Emsallerine faiktir

Ekim 27, 2012

Nicholas V. Artamonoff Collection




Description:  Boats with city view in background   Photographer:  Nicholas V. Artamonoff
Date: [not dated]  Format: Print (Black and White)
Negative Number: RM21   Reaccession Number: Artamonoff P289
Repository: Myron Bement Smith Collection,
Freer Gallery of Art and Arthur M. Sackler Gallery Archives,
Smithsonian Institution

Bu çok güzel fotoğraf  ve diğerleri Dumbarton Oaks Arşivlerinde yer alan Nicholas V. Artamonoff Koleksiyonundan.

Nikolas Bey Askeri Ateşe olan babası sayesinde bu coğrafyaya yabancı değil. İngiltere’deki eğitimden sonra, 1922’de Robert Kolej’in Erkek Bölümüne kapağı atıyor, okulu 1930’da elektrik mühendisi olarak bitirip, uzun süre de okulun yapıları ve arazisinden sorumlu yönetici sıfatı ile çalışıyor. Arkeoloji ve tarihe ilgisi büyük, yetenekli bir amatör fotoğrafçı olan zat Türkiye’de bulunduğu süre içerisinde başta İstanbul olmak üzere Batı Anadolu’daki Antik kentlerin fotoğraflarını çekiyor (Priene, Hierapolis ve Bergama fotoğrafları özellikle nefis, hala bir şeyler öğrenmek için yararlı birer kaynak). 1935-1945 arası çekilmiş 543 fotoğraf yapılar ve arkeolojik alanlar için gerçek birer belge niteliğinde. Bir çoğu halen konu ile ilgili bilimsel yayınlarda kullanılıyor. 1960’larda Dumbarton Oaks Arşivlerine geçen bu önemli koleksiyonu sevabına internete yüklemişler de, bilgi görgü sahibi oluyoruz (Aslında yar ya; alsa, getirtse Sayın Kültür Bakanımız bir mübarek günde. Şunları armağan etse, şanıynan töreniynen Türk Ulusuna… Reyim dünya durasıya zat-ı devletlilerinindir!)

