Emsallerine faiktir

Çeşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 08, 2016

Nuruosmaniye Çeşmesi ve Sarayda Ayakkabı İle Dolaşan Padişah



Nası fotoğraf? Feysbuka, instıgrama  çakılsa olur, bir sürü de “layk” alınır değil mi?  Dünya’nın en güzel kenti, kıtaların ve kültürlerin buluşma noktası İstanbul’umuzdan  harikulade bir köşe işte.  Her şey tam ve mamur:  Çaycı askısıyla oradan oraya seyirten eleman,   bu türden her fotoğrafta olduğu gibi oraya buraya serpiştirilmiş  (bir veya birkaç)  ilgisiz insan ve turizmin olmazsa olmazı,  ne idüğü belirsiz tekstil yığınları ile  vazgeçilmez  yancı çift, kebap şişi -kaval kardeşler…  Fakat tam orta yerde -üstelik  ufak  da değil, eşşek kadar-  can sıkıcı  bir detay var. Arkada, yüzüne kezzap atılmış gibi duran şu duvar kalıntısı.  Musluğu filan çok zaman önce çalınmasına rağmen durumun sefaleti yetersiz bulunduğundan olacak,  çekiç  ve murçla  bildiğin düzlenmiş [1].

Bu “kalıntılar” Nuruosmaniye Camii’nin Kapalıçarşı'ya açılan kapısının sağındaki III. Osman Çeşmesi’ne ait. Yapanı,  Osmanlı Padişahı III. Osman (1699-1757).  Hani şu torunu olmaktan gurur duyduğumuz ecdadın hakiki bir üyesi, ta kendisi. Hayatını yarım asır kadar loş ve rutubetli bir saray odasında geçirdikten sonra,  ağabeyi I. Mahmut’un (1669-1754) [2] ölümü üzerine elli beş yaşında tahta geçen bu “fikren ve bedenen alil derecede  zayıf düşmüş” zatı Baron De Tott maalesef “asabi”, “zayıf mizaçlı” ve” son derece mütecessis” (gizliyi saklıyı öğrenme araştırma peşinde olan, meraklı – ancak iyi, yararlı “atomu parçalayayım, bakalım ne olacak?” türü bir merak değil bu, daha çok her şeye burnunu sokan dedikoducu karı merakı -) olarak tasvir ediyor. Ama zaten o bir kefere, yalan söylüyordur. Büyük bir aşağılık duygusu içinde bilgisizce devlet işlerine müdahalesi bir çok aksaklıklara neden olmuş. Müzik ve kadınlarla arasının pek iyi olmadığı saraydaki hanende, sazende ve rakkaseleri taburcu etmesinden anlaşılıyor. Yine de işi şansa bırakmayıp, maazallah yanlışlıkla yolda karıya-kıza rast gelirim,  ne olur ne olmaz diye sarayda kabaralı ayakkabılarla gezen şu güzel insanın üç yıllık devr-i saltanatı  meyhaneleri kontrol etmek, kadınların süslü olarak sokağa çıkmamaları, basit ve çok kapalı giyinmeleri hakkında kat’i emirler çıkarmak ve gözdelerinin etkisi ile sık sık sadrazam değiştirmekten ibaret [3] görünse de,  o'da boş durmayıp, "icraat ve eser" peşinde şişmanca gövdesi ve  kabaralı ayakkapları ile takır tukur koşturuyor. Sultan III. Osman'da biliyor ki bu millet tuğla üstüne tuğla koyanı unutmayacaktır.
Alay Köşkü karşısında
Bab-ı Ali 1843-44
Otuz altı saat sürüp ortalığı tarumar eden Hoca Paşa yangını sonrası Paşa Kapısı (Bab-ı Ali binaları.  Ama şimdiki kargir olanlar değil, hatta Alemdar caddesindeki o iki yanı çeşmeli,  fiyakalı barok giriş de değil. Atlamayalım,  çok sonraya, Abdülmecit dönemine ait o. Oradan bi geçtiğinizde alınlığın üzerindeki trampet ve kaval toplara da dikkatle bakın. çok güzeller) ve Defterdar Kapısını tekrar inşa ettiriyor, Ahırkapı Feneri’ni yaptırıyor  veee, ağabeyi  I. Mahmut’un yapımına başladığı camiyi 1169 Rebiyülevvel’de [4] tamamlattırıp, adını da  Nur-i Osmani koyuyor. Bu ismin III. Osman’dan ya da cami içindeki ışıktan geldiği konusunda rivayetler muhtelif. Kubbede En-Nur suresinin 35. Ayeti “Allah göklerin ve yerin nurudur…” yazılı. En alt sıra pencere dizisi üzerindeki oval madalyonlar da çağın ünlü hattatlarının yazıları ile süslü. Kubbe işi de  mühim, 1753'de İstanbul'da bulunan kefere mimar Le Roi anılarında, caminin Rum mimarının kubbenin geometrisinin doğru olması için uyguladığı basit yöntemi övüyor (nasıl bir yöntem olduğunu, ne açıdan doğruluğun kontrol edildiğini bilmiyorum maalesef). Ayrıca, yapının kubbesi o zaman dek yapıldığı gibi kurşun değil taş kaplama. İstanbul camilerinde bu gelenek Nuruosmaniye Camii ile başlıyor.
 
