliğinde bu çalışmalara katkıda bulunuyordu… Sanki bir an sonra basacağı tuşla, üzerimizde asılı akıl almaz büyüklükteki uzay gemisi yeri göğü paralayarak fezalara doğru tırmanışa geçecekti. O derece yani. Çok yaygınlaşacağı apaçık belli yiyecek zincirinin ancak zavallı, uzak köşedeki halkasına tutunabilmiş, plazaların cangılından, şeyinden sıkılmış, hayallerinin peşinden koşmaya kararlı, ama çok da uzağa gidememiş şu yiğit bizle pek ilgili değildi. Belki de, soyunduğu zenaatin “hizmet sektörü” olduğunu bilmiyordu.

“Hizmet vermeyi düşlediği yerin, refahı bir ucundan yakalamaya çalışan yeni üst orta sınıf “sakin”lerinin tutturmaya çalıştıkları boktan standardın bile, ancak eşşek gibi çalışarak sabit kılınabildiğini anlatsak mı şu özlem avcısına?” diye sordum Miki’ye. “Bi günümüz…, bi günümüz de, terbiyesizlik ve kepazeliklerin olmadan geçsin!” dedi.

“Hemen ilerimizdeki parka dizilmiş, plakalarının altında, çimen yeşili zemin üzerine “interbilmemne, rent-a…” yazıları ile bezeli, içleri boş, ama pahalı (gibi) görünüşlü şu şirket arabalarının hangi müdürün, bölüm yöneticisinin, nerelerinin yalanarak alınmış olduğunu, onlara sahip olabilmek için vasatın altındaki taşakların, vasatın üzerinde okkalandığı, bunun bile epey determinasyon gerektirir bir iş olduğunu anlatsaydım bari şu girişken/girişimci ruha” dedim. Dik dik bakarak öldürmeye çalıştı bu defa da (Beni hiç anlamıyor bu kadın…Ama hiç.).

Sessizce oturup, yiyeceğim şeyi bekledim. Tavuk adlı canlının uzun aks boyunca ikiye bölünerek elde edilen parçalardan birinin tabağa konulmasından oluşan bir süreçti benimki. Ama Miki, insan zeka ve becerisine sarsılmaz güveni ile, “tavuk bilmemneburger” istedi. Önce, bu karmaşık ürünün yapım aşamalarını kavranabilir parçalara bölebilmek için bir dizi toplantı yaptılar galiba mutfakta. Zaten siparişi alan yavaşçabey “uzun sürebilir” diye uyarmıştı bizleri. Hazırlama alanı apaçık göründüğü için, bu mekandaki konfüzyonu, tansiyonu, gerginliği, şeyi biz de okuyorduk yüzlerden. Bir süre bazı fırınların, tuhaf cihazların kapakları açılıp kapandı. Sonra “patates” adlı, yumruları yenen otsu bir bitki buldular bir yerlerden. Miki’nin tabağına da olsun istediler. Gönülleri zengin, akılları az becerileri de sıfırdı. Tavuğun arasına domates bile koymaya çalıştılar. Başardılar da, yanında küçük pis bir çürük vardı ama olsun. Ben tabağımdakileri bitirdikten çok sonra o da yemeğine kavuşabildi. Ben hep çok naziktim. Küfür falan etmedim hiç.

Yemekten sonra, yan taraftaki süpermarketten bir şeyler de alalım dedik ki, soytarılık tam olsun. Günün o saatlerinde, kentteki işlerinden bitkin ama şık ve kelle kulak yerinde bir sürü genç kadın dönüyor… Eve girmeden birkaç şey (iyi bir peynir, güzel bir şişe şarap, kepek ekmeği, tampon .... aslında, turşu ve çiğ köfte standı da iyi iş yapıyor gibi geldi bana, sarımsak turşuları gördüm güzel) almak üzere dalgın ve yorgun raflar arasında dolaşıyorlar. Bir başka grup da, yürüyen/yürüyemeyen çocukları ile alışveriş eden genç anneler. Bunların iki ila beş yaş arası çocuklarına mahallenin yakınlarındaki Çocuk Esirgeme Kurumu “crocs” marka lastik terlikler dağıtmış. Galiba fazla renk yok ellerinde, sarı veya çimen yeşili oluyorlar hep.

Bu tatsız akşamüstünün en güzel anısı, süpermarketin kapısı önündeki çimenliği mesken tutmuş, altısı da birbirinden farklı; çok neşeli, dost canlısı ve tatlı köpek arkadaşlardı. Bi de o, raflar arasında dalgınca yürüyen, otuzlarındaki güzel bacaklı kumral.

Saygılar sunuyorum.

Edited by Miki

Fotograf : BvP, Ny.2009


(*)Pahalı -görünen- yapı malzemelerinin bu kadar zevksizlikle bir araya getirilişi, bol miktarda alüminyumun, renkli camın cephelere sıvanışı, hepsinin tek bir mimarın elinden –muhtemelen M. Ali Erbil- çıkmış olabileceği izlenimini uyandırıyor bende. Bilmiyorum, belki gözlük çerçeveleri yüzündendir. Bilemiyorum yani…Hakkaten.

