Mart 31, 2012
Mart 26, 2012
Eski Fotoğraflar Bize Neyi Anlatır? III, "Erechtheum ve Karyatidler"
![]() |
| Atina, Acropolis, Erechtheum, 1 Güney |
Burası Atina Akropolü. Arkadaki de Klasik Çağın tartışmasız en alingirli yapısı Erechtheum. Kabaca; iki farklı düzlemde, sıradışı bir İon tapınağı… Hemen yanı başındaki Parthenon ne kadar sadelik ve ağırbaşlılığın simgesiyse, bunun da o kadar “kıçı başı oynuyor”. Gözü karyatidlerden; şu yapının çıkmalarından birinin çatısını taşıyan o altı karıdan ayırabilirsek, yapının niye bu denli karmakarışık olduğunun anlayabileceğiz.
Böyle aşağılamak kolay elbette ancak, mimar ne yapsın? Hem İsa’ya hem Musa’ya yaranabilmek (gerçi Nasıralı marangozun doğumuna daha epey var, diğeri de Atina’da pek bilinen bir figür değil ama lafın gelişi söylüyoruz) pek zor. Yapının içi, dışı hep kutsal, arkadaş. Bir tane olsa; elemanı yağla, balla besleyecek*, başı üstünde yeri var ama, ortalık vıcır vıcır.
![]() |
Robertson'un Mevcut Durum Planı Üzerine, Travlos'a Göre Kutsal Alanlar: A:Hephaistos Altarı, B: Boutes Altarı, C: Yıldırım İzleri ve Altar, D: Tuzlu Su Kuyusu ve Trident'in İzleri, E: Kekrops'un Mezarı, F: Athena Polias, G: Erechtheus'un Mezarı, H: Poseidon-Erechtheus Altarı, I: Zeus Hypatios Altarı.
1 ve 2 : Fotoğrafların Çekildiği Noktalar ve Bakış Yönleri.
|
Athena Polias Hanım, Poseidon Bey, Kral Kekrops (Atina’nın mitolojik kralı bu beyin mezarı yapının güney batısında ve aslında bir kaya!), yapıya genel adını veren Kral Erechtheus kutsal alanı [1], Kutsal tuzlu su kuyusu, Kekrops’un kızlarından Pandorosos’un kutsal alanı, bu alanın kutsal Athena zeytin ağacı… Temeller arasında dolaşan bir de yılan var. Yılan kardeş fevkalade mühim. Kekrops’un ruhunu taşıyan bu şanslı mahluk, onu beslemeyi iş edinmiş bir takım işsiz güçsüz karıların elinden habire ballı çörekler yiyor. Yemedi mi kötü… Bi bokluk, bi rezillik olacak demek. Yılanı besleyen karıların atababası Boutes bey de önemli tabii; o da yapıda bir yerlere çörek. Son bir Hephaistos kaldı ama, o kadar sıkıldım ki, onu da siz araştırıp öğrenin.
Basit bir İon işi yapacakken iki tarafa eğimli dar bir bir toprak parçası üzerinde ve hele korunması, ilişilmemesi gereken sürüyle kutsal alet edevatın üzerine bir şeyler inşa etmek hiçbir mimarın isteyebileceği bir şey değil. Yapının içinde iki ayrı düzleme farklı tasarımda dört sundurma, dört ayrı giriş (kuzey tarafta toprak altında bir giriş daha var ama onu saymıyoruz artık!), yapım sırasındaki değişiklikler. Anlaşılan zavallı tüm bunları çaresizce kabullenmiş... Baş edilmesi gereken sorunların çözülüşü ve yapının genel özellikleri bu mangal yürekli kişilerin Acropolis girişindeki Propylaea’nın mimarı Mnesicles ve Korint sütun başlığının mucidi Mimar-heykeltraş Callimachus [2] olduğunu düşündürüyor-muş. İşin içinde Callimachus’un parmağı olduğu da anthemion tasarımlı duvar, sütun başlıkları ve esas konumuz Karyatidlerin üslup özelliklerinin incelenmesi ile çıkarılan bir sonuç.
Perslerin 480/79’deki işgalinde [3] tarumar olan eski tapınağın yerine Atina’lı pek mühim ve mümin şahsiyet Pericles Kentin Koruyucu Tanrıçası “Athena Polias” (kentin Athenası, kenti koruyan, gözeten falan) heykeli için bir tapınak [4] yapalım diyor. Diyor demesine ya, Yunanlılar da itiş kakışı, didişmeyi pek sevdiklerinden araya giren Peloponnesos Savaşı işleri epey aksatır. Ama onlar da “durmak yok, yola devam” diyerek 405 civarında yapıyı bitiriyorlar. Pentelikon’un beyaz mermeri ve Eleusis’in siyah kireç taşı kullanarak yaptıkları bu şeyin işçililiği hiçbir yapının boy ölçüşemeyeceği kusursuzlukta. Kentteki sanatkar ve işçi takımının çapı ve sayısı böyle taşaklı bir iş için yeterli olmadığı için yabancılar da çalıştırmak zorunda kalınmış. Yapının duvarlarında ücretler, sanatçıların isimleri, tarihler ve yapım faaliyetlerinin ayrıntılı bir dökümü bulunuyor.
Perslerin 480/79’deki işgalinde [3] tarumar olan eski tapınağın yerine Atina’lı pek mühim ve mümin şahsiyet Pericles Kentin Koruyucu Tanrıçası “Athena Polias” (kentin Athenası, kenti koruyan, gözeten falan) heykeli için bir tapınak [4] yapalım diyor. Diyor demesine ya, Yunanlılar da itiş kakışı, didişmeyi pek sevdiklerinden araya giren Peloponnesos Savaşı işleri epey aksatır. Ama onlar da “durmak yok, yola devam” diyerek 405 civarında yapıyı bitiriyorlar. Pentelikon’un beyaz mermeri ve Eleusis’in siyah kireç taşı kullanarak yaptıkları bu şeyin işçililiği hiçbir yapının boy ölçüşemeyeceği kusursuzlukta. Kentteki sanatkar ve işçi takımının çapı ve sayısı böyle taşaklı bir iş için yeterli olmadığı için yabancılar da çalıştırmak zorunda kalınmış. Yapının duvarlarında ücretler, sanatçıların isimleri, tarihler ve yapım faaliyetlerinin ayrıntılı bir dökümü bulunuyor.