Dalgalı hareketleri ile eğrisel kornişler  zengin sürekli yön değiştiren barok profiller, barok gelenekte eşi olmayan bezemeleri ile çok güzel  ve kendine özgü bir yapı. Bu işlerden eh, biraz anladığını düşündüğüm Allah uzun ömürler veresi Bay Doğan Kuban haklı olarak "Türkiye'de Avrupa Baroğu paralelinde (yok, kötü anlamı ile değil, aklınıza bi şey gelmesin) değerlendirilecek tek 18. yy yapısı Nuruosmaniye Külliyesi'dir" diyor.
 
Nuruosmaniye Camii | 1755
Mimarın adını biliyoruz:  Bina emini Ali Ağa (onu da Padişahın bina nazırı olarak görevlendirdiği darüssade ağası katibi Derviş Efendi atıyor) “fen ve sanatında maharet-i tammı olan neccar kalfalarında karı-ı azmude (çok deneyimli) Semyon kalfa nam zimmi’yi kalfa tahsis” eyliyor [5]. Bu Semyon (Simeon) Kalfa Balyan ailesinin fertleri gibi ünlü filan değil. Hatta, Sarayın mimar ocağında çalışıp çalışmadığı bile meçhul. Ama işin can sıkıcı tarafı bir zimmi, yani gayrı-ı müslim bir kul. Aslında biraz çalışılsa,  eğilip bükülse; aslında sünnetli olup, gizli din taşıdığı,  veya Balyan ailesi tarafından yapıldığı "iddia olunan" binaların mimarının "aslında" Müslüman Türkler olduğu gibi bunun da bir Türk tarafından yapılmış olduğu  ispatlanır ya, anlaşılan uzmanlar bu aralar başka işlerle uğraşıyor.  Ama işte klasik mukarnas formu yerine dairesel akant yaprakları ile oluşturduğu kapılar filan, müthiş. Koy minderi cami önündeki basamaklara, bütün gün otur bak.

 Taçkapı yorumuna dikkat edersek iyi olur yalnız,
Nuruosmaniye Camii  | Ocak 1749 - Aralık 1755
 
