Emsallerine faiktir

Eklektisizm Kötü mü? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eklektisizm Kötü mü? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 09, 2015

Maçka Parkındaki II. Abdülhamit Çeşmesi


Maçka’da Maden Fakültesi’nin karşısındaki parkın ucunda zor fark edilen bir çeşme var. Suyu filan da akmıyor,  eski tabirle “muattal”. Çocukluğumda sanki daha göz önündeydi. Şimdilerde etrafındaki çalılar, ağaçlar büyüdü, trafik arttı,  kayboldu gitti iyice.  İşte bu yitik ve mutsuz nesne II. Abdülhamit tarafından Raimondo  d’Aronco’ya  Tophane’deki Nusretiye Camii önünde dikilmek üzere ısmarlanmış   II. Abdülhamit Meydan Çeşmesi. Şeyh Zafir tekkesinin girişinde ana yapı  ile aynı üslupta tasarlanmış oldukça ufak çeşme sayılmazsa, D’Aronco’nun bilinen iki çeşmesinde biri. 
Raimondo D'Aronco | II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 | 2015
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |İlk Yerinde |  40'lar
1901’deki  açılış (evet, “ecdat” da böyle şeyler açıyor) sırasında çekilmiş  fotoğraftaki   insanların yüzündeki ciddiyet ve gururdan,  Osmanlı  ilk siklotron veya planetaryumu avluya konduruyor sanılabilir. Caminin  önünde 1957’ye kadar sessizce durup çeşmeliğini yaparken, Tophane-Dolmabahçe  aksındaki   yol genişletme çalışmaları sonucu  yol üzerindeki benzerleri gibi sökülüp, [1] Maçka Parkına yeniden kurulmuş.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |
Suluboya ve Karakalem | D'Aronco 1896
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Açılış Günü?

İki kademeli  ve çok geniş saçaklı  çatının  üstteki  kademesi  orijinal çizimde bir parça farklı  ve  sanki daha oranlı. Kurşun kaplı çatıda bitiş elemanı da daha uzun, daha olması gerektiği gibi.  Bu alt kısmı hafifçe topuzlu  dikme, çeşmeyi orijinal yerinde  gösteren fotoğrafta da dikkati çekiyor. Her taşınmada başa gelen kırıp dökme sevimsizliği burada da olmuş anlaşılan. Ayrıca suluboya desende ve açılışa ait (siklotron)  fotoğrafta net olarak seçilen  saçak tavanındaki  rokoko kalem işleri de artık yok. Ancak, bu kalem işleri çeşmenin açılışından çok kısa bir süre sonra taburcu olmuşa benziyor. Döneme ait  renklendirilmiş bir kartpostalda saçak yüzeyi dışarıya doğru bırakılmış genişçe bir bandın gerisinde boş.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Saçak tavanına dikkat
Oldukça dar bir  prizma olan kütlenin köşelerine  üstteki alınlığı taşıyor(mış gibi yapan)  zarif sütunlar oturtulmuş. Sütunların alınlıkları, uçları köşelere tutturulmuş, boşlukta duran kumaş girlandları ve püsküllerden oluşuyor! Sırf bu son derece ilginç ve zarif numara için bile gidip bakmaya değer. Sütun boyunlarındaki pirinç bilezikler ve altındaki  (sanki papirüs veya lotus demetlerine  gönderme yapıyor diyesim var ya, bilemedim şimdi) kısa volütlerle çok güzel. Sütunların üzerindeki alınlık  dört yüzünde çeşme kitabesinin birer beyitini taşıyor.
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |
Kolon Detay | 2015
 Merak edene; Ab-ı şirinin içip “bir”le dedim tarihini,  “Eyledi bu çeşmeyi bünyat Han Abdülhamit” 1319.  
Dar yüzlere sadece kitabe oturtulmuş. Geniş cephede ise kitabenin  iki yanında  hafif, usturuplu  bir bezeme var. Alınlığın dar yüzündeki bu sadelik aşağıda da devam edip,  iki yanda muslukları olmayan   güzel birer kurna ile son buluyor.  
Kurna demişken; Çeşmenin, arka yüzündeki kurna kırık ve  işenmekten kararmış bir halde açık hava tuvaleti olarak kentin/kentlinin hizmetinde. Bu yüzdeki ayna da yerinde değil. Dört yüzlü bir meydan çeşmesinin her yüzü kullanıldığına göre,  kim bilir hangi tarihte sökülüp götürülmüş. Belki taşınırken arka yüze monte etmeye üşenmişlerdir… Berbatlık yani.  
Ön yüz  musluğunun olmayışı dışında (zaten su filan akmıyor, ne gerek var) oldukça sağlam ve iyi korunmuş görünüyor. Mimarımız çeşmenin aynasını yukarıya kadar devam ettirmeyip, hoş bir akılla üst bölümünü zarif metal bir parmaklık ile bitirmiş. Bu numara  uzun ve dar kapalı yüzeyi parçalayıp hafifletiyor. İlk gün fotoğrafına bakılınca, orta parçanın, madalyonun da bir tarihte sökülüp "taburcu" edildiği anlaşılıyor.  Çeşmeden bahseden kitaplarda “art nouveau akımın güzel bir örneğidir” deniyorsa da çok art nouveau vurgulu değil bence (en azından geriye kalan).  Daha çok, “aman aynanın işleri  tantuna gelmesin, uyumlu olsun” diye oldukça sade tutulmuş gibi. Yoksa  Bay D’Aronco bu işleri kıvıramayacaklardan  değil.  Çeşme, art nouveau, eklektisizm denince aklına neler geldiğini biliyoruz. Rokoko motiflerin ustaca ve tadı kaçmadan kullanıldığı ayna gerçekten güzel.  
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Ecdada Saygı | 2015
Ortadaki çiçek vazosunu çevreleyen, hacim ve oranları güzel akantus yapraklı bezemeler dışa doğru ikişer plastrın üzerine oturuyor. Aralarında  birer rafla bitirilmiş maşrapa nişleri var.   Garip bir şekilde;  XX. Yüzyıl başında yapılmış bu eklektik çeşmenin bezemeleri,  döneminde yapılmışlardan daha ustaca, daha  iyi yapılmış görünüyor gözüme. Mermer işleyicinin mahareti, imalat çizimlerindeki detay seviyesi etkili olabilir. Sanki aynı maharet ve özen kütleden dışarı taşmayan o oyuncaklı kurnanın üst yanındaki bezemelerde yok. Belki bunda  temasa açık  bir yüzey oluşunun da etkisi vardır.  
 