Üst kottaki ana kütle, doğu cephesinden altı kolonlu bir öngiriş (pronaos) ve arkaoda (cella) dan oluşuyor. Dinsmoor [5] ve Robertson [6] kitaplarında bu bölümün Athena’ya adanmış olduğunu göğüslerini gere gere yazsalar da, ana giriş burası kabul edilir ve yapıya bir bütün olarak bakılırsa, esas cella’nın güney bölümde (doğu yüzüne göre arkada) olacağı, dolayısıyla Athena Polias’ın da burada bulunması gerektiği düşünülmekte bir süredir. [7]
Yapının batı bölümünde bir cella daha bulunuyor. Burada zemin doğu tarafından yaklaşık üç metre daha aşağıda olmasına rağmen tavan yükseklikleri aynı. Üç girişli bu bölümün kuzey tarafında altı adet İon kolonlu, güneyinde işte meşhur Karyatidli çıkma var.
![]() |
| Atina, Acropolis, Erechtheum. 2 Batı |
Yine bindokuzyüzotuzlardan kalma şu fotoğrafa da bakalım: Muhtemelen o yılların favori seyahat modası rengi beyazlar içindeki şık hanımefendi yapının tam batı yüzünde duruyor. Yani; batı-doğu aksı ki, iki tarafta da pronaoslar olan esas kütle tam arkasında… (güneyde de bizim karı heykelleri). Önünde ise, altı kolonlu güzel yüksek bir giriş ve kolonların gerisinde hafifçe görebilen söveleri inanılmaz detay ve incelikte işlenmiş kapı var. Kapı belli belirsiz seçiliyor. Maalesef küçük bir fotoğraf bu (5.5X8.0), o yüzden fazla detay seçemiyoruz.
Fakat Karyatidleri gösteren ilk fotoğrafımız oldukça anlaşılır. Heykeller büyük bir olasılıkla, Pausanias’ın bahsettiği “arrephoroi” . “Başlarının üstünde Athena rahibelerinin verdiklerini taşıyanlar” Bu fiyakalı tanımı bir kenara bırakırsak, başlarının üzerinde taşıdıkları esasen güzel bir friz, o kadar. Bu çok parlak mimari buluşun; taşıyıcı olarak heykelleri kullanma fikrinin nereden nasıl çıktığı, akıllara nerden estiği o dönemle ilgili çoğu şey gibi efsane ve gerçek arası bir yerlerde. Bence en güzel açıklamayı yine Vitruvius yapıyor:
“Peloponez yarımadasında bir kent devleti olan Karya [8], Yunanistan'a karşı Perslerin tarafını tutmuştu;daha sonra savaşta zaferle özgürlüklerini kazanan Yunanlılar, seferberlik ilan edip Karya halkına savaş açtılar. Kenti ele geçirerek erkekleri öldürdüler ve devleti ıssızlığa terk ettiler; Kadınları da köle olarak kaçırdılar. Ancak uzun giysilerini ve diğer evlilik simgelerini çıkartmalarına izin vermeyerek zafer alayında onları zorla teşhir ettiler. Bu kadınlar utançlarının ağırlığı altında ezilerek sonsuza dek köleliği temsil ettiler ve devletlerini kefaretini ödediler. Böylece dönemin mimarları, Karya halkının günah ve cezalarının ardılları tarafından da bilinerek sürdürülmesi için kamu yapılarına yük taşıdıkları görülecek biçimde bu kadınların heykellerini yerleştirdiler.” [9]
Delphi’deki öncüllerinden çok daha etkileyici [10] bu altı muhteşem heykel giysilerinin duruşları ve giysilerinin kıvrımları ile birbirlerinden farklı. Kütlenin solundaki üçü, açık olan sağ ayakları üzerinde dinlenir durumda ve giysilerinin (sütun volütünü anıştıran) düşey kıvrımları diğer bacakları üzerine örtülü. Sağdaki üçlü için ise durum ters. Başlarının üzerindeki ağır yükü yüzünden kadınların hafifçe öne eğik ve omuzlarının içine çökmüş, göğüsleri de hafifçe önde. Bu tür bir gözlem için uygun olmayan ilk fotoğrafa bile dikkatli bakıldığında heykeltıraşın statik bir yük altında insan bedeninin duruş şeklini yansıtışındaki ustalık kolayca okunuyor.
Plastik kusursuzlukları kendilerinden sonra yapılanlara model oluşturup, özellikle on dokuzuncu yüzyılın neoklasik akımında yapıların olmazsa olmazı bezemelerinden olmuş. Bunda Parthenon’daki frizlerin de hırsızı, sol baştan önde ikinci heykeli araklayıp İngiltere’ye kaçıran sonra da borçları yüzünden British Museum’a satan Lord Elgin isimli pezevengin büyük payı olmalı. Yapının bindokuzyüz yirmilerde çekilmiş fotoğraflarında orjinali İngiltere’de sergilenenin yerindeki heykel daha koyu renkli, çünkü o bir terakota replika! Bu orijinalden alınan kalıbın Neoklasik bir öğe olarak yayınlaşıp kullanıma girmiş olması muhtemel. Öyle ki, İstiklal Caddesindeki bir parça bakımsız ve köhne, muhtemelen birkaç yıl sonra saçma sapan bir fonksiyon üfürülerek anası skilecek o hoş Alkazar Sinemasının girişinde bile usturuplu iki tane duruyor. Başlarına bir şey gelmeden gidip dikkatlice bakmakta, güzel fotoğraflarını çekmekte yoğun yarar var…
30’larda taa oralara giden, gitmekle kalmayıp fotoğraf da çektirmiş bil umum yerli yabancı teyzelere hürmetlerimle.
![]() |
Şu fotoğrafı yazı bittikten sonra buldum.
Diğeri gibi bu da yapının batı
yüzü fon oluşturacak şekilde çekilmiş.
Arkasında"Akropolis 13-5-56" notu var. |
BvP,
Edited By Miki.
Fotoğraflar:BvP Koleksiyon
Edited By Miki.
Fotoğraflar:BvP Koleksiyon
* Ne güzeldir şu, “pezevenk bir olsa yağla, balla besleyelim” lafı.
.........................