Eylül 21, 2012

Vedat Tek ve Hobyar Mescidi ve Vlora Han

Sirkeci’den Cağaloğlu’na doğru İstasyon’un karşı sırasından yukarıya doğru yürürken, süfli yiyecek içecek çok katlı mağazaları, ucuz lastik ayakkabı, gereksiz cep telefonu mağazaları, camış sürüleri gibi ve ırgalanarak yürüyen lüzumsuz Arap turistleri, şalvarımsı incecik  pantolonu içinde  pembe, yıpranmış pamuklu donu  rahatça okunabilir, çatlak topuklarına yıpranmış sandalet donatılı Avrupalı  beş parasız zibidileri atladıktan sonra yukarılara doğru  yürek ve akıl bir parça rahatlamaya başlar. Geriye dönüşü ve karşıya geçişi olmayan bir yola girilmiştir artık. Nedense "Ankara Caddesi” denilmiş, giderek sertleşen  bu yokuşa birbirinden ilginç - az çok - paralel caddeler  açılır.
Bu caddelerden biri, şimdilerde  pek yaratıcı bir şekilde otele dönüştürülerek yine  yaratıcı şekilde “Legacy Ottoman” ismi verilmiş  Mimar Kemalettin Bey’in eseri IV. Vakıf Han’ın [1]  bulunduğu  “Mimar Kemaleddin Sokağı”, nedense tam da bu  yapının bittiği yerden Ankara Caddesi’ne kadar olan bölümün adıdır. Hanın üzerinde yer aldığı bölüm “Hamidiye Caddesi” olarak bilinir. Hoş şimdilerde Kemalettin Bey’i filan pek skine takan yok ya,  tümüne Hamidiye Caddesi denip geçilmekte. 
 Hamidiye Caddesine paralel, bir parça yukarıda, o zamanki adıyla “Yeni Postahane”, şimdiki adıyla “Büyük Postane” caddesi vardır ki, bu iki caddeyi birbirine başka bir mimar sokağı bağlar: Büyük Postahane’yi tasarlamış Mimar Vedat Tek Bey’e matuf “Mimar Vedat Sokağı”.  Sokak –cadde diye okuyun- Ankara Caddesine açılmadan az önce çatallanır. İşte o üçgen alanda floral  Art Nouveau stilin İstanbul’daki en ilginç ve mükemmel örneklerinden birini görürsünüz: Bugün harap, bakımsız ve kapkara  “Vlora Han”.Ne tasarlayanı bellidir ne de yapım tarihi. Balkon ve balkon elemanlarının kıvrımlı çiçeksi tarzı merdivenlerinde de devam eden bu muhteşem şeyle  taşaksal olarak ancak Tünel’deki Botter Apartmanı [2]  boy ölçüşebilir. Ama o da zavallı Vlora Han gibi bakımsız harap ve kararıktır.   “Nancy Okulu” denen bu stil etkisinde İstanbul’da başka yapılar var mı bilmiyorum. Ama bildiğim ikisinin de geleceğinin fazla parlak olmadığı. O civara her gidişimde Vlora Han’ın fotoğraflarını çekiyorum ama Botter Apartmanı’nın adam gibi bir tane fotoğrafını çekemedim yıllardır. Her geçişte bir parça daha yıprandığını görüyorum ve  içim burkuluyor. 
Vlora Han, Kapkara ve Yıpranmış
Mimar Vedat’a dönelim: bizi bu yazıda özellikle o ilgilendiriyor. Bay Vedat Tek Türkiye’nin formel eğitim görmüş [3] , bugünün meslek anlayışı içinde “mimarlık tasarımı ve uygulaması” yapmış ilk Türk mimarı olması rağmen yapıtları fazla önemsenmeyen bir gariban.  Bu saçmalığın bir veya birkaç nedenini Bay Süha Özkan Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş döneminde yaşamış olmasına,  Osmanlı devrinde mimarlığın yalnız Müslüman olmayanlara özgü bir meslek sayılması, dolayısı ile bir Türk olarak pek adam hesabına alınmamasına bağlıyor ki, çok inandırıcı değil. Daha inandırıcı olarak öne sürdüğü; 1923 sonrasının ilk süreli mimarlık yayınının 1931’de çıkışına bağlı olarak bu yayının batı dünyasındaki gelişimi, Cumhuriyet ortamının yarattığı “yeniden doğuş” heyecanı. Bu heyecanın etkin öğesi de Cumhuriyet mimarlığının  oldukça etkin biçimdeki yenilik arayışları[4]. Bauhaus, kübizm, de stijl, konstrüktivizm vs…. Eh, bizim Vedat Bey’in bu taraklarda bezi olmadığı yaptıklarına bakınca kolayca anlaşılabiliyor. 1905 tarihli Büyük Postane Binası en çok bilinen eseri [5]. 