Temmuz 14, 2010

AIZANOI


Kütahya yakınlarında Çavdarhisar İlçesi’ndeki Aizanoi Antik Kenti bilinmedik bir yer değil. Benzeri olmayan yapıları ile, ilginç bir yer burası [1]. İlk göze çarpan, hafif bir tümsek üzerine yerleşik, altında çok iyi korunmuş tonozlu kocaman bir yapı bulunan güzel pseudodipteros tapınak.


Bu tonozlu yapı neredeyse tapınağın oturum alanı genişliğinde (53x35 m.) ve  pek benzeri de yok. Daha detaylı ve sağlam bir yazıyı hak etse de, şimdilik tapınağın altındaki tonozlu yapı ve buraya adını veren, Çavdar Tatarları’nın [2] tapınak duvarlarına çizmiş oldukları av sahnelerini gösteren çizimlerle idare ediverin. Ustalıkla kotarılmış taş duvarın üzerindeki bu resimler biraz at skine kelebek konmuş gibi duruyor. Doğru da, işte kültür mozaiği falan… yerseniz. Kendinizi onlara yakın hissetmediniz mi? Daha önce yerleşmiş olanlardan daha bir ilkel, daha bir zarafetten, görgüden, ustalıktan uzak olmalık şeyleri, yapılmış olana arsızca zarar vermek falan? Neyse.
Başka bir ilginç ve eşi benzeri olmayan yapı grubu, Stadion ve Tiyatro. İki yapı birleşik! Stadion’u tiyatrodan güzel, mermer kaplı büyük bir duvar ayırıyor. Bu duvar tiyatro tarafında, sahnenin görkemli fonu. Sahne arkası-skene, bugün orkestra ile oturma yerlerinin bulunduğu bölüme-cavea yıkılmış ve temizlenmemiş durumda ise de, yığınların arasındaki av sahneleri gösteren parçalardan yapının görkemi sezilebiliyor [3] .

Kentin içinden geçen ve artık çok yaratıcı şekilde, Kocaçay adı verilmiş Penkalas’ın üzerinde hala kullanılan Roma Dönemi Köprüleri var. Bunlardan en büyüğünde, hasbelkader korunmuş bir yazıttan, açılış tarihini ve kente bağışlayan olarak adını öğrenebildiğimiz için hakkında çok şey biliyormuş gibi yaptığımız Apuleius Eurykles isimli beyefendinin Atina seyahatini anlatan iki adet korkuluk taşı var [4].
Bu seyahat, Helenistik Çağ hayranı Roma İmparatoru Hadrian’ın [5] M.S.131/132’de Helen Kentleri arasındaki ilişkileri güçlendirmek, ticari ve kültürel bağlantıları sıklaştırmak, farklılıkları azaltmak ve belki de daha önemlisi, imparatorluğun bu parçasını güvenli topraklar haline getirmek için Atina’da kurduğu “Panhellenion” birliğinin Aizanoi temsilcisi olarak yapılıyor. Panhellen Birliği hakkındaki bilinenlerin çoğu epigrafik ve pek az temsilcinin adı biliniyor[6]. Birliğin baş yöneticisi “Archon” dört yıllığına, büyük ihtimalle İmparator tarafından seçilmekteydi. Eurykles de M.S.153-157 arasında temsilci olduğuna göre, muhtemelen diğer üyeler de dört yıllığına seçiliyordu.

Birliğe kabul edilebilmek için geçmişi ve kültürü ile bir ”Hellen” kenti olmak lazımdı. Ama bu Yunan geçmişi işini çok abartmayalım. Örneğin Burdur yakınlarında, bugünün “Gölhisar’ı” Cybria, kendine güzelce bir Yunan geçmişi uydurmuş ve bu sayede birliğe katılabilmişti. Muhtemelen başka kentler de bu türden tezgahlar çevirmişti. Yani o kadar da büyütmeyelim Yunanlılıkmış, bilmemneymiş.

Doğal olarak, Yunan Yarımadasındaki kentlerin çoğu ve Anadolu’dan da epey kent, bu birliğe üye. Kuzeyde Perinthos (Marmara Ereğlisi) ve Kyzikos (Erdek), Batı Anadolu’da Sardeis, Tralleis (Aydın), Miletos daha aşağılarda güneyde Soli ve Kıbrıs gibi. Temsilci, “Panhellene” seçilebilmek için de Roma Vatandaşı olmak, en az bir kere kent yönetimde önemli bir göreve atanmış olmak, okumuş, tanınan ve en önemlisi zengin – kısaca taşaklı - bir zat olmak gerekliydi.

Bugün köprü üzerindeki yerlerinden alınarak, akıllıca tapınağın hemen yanındaki okulun bahçesinde tutulan, beyaz mermerden, oldukça iyi korunmuş şu iki adet korkuluk taşından biraz etraflı bahsedeyim.