[1] Mitolojik Kral Erechtheus mühim bir figür. Hem Atina’yı tekrar kuruyor, hem de Poseidon Beyin yeryüzündeki yansıması. Bu Poseidon Erectheus’la Athena Polias arasında bir vazgeçti var. “Şehrin hakimi sen olucaksın, hayır ben olucam” diye. İkisi devamlı didişip duruyorlar. Ama kolay mı Poseidon’a posta koymak? Eli silahlı zebellah gibi herif. Kafası kızıp üç dişli zıpkını bi savurmasıyla… “Şak”! Ossat bir tuzlu su kuyusu açıyor. Al sana korunması, ilişilmemesi gereken bi kutsal daha…
[2] Vitruvius bu öyküyü bize tatlı tatlı anlatıyor: “…Bu başlık türünün ortaya çıkış öyküsü şöyle anlatılır: Korint’in özgür bir kızı evlilik çağında bir hastalığa yakalanarak ölür. Sütannesi, kızın ölümünden sonra, yaşamında ona zevk veren bazı ufak eşyaları toplayarak bir sepete koyar ve mezara taşır. Mezarın üzerine koyduğu sepetin içindeki eşyaların daha uzun ömürlü olması için üstüne bir çatı kiremidi yerleştirir. Sepet, rastlantı sonucunda bir kenger otu (acanthus) kökü üzerinde bulunmaktadır. Bastırılan acanthus kökü, bahar gelince ortadan filizlenerek yaprak verir; sepetin kenarlarında gelişen filizler kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluştururlar. O sırada Callimachus mezarın yanından geçerken, kenarlarından körpe yaprakların fışkırdığı sepeti görür. Bu yeni biçemden hoşlanarak Korint’lilere o örnekten esinlenen bazı sütunlar inşa eder; bakışım oranlarını da belirleyerek, o zamandan sonra Korent üslubundaki yapıtlarda kullanılacak kuralları ortaya koyar.”
“Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (73).
[3] Milattan Önce tabii… Bizim ecdat nası Viyana kapılarına dayandıysa, Persler de Atina kapılarına “dayanıyor” Tek fark, onların kapı mapı dinlemeyip Atina’ya girmeleri, o zaman dek ne yapılmışsa heder etmeleri.
[4] Athena’nın kent koruyan cinsi Anadolu’da da sevilen bir bayan . Mesela; Priene kenti de ona, Athena Polias’a muhteşem (ama hakkaten çok muhteşem, öyle böyle değil ) bir tapınak yapıyor.
[5] Dinsmoor, W.B., “The Architecture of Ancient Greece”, An Account of Its Historical Development, Third ed., revised, London, 1950.
[6] Robertson, D. S., “A Handbook of Greek and Roman Architecture”, Second Ed., Cambridge, 1945.
[7] Antik Çağ Atina’sındaki yapılar üzerine derli toplu bir kitabın Erechtheum ile ilgili bölümünde bu konu oldukça inandırıcı bir şekilde açıklanıyor: Wycherley, R.E., “The Stones of Athens” . Princeton University Press, Princeton. New Jersey, 1978. (153-153).
[8] Bu Karya Kadınlarının güzel ve boylu poslu oluşu ile ünlü Peloponez’deki Karyae kenti. Bizim Caria ile ilgisi yok. Aman haaa!
[9] Vitruvius. “Mimarlık Üzerine On Kitap”. Çev. Güven, Suna. Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, 1990. (4-6).
[10] Delphi’deki Siphnos (Sifnos)’luların yapıp içini tıkabasa doldurdukları hazine yapısında da arkaik iki tane var. Ama, bunlarla boy ölçüşebilir değil.
Mart 20, 2012
Cibali'de Bir Cevelan
![]() |
| Haliç'te bir Üniversite |
Hadise Haliç’deki üniversitelerden birinde gerçekleşecekmiş. Boynuzun kıyıları bereketli, sulak bir bostan gibi mümbit topraklara sahip ki, bol üniversite yapıyor mübarek. Karşılıklı iki kıyı hep üniversite. Efendim, hep ilim irfan yuvası…
Hoş, gitmesem ne olacak? MKD kalkmış sabahın köründe, üstelik; pekmezi, peyniri, elma püresi, ıspanağı derken günden az bir kere tepe gibi yığakoyuyor namussuz “yok ben gelmiyorum, evde kalacağım” demek, adamın bokunu temizlerim demenin başka bir yolu. Bir öküzün kuvvetine, kedinin merakına sahip ve fakat -şimdilik- bir salyangoz kadar bile kafası çalışmayan bu canlı ile yalnız kalacağıma, gezer bilgimi görgümü artırırım. Haaa nedir, o da yanımda, sepetinde uyuklar dedim.
Aslında Haliç Kıyısı maceralarım pek iyi neticelenmiyor. Ama ne denilmiş: “hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür”. Kalktık gayret kemerini yedi yerinden perkittik, tuttuk biz de maceranın bir ucundan.
Hayırsever, zengin yurttaşın şık bir şekilde onartıp, türlü iki soyadlı (tercihan biri Türkçe değil) ilim pehlivanı ile doldurduğu eski cigara fabrikası müze ve sergi salonu da eklenince olmuş sana üniversite. Belli ki iyi niyetlerle kurulmuş bu ”üniversite”lerin çoğu maalesef yol kenarı benzin istasyonu veya katlı mobilya mağazası derinliğinde. Umutsuzca üniversite radyolarına, öğrenci kulüplerine, Amerikan Futbolu takımlarına, Haliç'te tertip edilen kürek yarışlarına vb. bel bağlansa da, hiç biri heveslendikleri o karmaşık ve çok boyutlu, uzun yıllar içinde biçimlenmiş ince dokulu geleneklerle beslenen organizmanın: üniversitenin algoritmalarını içermiyor, içeremiyor. Müsamere dekorundaki bu dalgasız ve ince kumlu sığlıkların keyfini çoğu vasat yüzlerce akademisyen çıkarıyor sanki.
Hayırsever, zengin yurttaşın şık bir şekilde onartıp, türlü iki soyadlı (tercihan biri Türkçe değil) ilim pehlivanı ile doldurduğu eski cigara fabrikası müze ve sergi salonu da eklenince olmuş sana üniversite. Belli ki iyi niyetlerle kurulmuş bu ”üniversite”lerin çoğu maalesef yol kenarı benzin istasyonu veya katlı mobilya mağazası derinliğinde. Umutsuzca üniversite radyolarına, öğrenci kulüplerine, Amerikan Futbolu takımlarına, Haliç'te tertip edilen kürek yarışlarına vb. bel bağlansa da, hiç biri heveslendikleri o karmaşık ve çok boyutlu, uzun yıllar içinde biçimlenmiş ince dokulu geleneklerle beslenen organizmanın: üniversitenin algoritmalarını içermiyor, içeremiyor. Müsamere dekorundaki bu dalgasız ve ince kumlu sığlıkların keyfini çoğu vasat yüzlerce akademisyen çıkarıyor sanki.