İnsana sanki Kardeşlerinden biri, Yusuf Razi Demirbel’in Posta ve Telgraf Nazırlığı, Nafia Nazırlığı yapmış olmasının bu bina işini  almasında etkisi var-mış gibi geliyorsa da,  mimarlık ve güzel sanatlar alanındaki becerisi ve gördüğü eğitimin kalibresi kimsenin yardımına, eski deyişle “tavassut”una ihtiyacı olmadığının göstergesi.  Hem zaten, imparatorluktaki pek az sayıda seçkin [6] de hep birbiriyle hısım akraba zaten. Örneğin İttihat ve Terakki hükümeti tarafından atanan ilk şehremini Halil Edhem Bey’de  Arkeoloji Müzesi’yle Sanayi Nefise Mektebi’nin kurucusu Osman Hamdi Bey’in kardeşi… Doğal olarak tüm bu insanlar,  Sirkeci Garı’nın yapımında çalışmış ve Jachmund’un öğrencisi Mimar Kemalettin Bey’de dahil yurtdışında eğitim görmüşler. Kemalettin bey Berlin’de, Vedat Bey Paris’te eğitim görmüş.
 Osmanlı Klasik Mimarisinden esinlenen, Osmanlı milliyetçilerinin resmi üslubu olmuş ve Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar pek çok resmi yapı tasarımını belirlemiş, adına “Birinci Ulusal” denen bu akımın önemli iki  öncüsünün de yurtdışında eğitim almış kişiler oluşu dönemin Batılılaşma çabalarının tuhaf görüntülerinden biri. 19. Yüzyılda köhne bir  tarım toplumu olan  Osmanlı İmparatorluğu içinde başkentin   sürekli olarak ileri ülke standartlarını kollayan bir toplum kesimini barındırdığını düşününce belki de o kadar tuhaf değil.  Yirminci yüzyıl başında İstanbul’daki resmi görevlilerin batıyı çok iyi tanıdıkları, bir veya birkaç batı dilini akıcı bir şekilde konuşan bu beyefendilerin Batı Dünyasına  21. Yüzyıl başında Anadolu taşrasının sivil görevlilerinden çok daha  entegre oldukları söylenebilir.
Ancak, Eminönü sokaklarına adları verilmiş bu iki mimarın da sorunu sanki burada: Berlin veya Paris’teki entegrasyon Osmanlı mülkünde sökmüş mü, bakalım?  Üslup çabaları çoğu kez “kubbeli, ojiv kemerli, saçaklı ve çini panolu” bir akım ve “mimarlığımızda  geç kalmış bir Türk revival” denemesi [7]  tanımlarıyla  güdükleştirilmeye çalışılsalar da, Batıdan aldıkları eğitimin sonucu olarak edindikleri yabancı kökenli bilgi ve değerler sistemi ile Türkiye geleceğini ve koşullarını uzlaştırmak gibi güç bir durumda kaldıkları düşünülmeli. “Bizdenliği” sağlam temellere oturulamamış, bu eklektik çabalar, sonunda bol miktarda yabancı mimar ithalinin  nedenlerinden sayılarak suçlanmalarına da sebep olmuştur [Özkan, Agm].
Al Sana "ojiv" Kemer !, Peki n'oldu ?
Büyük Postahane, Arka Cephe Pencere Detay
 Evet, farkındayım laf uzadı epey ama, bu da bir blog yazısı nihayetinde. Hobyar Mescidine geliyoruz.  Vlora Han’ın olduğu caddeden, Ankara caddesinde yukarıya doğru  bir parça yüründü mü sağda, köşesi köhne görünüşlü ama vitrini pek şık çerçevelerle dolu gözlükçü bulunan  bir cadde açılır: Aşir Efendi Caddesi [8].  Tam büyük postanenin arka cephesine paralel bu genişçe alana hafta içi günlerde  kırmızı Fargo/DeSoto/Chrysler kamyonet, hamal, bağırış çağırış, küfür kıyamet  ve  kumaş topu yığınları yüzünden biz insanların girmesi pek mümkün değildir. Başka bir yer kalmamış gibi İstanbul’un bu son ve en iyi korunmuş 19. Yüzyıl   bölgesinde nişan bohçası, tüylü metres terliği, nişan  tuvaletleri için kumaş toptancılığı yapılır  sabahtan akşama, haftanın beş günü… İş bu caddenin ortalarına doğru ve tam postanenin arkasındadır bizim Mescid.
Fatih Belediye Başkanlığını yapının duvarında yer alan  ve sayfaları yıpranmış eski kitap aromalı plaketine göre (üstünde, adını gösterir plaketin tam ortasından doğal gaz borusu iniyor aşağıya doğru, dolayısıyla  okumak  o kadar da kolay değil!) Yapının aslı 1473 yılında yapılmış, anlaşılan ilerleyen yıllarda da tümüyle harap olmuş. Yeni postane inşaatı  (1905-1909) sırasında da  Vedat  ve Mimar Muzaffer Bey’ler [9]  tarafından yeniden yapılmış.
Osmanlı Neoklasizmi ile  inşa edilen bu yapının eski yapı ile hiçbir benzerliği yok doğal olarak. Dikkat çekici olan, egzotik, oryantalist ve  klasik Osmanlı yapı  detaylarının, yenilikler üretmeye açık  akademik bir klasisizmle yeniden üretilmesi.  Bunun da baş dönmesi, mide bulantısına neden olmayacak tarzda kotarılmış oluşu.  
Ampir tarza göndermeler yapan çatı formu, Osmanlı klasik saçak dikmeleri, mukarnaslar ve dış cephedeki çinileri, Arap, Hint Mimarisi kokulu minaresi ile ilginç,  zengin ve özenli  bir yapı. Bütün bu eklektik form ve biçim yakışıklığına tek uymayan, yapının doğu bölümüne 1987’de yapılmış ek! Açık renk ahşap kapısı, acemice saçak-dikme tekrarı ile yapının zarafetini bozmaya and içmiş bir görünümü var.  Moraliniz bozulmasın diye fotoğrafını basmayacağım.

