Emsallerine faiktir

NASM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NASM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 28, 2009

“There is No Question of Success” Demiş Adam! II (Kiminki Daha Uzun?)


Önümdeki büyük panoda yan yana iki tane sürgülü hesap cetveli duruyor. İkisi de Albert Nestler A.G. tarafında üretilmiş[1]. İnanılmayacak karmaşıklıktaki bu aygıtlarından biri Sergei Koroliev’e diğeri Wernher Von Braun’a ait… Her iki zat da, bildiğimiz “roket alimi” ve Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında, 1950 – 1960 yıllarındaki kıyasıya uzay yarışının baş aktörlerinden. Uçak tasarımcısı bir mühendis olan Bay Koroliev, İkinci Dünya Savaşı sonunda, Alman V-2 roket teknolojisini yerinde inceleyip araklayarak, bu teknoloji üzerine Sovyet Kıtalar Arası Balistik Füzelerini ve nihayetinde, uzay programını inşa ediyor. İnşaatta… evet, bazı dandiklikler var. Örneğin Ay’a gönderdikleri ilk sondayı denk getiremiyorlar. Üç bin beş yüz kilometre çapındaki bir kütleyi altı bin kilometre ıskalayınca… Eh, olmuştur büroda, aile hayatında bazı sıkıntılar, neyse. Adamcağıza ecel terzisi 1966’da ani şekilde don biçiyor da, Amerikalı’ların neler yaptığını görmüyor. Çünkü her ne kadar başlangıçta fikir ve teknolojinin büyük bölümünü esas oğlan Wehrner’den araklamış da olsa, epey hırslı. O da düşünüyor, istiyor, Ay’a insan indirsin falan. Ama olamıyor işte. Yaşamı boyunca hep, Wernher beyin aksine, boktan bürokrasi, farklı planları ve yaklaşımları olan sapık rakipler ve acıklı bir teknoloji fakirliği ile boğuşmak zorunda. Üstelik; diğer hesap cetvelinin sahibi bu eski Nazi, yeni Amerikan vatanperveri, bir eli sınırsız insan malzemesinde, diğer eli sınırsız parasal kaynaklarda elinden geleni ardına koymuyor.


Toplam beş kademeli ve ilk kademesi tek başlarına epey güçsüz tam otuz motordan oluşan garip tasarımlı “N-1” roketinden 10 tane üretiyor yüce Sovyetler Birliği[1]. Bu motorlar maalesef kerosen kullanıyor. Kerosen bildiğin gazyağı ulan, ey okuyucu… Bu yazıyı okuyan en salağınız bile, gazyağı ile çalışan bir veya birsürü motorun ancak oldukça kısıtlı bir yükü görüngeye oturtabileceğini tesbit edebilir (Aslında bir bok olamayacağı, dört tanesinin fırlatma denemelerinde başarısız olmasından belli ya, epey optimist bu Rus milleti).
Sovyet uzay macerası ile ilgili sergilenenler bu iddialı ve talihsiz roketin modeli ile kısıtlı değil. Çok başarılı ve Amerikan tasarımı araçlarla kıyaslandığında basit, kaba görünümlü Soyuz “birlik” [3], üretilmiş tüm insanlı uzay uçuşu araçlarından daha uzun süre kullanılıyor. Yüzden fazla kozmonotu uzaya taşımış. Temel tasarım aynı kalsa da, eh, Sovyet teknolojisi bile zaman içerisinde gelişme gösterebiliyor. Bu cihaz da Amerikalılarınki gibi, her biri farklı bir işleve sahip ve kullanılış amacı ortadan kalktığında terk edilen modüllerden oluşuyor. Sol baştaki yuvarlak kütle Kumanda/yörünge, ortadaki çanı andıran şey iniş, en arkadaki silindirik kütle ise, cihazları ve itki sistemini taşıyan modüller.