![]() |
| Hiç Bir Zaman Böyle Eğitmenlerin Olmayacak! |
![]() |
| ...Ya da Böyle. |
İşin çaresizlik içindeki köklü devlet üniversitelerine cömert para yardımları yapmak, yüksek lisans/doktora programları için burslar vermek, enstitüler, araştırma üniteleri kurmaktan daha cazip bir tarafı olmalı ki; cennet yurdumun para –pul, mal-mülk erbabı nedense hep üniversite kurup, üzerine de adını yazdırıyor [1].
Uzatmayalım; kapıya bir hususi zaptiye koymuşlar, kapılara sığmaz ,“yıkıl karşımdan bre rezil” diye gürlese, insanı altına pisletir bir yiğit. Sanki İstanbul içinde üniversite kapısı değil, New Mexico çölünde mahrem atom tesisi bekliyor. Fakat mübareğin arabanın içine bi bakışı ne müstesna insanlarla karşı karşıya olduğunu anlamasına yetti ve “ilerigdnbeyfiszeyrdmcolcaklar” buyurdu.
Tefriş edilmemiş reklam ajansı edalı ana mekanlar pek güzel hakkaten. Giriş katında rahat koltuklarda oturup çay kahve içilecek, lak lak edilecek epey büyük bir alan var. Yapının diğer ucuna da yaşamımızın bir olmazsa olmazı Starbaks çöreklenmiş (var, var onun da rahat kadife koltukları, şeyleri)… Fakat anlaşılan haftanın diğer günleri çok iş yaptıklarından yedinci gün hasılatını pek ehemmiyete haiz görmemişler ki, kapalıydı.
İlim irfan mabedinde olunca insanın aklına ister istemez kendi öğrencilik günleri geliyor: Buz gibi koridorların pencere önlerine konmuş, muhtemelen şakirt taifesine işkence maksatlı, kalın bir borunun etrafına dikine yerleşik ince plakalardan mamul “radyatör”lerin üzerine tüneyip, kantinden alınan ve yoğun karton tadı yüzünden paketin komple atıldığına inandığımız şeyi - çayı - içtiğimiz günler. O ısıtıcı cisimlerin üzerinde kısa bir süre sonra kıçın ince şeritler halinde yanmaya başladığından, uzun oturamazdın. Zaten bir oturma sırası olur ve kıçının yanmasını bekleyen başka birine devrederdin yerini! Aradan geçen yaklaşık otuz yılın eğiten ve eğitilenlerin kalibresine ne kadar yansıdığı müphem, ama işin catering ve dükkancılık boyutu çok yol almış. Doğruya doğru.
![]() |
| Üniversite Günlerimden bir Anı |
Nedense epey kapsamsız, sergilenişin ustalığına yaraşmayan ve fakat güzel fotoğraflarla fiyakalı kağıda basılmış sergi kataloğu da alınabilir.
Kilise bodrumunu andıran bu alçak, tonozlu, yarı karanlık yerde dolaşırken başka bir odaya giriyoruz. Ortalık alanın geri kalanına oranla bir parça daha karanlık. Yaşlıca, saygın görünümlü bir bey çalışma masasında sessizce oturuyor. Hafif aydınlatılmış duvarda çeşitli fotoğraflar ve “Cartier” marka bir evrak çantası var! Dikkatli bakınca masada oturanın, Üniversite’nin kurucusu, artık bu dünyadan göçmüş varsıl kişinin inanılmayacak kadar gerçekçi mumdan heykeli olduğunu fark ediyorum... Katedral krypt'ini andıran, nasıl bir akıl ve dürtüyle yapıldığını pek anlayamadığım bu tuhaf, ürkütücü odadan çabucak çıkıyoruz.
Üstte, giriş katındaki sanat galerisinde bir resim sergisi var. Serginin banisi; Üniversite’nin kurucusu varsıl kişinin sanat aşıklısı, kocasıyla birbirlerine eser hediye eder ve boş vakitlerinde de müzede yerleri silip eserleri yerleştirir gelinleri hanımefendi. Kucağımda, bir kolunu bıçkın taksici edasıyla omuzum üstünden gevşekçe sarkıtmış MKD bunu duyunca ağzından ister istemez bir “gaaa?...agu” kaçırıyor… “Terbiyesizleşme!” diyorum ama, hak vermemek de elde değil.
| Sergi Salonu |
Miki’nin de kursu bitmiş bizi bekliyor. Gitmeye hazır. Evet, o artık bir roket alimi. Aceleyle ortalığa yaydığımız ıvır zıvırı toplarken “nası geçti gününüz, sıkılmadın ya?” diyor. “Gaaa?...agu” diyorum. “Terbiyesizleşme” diyor.
BvP,
Edited By Miki
.....................
[1] Wikipedia'ya göre Türkiye'de 2011 itibarıyla faaliyetgösteren 172 üniversite var! Yüz-yetmiş-iki...
Resimler: 1. Princeton, 1949. 2. Harvard Üniversitesi Kütüphane Memurları,Life. 3.Üniversitede Ders Sonrası, William Faulkner, 1950'ler. 4. Yazıya Konu Üniversite, İç Avlu. 5. Ek Bilgi Yok. Bir Amerikan Üniversitesinde Tütün İçenler Klübü!, 1960'lar. 6. Yazıya Konu Üniversite'nin Sergi Salonu.
Etiketler:
MKD,
Uyuz Oluyorum
Şubat 21, 2012
İstanbul Üniversitesi Gözlemevi
Bin dokuzyüzeksenlerde üniversite öğrencilerinin basit hayalleri olurdu. Benimki de İstanbul Üniversitesinin Bahçesindeki bu ufak tefek, zarif yapıyı görmekti işte [1] … Ama bir türlü denk getiremedim. Okul bitti, yıllar geçti, bin bir türlü abuk sabuk işe vakit buldum ama yolum bir türlü oralara düşmedi.