Mimar Kemalettin Bey’in Kamer Hatun, Yeşilköy, Bostancı, Bebek  camilerinin  aksine, Hobyar Mescidi Vedat Bey’in projelendirdiği tek cami.  Halen rahatsız edilmeden (yapılan o eki, o eke çakılı “plaketi”, o ekin duvarından inen doğal gaz borusunu saymazsak) durup dururken, gidip keyfine varmakta yarar var.

Nur içinde yat Vedat Bey.
BvP

Edited by Miki

Fotograflar: BvP
…………………………….

[1] Bu IV. Vakıf Hanı  İstanbul'a beyaz bir atla girme heveslisi Mareşal Franchet d'Espérey'nam pezevenk'te  pek beğenmiş olmalı ki,  İstanbul'un işgali sırasınca Fransız Kuvvetlerince karargah olarak kullanılıyor.

[2] Raimondo d'Aronco' tarafından tasarlanan bu muazzam apartmanın sahibi Bay Botter II. Abülhamid  Han Hazretleri Efendimizin hususi terzisi! Ne kadar süre ile hükümdar’a o sıkıcı siyah paltoları dikti bilmiyorum ama,  ısmarlama elbise işinde -en azından- bir zamanlar iyi para  olduğunu söylüyor yapının her tarafı.
 [3] Vedat Bey’in eğitimi gerçekten pek fena... Galatasaray Lisesi’nin ikinci sınıfından Paris’e gider, “Ecole Monge”den sonra “Academie Julien”de resim, “Ecole Centrale”de mühendislik okur.  Yüzlerce kişinin katıldığı yarışma Sınavını kazanıp “Ecole National de Beaux Arts”a seçilen dokuz kişi arasında yer alır. Mimarlık öğrenimini tamamladıktan sonra Roma Ödülü’ne (Prix de Rome)  çalışmak ister ama yabancı olduğu için kendisine izin verilmez.  Hocasının Fransız Cumhurbaşkanı’na başvurması sonucu izin alınır ve buradaki çalışması sonucu kazandığı “Legion d’honeur” nişanı kendisine sonraları yurda döndükten sonra verilir.
 [4] ÖZKAN, Süha: Mimar Vedat Tek. Mimarlık . Sayı 11-12. S. 45-51 Aralık 1973.

 [5] Geç dönem Osmanlı Mimarlığının bu çok karakteristik ve görkemli örneği hem Posta ve Telgraf Nezareti’nin yönetim merkezi hem de, merkez postane olarak tasarlanmıştır. Yapının biçimlenişinde bu ikili programın etkilerini görmek mümkün.  Detaylara gösterilen önem ve  ileri bir yapı teknolojisi ile (putrelli döşemeleri, orta holü örten strüktür, merkezi ısıtma ve havalandırma sistemleri)  yapılmış göz alıcı bir yapıdır. Genişçe yazmak pek anlamlı değil, hakkında epey malumat var. Bakalım o ne zaman otel olacak!
[6] Seçkin demişken...Unutmayalım;  Vedat Beyimizin babası Giritli Sırrı Paşa, Annesi Leyla Saz Hanım!  Kız kardeşi Piyanist Nezihe Beler. Yusuf Razi Demirel’den başka elektrik Mühendisi bir erkek kardeşi daha var.

[7] Zeki Sayar’ın Mimarlık Dergisinin “Mimarlığımız 1923-1950” araştırmasına verdiği cevaptan alıntı. “Milli karakteri ifade eden mimari üslup için düşünülen temel özellikler neler idi?” Mimarlığımız 1923-1950.  Mimarlık. Sayı 2. S.19-62 1973.
Cumhuriyetin Ellinci yıl hazırlıkları kapsamında Cumhuriyet Döneminin başından beri mimarlık alanında teorik ve uygulamaya dönük girişimlere katılmış kişilerin görüşlerini, değerlendirmelerini herhangi bir yorum yapmadan yansıtmaya yönelik bu araştırma muhtemelen halen konu ile ilgili en zengin makale.

