Emsallerine faiktir

Ocak 30, 2011

Hain Pusu Kurulup Telef Olan Seviyeli Baklavamız


ATO Başkanı Aygün:
"Baklava Türklerindir"

Akıl ibresi sıfıra yakın seyreden zihinlere seslenen onlarca televizyon kanalının haber iletim biçimlerinde pek çok salaklık ve yavşaklık var. “Bakın ekranlara nasıl yansıdı” klişelerinden başlarsam işin sonu nereye varır bilemediğimden, bunların en içimi acıtanı ile sınırlı bir çift laf edeyim.

Ölümlü kazalarda homo sapiens için kullanılan hayatını kaybetmek deyimi iş hayvanlara [1] gelince “telef” olmaya dönüşüyor. Ancak bu coğrafyada rastlanabilecek ve fakat "dünya başkenti" metropolun işlek otoyollarından birini silip süpüren sel baskınında boğulanlar “hayatını kaybediyor” da, sele kapılan hayvanlar nedense telef oluyor. Aslında tanımı gereği; boş yere, pisi pisine ölen o insanlar veya hastanede hastalıklı kan verilen, açık kanalizasyona düşüp ölen insan evladı da telef olmuş değil mi? Vergi verecek, askere gidecek, üreyip en az üç çocuk yapabilecekken, benzer bir boşu boşuna harcanmışlık, bir “zayi” [2]  yok mu?

Televizyon ve radyo haberlerini yazanların da, okuyanların da bunları düşünmeye vakti yok elbette. Her şey o kadar hızlı olup bitiyor, tüketiliyor ki, neden söz ediliyorsa çarçabuk hazmedilir ve bir o kadar da anlamsız olmalı. İşler yoğun. Her akşam arada tek kaş kaldırılıp, boydan büyük laflarla yığın bilincine masaj yapılması lazım. Masaj için götten uluorta uydurulmuş (göt deyince, aslında zihne yapılan lavman demek daha doğru galiba)bu söz kalıplarının bazıları öylesine tuhaf ki, karşıtlarını bulup koymak, anlamlı cümlelerde kullanmak normal algı için imkansız. Hadi yeri gelmişken onlardan da ikisini deyivereyim.

“Hain Pusu”: Doğası gereği kötü niyet taşıyan pusu kurma işinin iyi niyetlisi olabilir mi?

“Seviyeli İlişki”: Bir ilişkide seviyenin skalası ne olabilir? Geceleri yatağa girerken; “siz buyurun”, “yok hayır rica ederim”, “müsaade buyurursanız çok fena geleceğim” mi diyor “ilişki”nin kahramanları seviye adına?  "Bi koydum kulakları oynadı" metinli seviyesiz ilişkiler de bol miktarda yaşanıyor olmalı da, bir tanesini bile haberleyemedi daha şu lavmancı takımı.

Lakin ben size bir haber örneği verebilirim. Seviyeli mi, seviyesiz mi siz karar verin: Alışveriş merkezinde hazırlanan baklavanın yufkası arasından gösterilen Türk Bayrağı… Şanlı bayrağımızın yufka ardında bile olsa bu şekilde gözlerimizi kamaştırışının bir manası var helbet: O hain Yunan gavurları öz be öz baklavamızı sahiplenmeye çalışmışlar da ondan. Ammma, ustalarımız Zorro’nun kötülerin kıçına kırbaçla “Z” harfi nakşedişi misali tepsideki baklavayı Şanlı Ay-yıldızımız şeklinde kesmek suretiyle, o yavşaklara ağızlarının paylarını vermişler. (“Ulan keşke içten yanmalı motoru icat edeydik de, böyle cansiperane çabayı onu korumaya göstereydik” diye düşünmeden edemiyor benim küçücük akıl. Fakat yüce Rabbim bize cacığı, baklavayı, şiş kebabı, döneri icat etmeyi, dış düşmanlara karşı cansiperane korumayı münasip görmüş.)

Rahat Uyuş Türkiye.

Edited By Miki.



[1] Sarhoş dalyarağın çarptığı kamyonetin arkasında çaresizce savrularak ölen ineği, yolda ezilen tavukları “telef” ediyoruz. Boş yere ve yararsızca ölüyorlar yani. Ama yemek için öldürdüğümüz hayvanlar ”kesiliyor”. Ateşli silahlarla vurulan, sonra da boktan araçların ön kaputlarına bağlanarak diğer homo sapienslere sergilenen yaban domuzları “avlanıyor”. Yaşlandığı için veterinerin iğne ile zehirleyip öldürdüğü evcil hayvanlarımız “uyutuluyor” (Burada sıkça kullanılan“vefat” fiiline yakın bir bir örtbas etme hali var). Küçücük aklımızla, formunu ürkütücü bulup yok ettiğimiz yılanlar için ise bu fiillerin en basiti, dolambaçsızını kullanıyoruz: “Öldürmek”… E ölüm Allahın emri zaten. Tüm bu kıvırtmaya ne gerek var?

[2] Telef: 1. Yok etme, öldürme. 2. Boş yere harcama, yıpratma.
Telefat: 1. Savaş, kaza ve başka sebeplerle uğranılan can kaybı. 2. ask. zaiyat.

Ocak 19, 2011

Ankara Augustus Tapınağı ve RES GESTAE

Gordion [1] kentinde mukim Frigya Kralı Midas nasıl elini sürdüğü her şeyi altına çevirme yeteneğine sahipse; belediyelerin, “belediyecilik” denen algı ve davranış yapısının da, elini sürdüğü her şeyi boka çevirme yeteneğine sahip olduğunu düşünmeye başladım ne zamandır.