Ay seyahati gerçekleştirebileceklerini cidden düşündükleri için (ulan, her şey hazır, ahh bi de roket işini kıvırsalar), uzay boşluğunda veya ay yüzeyinde kullanılmak üzere tasarlanan bir elbise var[4]. Bu uzay elbisesi mevzuu çok ilginç. Üzerinde epey yazıp çizmeye değer bir konu. Doğal olarak, burada sergilenen Sovyet tasarımı elbise rakiplerinkine epey benziyor. Ama onu esas farklı kılan, gövde kısmı kabuk biçiminde, sert yapıda olan bu elbiseye hayat destek ünitesini sırttan ayıran, kapıyı andıran bölümden girilmesi! Amerikalılar gibi elbiseyi “giymek” yerine, elbiseye “girme”yi münasip görmüşler. Bu yöntem garip görünse de muhtemelen dar bir alanda fermuarlar, borular, haberleşme kabloları vs. ile uğraşmaktan çok daha pratik ve emniyetli.


Soyuz 3 ve Soyuz 4 uçuşlarında kullanılmış satranç takımı ve Mir uzay istasyonunda kullanılan tuvaletler! Bunlar kadın ve erkek anatomisi için ayrı tasarlanmış aygıtlar.İnsan vücudunun bu bölümlerine epey merak ve çalışmalarım olmasına rağmen nasıl kullanıldıklarını çözemedim maalesef!
Soldaki kadınlar, sağdaki erkekler için-miş!




Devam edeceğim.

Edited By Miki,
Fotograflar: BvP

-----------------
[1] Tahmin edebileceğiniz gibi, Bay Albert Nestler Alman Mülkünde bu tür hassas avadanlıklar yapan tek şahıs değil. Türlü mühendislik, havacılık, denizcilik alanlarında kullanılacak hassas ölçüm ve hesap cihazları yapan çok miktarda başka kuruluş var. “Aristo-werke”, “Löbker&co., Meissner, Veb Mantissa”, “Reiss”, “Bayerische Reisszeugfabrik”, “IWA” bunlardan bazıları. Pek çoğu 1920’lerden beri faaliyet gösteriyor, daha eski olanları da var elbette. Ama sıkmayın canınızı. Ortaçağda, halk Avrupa’da bokunu sokağa boşaltırken, Süleymaniye Camii’nin tuvaletlerinde şakule dikkat yazıyordu. İşte böyle övünülesi bir “ecdat” bizimkisi.

2] Yaklaşık aynı boyutlarda, ama farklı bir yakıt kullanan Saturn-V, 13 ateşlemenin hepsini alnının akı ile kotarabiliyor! Anlaşılan Wernher’in cetveli daha iyi hesap yapıyor… N-1 teorik olarak 95 tonluk bir yükü yörüngeye oturtabilecekken, Saturn-V, 130 tonu, “tak”… oturtuyor aslanlar gibi.

[3] “İttihad” mı demeli yoksa? Bu tür tanımları pek seviyorlar. Dostluk, arkadaşlık, bilmemne. Amerikalılar uzay araçlarına debdebeli göksel isimler vermelerine rağmen (Apollo, Saturn, Gemini, Atlas, vb.), görev sırasında kullandıkları araçların adları çeşitlilik gösteriyor. Antares, Odyssey gibi yine göksel temalar varsa da, Snoopy, Spider, Gumdrop gibi isimler de var. Kural olarak NASA Yönetimi bu isimlere ve görev için tasarlanan amblemlere müdahale etmiyor. Sadece bir kere, Apollo 11 Görevi sırasında, mürettebata “Bakın ne diycem: Amerikan Ulusunun Ay’a indireceği cihaz şöyle oturaklı, vakur bir isme sahip olsa iyi olur sanki” şeklinde telkinde bulunuluyor. “Yaylan Bakalım” , “Çikitam”, “Hey Maşşallah” vs türü maymunluklara maruz kalmasın diye. Örneğin; Apollo 10 görevinde kullanılan Kumanda ve Servis Modülünün (CSM) resmi adı CSM-106, Ay Modülünün (LM) ise LM-4. Servis kılavuzları dışında bu tür mekanik bir tanımlama hiçbir zaman kullanılmıyor.

[4] Tahmin ettiniz değil mi? Elbisenin de adı var elbette. “Krecthet”, altın şahin.




Temmuz 26, 2009

“There is No Question of Final Success” Demiş Adam!