Görüşleri istenen Zeki Sayar, H. Kemali Söylemezoğlu, Behçet Ünsal, Rebii Gorbon, Naci Meltem, S. Sonad, S.H. Eldem, Leman Tomsu, Şevki Balmumcu, Bedri Tümay, Şekip Akalın, Mahmut Bilen’den Sadece Sayar, Söylemezoğlu, Gorbon, Ünsal, Sonad, Meltem cevap vermiş.

[8] Yok, o mimar değil, bir din görevlisi:  18. Yüzyılda yaşamış ve  adına kurduğu kütüphane ile meşhur Şeyhüislam Reiszade Mustafa Aşir Efendi.


[9] Ağabey Yusuf Razi Demirbel’in öğrencisi olan  Mimar Muzaffer, Vedat Bey’in bürosunda çalışmaya başlıyor. Çeşitli projelerde, özellikle de Büyük Postane işinde yardımcı mimar.  En önemli eseri de,  proje yarışmasını kazanıp projelendirdiği Hürriyet Şehitleri Anıtı.


Ağustos 28, 2012

Galata Rıhtımındaki O Üç Yapı



En Solda  Merkez Rıhtım Han, Ortada Karaköy Yolcu Salonu, Sağda Çinili Rıhtım Han. 23 Ramazan 1433
Miki ve MKD kısa bir süreliğine yazlık olayına girdiler. Olduk mu sana “yaz bekarı”... Fırsattan istifade ben de her orta yaşlı, sağlıklı yaz bekarı ne yaparsa onu yapayım dedim. Bizim de tutkularımız, şeyimiz var. Eh, sağlığım, gücüm kuvvetim yerinde, param da var. Ben de farklı helecanlar yaşamak istiyorum… Mesela ne zamandır Karaköy’den başlayarak, Eminönü tarikiyle belki daha yukarılara tırmanıp ortalığı kolaçan etmek, Karaköy Meydanına yaptığı binanın üzerinde “G. MONGERI, ARCHITECHE” yazısı halen duruyor mu falan bakmak istiyorum. Bu amaçla 23 Ramazan 1433[1] sabahı bindim Kadıköyünden vapura, ver elini Karaköy. Yolda denizden Ayasofya’ya da bakmayı, 1475 yıldır orada durup duran şu muhterem ve muhteşem yapıda parmağı olan bizim hemşeriler Aydın’lıyı da, Milet’liyi de her zamanki gibi iyilikle anmayı ihmal etmedim elbette.
 
Yeryüzünde Var mı Böylesi ?

Vapur hemen ulaşıyor karşı kıyıya ve arkalarındaki kargaşaya rağmen hemencecik dikkati çeken üç yapının denizden seyri pek güzel. 19. Yüzyılın sonunda yapılan Galata Rıhtımına ilk gemi 1895’de yanaşınca ekmeklerinden olacaklarına inanan kayıkçı taifesi zorlu bir nümayiş yapmış. Bir tanecik, skindirik geminin hayatlarını allak bullak edeceğini, ekmeklerini ellerinden alacağını görmüşler. Tabii o zamandan bugüne köprü altından çook sular akmış ve artık şanslıysanız, ancak önlerine duvar dibine bırakılmış bok gibi kat kat yolcu gemileri sıvaşmamışsa, bu yapıların, özellikle de Karaköy Yolcu Salonu’nun keyfine varabilirsiniz. Hatta, varınız. 

Kat Kat, Böyle Rakı Bardağı Gibi...
Yurtdışına çıkışların, girişlerin deniz yolu ile yapıldığı kırklı ellili yılların yıldız kapısı (sıtargeyt), deniz tarafından çıkışın başka dünyalara atılış anlamına geldiği bu hafifçe eskimiş güzel yapının üst katında bin dokuz yüz seksenlerde, hatta doksanlara kadar, biz ölümlülerin de gidebildiği; inanılmaz bir manzara, sıradan bir mutfak ve kalın eskice masa örtülerini küçük gümüş fırçalar, faraşlarla temizleyen yaşlı garsonlarla mücehhez bir yer, “Liman Lokantası” vardı.
 