Bunlardan birinde iki adet adam gibi balık ve ortalarında epey ürkütücü bir canlı var. Bir deniz canavarı. “Ketos” veya Latinceşen hali ile “cetus”. Herhalde temsilcimizin küçük bir iç denizde bile olsa, yaptığı yolculuğun öyle ossuruktan bir tenezzüh, şakaya gelir bir şey olmadığını anlatmak için konmuş oraya. “Değerli vatandaşlarım, bakınız sizin için fevkalade zorluklara, tehlikelere maruz kaldık” dememin Aizanoi’cesi. Tekinsiz, karanlık sularda ve dandik, sandaldan biraz hallice teknelerle yapılan yolculuklarda karşılaşılan büyük köpekbalıkları, balinalar yüreklere korku salıyordu besbelli.
Poseidon’un kendisine para ödemeyi reddeden Truva’ya gönderdiği deniz canavarından başlayarak ilgili ikonografi epey eski. Roma Çağında bu yaratıkları betimleyen duvar resimleri, mozaikler gırla. 16. Yüzyılda basılmış kitaplar ve atlaslardaki şöyle semiz, detaylı canavarlar ile bu köprü üzerindeki yaratık şaşırtıcı benzerlikler gösteriyor. Ürkütücü biçimde açılmış ağzın içinde, alt ve üst çenelerindeki sivri dişler, boynundaki delikten püsküren su (yüzeyde ve sırtından su fışkırtan büyük bir canlı, umutsuz şekilde küçük bir teknedeki adama altına yaptırabilir hakkaten), suyun arkasında dorsal yüzgeci var… Yaratığın altında ventral yüzgeç olması gerektiği gibi iki adet. Canavar raconuna uygun olarak, yüzgeçten çok memelilerin ön ayaklarına benzetilmiş. Kuyruk yüzgeci iki parçadan oluşan homoserk tipte. İlginç olan; ucu incelerek kıvrılan standart tipteki kuyruğun üzerindeki dört adet yalancı yüzgeç. Bu korkulukları yontan kişinin gördüğü veya ona anlatılan ve Ege sularında avlanan en büyük balıklardan olan orkinos (thunnus thynnus) da benzer bir kuyruk yapısına sahip. Rölyeflerin zemini kalınca tarak ve murç işli bırakılmış. Canavarın gövdesine murç darbeleri ile yapılmış izler -herhalde - kaba ve pullu deri yapısını gösteriyor olmalı.

İkinci korkuluk biraz daha kötü durumda, ama sanki daha bi çekici. İki adet deniz atının “Hippocampus” arasında bir gemi bu. İsa’dan sonra II. Yüzyılda Roma Donanmasına ait  gemilerin neye benzediğini gösteriyor bizlere ve muhtemelen hayatında deniz görmemiş Aizanoi’lilere. Bu konuda bilgiler epey geniş. Gemilerin yapısal özelliklerinin çoğu gerek edebi kaynaklardan, gerek görsel kaynaklardan ve kazısı yapılan batıklardan biliniyor [7].

Rölyefteki tekne oldukça amatör ve naif. Kürek güvertesi, kaplama kuşakları türünden dikkati çekebilecek yapısal ögeler ve işlemenin epey yorucu olacağı, kürek dizisi gibi elemanlar yok. Buna rağmen şaşırtıcı detaylara sahip. Temsilcinin Atina’ya deniz yolculuğunu Roma Donanmasına ait Askeri bir gemi ile yapmış olduğunu söylenebilir. Burnunda, altta kürekli saldırı gemilerinde kullanılan mahmuz “embolos” [8] görülebiliyor. Bu, ancak askeri gemilerde taşınabilen ve Klasik Dönemde epey iş gören kıllı bir silah. Fakat Roma İmparatorluğunun denizlerdeki gücü artıp, tehdit oluşturacak başka bir deniz gücü kalmayınca savaş gemileri, korsanlıkla mücadele ve önemli devlet görevlilerinin taşınmasında kullanılmaya başlandı. Silah olarak önemini kaybedip, Askeri gemilerin bir alamet-i farikası olarak görüldü (Casson - Steffy 1991: 69).

Mahmuz işi epey ilginç. Ortaya çıkışı çok eskilere dayanan, olağanüstü ustalıkla hazırlanmış, karmaşık bir kalıba dökülen, kocaman bronz bir parça bu. Yine, son derece karmaşık bir ahşap konstrüksiyon onu teknenin omurgasına sabitliyor. Mahmuzlar düşünüldüğü veya Hollywood filmlerinde görüldüğü gibi teknelere saplanmıyor. Ucu sivri değil aksine, düz! Narin kürekli savaş gemilerinin gövdelerine ustalıklı manevralar ile çarptırılarak kaplamaya ve iskelete zarar vermek hedefleniyor. Çıkaramayıp, kurban gemi ile denizin dibini boylamak kuvvetle muhtemel olduğu için, başka bir gemiye saplamak pek akıllıca değil. Yapımı çok zor ve çok miktarda pahalı metal kullanıldığından, takıldığı gemi kullanılmaz hale gelse bile, sökülüp başka bir gemide kullanılabiliyor.