Başka yapısı bilinmeyen adamcağızın batı baroğu hakkında genişçe bilgisi olduğu kesin. Neyse, bu muazzam yapıdan aval aval bahsetmeyi bırakıp bizim Osman’a dönelim. I. Mahmut tarafından Cami ile birlikte bir medrese, kütüphane, bir de türbe inşasına başlanmıştır. Fakat türbeye kendisi gömülmek istediğinden, Osman ağabeyini oraya değil yeni camiye, babaları II. Mustafa’nın yanına,  Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir. Peki, yüce padişah oraya mı gömülür? Hayır. Halefi,  hani şu yıllarda zehirlenme korkusu ile ilaç kullanmak zorunda bıraktığı III. Mustafa da onu babasının yanına, Yeni Cami’deki Hatice Turhan Valide Sultan Türbesine defnettirir… [6]. Türbe sonunda III. Osman’ın annesi Şehsuvar Valide Sultan’a  kısmet olur.  Bu gün Şehsuvar Sultan Türbesi olarak biliniyor.
Gelelim Kapalıçarşı'ya açılan kapının iki yanındaki Sebil ve Çeşmeye: Yakın zamanda yenilenen sebil Cami ile (doğal olarak) benzerlik taşıyan olağanüstü zengin eğri korniş profiller, sütun başlıkları üzerindeki deniz tarağı motifleri, kocaman (ama boş) kartuşları ve sütunlar üzerinde devam edip,  üçboyutlu bir zenginlik oluşturan kalın silme bant ile iki katlı  bir yapı gibi. Doğan Kuban’ın deyişi ile “ Barok zevkin Türkiye’de eriştiği en plastik gösterilerden biri” demir şebekelerden  söz ederken kullandığı  “bir tür natüralist arabesk”  tad sanki özellikle şebekenin oturduğu mermer çerçevenin alınlık kısmında daha belirgin. Katı yüzey üzerindeki kontrast işi (özellikle köşelerde)  daha belirgin hale getiriyor belki diyeyim de, ukalalık ediyormuşum gibi olmasın.
Halı Kilim Travel

Sebil bugün ve anlaşılan epey süredir halı dükkanı olarak kullanılıyor. Bu işlev ilk bakışta boktan gibi görünse de, içinde çay ocağı bulunan ve  sahanda yumurta yapılabilen  Koca Yusuf Paşa (1785), uzun süre fotokopici/büfe olarak kullanılan Beşir Ağa (1745), tost yapılıp, her gün cephesinde propan (yanıcı bir gaz biliyor musun, öyle cebine koyup uçağa filan binemezsin, o derece yani) dolu yüzlerce çakmak sergilenen Abdülhamit Han (1777), Mehmet Tahir Ağa (1763) ve Muradiye (1876) sebilleri ile kıyaslandığında bu yeni onarılmış narin yapı çok şanslı. Hiç olmazsa tertemiz, bakımlı yüzeyine güzel yünlü halılar, kilimler dokunuyor. 
Biyometrik Vesikalık,  Since 1745
Beşir Ağa Sebil ve Çeşmesi | 1745
Bayrağımı ve Basınçlı Propanı Çok Seviyorum
Hamidiye (I. Abdülhamit) Çeşme ve Sebil ve Çeşmesi | 1777 
Solda, Kaşarlı Sultan V.Murat |   Muradiye Sebil ve Çeşmesi | 1876
Sağda, Meşhur Menemenci Yusuf| Koca Yusuf Paşa Sebil ve Çeşmesi |1785



Maalesef çifte gömme sütunları ve ortadaki büyücek madalyonu ile yine barok ve rokoko etkili, güzelim çeşme o kadar şanslı değil. Şişlerin, kavalların  boğaz manzaralı yastıklara fon oluşturmanın çaresizliği ile kırık dökük duruyor orada. Ama olur o kadar değil mi? Padişah tuğralarını Doblo’larımızın arkasına (boy yetmediği için yanlamasına koyduğumuz da oluyor) yapıştırıyoruz, ecdadımızla gurur duyuyoruz ya... Daha n’apalım!

Hadi Allah zihin açıklığı versin.
(Aşağıdaki notlar güme gitmesin, bir sürü şey var, okuyun onları da)
BvP
…………….
Fotoğraflar BvP

[1] Rezilliğin son 60-70 yıl içinde olduğu kesin.1903 tarihli fotoğrafta her şey yerinde.  Gayet yakışıklı, duruyor durduğu yerde.  Meşhur İstanbul Çeşmeleri  kitabındaki fotoğrafında, yani 1940 başlarında pislikten kararmış bir halde olsa da  ortadaki madalyon, sütun başlıkları filan halen seçilebiliyor (Tanışık: 189) İyi ki adamcağız alt dizesi  iyiden iyiye tarumar olmuş tarih beytini de kayda geçmiş, yoksa onu bile bilemeyecektik. 