Her şeyin, ama her şeyin ilk yapıldığı dönemden kalmış olduğunu hatırlıyorum. Vestiyerde silindir şapkaların konulabileceği bölümler filan vardı. Meşhur ama kendi halinde, Ankaradaki Gar Lokantası benzeri köhne bir yerdi işte. Daha sonra, işletme guruları işe burnunu soktu ve yeni kent burjuvazisinin insana pis pis küfretme lüzumunu hissettiren o züppelik standartlarında yenileyip işletmeye soyundular. Biz ayak takımı da aldık üçün birini [2] 

Aynı kıyı üzerinde biraz ötede sanatın, hem de modern olanın beline vurulan antrepolarda da pahalı yemekler, kocaman ve zarif ve pahalı şarap bardaklarından yudumlanan kırmız şarap eşliğinde benzer bir manzarayı tarassut olası. Adamlar hiç olmazsa gümrük ambarı içinde değil, yolcu salonunu üstünde geçiriyor. Bir ye, bin şükret. 
Çok ciddiye alınan bu yapı için 1936’da Ticaret Bakanlığı ve İstanbul Liman Müdürlüğü tarafından açılan mimari yarışmaya 21 proje katılır fakat, zamanın İstanbul Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ başkanlığında ve Yunus Nadi, Reşit Satvet Atabinen, G.S.A. Hocalarından Bruno Taut gibi tanınmış isimlerden oluşan jüri, nedense anlamlı ve kesin bir sonuca varamaz. Mimar Seyfi Arkan ve Mimar Rebii Gorbon ile birlikte, Arkitekt Dergisi’nin tuhaf bir şekilde isminden bahsetmeye gerek görmediği “Bir de Budapeşteli mimarın eseri” birinciliğe, dört proje de ikinciliğe layık görülür. 2.500 ve 1.000 tl. lik ödüllerin de derece alan proje sahipleri arasında paylaştırılmış olduklarının söylemeye gerek yok.
 
Biraz Sıkıcı Hakkaten.
Ama, Hayatta ne Değil ki?
Jürinin ve projelerin seçimi, sonuçların açıklanması epey sıkıntılı olmuş olmalı ki, Arkitekt Dergisi Türk Mimarlar Cemiyeti tarafından Jüriye dahil edilmek istenen iki mimara “Liman Direktörlüğü”nün itirazından dem vurup, “Gerek teknik komisyonun raporu ve gerek jüri heyeti raporunun neşrine muvaffak olamadığımız için seçimin bu surette yapılmasına hangi saiklerin sebep olduğu malum değildir. Liman Direktörlüğüne jüri heyeti raporunun neşri için tarafımızdan müteaddit defalar müracaat edildiği halde raporun neşrine müsaade edilmemiştir” diyerek dönemin sahte nezaketine yakışmayan bir tarzda  alenen posta koyuyor [3].
Mevcut yapı gerçekten de zarif kulesi, ustalıklı oranlara sahip ferah deniz ve sıkıcı arka cepheleri ile, Rebii Gorbon’un “Yalı Rumuzlu” projesine hiç benzemiyor. Yarışmaya sunulan diğer projelere de…

Ama sonuç çok daha güzel bence. Uygulama projelerinin kime çizdirildiği, nasıl bir tasarım süreci yaşandığı konusunda net bir bilgiye, yazılı bir kaynağa ulaşamadım, ancak “konunun uzmanı” internet sitelerinde nedense yapının mimarı, tasarım ekibinin başındaki kişi olarak Rebii Gorbon gösteriliyor [4]. 
Rebii Gorbon Projesi
Uygulama projeleri yarışma sonucunda elde edilenlerin ışığında geliştirilerek ona çizdirilmiş olabilir gerçekten. Boyut Yayınları’nın Mimarlık ve Kent Dizisi’nden İstanbul'un 1900-1950 arası yapılarını konu alan rehberinde de bunu doğrular bilgiler var. Tasarım süreci sonundaki ürünün yarışma projelerinden fikir ve detay anlamında epey değişiklik gösterdiği ve 1940’larda hayata geçirildiği yazıyor. Müellif olarak Rebii Gorbon ve “Débés” isimli bir mimar gösteriliyor. Bu “Débés” bey’in kim olduğuna dair bilgi sahibi değilim. Arkitektin o esrarengiz "Bir de Budapeşte'li Mimar"ı olabilir mi acaba?  Fakat Seyfi Arkan'ın adı nedense bu yapı ile ilgili olarak geçmiyor hiç.