Buradaki mahmuz klasik tipte, birden fazla tırnaklı gibi görünüyor. Oysa, M.S. I. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Roma Donanması tek tırnaklı, sivrice mahmuzlar kullanmaya başlıyor (Casson 1986:146). Böyle gösterilmiş olması belki bilinçli değil veya taşçının işlediği, yeni bir gemiye takılmış eski bir mahmuz.

Dikkate değer başka nokta ucu yukarı doğru kıvrık kıç bodoslaması, “aphlaston” konstrüktif karakterli ve kökü çok eskilere giden bir özellik bu. Minos Uygarlığından (M.Ö. 2000’ler) kalan mühürlerde, Yunanistan’da Eleusis (Eleusina)’ da bulunmuş M.Ö. 9. Yüzyıldan kalma bir kabın üzerindeki desende bile bulmak mümkün.
Ayrıca kıç bodoslamasının ucunda, Lejyon sancağı olması muhtemel bir bezeme var.

Tek kare yelken kullanıyor gibi görünen geminin ana direği ve sereni fazla detaylı olmasa bile görülebiliyor.

Köprü korkuluk taşları hakkında yazacaklarım bu kadar. Aizanoi’ ye gidecekseniz, gidip görmekte yoğun yarar var.

Esasen, sanki detayları görmekte yarar var.


BvP
Edited By Miki

Fotograflar :

Aizanoi : BvP.
Ton Balığı Çizim : FAO / İnternet .
Para : Antigonus Gonatas M.Ö.253 Civarı , (Casson - Steffy 1991:71). Tarama.
Ostia’da bulunmuş heykele ait gemi mahmuzunu gösterir parça: Augustus Çağı [M.Ö. 27 – M.S.14], (Casson - Steffy 1991:71). Tarama.
Minos Mührü : (Casson 1986:resim 34) Tarama.
Eleusis’de Bulunmuş Kap : Ulusal Arkeoloji Müzesi, Atina, (Casson 1986: resim 30). Tarama.
Roma Kürekli Savaş Gemisi Rölyefi: [M.Ö. 1.yy – M.S. 1 yy] Pozzuoli’de bulunmuş, şimdi Napoli Arkeoloji Müzesi’nde. (Casson 1986: resim 121)Tarama.
Hippocampus ve diğer deniz canavarları : http://www.strangescience.net/stsea2.htm


---------------------
[1] Heyecanlanmayın hemen, “Dünyanın ilk borsa binası” maymunluğu değil ilginç olan. O, duvarlarına Diocletian Buyruğu’nun bir kopyası kazınmış yuvarlak bir yapı, alçak gönüllü Macellum’un bir parçası sadece. Sanki mevcut malzeme yeterince ilginç ve görülesi değilmiş gibi, ortalamanın ilgisini çekme amacıyla götten uydurulmuş bir şey bu.

[2] Selçuklular döneminde Anadolu’ya yerleşmiş, Osman Bey bölgenin kuzeyinde yayılmaya çalışırken ortalığı yağmalamakla uğraşan Tatar Boyu. Karacahisar Pazarını yağmalamaya soyunan bu sevimli insanların defterini Osman Bey dürüyor. Dürüyor dürmesine de, nedense daha sonra bu rezilliği sineye çekip belki de “olmuş işin kötüsü mü olurmuş emmi?” demek suretiyle yerlerinde kalmalarına izin veriyor! Yıldırım Bayezid döneminde “Osmanlı Hizmetine” girmelerine izin verilen dostlarımız Ankara Savaşında (1402) saf değiştirip Timur’un tarafında geçiyorlar! Çavdarhisar’a yerleşenlerin savaşın sonunda Timur’un götürdüklerinden kalanlar olduğuna inanılıyor.

Haklarında doğal olarak pek az şey biliniyor. Ama, Anadolu’ya 13. Yüzyılda İlhanlılar tarafından, askeri amaçla büyük miktarda Moğol-Türk aşiretleri iskan edildiği kesin. Kaynaklarda yedi olarak söz edilen bu toplulukların ancak üç tanesinin yeri ve yerleşim yerleri gösterilmiş. Aksaray, Kayseri ve Konya civarına Bisvutlar; Sivas taraflarına Uygurlar; Ankara, Eskişehir, Kütahya civarına da bizim bu Çavdarlar… KÖPRÜLÜ, Fuad 1999 (6. Baskı), Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. Ankara, TTK.

[3] Yapının tiyatro cephesini gösterir restitüsyon ve yapılan çalışmalar hakkında: HOFFMANN, Adolf 1987, “Arbeiten in Aizanoi 1986”, IX. Kazı Sonuçları Toplantısı II, Ankara, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü.

