Emsallerine faiktir

Kasım 12, 2010

Chicago ve Yapılar I

 
Kentin Merkezine Kuzeyden Bakış | 2007
  
Kocaman gölün kıyısındaki rüzgarlı düzlüğe ancak 1833’de kurulmuş bu gençten kent, [1] ticaretten kazandığı inanılmaz miktardaki parayı Barok Roma ile boy ölçüşebilecek çeşitlilik ve görkemde bir mimariye dönüştürmeye harcamış. Adına “Çağdaş Tasarım” denebilecek ne varsa bu kentte ve para babaları tarafında yapılmış/yaptırılmış olması öğrenciliğimde bana hep biraz basitlik, görgüsüzlük, biraz da dandiklik çağrıştırırdı. Taa ki…Gidip, ebemin Chicago’sunu görene kadar. 

Orman Mühendisleri Odası | Ankara | 2009 
 
Öyle ya, tasarladığı caminin akustiğini kubbesinin altında nargile içerek inceleyen mimarlar yetiştirmiş bir ülkenin vatandaşıydım ben, boru mu?. Yetiştiğim topraklarda yaklaşık üç bin yıldır eli yüzü düzgün, görkemli, zarif, yenilikçi binaların sahibi devlet, kral, padişah, bok püsürdü. Ama, yüksek standart her zaman garanti değildi elbette. İşverenin Dış İşleri Bakanlığı veya “Orman Mühendisleri Odası” olması işleri bazen çıkmaza sokabilirdi.
Üstelik, “Chicago Okulu” denen şeyin kaba bir ticari stil olduğu ve “rafine” edilmesi gerektiğini 1920’lerde pek çok –nedense- Avrupalı mimarlık eleştirmeni söylemişti. Ama sonraları, toplumun kendini anlatım yöntemlerinden biri olarak ele alındığında mimari tarzın bir yaşam biçimi göstergesi olabileceği, o tarzın da “demokrasi” olduğunu anladılar. “Halkın sanatı”, “demokratik mimari”, vs. Ben anlamadım. Çünkü bizim buralarda demokrasinin kendine hayrı yoktu pek. Nerde kaldı mimari filan üretecek…

Dediğim gibi; başlarda pek az kişi Chicago’da üretilenin önemini fark etmiş. Temel ilgisi para kazanma uğraşı olan kent sakinlerinin Avrupalı, hatta Amerikalı aristokratları sinir eden bir yanları da var. Bu hıyar estetisyenler para ve sanat arasındaki ilişkiyi ancak negatif olarak kurabiliyorlar. Aslında olan bitenin hazırlayıcısı inanılmaz miktarda para, bu parayı harcamaya istekli katlı mağaza sahipleri, yetenekli mühendisler (duvarların mekan bölümleme ve tanımlama amaçlı kullanılıp, yükün demir bir iskelet tarafından taşındığı, kazanılan boşlukların ve alan bölümleme kolaylığının ustaca kullanıldığı ilk yapı, büyük yapı ağırlıklarını çürük zeminlerde taşıyabilecek temel yöntemleri, asansör teknolojisi bu kentteki mühendisler tarafından geliştiriliyor),  hep söylendiği gibi kenti topyekün yeniden inşaya olanak veren büyük yangın veya 1875’den 1960’a kadar burada üreten çok yetenekli mimarlar değil ve fakat, belki Louis H. Sullivan adlı tek bir zatın dehası. Tasarladıklarının temelinde “fonksiyonalizm” denen şey var[2]. Fonksiyonel formun ruhu da; strüktürün, yapının üretim amacını yansıtıyor olması...Her yapı bir ruha sahip ve bu ruh da saygı hak ediyor. Yani o kadar basit değil bu işler. Sinir olmanın alemi yok. [3]

 Crown Hall - IIT Kampüsü | 1955 |  Mies van der Rohe
Kentteki yüksek bina fetişizmini salak gibi, yer azlığına veya ticari parsellerin aşırı değerli olmasına bağlamak da anlamsız, rahat olun. Okunabilecek olan; göğe yükselen çok katlı binaların yüksek perdeden azameti. Para ve gücün yüzünüze tükürüyor olması. Fakat bir açıdan bu “düşey süreklilik” halini insanla benzeşik, hatta insansı bir imge olarak da okumak olası. [4] İki ayağı üzerinde durabilen, kendine güveni tam, eski dünya ve yapı anlayışı ile hesabı görmeye hazır bir kimlik. Her santimin gurur dolu olduğu; mutlak, basit formlardan oluşturulmuş, bezemesiz bir yapı karakteri. [5]

  Bu ikinci ilk bakışta elbette daha kapsamlı ve entelektüel. Ama her şeyi açıklayamıyor. Yapılara bakıldığında sezilen çok daha temel bir durum: dikey ile yatay arasındaki gerilim aslında. Bazen yapının ruhu yatayda saklı. Illinois Institute of Technology (IIT) yapıları gibi. Bilinçli yataylığın yatay çizgilerin akışkanlık, süreklilikle ilgisi ve bunun insana verdiği dinginlik “insansılık” yadsınabilir şeyler değil. [6]

Modern mimarlık tarihi açısından çok önemli bu kenti dolduran yapılar her zaman çok “insancıl”mışlar gibi görünmese de yeni bir yaşam tarzının – para ve teknolojiye dayalı yeni toplumun – etkileyici göstergeleri. Özellikle ilgimi çekenler, düşündüğümün aksine klasik Chicago Okulu yapıları olmadı (ama onlardan da etkilenmemek olanaksız. Çoğu halen ayakta, koruma altında ve hepsinden önemlisi kullanılıyor). Daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen modern mimari ve plastik sihirbazlıklara “bakmak”la geçti vakit.
 