İstanbul’da maalesef erken dönem Cumhuriyet mimarlığına ait fazla kamu yapısı yok [5]. O dönemde hız ve kaynaklar doğal olarak yeni Başkent Ankara’ya ve ülkenin diğer bölgelerine yönlendirilmiş. Ancak, yeni cumhuriyetin Dünyaya açılan kapısı olarak düşünülmüş bu yapı dönemsel özellikleri ve özeni ile göz alıcı.  Ne müelliflerinin ne de inşa tarihinin tam biliniyor olmasındaki sefalet  bu gerçeği değiştirmiyor.  
 
Çinili Rıhtım Han Arka Cephe
Merkez Rıhtım Han Arka Cephe
Hemen yanında, deniz tarafından bakılınca sağdaki yapı, halen İstanbul Gümrükler Baş Müdürlüğü olarak kullanılan, cephesi toprak tonları – ağırlıklı olarak sarı – piramidal, daire ve eşkenar dörtgen fayans çıkıntılarla bezeli Çinili Han. Beş katlı olarak yapıldığı, sonradan bir kat daha eklendiği belli. Pervititch’in Aralık 1927 tarihli haritasında da adı “CHINILI RICHTIME HAN” olarak geçiyor. Bunca yıldır adında falan bir değişiklik yapılmamış olması çok tuhaf tabii. Ama asıl tuhaf olan, yapıdaki bu çevredeki binaların hiç birine benzememe isteği. İyi de değişik olmak adına ne yapılabilir ki? Han yapıyorsun altı üstü. Yüzeyi süsleyeceksin işte. Yola bakan cephesi o kadar olmasa bile deniz cephesi nasıl bilemiyorum ama göz alıcı. Neogotik desem değil, neoklasik desem; iyon başlığı altındaki akantus yaprağını andıran kıvrımlar, süsler uzun süre izlendiğinde bulantı yapabilir. Mustafa Cezar’ın yerinde bir saptaması ile, Eklektisizmin terk edilmek üzere olduğu bir dönemde orijinal olma çabası içinde ortaya konmuş eklektik bir yapı [6].
 
İnmeye yakın yaşanan harala gürelenin ortasında bir yandan fotoğraf çekmeye, bir yandan da bakmaya çalışıyorum. Üç yapının da deniz cepheleri vurgulu.. Soldaki, Türkiye Denizcilik İşletmelerine ait yapı sindirime daha bir müsait ve aynı haritadaki adıyla, “MERKEZ RICHTIME HAN”ın işi daha zor. Bir tarafı Rıhtım caddesine açık ve uzunca bir mesafe boyunca izlenebildiğinden, deniz tarafı kadar özenle vurgulanmak zorunda.. Benzer fayans süsleme elemanları bu defa mavi renkli olarak daha usturuplu ve Çinili Han’ın aksine, arka ve yan cepheleri de güzel, incelikli tasarlanmış. Cephelerindeki üç kat yükseklikteki sütunçeler, pencere önlerindeki balkonumsu çıkıntıları, düz ve eğimli çizgilerin bir arada ağırbaşlılıkla kullanışı ile gayet güzel. Yazın kullanılan mavi renkteki tentelerin bile, binaya yakışan hoş bir dokunuş olduğunu düşünüyorum.
 

Merkez Rıhtım Han
Arka Cephe Ayrıntı
Bir "dünya kenti"nin kıyısında, 21. Yüzyıl başlarında gerçekleşen lodos fırtınasının teker meker sulara gömdüğü iskelenin yerine yapılan oynak gecekondu iskeleyi bir çırpıda geçip, köprüye doğru seyirtiyorum. Hemen başında ilginç bir başka yapı var: Ziraat Bankası Karaköy Şubesinin ve Diğer idari birimlerinin yer aldığı bu yapı üslup ve biçimsel özellikleri ile diğerlerinden ayrılan tuhaf, ilginç bir bina. Üzerinde daha dikkatli durmayı hak ediyor.
Ondan ve civardaki diğer yapılardan daha sonra söz edeceğim.



 


  


Edited By Miki, Fotoğraflar BvP, Yarışmaya ait maket fotoğrafı: Yazıda bahsi geçen, 1937 tarihli  Arkitekt Dergisi.
.............

 
[1]  Yani, 30 Temmuz 1427 Rumi veya 11 Ağustos 2012 Miladi.