Ankara, Ulus’daki Augustus Tapınağını görme teşebbüsümüz bu inancın yerleşmesine biraz daha yardımcı oldu. Önce şu “Tapınak” lafını biraz açayım. “Bilmemne Tapınağı”, “Filanca Kültü”, “Vesta Rahibeleri” falan deyince, aklınıza hemen yarı çıplak, derin yırtmaçlı ve rüzgarda uçuşan şifon elbiseler içinde, şu kadar sene kimseye vermemeye yeminli ve fakat yapacağınız en ufak maymunlukta cariyeniz olmaya hazır yavruların ayin yaptığı mistik mekanlar gelmesin. En azından şimdilerde öyle ortamlar yok! Ama günümüze kalanlar yeterince etkileyici ve güzeldir çoğu zaman…

Yapı birkaç açıdan pek önemli: kolonların ardında esas yapıyı oluşturan kütlenin sağlam kalmışlığı ve ilginç yapısı. Anadolu’daki benzer başka bir tapınağın (Aizanoi Zeus Tapınağı)  plan ve kütle yapısına modellik etmiş oluşu, hepsinden önemlisi: Roma’nın ilk İmparatoru Augustus’un ölümünden önce tamamladığı vasiyetin [2] bir bölümünün  duvarlarındaki varlığı.

Bir nev’i “icraatın içinden” yapmış, bizim doğumu Gaius Octavius Thurinus, öldüğünde adı Gaius Julius Caesar Augustus olan kutlu imparator. "İcraatın İçinden”in tunçtan levhalara Latince kopyası elbette Roma’da Tiber ırmağı kıyısındaki mezar anıtının duvarlarına da konmuş, hatta başka kopyaları çıkartılıp eyaletlere gönderilmişti. Yurttaşlar okusun, hamiyetlerinde gözleri yaşarsın “saeculum aureum” – altın çağ- yaşatan bu zata saygıları, şeyleri artsın diye.

Ama, gel zaman git zaman, bu metal plakaların akıbeti muhtemelen çinko leğenlere, okunmuş gazetelere karşılık değiştirilen mandallar hesabı buharlaşıyor ve kendilerinden bir daha haber alınamıyor (anladınız değil mi şimdi, Batı Anadolu kasabalarının girişindeki o “Hurdacı ve Seyyar Satıcı Giremez” yazılarının niye yazıldığını?). Taaa ki…Kutsal Roma – Cermen İmparatoru ı. Ferdinand’ın Sultan Süleyman’a elçi olarak gönderdiği, ancak asıl görevi Osmanlı mülkü hakkında bilgi ve historiyografik malzeme toparlamak olan Ogier Ghiselin Busbecq [3] adlı uyanık herifin 16. yüzyılda Asia Minor’un, Ancyra adlı yitik kentinde hem Yunanca hem de Latince kopyanın büyük bir bölümünü keşfedişine kadar. Bu keşif o kadar önemli ki, sonraları “Monumentum Ancyranum” desek daha iyi olur diyorlar. Bizim eski eser avcısı önemli bir yöneticinin konutu olduğundan şüphelendiği yapının duvarlarındaki, aralarda boşluklar ve alt bölümler balta ile tahrip edilmiş olsa da çoğu korunmuş yazıtı adamlarına dikkatlice kopya ettiriyor. Bu önemli arkeolojik keşfin haberi yayılınca Avrupa’dan bol miktarda ziyaretçi hem yerinde görmek hem de kopyalarını çıkarmak için koşturuyor (deli bu gavurlar. Bok var sanki, ne olacaksa).Yazıtın kopyalarına –bazı bölümlerine- Uluborlu ve Bergama’daki Augustus tapınaklarında da rastlanıyor. Bergama’daki iki dilli yazılmış olmakla beraber, çok az bir bölümün korunmuş olduğu Uluborlu’daki sadece Yunanca. Daha sonra keşfedilen Pisidia Antiochia’sı (Yalvaç) kazılarında bulunanlarla da yazıtın çok büyük bir bölümü okunabilir hale geliyor [4].

Kiliseye Dönüşüm Sırasında Açılan Pencereler
Tapınak, Romalıların Galatia’yı ele geçirip Ancyra’yı eyalet başkenti yaptıktan sonra gelişen şehrin Frig döneminden beri kutsal sayılan bir tepesinde, Augustus onuruna yaptırılmış. Anadolu’daki önemli İmparator kültü yapılarından. İmparator’a adanmış olmakla beraber aslında, Anadolu geleneğine dayalı ve Kybele kültüne adanmış bir tapınak olarak da inşa edilmiş olabileceği düşünülüyor [5]. Erken Hristiyanlar güzelim yapıyı neşeyle kiliseye çeviriyor. Cella sadece Pronaosdaki güzel, orantılı ve yüksek kapıdan ışık alıyor. Ama bu yeterli bulunmamış ki, güneydoğu duvarına üç tane pencere açmak, opisthodomosla cellayı ayıran duvarı yıkıp ortamı biraz ferahlatmak gerektiğini düşünüyorlar. Çatı, arşitrav, yapıyı kuşatan İon düzenindeki kolon dizisi falan…Tüm bunlardan da bir daha haber alınamıyor. Ankara 15. Yüzyıl başında Türklerin eline geçince onlar da Kuzeybatı duvarına bitişik olarak Hacı Bayram Camii’ni yapıyorlar. Bu duvarın bir bölümü 19. Yüzyılda yıkılmış olsa da, belki caminin yapılması koruma açısından daha iyi oluyor.