“Zülal-i cevdetinden nuş-i abı saf edüp alim
Oku tarihi paki Çeşmei Sultan Osmanı”  1170 (1756 M.)

[2] I. Mahmud’un kültürel eğilimleri, Nuruosmaniye gibi bir yapının ortaya çıkmasını anlamak açısından büyük önem taşımaktadır.(…) I. Mahmut 18.yy’ın bir çok padişah ve veziri gibi (pek hepsi değil sanki/ BvP)  bir kitap meraklısı ve en çok kütüphane kuran padişahtır.(*) Zamanının diğer idarecileri gibi edebiyat ve müzik alanında usta niteliğinde uğraş veren bir sanat adamıdır. Açık bir yenilik taraflısıdır. Patrona Halil isyanında kapatılan matbaayı tekrar açtırmış ve saltanatı süresince açık tutmuştur. Yayım işlerini kolaylaştırmak için Yalova’da bir kağıt fabrikası açılmasını onaylamıştır. (…) İstanbul’daki rokoko bezemenin, geleneksel bezemenin yerine geçmesi, figürlü resmin yapımını artması onun yenilikçi eğilimlerinin toplum yaşamına yansımasıdır. (…)  Nuruosmaniye’yi yeni bir kültür döneminin bir simgesi olarak değerlendirmek gerekir (…)


Kuban, Doğan.  Nuruosmaniye Külliyesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını. C6, s.100-103.


(*) Ayasofya Camii içinde (1740), Fatih Camii Yanında (1742), Galasaray içinde (1754) olmak üzere üç adet /BvP

Bu padişah zamanında, Tophane'deki çeşme sayısı 40'tan 100'e çıkar, binbir türlü yangınla uğraşır, yangında zarar gören dükkan sahiplerine,ev sahiplerine hazineden yardımlarda bulunur, eskiyen Kabe örtüsünü İstanbul'da yeniden dokutturur, Büyük dere bendini yaptırır bu sayede Tophane, Fındıklı, Kaşımpaşa, Galata ve Beşiktaş bol suya kavuşur. Bir güzel insan yani. Torunu olacaksam, bu zatın torunu olayım.
 [3] Altundağ, Şinasi. İslam Ansiklopedisi,  İslam Alemi Tarih, Coğrafya, Etnografya ve Biyografi Lugati . M.E.B.,  İstanbul  1988.  C9, . s 448-450.

Hayatına ait bilgiler buradan. Metindeki ifadeleri olduğu gibi kullandım. 

Sadrazam işi ise, “bakınız çok enteresan” hakkaten …  Hekim-oğlu Ali Paşa (3 defa),  Bahir Mustafa Paşa (ilki 75 gün kadar, ikincisi ise bir yıldan biraz fazla - Bu arada,  Hekim-oğlu Ali Paşa’ya yaptıramadığı şehzade Mehmed’in katlini,  “Bizim bi katl işi vardı” diyerek bu zata yaptırıyor. Benzer bir akıbete uğramamak için  Şehzade III.  Mustafa  zehre karşı ilaç kullanıyor ) ,  Naili Abdullah Paşa, Silahdar Ali Paşa (63 gün), Yirmi-sekiz Çelebi-zade Said Mehmet Efendi (birkaç ay), Haleb Valisi Ragıb Paşa, 

[4] Aralık 1755. Tam olarak, Cuma gününe  denk gelen  5 Rebiyüelevvel 1169 olmalı.

[5] Benim kullandığım kaynak Doğan Kuban’ın yukarıdaki makalesi ama bunları Nuruosmaniye Külliyesi’nin bina katibi Ahmet Efendi’nin yazdığı Tarih-i Camii Şerif-i Nur-i Osmani adlı risalesinden öğreniyoruz.
Bu arada, Külliye mimarlığına ilgi duyan merak erbabı için,  Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin mimarı Bay Şefik Birkiye. Sahibi olduğu şirketin internet sayfasında konu ile ilgili bir şey  yazmıyor ama, merak edenlere;  http://www.arkitera.com/kose-yazisi/98/ak-sarayin-mimari

[6] Yeni Cami’nin Arkasında, Mısır Çarşısına bitişik bu türbede Hatice  Turhan Sultan’dan başka  toplam beş padişah gömülüdür: IV. Mehmet, III. Osman, II. Mustafa, III. Ahmet ve I. Mahmut.