Hem düşse ne olacak ki? Ülkemde kamu alanlarına, yapılarına öyle elini kolunu sallayarak giremezsin. Giriş amacının kamu görevlisinin aklına yatan, algı hudutları dahilinde bir açıklaması olması gerekir. “İkiyüzkırkaltıyı yatırdım, Döner Sermaye Saymanlığına şu tahakkuku bırakıcam” gibi... “Otuzların kamu yapıları çok ilginç, hep ilgimi çekmiştir. Arif Hikmet Holtay’ın fonksiyon açısından şu benzersiz ve çok iyi korunmuş binasını gezip, fotoğraflarını çekmek istiyorum” gibi bir açıklama işe yaramaz. Durup dururken “vatandaş” neden bakar ki bir yapıya? Kesin vardır bir yaza çıkmaz iş. Üstelik elinde fotoğraf makinası falan varsa! Kamu hizmetinde olan bir kısım insanın optik aygıtlara duyduğu bu hayvansı korku yıllar içinde azalmakla birlikte, halen tümüyle yok olmuş değil.
![]() |
| Hakimler ve SavcılarYüksek Kurulu Ek Hizmet Binası, Ankara 2010 |
2010 kışında, Ankara’da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ait, kısa süre önce terk edilmiş binanın fotoğraflarını çekerken koşturarak gelip, konu ile ilgili hesap soran güvenlik canlısı gibi… Ona ne deseydim? “Bütününde ne bölgesel ne de kişisel yönden köklü bir çaba okuyamadığım, muhtemelen ulusal bir yarışma ile projelendirilmiş ve aynı dönemde üretilmiş Başkent’teki çoğu benzeri gibi, altmışların Batı kaynaklı Rasyonel-Uluslararası stilin çok net bir kopyası bu kamu yapısının cephesindeki açıklıkları dış mekandan ayırmak için tasarlanmış plastik öğeler buram buram taklit kokmasına rağmen oldukça zarif ve ilginç…İşte bu yüzden dijital ortamda kayıt ihtiyacı hissettim sayın özel güvenlik görevlisi! Fakat unutmayalım ki taklit etmeğe kalkışmak boşunadır; çünki taklitçi, taklit edilenden her ikisinin bağlı oldukları toplumları birbirinde ayıran mesafe kadar uzaktır esasen” mi? Bunun bana ve ona bir yararı olur muydu?
Fakaaat, sabrın sonu hakkaten selamet. İnternette dolanırken “Açık Kapı Festivali” diye bir şey düzenlenmiş olduğunu teşhis etim. Etkinliği tertip eden sevimli insanlar, ölümlü Türk vatandaşlarının tek başlarına gidip göremeyeceği bazı yapıları gezdirme işini sevabına üstlenmişlerdi. Gidip siteye üye oluyorsun; cüz’i bir para yatırıp, belli bir saatte de gezilecek yerin önünde kuyruk olup bekliyorsun. Bu kadar basitti… Geziler baştan çıkartıcı başka yapılara da düzenleniyordu ya, iş güç sahibi bir şahsiyet olduğumdan öyle her aklıma geldiğinde oraya buraya gidemiyorum. 2011 yılı listesine buradan bakabilirsiniz.
Tam “ulan günün bu saatinde işsiz güçsüz başkaları da var’mola?” Diye düşünürken, ben hariç 19 kişi daha belirtilen saatte Bayezid’deki İstanbul Üniversitesi ana giriş kapısı önünde toplandık. Tamam, iş güç sahibi orta yaşlı yedek parça satıcısıyız amma, bir parça erken gidip Bayezid Camiinin yola bakan bahçesinde yatan Mimar Kemalettin Bey’e [2] bir merhaba demeyecek kadar da vefasız değiliz. Artık iyiden iyiye hanutçu maskaralığına tahvil esnafı ile üniversite öğrencisi çocuklara ders kitabı satmakla mükellef “Bayezid Sahaflar Çarşısı”nı, Üniversite meydanına çörek, plastik duvarlarına asılı hırslı afişlere bakılırsa içinde “geleneksel sanatlarımız” icra edilen, otağı andırır dev belediye plastik bunkerini (çadırmış!) görmezden geldim tabii. (Göz ucuyla gördüğüm; o nesnenin civarında oturan insanlar, karton bardaklarda satılan çay ve etraftaki pislikti)
Astronomi Bölümü öğrencisi olduğunu öğrendiğimiz sevimli bir genç adam ve terbiyeli genç hanım Türkiye Cumhuriyetinin fenden borçlu Batı’ya geçişinin simgesi [3] bu yapıyı bize gezdirecekler. İtiş kakış muhteşem kapıdan bir turnike vasıtası ile süzülüyoruz içeri. Öyle bir harala gürele var kapıda; say ki, ilk mektep talebeleri öğle paydosuna çıkıyor. Veya bir grup çoban davar sürüsünü suvarmaya götürüyor… Pek fena. Diğer eşhasın yapının kendisi ile pek ilgili olmadıklarını çabucak kavrayıp bir parça üzülüyorum. İnsanlar işin daha çok astronomi şeyi ile ilgili. Mimar olduğunu öğrendiğim kızcağız fazla derin olmayan, basitçe –azıcık ta yanlış- bir tanıtım yapıyor, sonra hevesle gözlem kulesine seyirtiyor herkes…
***
Durup dikkatle bakmayı, uzun uzun çevresinde dolaşmayı hak ediyor gerçekten. Ama şöyle, hafif geri çekilip keyifle bakılabilecek alan yok. Etraf sık ağaçlar, hemen yapının dibinde ve tıkabasa dolu otopark ve az ilerde voleybol oynayan kız ve oğlanlarla dolu! Oysa bitirildiği sırada çekilmiş ve halen mimarlık yayınlarında kullanılan fotoğraflarda ağaçsız bir alanın ortasında kabak gibi duruyor (bu fotoğraflar için dipnotlara bakın). Aptal gibi hep böyle, ilk yapıldığı gün gibi kalacağını düşünmüşüm nedense. Yapılalı 75 yıl olmuş ve artık bir korunun içinde. Moralim fazla bozulmuyor, çünkü bu yoğun yeşillik ve kırık akşamüstü ışığı içinde büsbütün dehşetli. Ana yapı 1936’da altı ay gibi kısa bir sürede tamamlandıktan sonra, 1956’da Arif Hikmet Holtay’ın da onayı alınarak - ki pek yaygın bir uygulama değil, bu tür onaylar bilmemneler – 1958’de ek binalar tamamlanıyor. Eski fotoğraflardan anlaşıldığı üzere bu ekler de ilk yapıldıklarında teras çatılı. Daha sonra, muhtemelen yalıtım problemleri yüzünden kiremit kaplanıyorlar. Oran ve karakter olarak ana yapı ile uyumlu, rahatsız edici olmayan eklentiler.