Bizim adamın yazıları Latince olarak pronaos duvarlarının iç yüzünde. Yunancası da güneybatı duvarın dış kısmında. Mermer üzerinde, özellikle yazıtın kazındığı bölümlerdeki tahribat (iklimsel etkiler, hava kirliliği, rüzgar, vs.) daha fazla. Taş yüzey, yazıt kazınırken hasara uğrayıp içe doğru doğa etkilerine daha korunmasız hale gelmiş olmalı. [6] Son zamanlarda hem İtalyanların yaptığı çalışmalar hem de Hacı Bayram Camii’ni ve Türbesini ziyarete gelmiş halk heder olmasın nedeniyle yapı oldukça fiyakalı bir uzay kafes sistemi ile emniyete alınmış.



Pronaosdaki kapının sövesi de öyle. Zaten yapıya vebalı muamelesi ediliyor. Beş altı metreden fazla yanaşmak olası değil. Yeminle, ben Batı Anadolu’da olsun, Garbi memleketlerde olsun böyle bir şuur, böyle bir hassasiyet, asar-i atikaya böyle samiymi hissiyyat görmedim arkadaş!

Tapınağın olduğu tarafta pek az insan görüyoruz. Onların da yüzlerinden umursamazlık ve “eh madem geldik buraya kadar, şuraya da bakalım bir, n’olacaksa” okunuyor. Bu bitkin, suni teneffüs cihazına bağlı ve aslında ölüme terk edilmiş yapının duvar komşusu tarafı capcanlı oysa. Büşralar, Merveler neş’e içinde koşturuyorlar. Standart metinlerin hepsinde “15.yüzyıl” sakızı çiğneniyor olsa da, Sırtı Tapınağa dayalı bu güzel cami aslında 17. Yüzyıl, hatta daha geç bir tarihte yapılmış gibi. İlk yapım tarihini gösterir bir kitabesi yok. Onarıma ilişkin bir tane var-mış (hicri 1126) fakat ben dikkat etmedim. On beşinci yüzyıldan kalma bir şey varmış gibi görünmüyor. Tuğla duvarları, kiremit çatısı, duvardaki yeşil renkli güzel kelime-i tevhid'le gerçekten göz alıcı.

Çatılı camiler hoşuma gidiyor. Daha Anadolulu, alçak gönüllü ve sıcak görünüyorlar. Hemen yanda ise Hacı Bayram Veli’nin türbesi var. Bakımlı, ufakça, sekizgen bir yapı bu. Tapınaktan devşirme malzeme kullanıldığı renginden belli. Caminin minaresi bu kütlenin yanında. İki şerefeli ve oldukça yüksek. Günümüz cami mimarlığındaki gibi kaba bir stereotip olarak algılanmadığı dönemlerde, minarenin bu iki özelliği Hacı Bayram Veli’nin ne kadar değer verilmiş, saygı duyulan bir kişi olduğunu gösteriyor.

Dışında ayakkabı çıkarılarak girilen türbenin önü kalabalık. “Türbede Cep Telefonu Kullanılmaz” yazısı sıradan dangalaklığa karşı dıştaki demir kapının üstüne iliştirilmiş. Güzel bir tedbir bu. Belediye hayatın gerçekleri ile yüzleşebiliyor, yeri geldiğinde. Hacı Bayram-ı Veli’ye saygı telefonla konuşmayarak gösterilebilir. Herkes böyle güzel bir minare yapacak diye bir kural yok. Tapınağın tanıtım levhası cami tarafında ve dikine olarak duvara dayalı. Zaten kimsenin de umurunda değil. Augustus’a veya o yapıya saygıya ne gerek var? Cep telefonu ile konuşmasalar yeterli…

"Türbe'de Cep Telefonu Kullanılmaz"
Belediyenin “düzenlediği” bu iki güzel yapının çevresi, inanılır gibi değil. Kötü bir işçilikle destroyer grisi renkte granit kaplı geniş açıklıkta bir gece önce muazzam bir açık hava konseri verilmiş gibi… Ortalık ve duvar köşeleri boş şişeler, naylon torbalar, ve gazete kağıtları dolu. Alanı nerdeyse boydan boya çevreleyen dükkan dizisinde ise esnaf dua kaseti, tespih, seccade, gül suyu ve hac yolunda lazım olabilecek türlü eşyayı satmakla meşgul. Birbiri üstüne yığılı teneke ilan panoları, tükenmez kalem, kaçak tütün, cep defteri, telefon kartı, plastik tarak satıcısı eşraf ve “bay bayan wc, bay sıcak duş” fasiliteleri ile taşra otobüs terminallerini andırıyor bulunduğumuz yer.

Bay-Bayan Yüznumara | Baylara Duş

Semerkand Yolcuları...

Post modern “düzenleme” üçüncü boyutta unutulmamış elbet. Alanı yukardan çevreleyen, “mekanı tanımlayan" kiriş dizileri var. Tabii tümü aynı destroyer grisi granitle kaplı. En azından bazı bölümleri… Kaplamadaki bazı boşlukları aydınlatma elemanları ile bezemeyi tercih etmişler.