Galiba on altı yaşındaydım, National Geographic dergisini bir bok zannetiğimiz yıllar işte… Bu, inanılmaz fotograflarla bezeli, son derece ciddi görünüşlü organ yayınının aslında ne olduğu; yeryüzünde Kürtlerin dağılımı gösteren haritada tesadüfen(!) Türkiye adlı bir ülkenin varlığını ıskaladığında, aynı isimli televizyon kanalında hep aynı formatta kurgulanmış belgesellerde[1] ya da boka tüy diken “National Geographic’i Doğru Okumak" adlı kitabı okuduğumda[2] kafamda şekillenmişti. Fakat tüm bunlar, 1979’da Neil Armstrong’un uçları silikon eldivenlerini bu derginin sayfalarında gördüğümde önemli değildi. O günden sonra, ilgimi çeken ne olsa bulunduğu yerden emindim… “Smithsonian”!
Gerçekten görmeye değer herşeyin bu sihirli, kırmızı tuğla kaleyi andırır mekanda olduğunu sandım yıllarca, benim için o kadar derin bir ulaşılmazı simgeliyordu ki, nerede olduğu, nasıl bir yer olduğu bile pek önemli değildi, kafa yormadım pek. Eşelenmedim, endişelenmedim. Nasıl olsa oradaydılar işte. Günün birinde gidecektim.

Bay James Smithson hayatında yeni dünyayı bir kez olsun ziyaret etmemiş bir İngiliz bilim adamı. Kuzeni bulunan beyefendi eğer mirasçısız ölecek olursa… Tahmin ettiniz sonunu değil mi? “İnsan evlatları arasında bilimin yayılması ve gelişmesi için malım mülküm, neyim varsa, nah şu Amerikan Hükümetine anamın ak sütü gibi helal olsun”. Ama, Amerikan Devleti bu. Boru değil. Öyle, her hediyeyi kabul eder mi bakalım? Kenan Paşa’mıza hediye edilen pekin ördekleri mi, yüzbin küsür İngiliz altını? Uzatmayalım, hararetli tartışmalardan sonra, bu eşek yükü ile parayı almayı kabul ediyorlar.

Sadece almakla mı kalıyor olabilirler mi? Yaşamının büyük bir bölümünü coğrafya, mineral bilim, kimya, tabiat bilim bok püsür ile geçiren Bay James Smithson gibi onlar da uğraştıkları, topladıkları ve kısacık tarihleri adına önem verdikleri ne varsa tıkmışlar oraya. İpin ucunun biraz kaçıp işin zıvanadan çıktığı yerler yok değil. Abraham Lincon’ün şapkasını görmeye her yıl on binlerce Amerikalı ortaokul talebesinin seyirtmesi beni bıyık altından güldürse de, sonra aklıma Topkapı Sarayındaki kaftanlar , vs. geliyor.

Ama, tüm bu kompleksi oluşturan on yedi müze arasında beni gerçekten ilgilendiren bir tanesi var ki, hah bak o akıllara ziyan işte. “National Air And Space Museum” denen bu yapı insanı dinden imandan çıkarmaya kafi, hatta fazla. Karımın mangal gibi yüreğinden yüz bulmak sureti ile yedi saat geçirdim. Oysa gitmeden önce neyi göreceğimi, hangi salonda nelerin görülmeye değer olduğunu küçücük aklımla tesbit etmiş, kısa sürede gezip kalan vakitte de, Amerikan Tarihi Müzesi’ne seyirtip, Benjamin Franklin’in kavanozdaki beynini falan görmeye hazırlanmıştım! Bunların hiç biri olmadı tabii. Ana salonda girince kendimi kaybettim. Oradan oraya seyirtmek, deli gibi bir oraya bir buraya koşturmak benim yaşımda, yüzünden ciddiyet akan, sakallı bir doğulu için pek saygın bir davranış değil elbette.