| Önde Alçak Sonradan Eklenen Bölüm, Merdiven Kulesine Dikkat ! |
İnsanın aklına hemen – o zamanlar bile- “fazla aydınlık, kalabalık bir kentin orta yerinde gözlem evi olur mu?” sorusu geliyor. Arkitekt Dergisi soruya “…bu sene ikmal edilen Observatoryum hem üniversite talebelerinin nazari derslerine ilaveten bizzat rasad yaparak Astronomi tahsillerini pratik sahada da kuvvetleştirmek imkanını verebilmek, hem de ilmi araştırmalarla arsıulusal heyet aleminde memleketimiz için şerefli bir yer temin edebilmek gayeleri ile yapılmıştır. Bina için Üniversite meydanının tercihi birinci maksadın temini için olmuştur. Observatoryum yalnız ilmi araştırmalara hasredilecek olsaydı şüphesiz memleketin içi kısımlarında çok daha müsait bir yer seçmek icap edecekti.” [4] cevabını vermiş. Yani hem biraz öğrenciler yontulsun, elleri alet edevata alışsın, biraz da Kemalist Yeni Cumhuriyet “ecnebi”ye ve “halk”a nasıl çarçabuk, şıpınişi gelişilir, modernleşilir gösterebilsin diye burada [5] .
| Solda Ek Bina |
Ana yapı çok ölçülü. Çok basit. Çok güzel. İki temel geometrik form, simetri aksından bir parça taşan silindir-dikey (gözlem kulesi) ve dikdörtgen-yatay (yardımcı alanlar: ofisler, derslikler). Birinin bölünmemiş kapalılığı ile diğerinin enine kalın derzler
ve pencerelerle parçalanmış yüzeyi alçak gönüllü, etkin bir kontrast yaratıyor. Bu kadar basit bir yapının kütlesine gösterilmiş özeni ve fonksiyonu formdan sezebilmek ne hoş. Bir ucunda silindirin yer aldığı aksın öteki ucunda bir prizma var. Merdiven kulesi olarak tasarlanan bu kütle de silindirin kapalılığına inat, olabildiğince açık. Neredeyse saydam. Yatay-düşey, açık-kapalı… Bu gerilimi çok fena kıvırmış, sıra dışı bir işlev için özgün bir kütle tasarlamış nur içinde yatası bay Arif Hikmet Holtay. Bana hiç de öyle “aynı plastik yaklaşımda olmamakla beraber, Erich Mendelsohn’un 1921 yılında tasarladığı Einstein kulesini anımsatmaktadır” [6] falan gibi gelmiyor. O “ekpresyonist”? şeyden tümüyle farklı bir yapı bu [7]. Kapıdan girince, birkaç basamakla dar merdiven holüne çıkılıyor. Orijinal camlı kapılar, trabzanlar, döşemeler, vestiyer ve (en az) bir adet koltuk iyi korunmuş bir halde. Arkitekt’teki makalede bu koltuğun benzer bir örneği çalışma odasında görünüyor.
Bol ışık alan, neredeyse şeffaf bu hol yukarıda astrografın bulunduğu, kubbeli gözlem kulesine ve “talebenin tecrübe rasadlarına yarıyan küçük dürbinlerin konması için” [8] tasarlanmış çatı teraslarına çıkıyor. Bu dönem binaların olmazsa olmazı çok hoş boru korkuluklar bile hala duruyor. Sadece, öğrenci milleti bir budalalık yapıp aradan düşüp müşmeye diye içerden ev balkonu tarzı bir şeyler yapılmış.
Bu odada temelleri ana yapıdan bağımsız iki betonarme kolon üzerinde ve İstanbul’un enlemine uygun olarak 41.01 derecelik açı ile yerleşmiş bir astrograf bulunuyor. İnanılmayacak kadar bakımlı ve karmaşık (veya öyle görünen) bir cihaz bu. Çeşitli gök cisimlerinin resimlerini çekmekte kullanılıyor (muş) 1936 yılı sonbaharından beri burada ve kullanılıyor! [9] İstabul’un orta yerinde artık gece gözlem yapılamamakla birlikte, yılın büyük bir bölümünde gündüzleri güneş gözlemi yapılabiliyor.
Güneşin gökyüzündeki hareketini bu optik mucizenin kesintisiz olarak izleyebilmesini sağlayan mekanik düzenek: “takip saati”, redüksiyon dişlileri ve mafsallı grup şaft astrografı Dünyanın dönüş yönünün tersinde ve izlenecek gök cisimleri ile aynı hızda hareket ettiriyor. Elektrikli falan değil, mekanik… Bir kol ile elle kuruluyor, eski duvar saatlerini andırır şekilde mil üzerine sarılı kordonun ucundaki ağırlığın yerçekimi etkisiyle aşağıya inişi süresince de hareket ediyor! Değişik gök cisimleri için değişik hız ayarları olduğunu söylüyor mihmandarımız. İyice şallak mallak oluyorum.
| Takip Saati |
Etraftaki her şey çok ilginç hakkaten, başkalarına da ilginç gelmiş olacak ki saçma sapan sorular sormaya başlıyorlar. Astroloji, Dünya’ya çarpacak gibi olabilir meteorlar vs gırla.
| Arka Tarafta Kayıt Plakalarının Takıldığı Bölüm |
Derdim aşağıya inip astrografın oturduğu kolonların temellerini ve hava tümüyle kararmadan yapıyı dışarıdan bir kez daha görmek. Astroloji geyiği tavsayınca, “aşağıya inip, şu temele de baksak”ı yapıştırıyorum. Bodrum kata inip, orayı da görmekten eksik kalmıyoruz.
| Ortada 30cm. Çaplı Astrograf, Altta Kromosfer Dürbünü 12 cm. Üstte Güneş Dürbünü 13 cm. |
Bir kapı ile girilebilen bağımsız bir bölüm burası. Belli ki temellerin ve kolonların gerektiği zaman veya belli aralıklarla denetlenebilmesi için böyle düşünülmüş. Binanın geri kalanı gibi son derece bakımlı ve temiz. Yetmiş beş yıl önce dökülen beton kolonlar tertemiz, en ufak bir çatlak, kusma vs görünmüyor. Etkilenmemek mümkün değil.