Son birkaç bin yıldır en az üç inanç grubu için kutsal bu yerde şimdi çöpler, belediyenin post modern düzenleme anlayışı ve Selçuklu revivalizmi hakim.
 
Her şeyin bu kadar süfli olması gerekiyor muydu diye düşünmeden edemiyorum. Günün geri kalan kısmında Miki’nin beni neşelendirmek için sabırla katlandığı Ulus civarındaki Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı gezintisi, sıkça rastladığımız, trafik ışığı adlı obje ile o gün karşılaştıkları besbelli hayvanları görmek bile keyfimi yerine getiremiyor…

AVE   M.E.L.I.H.V.S. REX

Edited By. Miki,

Fotograflar: BvP


[1] Bu yerleşim alanı Ankara’ya yüz kilometreden daha yakın mesafede. Dolayısıyla Midas’ın laneti çok güçlü…

[2] Vasiyet öyle gülünç televizyon dizilerindeki gibi, “servetimin şu kadarını hizmetçimizden olma kızıma verdim”, "Güdül’deki tarlayı Gennedi Prime Gezegeni Cami Yaptırma….” falan gibi değil, fevkalade taşaklı bir şey. Üç nüsha ve üç imzalı (imzalardan ikisi azatlı köleleri Hilarion ve Polybius’un. Belgenin bir bölümünü zaten onlar hazırlıyor). Senato’da okunuyor. 1. Rulo cenaze töreninde yapılacakları, 3. Rulo İmparatorluğun Finansal ve askeri durumunu anlatıyor. 2. Rulo ise “index rerum a se gestarum” ya da “res gestae” diye adlandırılan, kendi yaptığı işlerin listesinden mamul.

[3] Bizim Busbecq ilginç ve nadir olan her şeye, ama özellikle Bizans, Roma sikkelerine, Elyazması kitaplara pek meraklı. Yolculukları sırasında Türklerin adına “gavur mangırı” dedikleri imparatorluk sikkelerinden epeyce toplamış. O dönemde Anadolu’da bol miktarda bulunan bu malzeme genellikle bakırı için eritilip bronz yapımında kullanılıyor! Hamam külhanlarında falan yakılan Latince ve Yunanca el yazmalarını saymıyorum bile. Bu durum göz önüne alındığında Herifi “yurdumuzun tarihi zenginliklerini çaldı” diye suçlamak ne kadar anlamlı bilmiyorum.

[4] Trieste Üniversitesinden bir grup 1977’den beri “Ancyra Project” adlı bir proje kapsamında epigrafik malzemeyi ve yapı ögelerinin tekrar inceliyor. 1997’de başlanan ek bir çalışma ile detaylı fotogrametrik analiz ve dijital modelleme ve animasyon teknikleri kullanılarak hem Aizanoi’deki tapınakla yapısal ilişkiler saptanmaya çalışılıyor hem de yapının restorasyonu için bilgi toplanıyor. Ama kendilerinin de itiraf ettiği gibi, yapının topyekun bir restorasyon için gerekli muazzam kaynakları bulmak olası değil. Pek yırtıcı oldukları da söylenemez. Bilimsel çalışmaları ile ilgili bildiriler çok fazla bir şey söylemiyor ve her yıl birbirinin aynı. İnternette “Ancyra Project” diye aratıp oldukça yüzeysel bu metne kolayca ulaşmak olası. Botteri, P., Fangi, G., Et al., “The Survey of Temple of Augustus and Goddess Roma in Ankara”

[5] Korunan bölümlerdeki bezemeler Erken Augustus dönemine ait gibi görünse, anta duvarlarında birindeki yazıtta Tapınağın Augustus ve Roma’ya adandığındı belirtilse de, Anadolu’daki diğer dişil kült tapınakları (Artemis) gibi batıya bakıyor oluşu, dış duvar özelliklerinin yazıtın tapınak bittikten sonra kazınmış olabileceğini gösterişi (duvar bloklarının çevresindeki anathrosislerin varlığı) mevcut sikkeler Agustus için özel olarak yapılmış olduğu tezini bir parça zayıflatıyor. Bu işlerde hiçbir şey kesin değil.

[6] Konu ile ilgili tesbit ve çalışmalar için: Caner, E., “Effects of Air Pollution on the Monuments in Ankara. Case Study: Temple of Augustus”. Bingöl, I., Augustus Tapınağındaki Tahribata İlişkin Gözlemler. Anadolu Medeniyetleri Müzesi 1986 Yıllığı. Ankara 1987.

Aralık 01, 2010

Bilinmeyen Numaralar - Dayanılmayan Reklamlar

Üzerlerinde biri üç hane diğeri iki haneden müteşekkil rakam görüp, sevinçle tekrarlayan iki kütlenin coşkusunu anlatan reklam erbabına ne denebilir? Bi tek oradaki taksiciyi çözemedim. Türk reklamcısının tekil başarılarla yetinmeyip, hep daha fazlasını, daha süflisini hedeflediğinin ispatı galiba. “Yok, olmadı bu iş iki figürle yeterince yavşak, dostum. Bi tane daha ekleyelim” demişler gibi.