[4] Guugılda “Apuleius Eurykles” veya “Aizanoi” yazdığınızda, hemen hepsi birbirinden kopya, Kültür Bakanlığı ile sit alanlarını deşip zengin olma hayalindeki sapıklar arasında bir skala ve 422 adet sitede bu isim “M. Apuleius Eurykles” olarak geçiyor. Ama kimse, baştaki şu “M” ne anlama gelir söylemiyor. Yazılar hep “…Kütahya şehir merkezine 58 kilometre uzaklıkta Çavdarhisar ilçesinde bulunan…” diye başlıyor büyük bir bilgelikle.

[5] Roma yakınlarındaki Tivoli’deki villasını, Antik Dünya’dan bulabildiği her tür ilginç ve güzel heykel ile dolduran antika meraklısı İmparator. Kapsamlı bir beğeniye sahip, Yunan kültür ve sanatı tutkunu bu zat Küçük Asya’dan gelme Antinous adlı bir oğlana aşıktı. Oğlumuz 130’da Nil’de boğulunca, Türk filmlerinde ölen aşığının şömine üzerindeki kocaman resmine bakıp ağlayan başrol oyuncuları gibi, o da Antinous’un çeşitli klasik pozlarda heykellerinden inanılmaz miktarda yaptırttı.

[6] Panhellen Birliği için işe yarar bi kitap: BOATWRIGHT, Mary, T. 2002, Hadrian and the Cities of the Roman Empire. Princeton, Princeton University Press.

[7] CASSON, Lionel, 1981 (First Princeton Paperback with Addenda and Corrigenda), Ships and Seamanship in the Ancient World. Princeton, Princeton University Press.

[8] CASSON, L., STEFFY J.,R., 1991, (ed.) The Athlit Ram. (The Nautical Archaeology Series, 3.) College Station, Texas A.M. University Press.

Kürekli savaş gemileri oldukça narin, kolay parçalanıp dağılabilir yapıda olduklarından ve ticaret gemileri gibi, su altında yerlerini belirtecek kargo (amfora, kiremit, mermer yapı elemanları) taşımadıklarından, bu tür bir gemi bulunup kazısı yapılamadı. Doğal olarak mahmuza da rastlanmadı… Taa ki, 1980’de büyük bir tesadüf eseri İsrail kıyılarında, Athlit’te şnorkelle dolaşan birinin dikkati sonucu bir tane bulunana kadar. Bugün Hayfa Müzesinde sergilenen bu mahmuz yeryüzünde bilinen tek örnek. İnternette bir bakınmanızı öneririm. Son derece karmaşık ve zarif bir buluntu.




Haziran 20, 2010

Hundertwasser

Almanya’nın kuzeyinde, “Aşağı Saksonya”da düz, elbette çok iyi dökülmüş asfaltın üzerinde hareket ediyoruz. Zengin olduğu besbelli ve fakat can sıkıcı, evlerinin camlarında fırfırlı perdeler olan ufak köyler, korular, Avrupa Birliğinin götüne girmiş oldukları kuvvetle muhtemel, rüzgardan elektrik üreten dev pervaneler insanın içini bayıltıyor. Ürettikleri bilmemnesik cinsi patates Avrupa Birliği standartlarına uymadığı için işsiz kalan çiftçilere verilen bir sus payı olduklarını anlatıyor ablam. Ama, şık ve bilimsel görünüyorlar hakkaten.

İlgimi çeken tek şey, yol kenarındaki beyaz karavanlarında müşteri bekleyen orospular… Herşeyi ile o kadar organize bir yer ki burası, orospuların muamelesini merak edecek yerde; “bunlar muhtasar beyannameyi hangi kasabanın maliyesine veriyorlar ola?”, gibi düşünceler geçiyor aklımdan. Bu boktan köylerin içlerine girmiyoruz. Girmiş olsak, garajdaki gıcır gıcır arabalarının ön plakasındaki ölü haşereyi diş fırçası ile temizleyen, semiz Almanlar göreceğime emimim. Bunları düşünüp kendi kendime eğlenirken, birden bire önümüzden “Bergen-Bielsen” yazısı geçiyor! Son on beş yirmi yıldır kabaran bir iştahın, işi bir tür “holocaust turizmi”ne dönüştürdüğü, yerel ekonomiye katkılarından neşeyle bahsedilen bu yerlerin ne menem şeyler olduğunu tahmin etmek güç değil.

Nazik, uygar ve güleç insanların gırla olduğu, pahalı, sofistike kampçılık malzemesi, işlemeli örtüler satan şık dükkanlarla dolu, emekli cenneti Celle kasabasına bu kadar yakın olduğu bilmiyordum. Ama, Nisan 1945’de müttefikler kampa ulaştığında olağanüstü miktarlardaki bitin ve buna bağlı tifüs salgınının önüne ancak kampın alev makineleri ile yerle bir edilmesi sonucu geçilebildiğini gayet iyi biliyorum. Kişisel görüşüm, bu lanetin Alman Ulusu üzerinden hiçbir zaman kalkmayacağı, kalkmaması gerektiği. Yapılan ibnelik o denli büyük ve kolektif ki…