Giriş katında çevreme son kez bir defa daha bakıyorum. Bırakıp gitmek gelmiyor içimden ama, yapacak da bir şey yok. Usul usul çıkıyor herkes. Ben de onlara katılıyorum. Dışarıda hala bağıra çağıra voleybol oynanıyor ve Beyazıd Camii önündeki o tuhaf naylon nesne hala duruyor...
| Gün Batımında Bayezid Camii ve Meydan Basit Otomobiller, Kullanılmış Giysi Satıcıları Sürekli Değişim, Devinim... Ebedmüebbed ve Aslolan: Soldaki O Naylon Şey ve Cami... |
Bvp,
Edited By Miki
Fotoğraflar: BvP.
Taramalar: Arkitekt [8]
----------
[1] Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından Arif Hikmet Holtay’ın 1934’de tasarladığı, 1936’da bitirilen bu yapı, benim öğrenci olduğum 1980 başlarında hep “erken cumhuriyet dönemi mimarlığının önemli örneklerinden” olarak nitelenir ve konu ile ilgili her yayında üstünkörü bahsi geçerdi. Ama nedense, salt bu yapıyı ve/veya Arif Hikmet Holtay’ın yapılarını ele alan bir çalışma yoktu. (Örneğin 1984’de yayınlanan Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı kitabında, yazar Prof Dr. Metin Sözen Holtay’ın banka binalarının fotoğraflarını koyuyor, gözlem evi’nin lafı geçmiyor. Niye geçsin ki, “Cumhuriyetin 60.yılına armağan” bu kitabın dizininde adı bile yok adamcağızın!) Aradan geçen 30 yılda hala kapsamlı bir çalışma yapılmış değil. Ne tuhaf… Oysa 1940’ların sonu, 50’lerin başlarında Anadolu’nun çeşitli kentleri için tasarladığı yerel motiflerin cephe ve diğer kütle elemanlarına yansıtılmış, İkinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın epey ilginç örneklerinden Türkiye İş Bankası Binaları (Mersin;1949, Konya;1949-1951, Bursa;1950, Malatya:1952, Samsun;1949) bile başlı başına incelenmeyi hak eden yapılar. 1934’de yaptığı ile 1950’deki arasındaki dramatik fark bile, Türk Mimarisi’nin “evrimi” üzerine bir fikir verebilir. Ne ilginç konular bunlar! Sabahları yayınlanan bin bir türlü ciyak ciyak kadın programında neden bahsedilmiyor bunlardan? Beyaz Show’a neden nebleyim, bir Afife Batur konuk olmuyor? Bu kadar skindirik mi Türk ulusunun entelektüel dağarcığı?
[2] Doğala özdeş küçümseme aromalı “Bezemeci”, “Neoklasik Üslup” nitelemeleri ile tanımlı Birinci Ulusal Mimarlık Akımı öncülerinden Mimar Kemalettin Bey İttihat ve Terakki Fırkası’nın da desteğiyle çok miktarda yapı üretmişse de maalesef bugün fazla hatırlanan bir kişi değil. Laleli Harikzadegan/Tayyare Apartmanları;1922, (beş yıldızlı bir otel), Sirkeci’deki 4. Vakıf Han (doğal olarak beş yıldızlı bir otel), Bebek Camii;1913 (nedense beş yıldızlı otel yapmamışlar, İlginç tabii.!), Ankara’da Vakıf Apartmanları kolayca görebileceğiniz, bilinen yapıları. Ekşi sözlük veya lüks kadın dergilerinde malumatfuruşluk yapıyorsanız, karbon kopya ordan buradan kes yapıştır fikir sahibiyseniz, değiştirmek için bi gidip bakmakta yarar olabilir. Bakalım acaba yine küçümseyecek misiniz ?
| Vakıf Apartmanları Ankara |
[3] Daha ciddi bir üslup ve ortamda tartışılması gerekse de, o çok beğendiğim, kıymetli yapının net bir “Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider…” ürünü olduğunu düşünüyorum. Öyle ya; 1934 Temmuzunda Trakya olaylarını* araştırmak için, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya –üstelik- devlet imkanları ile Ankara’dan Kırklareli’ne iki günde gidebiliyor. Bu acınası altyapı yetersizliği içinde, birkaç yıl sonra fiyakalı bir bina yapıp, astrograf ısmarlayıp (elbette bu cihazı üretmemiz söz konusu bile değil), güneşi gözlüyoruz.
*1934’de Trakya’da olan biten nedense pek kimsenin üzerinde durduğu, önemsediği, kurcaladığı bir rezillik değil. Belki yakın tarihimizdeki pek çoğu olay gibi, bir parça kurcalandı mı ne tür bir bokun ortaya döküleceği belli olmadığından veya şimdilik işe yarayacak, nemalanacak bir “malzeme” olmadığındandır. Belki günün birinde bu konuda internette de ipe sapa gelir bir şey de olsun diye bir şeyler yazılabilir. Basılı olarak birkaç kitap ve üç tane makaleden başka fazla bir şey yok.
[4] ARKİTEKT Cilt: 1936 Sayı: 1936-04 (64) Sayfa: 97-102 ,
Yapı ile ilgili ilk ve bildiğim kadarı ile halen tek temel kaynak.
[5] Sibel Bozdoğan’ın kitabı Cumhuriyetin ilk yıllarına ait modernleşme çabasının mimari kültürle ilişkisi konusunda çok ufuk açıcı. Özellikle giriş bölümü.
Bozdoğan Sibel, Modernizm ve Ulusun İnşası. Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür. Metis Yay., 2001.
İngilizce Basım:
Bozdoğan Sibel, Modernism and Nation Building. Turkish Architectural Culture in the Early Republic. The University of Washington Press. 2001.
[6] Aslanoğlu, İnci : Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları. Ankara. 2001. Sayfa: 204-205
Yukardaki yorum anlamlı görünmese de Erken Cumhuriyet Dönemi mimarlığına ilgi duyan herkesçe edinilmesi gereken çok yararlı bir kaynak. Temel bir çalışma.