[2]  Hayatları, Mesela Milano – Mardin – New York üçgeninde geçerken arada bir İstanbul’da soluklanan bu çok paralı çok rafine modacılar, moda fotoğrafçıları, içmimarlar, (pardon, reklamcıları unutuyordum az daha) ne idüğü belirsiz çok zengin çok genç, çok güzel/bakımlı karılar, 3. Kuşak sanayiciler, onların ne idüğü belirsiz çok zengin, çok çok genç, güzel/bakımlı karıları, vs, vs., kentin gerçekten ilginç güzel mekanlarına ince zevklerini ve paralarını kesif şekilde pompalayarak atmosferi kendileri için yaşanabilir hale getiriyorlar. Beyoğlu çevresinde, şimdilerde Altıncı Daire’nin oraya kadar uzanan ve menüleri ithal biralar, deniz taraklı penne tabakları, keçi peynirli salatalarla dolu sayısız çok şirin “cafe”, çok şık “brasserié” yi, Cihangir’i, Doğan Apartmanı civarını ve bir parça aşağıların değişen sosyal coğrafyasını bi gözünüzün önüne getirin: Sonuç kötü mü? Belki hayır, ama bence kentin bir bölümünün bu şekilde yabancılaştırılıp, bütünden kopartılması yetmiş ve seksenlerde yaşanan kırsallaşma süreci kadar berbat bir iş. Lümpen burjuvazinin yerini dilettant burjuvazi alıyor. Yerleşemiş, oturmamışlık duygusu olduğu yerde duruyor. Aktörler (o da bir parça haaaa, kazıyalım bakalım bu insanların dibini ufaktan, bakalım neler çıkar?) değişiyor, o kadar. Şimdilerde kanaat önderlerinin kaygısı Büyükada’da midye tava ve bira keyfi yapılacak yerlerin Ortadoğu ülkelerinden gelen çarşaf ve Ipad donatılı yaratıklar yüzünden ucuz hediyelik eşya dükkanlarına dönüşmesi. Eh, Beyoğlu civarında bol turşulu tombik döner yiyip, taze portakal suyu içilebilecek büfe kalmasın, her yer mürekkebinde pişmiş bebek sübye ve suşi satsın, asıl o zaman çok pis küfredeceğim kafe sahibi şu işsiz güçsüz karılara ve kanaat önderlerine.

[3]  Arkitekt : Mimarlık, Şehircilik ve Süsleme Sanatları Dergisi Cilt: 1937 Sayı: 1937-02 (74) Sayfa: 41-56

[4]  Bu sitelerden biri konunun o kadar uzmanı ki hakkaten, Yarının işveren bölümünü “Bilinmiyor” olarak doldurmayı tercih etmiş! Ulan, İstanbul Limanı'na Yolcu Salonu yapılıyor, İşvereni Türkiye Jokey Klübü falan olabilir mi? Liman İşletmesi ve onun bağlı bulunduğu bakanlık olacak işte.

[5] Aslında, o kadar dağil galiba: İlk ağızda Robert Mallet Stevens'in Mecidiyeköy'deki Likör Fabrikası, Seyfi Arkan'ın Florya'daki Cumhurbaşkanlığı Deniz Köşkü, Arif Hikmet Holtay'ın İstanbul Üniversitesi Gözlemevi, Georges Débes'in Fındıklı'daki Namık Kemal İlköğretim Okulu (Düzeltme için Sn Zafer Akay'a teşekkür ederim. Yorumları okumakta fayda var), Rüknettin Güney'in Kadıköy Halkevi sayılabilir.

[6]  Cezar, Mustafa. XIX. YÜZYIL BEYOĞLUSU. Ak Yayınları Kültür ve Sanat Kitapları:55 Yeni Dizi 9/1991. İstanbul 1991.





Temmuz 30, 2012

MKD

 Teşekkür ederim Bay MKD

Temmuz 21, 2012

Mimar Sinan Camii Ataşehir, 1433 Ramazan




"Fakat bu yakada böyle bir cuma camisi, bir 'selatin camii' mevcut değildi."...Arzu ettik ki, bu yakada da birkaç tane selatin cami, cuma camisi olması lazım"

R. Tayyip Erdoğan,  1433  Ramazan 1




25 Mayıs 2011 - 19 Temmuz 2012 arasında  çekilmiş, yapım aşamalarına ait 36 adet fotograf.
BvP.