Bu insanları yetersizlik veya ilkellikle suçlamak suçlamak ne kadar anlamlı bilmiyorum. “Denizden babam çıksa yerim” deyiminin gerçekleşebilirliği üzerine kurulu televizyon reklamını düşünün: Böyle bir soytarılığa izin veren, belki de daha kötüsü, fayda uman işveren varken ne yapsın garibanlar? Benzeri akılsızlıklar aslında radyo reklamları olarak bir süredir revaçta (meşhur; abi  pas ver pas! Pas, pas..paspas…Şu kadar otomobil lastiği alana paspas veriyoruz sefaleti gibi). Kaba saba yanlış anlamalar, kelime benzeşmeleri, deyimlerin düzlemesine okunuşuna dayalı maymunluklar, “çok çarpıcı reklammış ama yaaa” lar gırla. Saplantı halinde tüm umutların Hacivat-Karagöz diyalektiğine bağlandığı bu parodide darbe alan, sanırım aklımız.

Belli ki işlerin çığrından çıktığı reklam dünyasında kan gövdeyi götürüyor. İlişkili kavramın tümüyle anlamsızlaştırılıp deforme edildiği “iletişim” sektöründe pazar kapmak için yapılanın sınırı yok. O yolda her şey mübah. Akıl, sağduyu, nitelikli yaratıcılık emanet dolabında. Bir örnek takkeli, antenli küçük çocuklar bilya gibi ortalığa saçılıp kurban avında, denizden baban çıkıyor, kırmızıdan kaçılıyor, ama durum hala ümitsiz… Yeni yetmelerin mobil zevzekliğinden, ötemizdeki dünyalara pılı pırtı satışına viagra etkisinden, “sosyal iletişim sitelerine cepten ulaşım”dan alınan pasta falan kesmiyor, kesemiyor pazar payı iştahını.

Son liman, pleistosen çağdan beri hep aynı anlamsız, donuk mimiklerle ortalıkta zombi gibi dolaşan sanat erbabı usta oyuncunun kasap, berber, çiftçi taifesine akıl verdiği, küresel iletişim olanaklarını bir kitap gibi önlerine açıverdiği düşsel kasabalar.

Kampanyalar yolunuzu aydınlata, tarifeler götünüze gire!




Fotograf: BvP
Edited by Miki

Kasım 27, 2010

Brooklyn Köprüsü

John Roebling tarafından tasarlanan ve bir zamanlar dünyanın 8. harikası olarak nitelenen bu köprü şimdilerde kente ilişkin zihinsel peyzajın bir parçası olarak sakince yerinde duruyor. Aslında, iki açıklığı birleştiren bir strüktürün simgeleşme konusunda önü her zaman açık, Çoğu zaman da böyle oluyor. Doğayı bu şekilde kündeye getirişteki görkem ve romantizm öyle yaban atılır şeyler değil. Romantizm falan iyi hoş da; yabana atılmaması gereken başka bir şey, bu yapının 19. Yüzyılın strüktürel cüretinin üç önemli temsilcisinden biri olduğu: Büyük alanları örten Kristal Palas (Paxton;1851), büyük yüksekliklere ulaşan Eiffel Kulesi (Eiffel;1889) ve büyük açıklıkları geçen Brooklyn Köprüsü (Roebling;1883).

Yapının bitiriliş tarihi sizi yanıltmasın. Aslında Roebling Manhattan’ı Brooklyn’e fiyakalı bir köprü ile bağlama önerisini 1857 gibi erken bir tarihte yapıp, New York ahalisini can evinden vuruyor. Fakat o sıralar ulusça yapacak daha önemli bir işleri var. 1861-1865 arası yaklaşık bir milyon vatandaşın ölümü ile sonuçlanan ve adına “iç savaş” denen bir faaliyet yürütüyorlar. İnşaata hemen başlanmasına rağmen köprü 1883’de hizmete açılabiliyor. Ne fayda ki, mezuniyet tezini “zincir asma köprüler” olarak vermiş Alman Mühendis Bay John Augustus Roebling bu tarihten 13 yıl önce tetanozdan sizlere ömür… Hayat ne boktan değil mi? Öleceğini sezince yerine oğlu Washington Roebling’i geçiriyor. Bu Washington bey veliaht olarak bir Fatih Erbakan ya da bir Kim Jong-un kalibresinde mi bilemiyorum ama bizim Vaşinkton köprü’nün temelleri yapılırken, nehrin dibinde vurgun yiyip [1] felç olduğunda işlerin bir kısmını üstlenen “hanımı” Emily Warren Roebling’in usta bir matematikçi ve köprü mühendisi olduğundan eminim. Emili hanım 11 yıl boyunca hem yatalak kocaya bakıyor hem de inşaatın hesap kitap işlerine yardım ediyor (nebçim Türk filmi olur bundan. Kartal Tibet ve Hülya Koçyiğit geldi mi sizin de gözlerinizin önüne?)…
Roebling aslında ne asma köprüyü ne de halatı ilk keşfeden kişi. Onun mühendisliğe katkısı, dolayısıyla da önemi bu ikisinin birlikte gelişimini sağlamış olmak. Daha 1840 ortalarında, spiral bükümlü halat üreten bir makine imal etmenin yanı sıra, paralel tellerden oluşan ve eşit yüklenen çelik halatın da boynuzunu kırıyor. Bu basit ama önemli değişiklik asma köprülerin geleceğini belirliyor. Mühim bir zat yani.