Önkal, Hakkı. Selçuklu Osmanlı Sultanları ve Türbeleri. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları. Ankara 1999.

Ocak 01, 2016

Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi


Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi | Cağaloğlu
Temmuz  2015
“Aziz İstanbul”un her yerine dağılmış; kimi kullanılan, kimi kullanılmayan, bazıları  iyice maskara edilmiş bol miktarda çeşme ve sebil var. Bunların önemli bir kısmı da sevilen  turistik tabirle “tarihi yarımada”da maalesef. Binlerce yayanın otomobilin önünden geçtiği,  vıcık vıcık bir keşmekeşin içinde bir kısmı pek dikkati çekmeyen, bir kısmı da dikkati çektiği için insan evladının elinden çekmediği kalmayan; yapıldıkları dönemin, akımların özelliklerini taşıyan bu nesnelere fırsat buldukça bakmakta yarar var.
Sirkeci’den yukarı,  Cağaloğlu’na doğru (Sirkeci Garı’nın önünden, İran Başkonsolosluğu’nun önüne kadar nedense “Ankara Caddesi” deniyor) Valiliğe gelmeden yol çatallanır. Hah,  işte o çatalın sağından hafifçe kıvrılarak yukarı, İranlıların alt köşesine çıkan içerdeki ince  yokuşun ortalarında alçak gönüllü bir çeşme var: 1870 tarihli  Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi. Zeki Tanışık tarafından yazılmış “İstanbul Çeşmeleri” kitabında beş satırla bahsediliyor [1] . İstanbul Belediyesi’nin “İstanbul’un 100 Çeşmesi kitabına girememiş bile. Aynasının iki yanındaki düz, çifte sütunçeler  ve üzerindeki  silme ile basit, ağırbaşlı ve güzel. Kitabesinde Ebniye-i Hassa Müdürü Sait Abdülhalim Efendi “Halimesi” (nikahlı eşi) Şerife Zeliha Hanım ve “bani-i evvel”lerinin  (önceki yaptıranların) ruhları için yaptırıldığı yazıyor. Daha önce var olanın yerine şimdiki yaptırılmış olmalı. Yakın zamanda eli yüzü onarılıp, temizlendi. Kitabeleri okunur hale geldi.  Eski, kara ve bakımsız, isten kararmış halini severdim. Kapkara aynası işportacı tezgahlarına konmuş kaçak sigara veya prezervatiflere “showroom”luk ederdi, ama şu hali de hiç fena değil.  Şimdilerde teknesi nerdeyse sokak hizasında kalmakla beraber, otuzların sonu veya kırkların başındaki bir fotoğrafta ince kalem kontürlü kurnanın ön yüzeyi epey belirgin.  Ayrıca çeşmenin daha yüksek görünen (sanki üstte ek bir  bölüm varmış da, -belki su deposu-  ilerleyen zamanda yıkılmış gibi) ön duvarına çakılı “Doktor NİHAD TOZGE ” tabelası görünüyor [2]. Deri ve Zührevi hastalıklar uzmanı olan zatın muayenehanesi o yıllarda çeşmenin üstündeki binada olmalı. Çok dikkatli bakıldığında belli belirsiz “SALI GÜNLERİ PARASIZ” yazısını  okumak mümkün... 1951’de Konya, Argıthanı’na giderek mesleğine orada devam etmiş [3]. Çeşmenin musluğu mevcut. Muhtemelen şehir şebekesine bağlı olarak suyu da akıyordur. Fakat günümüzde “Osmanlı Torunları” yersizlikten filan olacak, teknesini bir çeşit geçici depo olarak kullanıyor. Şimdilik zihinler Noel Babayla filan meşgul olduğundan,  “ulan ne güzel çeşme,  hem de taş gibi ecdat yadigarı işte…  Sakınalım gözümüz gibi, koruyalım” demek pek akıllara gelmiyor.