[7] Potsdam’daki Astrofizik Enstitüsünün parçası bu kulenin de 1933-1934 Ders Yılında İstanbul Üniversitesi Astronomi Enstitüsü Müdürlüğüne getirilen Ord. Prof. Dr. E.F. Freundlich’in girişimleri ile inşa edildiği yazılıyor olsa da (Menteşe H., Esenoğlu H., Çalışkan H., Kuruluşundan Günümüze İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü 1933-2000, Aralık 2002.) başka bir kaynaktan doğrulayamadım.
[8] ARKİTEKT, Sayfa: 97-102 ,
[9] “Ord.Prof.Dr. E.F. Freundlich’in aracılığı ile 11 Aralık 1934 de Almanya’da Zeiss firmasına ısmarlanan Astrograf, 25 Eylül1936 da Trieste üzerinden gemi ile 12 sandık halinde İstanbul limanı’na gelmiş (fiyatı 48.538 Mark, Kubbe’nin fiyatı 16145 Mark) ve 1936 yılının sonbaharında yeni binadaki Kubbe’ye yerleştirilmiş ve böylece Astronomi Enstitüsü 1936-37 ders yılından itibaren Üniversite Merkez binası bahçesinde bugünkü yerinde çalışmaya başlamıştır.” (Kuruluşundan Günümüze …Sayfa: 10)
Şubat 19, 2012
MKD'ye Bazı Öğütler
Miki’nin içinden çıkan ve MKD adını verdiğimiz sevimli canlı kısa bir süre önce altı aylık oldu.
Biz “Sex and the City” çalışanı olmadığımızdan ona bir “baby shower” tertip edemedik. Ne emzik sterilizatörü, ne gece görüşlü dijital kameralı telsizi ne de bebek nebulizatörü var. Bir yaşına girince bunu şipşirin bir mekanda şipşirin kutlayıp, bin bir türlü fotoğrafla dünyaya da haykırmayacağız. Fakat o kadar da acımasız değiliz (Miki öyle de, benimki baba yüreği işte). Madem bunlardan mahrum bırakıyoruz MKD’yi; bari bilgeliğimden esirgemeyeyim, dünyaya, hayata hazırlayayım onu dedim.
Ona (ve belki size de) hayata dair birkaç orta yaşlı adam tavsiyesi:
Yeme İçme
- En kötü bourbon, en iyi scotch’dan daha iyidir.
- İyi puronun keyfini çıkar. Ama esiri olma… “Tütün içen insanlar erken ölüyor” deniyorsa da; sırasıyla; 91, 90, 87 ve 80 yaşlarında mutlu, başarılı ve huzur içinde ebediyete intikal eden Winston Churchill, General Adolf Galland, Zino Davidoff ve Thomas Mann amcalarını unutma.
- Balıkları tanı, böylece balıkçılarda fazla rağbet görmeyen ama lezzetli balıkları ucuza yiyebilirsin. Onları ve diğer deniz ürünlerini ayıklamayı, temizlemeyi ve pişirmeyi öğren.
- Bedava sunulan hiçbir şeyi tatma (özellikle alışveriş merkezlerinde). Bedava verilen hiçbir şeyi kabul etme.
Edep, Erkan
- Kadınların önünde pantolonunu çıkarman gerekiyorsa, mutlaka çoraplarını da çıkar.
- Kadınlarla ilişkilerini ve yatak odası maceralarını kimseye anlatma. Bununla öğünme.
- Giyinikken en seksi olan, soyununca seksi bile olmayabilir.
- Bulunduğun masadaki kadınların tümü yerlerine oturmadan oturma. Kalkarlarsa sen de birlikte kalk, onlar masayı terk edene kadar yerine oturma.
- Kadınlara ve yaşlılara otomobile binerlerken mutlaka kapıyı sen aç, kapının sivri ucunu elinle tut. Kafalarını yarıp, gözlerini çıkarmasınlar. Güvenle binmelerini bekle, kapıyı sen kapat. Bunu sakın “güzel çatal frikiği falan… Olur mu olur” diye yapma. Böyle düşünerek yapıyorsan da, belli etme…
- Kullandığın her kelimenin nasıl yazıldığını, telaffuzunu iyice öğren ve imla kurallarına dikkat et.
- Hep rica et, hep nazik ol. Ama yavşak olma! Bu tür nezaketi yeni zengin mahallelerinde açılmış şarküteri çalışanlarına bırak!
- İyi küfretmeyi öğren ve yeri geldiğinde et. Öyle küfret ki, minibüs şoförleri ellerini yüzlerine kapayarak ağlayıp, kaçsın. Yaratıcı ol… Ve unutma: küfür nezakete mani değildir.
- Her zaman teşekkür et.
- Çalışırken gördüğün herkese “kolay gelsin” demeyi alışkanlık edin. Çalışan insan kendini hep – bir parça- yalnız ve kötü hisseder.
- Benim gibi olma. Ben: unutuyorum, ama affetmiyorum….Sen: affet, ama unutma.
- Pahalı, lüks ve gösterişli otomobiller pop müzik şarkıcıları, futbolcular, baba parası yiyenler, koca parası yiyenler ve pezevenkler içindir. Böyle bir araba kullanacak kadar paran varsa, ama onlardan birisi gibi görünmek istemiyorsan: Bekle!
Kılık Kıyafet
- Her zaman kemer tak. Güzel bir kemere para harcamaktan çekinme. Eski ve ucuz bir kemer, eski ama pahalı bir kemerden çok daha iğrenç görünür.
- Ayakkabıların mutlaka bağcıklı olsun.
- Haki bir pantolon, yakası düğmeli pamuklu mavi bir gömlek ve iyi bir blazer hiçbir zaman yanılmaz.
- Smokin giymen gereken durumlar olursa... Fırsatı kaçırma. Giy.
- Hiçbir zaman tükenmez kalem kullanma. Bir dolmakalem edin ve onu her zaman üzerinde bulundur.
- Cüzdanını götünde taşıma. Kıç kavisine uyumlu bir cüzdan kadar kötü ne olabilir şu hayatta? İlle taşıman gerekiyorsa içindekileri azalt. Böylece en azından yarısı kesilmiş lastik top gibi görünmez.
- Mecbur kalmadıkça elinde cep telefonu ile; hele hele cüzdan ve cep telefonu üst üste dolaşma
BvP, Şubat 2011
Etiketler:
MKD
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