Yukarlarda, tavanın bir ucundan Portakal renkli bir şey sallanıyor,”Ulan Bell X-1 bu işte, ses duvarını aşıyor elin adamı bununla, karısı var yavru gibi, Glennis ” diyorum kendi kendime. Tavanda neler yok ki? Şu Sam amca, “Eenkıl Seem” çok fena, yüreğime indirecek benim. XP-59 “Airacomet” de sarkıyor tavandan, İkinci Dünya Savaşı sırasında tasarlanıp az miktarda üretilmiş, başarısız bir jet avcı uçağı, başarısız maşarısız. Washington’da bir binanın tepesine geçip kurulmuş işte. Ben de dahil bir sürü avanak alttan, yandan bakıyoruz ona. Yanında da X-15 denen tayyare mevcut, tayyare diyorum ya, lafın gelişi. Bildiğin cehennem makinası. Yüz kilometre yükseğe çıkıp saatte yedibinikiyüz kilometre hızla uçar mı insan? Bu insanlardan biri, Neil Armstrong, 1969 temmuzunda daha garip başka maceralara kuvvet veriyor. Neil’e acaba, küçükken hiç, “oğlum terli terli su içme”, veya ne bileyim, “Neiiiiil, in ordan, düşersin” denmiş midir?
Bu ülke yurttaşlarının geçmiş, bu gün ve geleceğe ait maymunlukları ile dalga geçme, onlarla birlikte yaşamı hazmetme gibi bir özellikleri var. Yoksa insan Rusları dikizleyeceğiz diye uçak yapıp, düşen uçağın pilotunun babasına düşürenler tarafından çekilmiş telgafı sergiler mi? Resmen taşak geçiyor Bay Kruşçef bunlarla, ama anlayan kim?
Müze ile ilgili istediğin kadar plan program yap, bir salonun kapısından kazara içeri şöyle bir baktın mı… “Tak”! İnsan “Havacılığın Altın Çağı” bölümünde iki saatini geçirmek gerekiyor. Her şey insanı – özellikle de Karımı zıvanadan çıkarmaya ayarlı. Çıktı da nitekim. Fakat o kadar güzel ki, sergilenen şeyler, Karım bile olsan ister istemez kaptırıyorsun kendini.
Zorlukla bu ince bıyıklı, smokin ve rugan çizmeleri ile uçağa binmekte ısrarcı beyefendiler bölümünden kurtulup bir gayret kardeşler’in salonuna yollanıyoruz.
Bisikletçilikten zenginleşen iki kardeş bunlar. Bekarlar da. Uzatmayalım, gel zaman git zaman, karısızlıktan olacak, kafayı uçmaya takıp, işi iyice kuşbazlığa vuruyorlar. Fakaat, analarının fercinden mühendis olarak çıktıkları besbelli. Ne yapıp edip, inanılmaz detaylı düzenekler ile çözüyorlar işin ilmini. Uçabilecek bir aletin yapısal ve mekanik problemlerine getirdikleri çözümler ve kuvveye döküşleri insanı ağlatacak cinsten. İnsan her abazanın böyle “kontrollu uçuş” falan gibi yararlı işlerle uğraşmasını istiyor! 1903’de en uzunu elli küsur saniye olan bir dizi uçuş gerçekleştiriyorlar. Çok kısa sürmüş olsa bile bizim kardeşlerin olayı bitirmiş olduklarına dair inançları tam! Wilbur’un “There is no question of final success” dediği biliniyor. Tüm bu işler olup biterken ne yaptıklarının, başardıklarının ne anlama geldiğinden tümüyle eminler. Orjinali kongre kütüphanesinde saklanan telgraf (sevilen bir motif bu müzede), telgrafın çekilmiş olduğu makine, kronometreler, dışarıda imal ettirmek pahalı olduğu için oturup kendi yaptıkları motor ve bitmez tükenmez didişmeler yüzünden 1948 gibi geç bir tarihte de olsa, sonunda Smithsonian’da sergilenen 1903 tarihli uçan makine… Her şey duruyor. Eminin Orville’nin fanilaları falan da vardır bir yerlerde.

Devam edeceğim.

Edited By Miki (Son iki fotograf Miki'nin)



[1] Bu belgesellerin hepsinde, aynı tornadan çıkmışçasına bir ”tehlikede olma”, “her şeyin bir anda mahvolabileği ihtimali” ile bezeli tansiyon yüklü şaheserler 1986’da Uluburun Batığı kazısını anlatan belgeselin çekilişine tanık olmamla büyüsünü yitirdi. O zamandan beri National Geographic belgeselleri ağzımda Cüneyt Arkın’ın “Dünya’yı Kurtaran Adam” filmi tadı bırakıyor!

[2] “National Geographic”i Doğru Okumak: “Reading National Geographic”, Lutz, Catherine A., Collins Jane L., The University of Chicago Press, 1993, Chicago.