Şerife Zeliha Hanım Çeşmesi | Cağaloğlu | 40'lar
Şerife Zeliha Hanım’ın eşi Seyid [3] Abdülhalim Efendi mimarlık tarihi(miz) açısından önemli bir kişi.  Osmanlı Hassa Mimarlar Ocağı’nın son baş mimarı. II. Mahmut tarafından atandığı 1825’den 1831’de  ocak lağvedilene kadar bu görevde. Sonrasında da, yerine kurulan daha çağdaş bir kurumun, Ebniye-i Hassa’nın müdürlüğüne atanıyor. İşinde pek bir değişiklik olmuyor yani. Sonrasında da Su Nazırlığı’na getiriliyor. 1855’de öldüğüne göre, şimdiki çeşmenin kitabesinde sözü edilen “bani-i evvel”in o olduğunu, uzun yıllar tepesinde olduğu kurumlar da göz önüne alındığında düşünmek mümkün.  Batılılaşma hareketleri çerçevesinde önemli bir yapı hamlesinin gerçekleştiği dönemde görev yapmış olmasına rağmen, yapı üretimi hakkında kesin bir bilgi yok. Ama spekülasyonlar var. Örneğin  Aralık2007’de Yeni Şafak’ta çıkan bir yazıda “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin fertleri tarafından yapıldığı iddia edilen” [4] pek çok eserin sahibinin – Dolmabahçe Sarayı ve Ortaköy Camii de dahil olmak üzere -  aslında Seyid Abdülhalim Efendi olduğu “yüksek sesle dillendiriliyor”. İlginç işler yani, ama doğal olarak konu ile ilgili genişçe malumat yok.
Bir daha oralardan geçerseniz,  dikkatlice bir bakın.

BvP ,
 
Günümüzdeki fotoğraf BvP, diğeri İstanbul Çeşmeleri’nden.

......................
(*) “Saray ve devlet binaları inşaat ve tamir işleriyle meşgul memurun unvanı idi. Evvelleri resmi binaların inşa ve tamirlerine şehremini ile mimarbaşılar memurdu. Şehreminleri malzeme tedarik ve masarif ile yevmiyelerin verilmesini temin ve yalnız bu hususlara dair hesap defterleri tutmakla mükellef oldukları halde bunların haricinde olan  mimarbaşıların vazifeleri cümlesinden olan işlere de müdahale ettikleri için (mimarın yaptığına, akıllarının ermediğine burunlarını sokup işleri bok ediyorlardı diyor!) aralarında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden 28 cumadelula 1247 (M.1831) de her iki vazife birleştirilmek suretiyle ebniye-i hassa müdürlüğü teşkil olunmuştu.” (CI,s.497)
 
Pakalın, Mehmet Zeki. “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. 3 Cilt.  Milli Eğitim Basımevi. İstanbul, 1993
 
Konu ile ilgili sağlam ve anlamlı özet kaynak,  Baydar, Gülsüm Baydar’ın Osmanlı-Türk Mimarlarında Meslekleşme adlı kitabı. Mimarlar Odası Tarafından 2012’de basılan eser yazarın 1988 tarihli doktora tezinin çevirisi. Çalışmanın konusu “Meslekleşme”  erken Cumhuriyet Dönemini de kapsıyor. Bu kitaptaki “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin Fertleri” hakkındaki bölüm de gayet öğretici.
 Baydar, Gülsüm. “Osmanlı Türk-Mimarlarında Meslekleşme”. TMMOB Mimarlar Odası Yayınları.  Ankara, Mart 2012
 
Fakat, “yok arkadaş bu beni kesmedi,  Geç Dönem Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesi konusunda daha detaya ineceğim, ne var ne yok  öğreneceğim” denecekse; Oya Şenyurt’un “Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesinde Değişim ve Dönüşüm” adlı kitabından edilmek gerekiyor. Çok ilginç ve faydalı bir eser.
 
 Şenyurt, Oya. “Osmanlı Mimarlık Örgütlenmesinde Değişim ve Dönüşüm”. Doğu Kitabevi, Mart 2011.