Ayaklar arası açıklık yaklaşık 483 metre! Yapıldığı tarihte ve çok uzun bir süre yeryüzündeki en uzun köprü. Bu işlere kalkışıldığına asma köprüleri tasarlayanların korkulu rüyası “aerodinamik”, “rüzgar yükleri” vs gibi kavramları bilen de yok, skine takan da yok. Ama şans bu ya, mühendisimiz korkulu rüya görmeyi sevmiyor pek. Taşıyıcı yapı konusunda taviz vermeyip, gerekenden beş-altı kat daha büyük yüklere dayanacak şekilde tasarlıyor köprüyü. Bu sayede kendinden çok sonraları yapılanların çoğu nice canlar alıp, teker meker yıkılırken bizim Bruklin Köprüsü pehlivan gibi kasım kasım kasılıp bıyık buruyor yıllar boyu.

Yapı bu kadar sağlam duruşlu, emniyetli falan olunca biraz da kaba saba oluyor tabiyatıynan. “Meyve veren ağacı taşlarlar” hesabı; köprü hizmete açıldıktan tam üç gün sonra, 26 mayıs 1883’te “Harpers Weekly” dergisinde Montgomery Schuyler isimli bir kendini bilmez kimlerine göre Amerika’nın ilk ciddi mimarlık eleştirisi olan bir makaleyle [2] itin kıçına sokup çıkarıyor caanım yapıyı… Eh doğru; kuleler biraz kaba, aldatıcı hem de epey kişiliksiz. Gotik kemerler de yoksulca tasarlanmış, açıklık ve yükseklik olarak etkin değiller. Formda bir parça şaşkınlık var hakkaten. Ana kabloların, kulenin en üstündeki kornişin hemen altına saplanmaları falan… Al sana tasarımın fonksiyonlarca belirlenmesi hadisesi işte. “Mühendislik olarak onurlu bir yapı” diyor Schuyler. “Ah bi de, elini yüzünü düzeltecek bir mimarla çalışmış olsaydı şu Roebling” diye eklemeden de geçmiyor.


Üst Kotta Yaya Yolu
Gereksiz karışıklığına rağmen kablolar ağı (çapraz çelik halatların bir boka yaramadığı da kısa süre sonra anlaşılmış) köprünün en zevkli yanlarında biri. Alttaki Gidiş geliş yolları arasındaki yükseltilmiş platformda yer alan yaya yolu da öyle. Bir taraftan diğerine geçmekteki basitliğin ötesinde; sadece üzerinde bulunmanın bile insana keyif verdiği zengin bir yapı bu. Varsın Neo Gotik kuleler biraz tatsız olsun. Yapan herif Hegel’in öğrencisi be! Altımızdaki altı şeritli ırmaktan arabalar delirmiş gibi akıp giderken (nasıl, iyi değil mi bu bu ırmak metaforu? Hey yavrum hey ) Miki’yle işin tadını çıkarıyoruz.


Orjinal Aydınlatma Elemanları

Daha Az İkonik Olmayan Manhattan Köprüsü | Moisseif | 1909

Sağolasınız Röblinkler!


Fotograflar: BvP
Edited by Miki




[1] Zemin suyunun çok fazla olduğu yerlerde, bazen de doğrudan su altında açılan kesonların çalışma yapılan taban bölümüne yükselen su sürekli olarak daha yüksek basınçta hava ile boşaltılır ve bu sayede kurutulan bir alanda toprak derinlerde doğru kazılabilir. Suyu itebilmek için bulunulan derinlikteki atmosferik basınçtan daha fazlasını uygulamak gerekir. Basınç hastalıkları konusunda hiçbir şeyin bilinmediği 19.yy’da buralarda uzun süre çalışan işçiler arasında “keson hastalığı” epey yaygındı. http://en.wikipedia.org/wiki/Caisson_(engineering)

[2] Mumford. L., (ed) Roots of Contemporary American Architecture içinde, “Brooklyn Bridge as a Monument”. 1972

Kasım 14, 2010

Chicago ve Yapılar II - 1950 Sonrası



 Marina City. 1964 – 1967. Bertrand Goldberg Architects.
  Chicago Nehri kıyısındaki 62 katlı bu iki kulede konut, bürolar, garaj, bir televizyon stüdyosu, banka, altta marina…Akla ne gelirse var. Otopark ilk onsekiz kat boyunca kesintisizi devam eden beton bir plak. Ana taşıyıcı olarak kullanılan ortadaki betonarme çekirdek (binanın tepesinde görünüyor) ve iki sıra çevresel yerleştirilmiş kolon sıra dışı bir form ve statik avantajlara sahipse de, sanki konut tasarımı ve yapı estetiği için pek iyi olanaklar sunmuyor. Ama tabii bay Bertran Goldberg benden iyisini bildiği için böyle münasip görmüş. “Mısır koçanı” olarak tanınıyor. “Göte Giren Şemsiye” olarak adlandırma olanağı da mevcut bence.




IBM Building. 1971. Mies van der Rohe – C.F. Murphy Associates.