II. Abdülhamit Çeşmesi 1901 |Ön Ayna Detay | 2015
Uzun söze gerek yok. Kentin hemen ulaşılabilecek bir yerinde bulunan ve açık hava kenefi olarak yeni bir işlev kazandırılmış, “ecdat yadigarı”  bu çok ilginç ve güzel  çeşmeyi görün, gösterin.

İyi İşemeler,

BvP,

 

Çeşme açılışın gösterir  Yıldız Sarayı Arşivinden fotoğraf ve  renklendirilmiş kartpostal “İstanbul’un 100 Çeşmesi ve Sebili” kitabından, (İstanbul’un Yüzleri Serisi-68) Kırklarda orginal yerinde gösteren fotoğraf İbrahim Hilmi Tanışık, “İstanbul Çeşmeleri” kitabından. Diğerleri benim.  

Ekim 14, 2013

Kadıköy III / Muazzam Muamma: Şehremaneti'nin Mimarı Kim?


Kadıköy Şehremaneti | Haziran 2012
İşte Türk Mimarlık tarihinin gizemlerinden biri… Fatihteki, yine şehremaneti olarak inşa edilmiş olan ile ürkütücü bir benzerlik gösteren bu yapının mimarı konusunda “uzmanlar” maalesef her zaman aynı görüşte değil. İstanbul Belediyesince hazırlanmış  “İstanbul’u Yüzleri” serisinin Mimarlarla ilgili   kitabında yapıların mimarı Yetvart Terziyan olarak verilirken, (ki,  doğrusu bu anlaşılan) Mimarlar odasının üç ciltlik, fiyakalı –içinden acayip bir de harita çıkıyor, kuşe kağıda basılı, kutulu mutulu pek şık ve pahalı bir şey. Hem  İngilizcesi hem de Türkçesi var, boyu da gayet  uygun.  Yağmurlu bir günde koy barbur’unun cebine, İstanbul’da dolaş, bilgin görgün artsın. - “Architectural Guide to İstanbul”unda (bendeki İngilizce maalesef) yapıların mimarı olma şerefi Konstantinos Kyriakides’e bahşedilmiş! Boyut Yayınlarının benzer formattaki “İstanbul 1900-1950” yapıları rehberi de aynı kanıda. Ama Bay Kyriakides’in Birinci Milli Mimari Üslubu ile pek işi olmamış sanki.  Bilinen yapıları da bunlara hiç benzemiyor.  Birileri pis  bir yanlış yapmış, başka birileri de onu kopyalamış gibi [1][2] .
Kadıköy Şehremaneti | Eylül 2011

Genişçe  “Birinci Milli Mimari” denilip geçilse de, bu akımın eklektisizmi her daim Klasik Dönem Osmanlı Mimarisinden beslenmiyor. Mesela burada ibre bir parça  oryantalizme kayık. Balkonun sade birinci katı ve giriş aksını vurgulayan, üzerindeki balkon, iki yanındaki kolonların çıkmaları ve hoş çinileri ile pek güzel.  Özellikle motifsiz,  düz mavi olanların rengi.
 