William Sheridan Allen’in Weimar’ın son yıllarında olan biteni anlattığı acayip kitabı “Nazi Seizure of Power”deki kasabanın adı aklıma gelmiyor bir türlü. Ancak döndükten sonra oranın, buralara yaklaşık 100 kilometre doğudaki Northeim olduğunu, kitaba bakarak hatırlıyorum yeniden. Çalışmaya konu kasabanın, Ablamların emeklilik günlerini geçirmek için seçtikleri Celle ile benzerlikleri olağanüstü. 1932 yazında Northeim’de ne olduysa, benzerlerinin bu civardaki tüm kasabalarda da gerçekleşmiş olduğunu fark edip, kısa süreli mide bulantısı geçiriyorum. Berbat işler bunlar. İşin kötüsü buradaki insanlar o zamanlarda da sanata, müziğe, her türlü burjuva bokuna bu kadar meraklı, köpek besleyebilmek için ruhsat alıp para ödeyen, başkasının bahçesindeki sebze meyve ve çiçeği toplayıp, malın sahip yokken bedelini bir kutuya atabilecek kadar uygardılar. Allah belanızı versin!
Doğulu, basit aklım buradaki çelişkiyi kabullenemiyor bir türlü.Yukarıya, daha kuzeye doğru devam ediyoruz. Hedefimiz Weser Kıyısındaki Bremen. Şöyle karnımı iyice doyurmak istiyorum orda. Ama Ablam’la hayat o kadar kolay değil! Önce Uelzen’deki tren istasyonunu göreceğiz. Burası muhtemelen Ermenek veya Güdül ile aynı kültürel enlemde. Ama, Ermenek ve Güdüllüler açısından oldukça can sıkıcı bir fark var. O da, bu kasabadaki tren istasyonu! Akılda tutması olanaksız uzunluk ve anlamsızlıkta (Friedensreich Regentag Dunkelbunt Hundertwasser - Yuh!) bir isme sahip bu Avusturyalı mimar/ressamın, mimar olarak yaptıkları benim için fazla entelektüel. Kavramakta güçlük çekiyorum. Bir mekanı şekillendirmek için bu kadar hikaye yazmaya gerek yokmuş gibi geliyor. “Zaten Nazi olup olmadığı da şüpheli bu pezevengin…” diye düşünürken. Otoparktan yapıyı görüyorum, bu görme hadisesi ağzımdan “hassssiktiiiir” çıkmasına neden oluyor.

Çok fena, ama çok fena yapmış adam. Buraların tatsız öğleden sonra güneşinin altında bile eğlenceli ve vaatkar. Alt geçidi süratle geçip hemen ulaşıyoruz. Hacimsel bir figür göstermiyor bizlere sakallı entelektüel. Mevcut yapıyı bir parça züppelikle elden geçirmiş. Fakat, şu sıkıcı kasabanın başına gelebilecek en muhteşem şey muhtemelen o tren istasyonu. Belki de bu yüzden etkileyici. Mekanın içinde bir bekleme salonu, dükkanlar, kafeterya, doğal olarak tuvaletler var. Parlak renklerde fayans parçalarla bezeli kolonlar ve zeminde yükselti oyunları ile oldukça hesaplı bir maskaralık bu. Hesaplı, ama heyecansız değil. Neşeyle oradan oraya seyirtiyorum. Ana girişten başka, yapının iki cephesinden peronlara açılan kapılara rağmen hol oldukça karanlık. Burası yukarıdan, pek de özelliği olmayan iki ayrı açıklıktan ışık alıyor. Tuvaletlerin orada, kapının önünde üzerinde kolonya, peçete ve bahşiş tabağı olan ufak bir masa ve “tuvalet bayanı”nı tespit ediyorum.
 Kalınca Slav hamfendi elimdeki fotoğraf makinesini görünce, güler yüzü müteakip el kol hareketleri ile kadınlar tuvaletine de bakmamı işaret ediyor ve kapıyı da kullanımına tahsis olunmuş cinsten biri girmesin diye kapatıyor ardımdan. Beyefendi’nin tuvaletler özel bir ilgisi olduğu kesin. Çok özen göstermiş buralara. Sıçarken falan hiç canı sıkılmaz insanın.

İstasyonun kafeteryasında Ablam ve Miki birer kahve içiyor. Ben de acele ile iki bardak güzelce birayı indiriyorum gövdeye. Biralar ve akraba ziyaretinden başka bir nedenle gelmenin pek olası olmadığı bu coğrafyada ilginç bir yapı görmek keyfimi yerine getiriyor. Ama yolumuzun üzerinde bir sürü sıkıcı kasaba var. Daha Luneburg’daki Weser Rönesansı yapılarını göreceğiz ve yemeğe çok var.

auf wiedersehen !