[1] Tanışık, İbrahim Hilmi. İstanbul Çeşmeleri I. “İstanbul Ciheti”, İstanbul 1943. Maarif Matbaası. Çeşme bu kitapta 280- 281. Sayfalarda  299 sıra numarası  ile gösteriliyor.

[2] Yazarın, yazının izinsiz kullanılamayacağı ibaresi nedeniyle doktor’la ilgili bilgi içeren linki veriyorum. http://www.selcuklukonalsan.com.tr/yandimoglu/delidoktor.htm

[3] Tanışık’ta isim yanlış bilgi veya  dizgi hatası yüzünden “Sait” olarak geçiyor.

[4] “Balyan Soyadlı Ermeni Ailenin Fertleri” tamlaması ile “Balyan Ailesi” deyip geçememe  arasındaki niyet ve tavır farkını da siz bulun.
 
 
 

Kasım 09, 2015

Maçka Parkındaki II. Abdülhamit Çeşmesi


Maçka’da Maden Fakültesi’nin karşısındaki parkın ucunda zor fark edilen bir çeşme var. Suyu filan da akmıyor,  eski tabirle “muattal”. Çocukluğumda sanki daha göz önündeydi. Şimdilerde etrafındaki çalılar, ağaçlar büyüdü, trafik arttı,  kayboldu gitti iyice.  İşte bu yitik ve mutsuz nesne II. Abdülhamit tarafından Raimondo  d’Aronco’ya  Tophane’deki Nusretiye Camii önünde dikilmek üzere ısmarlanmış   II. Abdülhamit Meydan Çeşmesi. Şeyh Zafir tekkesinin girişinde ana yapı  ile aynı üslupta tasarlanmış oldukça ufak çeşme sayılmazsa, D’Aronco’nun bilinen iki çeşmesinde biri. 
Raimondo D'Aronco | II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 | 2015
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |İlk Yerinde |  40'lar
1901’deki  açılış (evet, “ecdat” da böyle şeyler açıyor) sırasında çekilmiş  fotoğraftaki   insanların yüzündeki ciddiyet ve gururdan,  Osmanlı  ilk siklotron veya planetaryumu avluya konduruyor sanılabilir. Caminin  önünde 1957’ye kadar sessizce durup çeşmeliğini yaparken, Tophane-Dolmabahçe  aksındaki   yol genişletme çalışmaları sonucu  yol üzerindeki benzerleri gibi sökülüp, [1] Maçka Parkına yeniden kurulmuş.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |
Suluboya ve Karakalem | D'Aronco 1896
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Açılış Günü?