Federal Plaza | 1964
Mies van der Rohe tarafından tasarlanan son büro binası. Traverten ve camdan mamul elegant lobide mimar beyefendinin büstü bulunuyor (Benzeri bir büst, I.I.T’de, Crown Hall’da da var). İnsanın için acıtacak kadar zarif ölçülendirilmiş oranlanmış bir bina. Son dönemde ulaştığı bu rafine ustalığın izleri 1964’de yapımına başlanan Federal Plaza’da da okunuyor (1980 yapımı Blues Brothers filminin son 10 dakikası bu yapı grupları arasında geçer ve çeşitli açılardan hava görüntüleri alanın taşakları hakkında bizi fazlasıyla bilgilendirir).
Elli iki katlı bina IBM Bölge merkezi olarak önemli miktarda bilgisayar sistemi barındırdığı için (muhtemelen yetmişlerin başlarında çok ihtimam isteyen ve büyük alanlar işgal eden cihazlar şimdilerin bir dizüstü bilgisayarından daha güçsüzdü geyiğini de araya sıkıştırayım) bu özel fonksiyonlar doğrultusunda son derece gelişkin iklimlendirme ve elektrifikasyon düzenekleri talep edilmiş ve donatılmış. Fakat 2006’dan beri IBM artık burada oturmuyor.. Daha fiyakalı ve yeni bir binaya taşınmışlar. Hala gayrı resmi olarak “IBM Binası” denilse de, artık adı adresinden hareketle “330 North Wabash”.

Sears Tower. 1974. Skidmore, Owings and Merril.
Tümüyle ölçek dışı bu acaip şey başka bir boyuttan ışınlanmışa benziyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinden bile 30 metre daha uzun-du. Etrafındaki her şeyi güdükleştiren bu yüz on katlı simsiyah heyulayı ancak birkaç kilometre uzaktan yapıya benzetmek olası. Yaklaştıkça, tümüyle algı dışına seyahat eden ve etrafındaki her şeyi yutan bir kara deliğe dönüşüyor. Aslında, yapısal olarak ayrı çalışan ama birbirine kenetli dokuz gökdelen. 2004’de Taiwan- Taipei’de “Taipei 101” bitirilene kadar yeryüzündeki en yüksek binaydı.
 Bu “Şey”de belki tek ilginç olan, bindokuzyüz yirmi sonları, otuz başlarında inşa edilen gökdelenleri anımsatan kütle hareketleri. Kentte kantarın topuzunun kaçtığı tek yapı örneği. Katalogla dikiş makinası, iç çamaşır, av tüfeği veya kuyruklu piyano satarak nerelere ulaşılabileceğini de gösteriyor İlk sahibi perakende devi “Sears, Roebuck and Company” idi. 1993’de binayı dehleyince, kiracılardan biri olan dev İngiliz sigorta aracısı “Willis” in adı ile anılmaya başlandı. Ama kim sker Willis’i? O hala “Sears Tower” ! Etrafındaki binaları nasıl cüceleştirdiğine dikkat edin.

Binanın projesini yapan Skidmore Owings and Merril Mies van der Rohe’nin kendisinde daha “Miesian” yapılar tasarlamakla meşhur. Istanbul’daki Hilton Otelinin de müellifi bu tasarım bürosu.

Metropolitan Detention Center. 1975. Harry Weese and Associates.
Federal Mahkeme binasının hemen yakınında yargılanmayı veya ifade vermeyi bekleyenler, kısa gözaltı süreleri için inşa edilmiş. Merdiven kovaları ve asansör şaftları üçgen planın ortasında. Dış yüzeyler hücrelere ayrılmış. Açıklıkların çoğu yaklaşık 13 santim genişliğindeki hücre pencerelelerinden oluşuyor. Bu ölçü cezaevleri dairesinin öngördüğü parmaklıksız minimum açıklık ! Yani, “gözaltında iken pencereden atlayıp intihar etme” durumu söz konusu değil. Ayrıca çatıda, duvarlarla çevrili ve peyzaj düzenlemesi yapılmış bir avlu binadaki “misafir”lerin kullanımı için. Göte cop sokma ve Filistin askısı üniteleri var mı bilmiyorum. Brüt beton monolitik kütle epey etkileyici. Bir zamanlar Boston City Hall için söylenen ”ortadan kaldırmak gerekirse, ancak kontrollü bir nükleer patlatma gerekir” sözü bu yapı için de geçerli. Böyle bir yapının, daha doğrusu bir nezarethanenin modeli yapmak isteyecek kadar sapıksanız şuraya tıklayabiliriniz.

John Hancock Center. 1969. Skidmore, Owings and Merril.
Marina City gibi çok fonksiyonlu bir yapı bu da. Ama, kesinlikle ondan daha zarif ve şık. Altta dükkanlar, yirmi dokuz büro katı, kırksekiz kat konut, lokanta, zart zurt. Yukarıya doğru incelen yaklaşık üç yüz metrelik bu kütlenin en üstünde kenti ve gölü dikizleyebileceğiniz - elbette ücreti mukabili – bir bölüm var. Dış kabuğun yükseldikçe içe doğru kapanarak kesiti inceltme numarası yapı tasarlandığında pek sansasyon yaratmış. Rüzgar yüklerini azaltan ve daha geniş alan gerektiren fonksiyonları yapının alt katlarında toplayan bu numarayı nedense Bay Skidmore, Owings and Merril bir daha kullanmamış. Belki Ali Ağaoğlu kullanır ilerde. On sekiz kat boyunca yükselen diyagonal kuşaklar da, yapının görsel etkisine katkı yanında konvensiyonel yapılara göre daha az çelik kullanımı sağlayan şeytana pabucunu ters giydirir bir akıllar.