 Edited By Miki

Taranmış Fotograf: “Descent in to Nightmare”. The Third Reich Series. Time Life. 2004, s.113
Resimdeki metin: “SS mensubu kadınlar, İngiliz Muhafızların gözetiminde kurbanlarının iskelete dönmüş kalıntılarını Bergen-Bielsen’deki büyük gömü çukuruna atıyorlar”

Diğer Fotoğraflar: BvP


Mayıs 30, 2010

Okumak

Çocukluğumda uzun süre okumayı öğrenmeyi bekledim. Sonra, iç ezecek bir yavaşlıkla okula başlama zamanı geldi. Nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum, öyle mucizevi bir şekilde çabuk olmadığını kalmış aklımda. Pek sevmedim okulu. Uçuk mavi naylon önlüklü, yüzünde kocaman bir ben olan öğretmenimizi de. Ama, okumayı öğrenmek kıyak bir işti hakkaten.
                                                                                       …
Ablamın kitaplığındaki çoğu kitabı net olarak hatırlıyorum. Okumayı öğrenmeyi bu kadar istememin nedeni onlardı. Sabırsızlıkla bekledim. Bazılarını okudum, çok etkilediler beni. Bir bölümü umduğum gibi çıkmadı. Bazılarını okuyabilecek duruma geldiğimde anlamlarını - en azından benim için - yitirmişlerdi. Sadece kapaklarını sevdiğim, içlerinde ne olduğu bilmediklerim oldu. Ama hep çevremdeydiler. Yüce gönüllü Ablam yaşamını yerleşik olmayan bir biçimde, başka ülkelerde geçirmeye karar verdiğinde, altmışların sonu ile 1978 arası dönemde aldığı bu kitapları bana bıraktı. Artık çoğundan öğreneceğim fazla bir şey kalmadı. Bir kısmın yetersiz, ilgi alanlarım artık çok farklı, ama çocukluğumu ve gençliğimi zenginleştirdikleri için hala çok değerliler. Hulki Aktunç’un imzalayıp  hediye ettiği “Kurtarılmış Haziran” veya Tomris Uyar’ın “Ödeşmeler”i gibi.

Toplumların duyarlı oldukları konuları ve bunların neler olduğunu, zaman içinde nasıl farklılaştığını onlardan anladım. Çoğunda, Avrupa’nın geçirdiği ve 60’larda belleklerde henüz taze olan büyük travmanın izleri vardı. Düzene yabancılaşma, yalnızlık, altüst yaşantılar, savrulmuşluk hissi, devlet ve toplumla görülmesi gereken hesap… Toplumsal sorunlarla yüzleşme ve anlama dürtüsü. Bugün, çok yetenekli yazarların bile Dürrenmatt’ın “Yargıç ve Celladı” gibi bir şey yazabileceklerini sanmıyorum. Tüm o yazılanlar ancak savaş sonrası Avrupa’nın bilinci ile oluşturulabilirdi. Güzelim kapaklı bu kitabı önce yüksek mizah dozlu bir polisiye roman olarak okudum. İlerleyen yıllarda tekrar açtığımda; bunun çok ötesinde anlamlar, mesajlar içerdiğini, olay kurgusunun ve kişilerin yekten, kalın bir alegorinin görünen yüzü olduklarını fark edebildim. Kitabın neden çok ince olduğunu da kavradım. O kadar süssüz, yalın ve yoğun anlatıyordu ki, bu şekilde yazmayı birkaç yüz sayfa sürdürebilmek imkansızdı. Çok acayip bir yazardı bu İsviçreli. [1]

Hafızam oldukça zayıf; anlık çoğu şeyi, birkaç gün önce olanları, evimizin telefonunu bile aklımda tutamam. Ama, Antony Burgess’in kim olduğunu hiç unutmadım. “Otomatik Portakal”ı otuz yıl önce okumama rağmen Alex’in bıçaklı süt içişini, evini bastıkları yazarı hatırlıyorum. Bilgi Yayınevi’nin Temmuz 1973 Baskısı kitabının kapağı hiç silinmedi zihnimden. Kubrick’in filmini izlemeyi düşünmedim bile.

İlk okuduğum, okumam önerilen “72. Koğuş”tu galiba. Orhan Kemal’in diğer kitaplarından bir tek “Devlet Kuşu” kalmış aklımda. Onun da beni çok heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Bu türden başka bir yazar da, Selim İleri idi. “Pastırma Yazı”nın okuyup o kadar sevdim ki, daha sonra aynı yazardan okuduğum hiçbir şeyden aynı tadı alamadım.
Habora ve Ant gibi, şimdi olmayan yayınevlerinin kitapları da vardı o kitaplıkta. Ant’ın kapaklarına bayılırdım. Julien Basch’ın “Pentagonizm” kitabının kapağı aklımı başımdan alırdı, Amerikan Dolarlarının yiyen metal bir heyula vardı kitabın kapağında. Aradan yıllar geçti, kapağını açmadım o kitabın. Zekeriya Sertel’in “Mavi Gözlü Dev”ini yine bu kitapevi baskısından okuyup sevmiştim. Fakat en sevdiklerim Jules Romains’in “Dirilen Şehir”i ve E Yayınlarından çıkmış Carson McCullers’in “Yalnız Bir Avcıdır Yürek” kitabıydı. Uzun süre bir erkek olduğunu düşünüp ablama mektuplarımda, “Bay McCullers” den bahsetmiştim, nazikçe düzeltmişti beni (on yedi yaşında olduğumu ve internet neyin olmadığını unutmayın. Bir şeyler öğrenmek ne zordu yarabbi). Bu ikisinden, “Dirilen Şehir”in Ferruh Doğan tarafından çizilmiş kapağı ve içindeki resimler o kadar güzeldi ki, üniversite boyunca da yanımdan ayırmadım onu. Adam yerine koyduğum bütün arkadaşlarım da okumak zorunda kaldılar.