"Flamingo" | 1974 | Alexander Calder

"Cloud Gate" | 2004 | Anish Kapoor 


Bazıları yazının II. Bölümünde.

Maalesef tam ve istediğim gibi bir liste değil bu. 1950 sonrası yapıların ciddi bir bölümü eksik, öncesini halen ayıklayamadım bile. Fakat genişletme konusunda azm içerisindeyim.Yapılardan bahsederken mimari jargondan kaçındım. Çoğu mimar için bile anlaşılabilir olduğu konusunda ciddi şüphelerim var. Ama o abuk sabuk cümleler şık duruyor hakkaten.

Saygılar Sunarım.

BvP
Fotograflar:
Chicago 2007.   BvP
Orman Mühendisleri Odası, Ankara. 2009. BvP
Edited By Miki
.............................................
[1] Cennet yurdumda bu tarihten tam 200 yıl önce, 1633’de Sultan IV. Murat Han Hz. Tütün ve alkol yasağı koyuyor. Kendisinin de aşırı alkol tüketiminden gittiği söylenir hep.

[2] Genel olarak bu işlerden anlıyor geçinen entelektüellerin ağızlarına sakız “form follows function” veya özel olarak, mimarlık öğrencileri tarafından “fooorm fallovz fannkşın” şeklinde halisane Amerikancayla telaffuz edilen vecizenin sahibi bu zat. Hoş, sonradan onun da boku çıkıyor ya.

Başka bir vecize: “Ben böyle sanatın içine tükürürüm”. Yok, bunu söyleyen başka. Orta Anadolu’dan bir.. Bir canlı.

[3] 1896 tarihli Louis H. Sullivan’ın yazısı. İlginizi çekiyorsa bi bakın.


[4] Bu analoji ve devamı için ayrıca: SCULLY, Vincent. Modern Mimari. Türkçesi: BATUR, Selçuk. İTÜ Mimarlık Fakültesi, İstanbul 1972: (S. 12-13)

[5] Yine kentin paralıları veya devlet tarafından ısmarlanan, çoğu neoklasik izler taşıyan ve  kentin ilk döneminde inşa edilen sosyal işlevli binaları buraya sokmayın.

[6] Yataylığın Amerika’nın bu bölgesinde (Orta Batı’da) doğmuş, yaşamış ve üretmiş sanatçılar arasında özel bir önemi ve ağırlığı var. Yatay düzlemlerin ağırlığı ve mimariye yansıması için Frank L. Wright’ın yapıları –belki de uç ama- kıllı ve önemli bir örnek.

4 yorum:

Korhan dedi ki...

2-kendisiyle ilgili sonradan yapılan araştırmalara göre hastalığı bir bitki türü zehirlenmesi belirtilerini gösteriyormuş. Kıydılar koç gibi adama diycem ama pek de matah biri sayılmazmış sanki ha?

Baron von Plastik dedi ki...

Ne kadar şaşırtıcı değil mi? Zehirlenmek esasen vaka-i adiye. Daha iyileri var: Hamamda karı peşinde koşarken,kafası yapılmak suretiyle "rahmetli" olan. Culüs töreninde havuza atlayan...

Korhan dedi ki...

O hamamcı kim dede onu duymamıştım? Bu arada görüşemiyoruz özledim, öperim mübarek ellerinden :)

Baron von Plastik dedi ki...

Valla ben de özledim. Hava Müzesi gezisi hala gündemde mi ? Yoksa, Nişantasındaki trendi butikler olsun kafeler olsun, onları mı ziyaret edecektik?

Mevzubahs olan zat SULTAN II. Selim.

Aydınlatayım yiğenim:

"..bir müddet sonra,hamamın (huzur hamamı) yeni yapılan iç kısmı bittiğinden, duvarları henüz kurumamış iken, Selim hamama girdi ve sıhhı bir ihtiyat olmak üzere bir şişe Kıbrıs şarabını da birden boşalttı. Lakin bu şarabın keyfi yürüyüşüne tesir ettiğinden, hamamın buharı ile islanmış mermerlerin üzerine kayarak düştü. Şiddettli bir hummaya tutulup, onbir gün sonra vefat etti (27 şa'ban 982) Utanç verici sefahatıyle Osmanlı tahtını en ziyade lekeleyen padişahların biri olan bu i'tidalsiz hükümdarın neticesi işte budur"

Almanca aslı ve Fransızca tercümesi ile karşılaştırılarak, Mehmed Ata Bey'İn tercümesi esas alınarak yayına Mümin Çelik ve Erol Kılıç Tarafından hazırlanmıştır.

Baron Joseph von Hammer Purgstall
Osmanlı Devleti Tarihi Cild:vı
Üçdal Neşriyat, 1984