Equitable Building. 1965. Skidmore, Owings and Merril; Alferd Shaw.
Çok fena bir yapı daha... Bakımlı, şık ve ağırbaşlı. İşveren ve Mimar arasında bir uyum varsa, işte burada ondan var. Kent merkezindeki bir parseli kanunun izin verdiği limitlere kadar kullanmayıp, genişçe bir alanı genel kullanıma açık bir alan olarak bırakmak her babayiğidin harcı değil. Ama burada yapmışlar. Dıştakilerin daha dar olduğu dörtlü grup pencereler daha önce Mies’in 860-860 Lake Shore Drive Apartmanlarında daha örtük olarak uygulanmış bir şema. Fakat buradaki etki sanki daha dramatik. Pencerelerin altındaki kalınca yatay bantlar katları vurgulamakla kalmayıp, vurgulu dikeylikle çekici bir gerilim yaratıyor. Pencere grupları arasındaki “kolonlar” aslında taşıyıcı ögeler değil. Katlara sıcak ve soğuk hava pompalamaya yarayan şaftlar. Rengi, oranları ve diğer yapı gruplarına olan uzaklığı (bunu önündeki genişçe plazaya borçlu) ile dikkati çeken, güzel bir bina.


Lake Point Tower.1968. Schipporeit - Heinrich Associates.
Gölün kıyısındaki biraz modası geçmiş gibi duran ama yinede görkemli bu çok katlı konutun mimarı beyler Mies van der Rohe’nin öğrencileri. Modası geçmiş gibi durmakla birlikte, perde duvar ve plaklardan oluşan yapı aslında strüktürel bir cambazlık gösterisi. Tamamlandığı zaman yeryüzünün en yüksek betonarme yapısı ünvanına sahipmiş. Üç kıvrımlı organik forma sahip kule Mies’in 1921 tarihli cam gökdelen projesinden esinlenmiş ve sonraları epey popüler olmuş bu tür projelerin ilki (Mies’in hayaleti kentin her yerinde insanın karşısına çıkıyor). Yuvarlak köşeli form rüzgar yüklerinden daha az etkileniyor ve görsel etkisi muazzam. Koyu renkli camdan oluşan dış perdedeki etkileyici yansımalara dikkat.


Henry Hinds Laboratory for Geophysical Science.1969. I.W. Coburn.
Esasen kentin güneyindeki kampüsleri başka bir yazıda ve genişçe yazmak isteğindeyim. Şimdilik, Chicago Universitesi Kampüsüne hakim neogotik tarzın en güzel yorumlandığı önemli yapılardan biri ile idare edin.
860-880-900 Lake Shore Apartments 1952. Mies van der Rohe; Pace Associates;Holsman, Holsman, Klekamp and Taylor.
Çocukken bu yapıların varlığını bilsem ve “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorsalar, “860-880 leykşoor apartmanlarında kapıcı olucam” derdim. Muhtemelen tüm evrendeki en meşhur apartman grubu. Öyle ki,Türkiye’deki zengin ayak takımı bile bu yapıları biliyor artık. Chicagodaki en “mutena” mahalledeler. Etraflarında şimdilerde daha moda olan yüzyıl başlarında inşa edilmiş ufak apartmanlar ve müstakil evler, önlerinde de göl var. Yani olursa bu kadar olur. Tüm öğrencilik hayatımı bir gün bunları görmeyi hayal ederek geçirdim. Çalıştım kazandım benim de oldu.


Açık ve ferahlatıcı yapılar daha sonra yapılmış Equitable binasındaki pencere yapısına (yani dörtlü bölümleme, A-B-B-A oranlarına) ve genel olarak sayısız yapıya esin kaynağı. Ama artık gözümüz binlercesini gördüğü için pek sklemiyoruz. Söz konusu oran ve biçimleme üzerine çok bilen mimarlık eleştirmenleri epey zart zurt etmiş, çok ince matematik formülasyonlar, karmaşık yapısal analizler getirilmiş olsa da, bence adamın yaratıcı enerjisinin basit ve çok etkileyici göstergeleri. Yapının hiç zorlamasız “ete kemiğe bürünmüşlüğü”, göz alıcı saydamlığı inanılmaz.
Uzun süre yapıların tek eleştirilen yönü cepheden yer alan ve taşıyıcı olmayan “I” profiller. İnandığı ve hep uyguladığı bezemeden uzak, içi dışı bir yapı anlayışını kesintiye uğrattıkları. Var olan strüktürün gerçekliği yansıtması, görünen her şeyin yapıyı doğrudan etkileyen bir işleve sahip olması gerektiğini savunan birinin bu tür bir maymunluk yapmış olması (ne ayıp)! Gariban Mies n’apsın? Chicago’da geçerli yangın emniyet kuralları bir katı geçen her yapının yangına dayanıklı hale getirilmesini emrediyor.Tek çözüm çelik taşıyıcı sistemi betona gömmek.Yapının strüktürel şemasının güme gitmesini önlemek de, ancak bu dikey elemanları eklemekle mümkün. Bunu siz bile anlayabilirsiniz. Konu gündeme geldiği zaman, neden böyle yaptığına dair yapısal kılıflar da üfürüyor.


Hepimiz biliyoruz aslında şık görünsün diye orada olduklarını. Yapılar özel konut olarak kullanılıyor olmalarına rağmen, 1996’da kentin mimari hazinelerinden biri olarak tescil ediliyor. Bildiğimiz, bilmem kaçıncı dereceden tarihi eser yani. Ben esas Mashattan’ı  merak ediyorum, O ne zaman İstanbul’un kültür hazineleri arasındaki mümtaz yerini alacak ?

Hürmet ederim,


Lake Point Tower'e ait  1. fotograf internetten, Diğerleri BvP,  2007
Cam Gökdelene ait tarama Robert Blake'in Mies van der Rohe kitabından.

Edited By Miki