Unutulmuş yayınevlerinde bahsederken, “Yankı Yayınları”ndan söz etmemek olur mu? Willlam Saroyan’ın “Dünyanın Bir Öğle Sonrası”, Exupery’nin “Gece Uçuşu”nu Yankı baskılarından okudum. Cem Yayınlarından çıkan, Saroyan’ın çok güzel hikayelerinin olduğu bir kitap daha vardı. Orjinal adı “Little Children”. Tarık Dursun K. Tarafından “Altın Çağ” olarak çevrilmişti.

O zamanlar “Öteki Dünya” yazarlarına özel bir ilgi duyuluyordu sanki. Kitlesel iletişimin fazla olmadığı bu dönemde yapıtları basılabilen az sayıda yazar ilgi odağı oluyorlardı (feysbuk, yarak kürek yoktu. Değil Türk toplumu, diğer toplumlar bile, bir “besin aktivisti” [2] üretememişti bünyelerinde daha. Mobilya “showroomu”, ekşi sözlük, nebleyim bir “booonus kart” bile olmayan zamanlardan konuşuyoruz). Gürcü yazar Nodar Dumbadze’in [3] kapağında Kandinsky deseniyle  “Güneşi Görüyorum”u, veya Sander Yayınlarından, Arnavut yazar İsmail Kadare’nin “Ölü Ordunun Generali” çok ilginç ve güzeldi. Kadare’yi bugün hatırlayan var mı bilmiyorum. Ama ben Osmanbey’deki büyük “Sander Kitapevi”ni aslanlar gibi hatırlıyorum.  Aksi mi aksi  Bay Necdet Sander’i de, kasadaki yavru gibi ablayı da. O yavru ki, uzun süre aradığım, Ömer Asım Aksoy’un “Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü”nün 3. Cildi, “Dizin ve Kaynakça”yı para filan almadan tutuşturmuştu elime.
Başka şeyler de vardı o kitaplıkta. Tarih, özellikle Osmanlı toplumsal tarihi üzerine yazılmış, geri kalmışlığın nedenlerini sorgulayan, kalkınma çabalarında aşılması gereken tarihsel engeller üzerine kafa yoran bir sürü kitap. Stefanos Yerasimos’un büyülü “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye”, Mustafa Akdağ’ın “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi”. Okurken en çok sıkıldıklarımın Akdağ’ın Celali İsyanları’nı konu ettiği kitabı ve Muzaffer Sencer’in “Osmanlı Toplum Yapısı” olduğunu hatırlıyorum. Sonraları tekrar okuduğumda, o kadar da sıkıcı gelmemişti. Bu kitaplarda öne sürülen tezler ve malzeme üzerine bir dönem o kadar ahkam kesildi, o kadar araklandılar ki, sözü edilenler sanki eski ve modası geçmiş gibi geldi pek çok budalaya. Oysa 1960’ların ortalarındaki bu üretkenliğin, canlılığın 1980 sonrasında yakalandığına inanmadım bir türlü.

Sağol, iyi ki ablamsın !
BvP


Edited By Miki
--------------

[1] Her konuda beyan edecek fikri olan insanlar olması ne güzel, “Kim der ki, sikim hıyar, bir tutam tuz alıp koşarım” fiiliyatının bu dijital ara yüzünü bir kavrayabilsem… Amına koyacağım ortalığın. Yer çekimi falan vız gelecek. Ama beceremiyorum bir türlü. Dürrenmatt’la ilgili fikir beyanlarında: “isvicreli yazaryemin, yargıc ve cellad, suphe, bashlıca kitapları arasındadır. kitapları turkiyede inklap kitapevinden chıkmıshtır” buyurmuş eleman. Erol Şadi Erdinç bir kitap müzayedesinde, salonu dolduranlara bakıp: “burayı bombalasak, Türk kültür hayatına çok büyük bir hizmette bulunmuş oluruz” demişti. Haklıydı Allah uzun ömürler veresi.

[2] Besin Aktivistleri müstehak bizlere.


[3] Ekşi Sözlükte Dumbadze hakkında henüz fikir beyanatı yok. Bildiğim, Türkçede yayınlanmış bir kitabı daha var: “Sonsuzluk Yasak” Yılmaz Yayınları, Mayıs 1990.

Tüm kitap kapağı taramaları, gazete küpürü taraması: BvP