İki kademeli  ve çok geniş saçaklı  çatının  üstteki  kademesi  orijinal çizimde bir parça farklı  ve  sanki daha oranlı. Kurşun kaplı çatıda bitiş elemanı da daha uzun, daha olması gerektiği gibi.  Bu alt kısmı hafifçe topuzlu  dikme, çeşmeyi orijinal yerinde  gösteren fotoğrafta da dikkati çekiyor. Her taşınmada başa gelen kırıp dökme sevimsizliği burada da olmuş anlaşılan. Ayrıca suluboya desende ve açılışa ait (siklotron)  fotoğrafta net olarak seçilen  saçak tavanındaki  rokoko kalem işleri de artık yok. Ancak, bu kalem işleri çeşmenin açılışından çok kısa bir süre sonra taburcu olmuşa benziyor. Döneme ait  renklendirilmiş bir kartpostalda saçak yüzeyi dışarıya doğru bırakılmış genişçe bir bandın gerisinde boş.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Saçak tavanına dikkat
Oldukça dar bir  prizma olan kütlenin köşelerine  üstteki alınlığı taşıyor(mış gibi yapan)  zarif sütunlar oturtulmuş. Sütunların alınlıkları, uçları köşelere tutturulmuş, boşlukta duran kumaş girlandları ve püsküllerden oluşuyor! Sırf bu son derece ilginç ve zarif numara için bile gidip bakmaya değer. Sütun boyunlarındaki pirinç bilezikler ve altındaki  (sanki papirüs veya lotus demetlerine  gönderme yapıyor diyesim var ya, bilemedim şimdi) kısa volütlerle çok güzel. Sütunların üzerindeki alınlık  dört yüzünde çeşme kitabesinin birer beyitini taşıyor.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |
Kolon Detay | 2015
 Merak edene; Ab-ı şirinin içip “bir”le dedim tarihini,  “Eyledi bu çeşmeyi bünyat Han Abdülhamit” 1319.  
Dar yüzlere sadece kitabe oturtulmuş. Geniş cephede ise kitabenin  iki yanında  hafif, usturuplu  bir bezeme var. Alınlığın dar yüzündeki bu sadelik aşağıda da devam edip,  iki yanda muslukları olmayan   güzel birer kurna ile son buluyor.  
Kurna demişken; Çeşmenin, arka yüzündeki kurna kırık ve  işenmekten kararmış bir halde açık hava tuvaleti olarak kentin/kentlinin hizmetinde. Bu yüzdeki ayna da yerinde değil. Dört yüzlü bir meydan çeşmesinin her yüzü kullanıldığına göre,  kim bilir hangi tarihte sökülüp götürülmüş. Belki taşınırken arka yüze monte etmeye üşenmişlerdir… Berbatlık yani.  
Ön yüz  musluğunun olmayışı dışında (zaten su filan akmıyor, ne gerek var) oldukça sağlam ve iyi korunmuş görünüyor. Mimarımız çeşmenin aynasını yukarıya kadar devam ettirmeyip, hoş bir akılla üst bölümünü zarif metal bir parmaklık ile bitirmiş. Bu numara  uzun ve dar kapalı yüzeyi parçalayıp hafifletiyor. İlk gün fotoğrafına bakılınca, orta parçanın, madalyonun da bir tarihte sökülüp "taburcu" edildiği anlaşılıyor.  Çeşmeden bahseden kitaplarda “art nouveau akımın güzel bir örneğidir” deniyorsa da çok art nouveau vurgulu değil bence (en azından geriye kalan).  Daha çok, “aman aynanın işleri  tantuna gelmesin, uyumlu olsun” diye oldukça sade tutulmuş gibi. Yoksa  Bay D’Aronco bu işleri kıvıramayacaklardan  değil.  Çeşme, art nouveau, eklektisizm denince aklına neler geldiğini biliyoruz. Rokoko motiflerin ustaca ve tadı kaçmadan kullanıldığı ayna gerçekten güzel.  
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Ecdada Saygı | 2015
Ortadaki çiçek vazosunu çevreleyen, hacim ve oranları güzel akantus yapraklı bezemeler dışa doğru ikişer plastrın üzerine oturuyor. Aralarında  birer rafla bitirilmiş maşrapa nişleri var.   Garip bir şekilde;  XX. Yüzyıl başında yapılmış bu eklektik çeşmenin bezemeleri,  döneminde yapılmışlardan daha ustaca, daha  iyi yapılmış görünüyor gözüme. Mermer işleyicinin mahareti, imalat çizimlerindeki detay seviyesi etkili olabilir. Sanki aynı maharet ve özen kütleden dışarı taşmayan o oyuncaklı kurnanın üst yanındaki bezemelerde yok. Belki bunda  temasa açık  bir yüzey oluşunun da etkisi vardır.  
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Ön Ayna Detay | 2015
Uzun söze gerek yok. Kentin hemen ulaşılabilecek bir yerinde bulunan ve açık hava kenefi olarak yeni bir işlev kazandırılmış, “ecdat yadigarı”  bu çok ilginç ve güzel  çeşmeyi görün, gösterin.

İyi İşemeler,

BvP,

 

Çeşme açılışın gösterir  Yıldız Sarayı Arşivinden fotoğraf ve  renklendirilmiş kartpostal “İstanbul’un 100 Çeşmesi ve Sebili” kitabından, (İstanbul’un Yüzleri Serisi-68) Kırklarda orginal yerinde gösteren fotoğraf İbrahim Hilmi Tanışık, “İstanbul Çeşmeleri” kitabından. Diğerleri benim.