Şimdilerde restore ediliyor. Etrafını çevreleyen paneller heyecanla  yeni bir işlev kazandırılacağını; tarih, sanat ve edebiyat  kütüphanesi olarak hizmet vereceğini muştulanmakta. Tarih, sanat ve edebiyat aşıklısı, sabahlara kadar okuyan, araştıran Kadıköy halkı bu ilim mabedine hücum edecek... Sanki yine mostralık, dostlar alışverişte görsün tarzı bir “eser” kazanacakmışız gibi görünüyor da, tek yapı korunsun yeter.  
 
Kadıköy Şehremaneti | Eylül 2013| Aşırı Heyecan: A ve C "saloları"! 
 
Belediyenin arkasında vergi dairesi olarak kullanılan, muhtemelen Kırkların sonu veya ellilerin başlarında kalma iki katlı bir kamu yapısı var. Yakın zamana kadar kullanılıyordu. Artık  boşaltılmış durumda.  Belki  ona da yeni bir işlev kazandırılacak.
 
Yolu geçip çarşıya doğru girmeden soldaki  Sultan Mustafa İskele Camii öyle pek dikkat çekici bir yapı değil. Adı bir zamanlar kıyının yapının hemen önünden başladığını sezdiriyor ama emin de değilim.  1680 tarihli Grelot gravüründe sahilden uzakta tek bir cami var, o da muhtemelen 1612 tarihli Osmanağa Camii. Bu yapı dikkate alındığında sahil çizgisi 18. yy’da İskele Camii hizasında olabilir gerçekten. Şehremanetinin önündeki panolarda da, “yapılan araştırmalarda” binanın yapıldığı dönemde (1913) kıyı hattının bugünkü postane binasının önünden geçtiği anlaşılmıştır deniyor. Ama insan kendi araştırmasını kendi yapıp emin olmalı. Yoksa yukarda Şehremaneti konusunda olduğu gibi  amatörlere maymun olmak var! Neyse, banisi III. Mustafa ve  1760 tarihli, zeminden yükseltilerek inşa edilmiş ahşap ilk yapı – doğal olarak yanmış -  Bu gün gördüğümüz, aynı yere sonradan 1858’de Sultan Abdülmecid döneminde  yapılmış  kargir cami.  1975’de restore edilmiş.
 
Caminin önünden  içeri doğru girmeden, sahile paralel yürümeye  devam edelim; yukarıya Söğütlü Çeşme’ye – Altıyol’a -  doğru çıkarken, yolun hemen başında bir parça eski, bakımsız ama denize (batıya) ve Söğütlü Çeşme Caddesine bakan cepheleri ustalık ve özenle biçimlenmiş bir yapı dikkati çeker (Şimdiye kadar fark etmediyseniz  artık dikkatle bakın). 60’İhtilali sonrası MBK  Hükümetinde bayındırlık bakanlığı da yapmış İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin 1948 ve 1958’de iki kez dekanı Prof. Mukbil Gökdoğan’ın [3]   1972 tarihli Yapı Kredi Bankası Kadıköy Şubesi’dir bu. Cephenin temizlenmesi çok zor, zaten korunması için  de gerekli özen gösterilmeyen alengirli  güneş kırıcıları dikkate değer hacim ve ritim duygusu kazandırır ona. Çevredeki binaların özensiz sıradanlığı da sanki daha ilginç kılar. Aynı mimarın İzmir Kordon’daki Yapı Kredi Binası da aynı öğeleri kullanır. Umarım daha iyi bakılır ileride.


Kadıköy Yapı Kredi | Mukbil Gökdoğan | Ağustos 2013

Az yukarıda  Söğütlüçeşme caddesi üzerinde yine fazla özelliği olmayan Osmanağa  Camii var. Her konuda  fikir beyan etmeyi – yalan yanlış da olsa – uzun uzun malumat vermeyi pek seven Evliya Çelebi bile  Kadıköy’ü anlattığı bölümde söyleyecek fazla bir şey bulamayıp yapı ile ilgili “… dikdörtgen şekilli ve kiremitli derli-toplu bir camii vardır. Darüssade  Ağası Osman Ağa yapısıdır. Bundan başka cami yoktur. Bir hamamı, yüz dükkanı var, başka imaret yoktur. Ancak limanında balığı çoktur” diyebiliyor sadece. 

Camiye gelmeden, yol üzerinde  ilginç bulduğum iki yapı daha var. Birincisi çok dar cephesi ve  Art Deco tarzı ile dikkati çeken Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları binası. Bu da büyük ihtimalle Şirketin Eminönü Tahmis  Sokak’taki yapısı gibi, 1930’ların başında ortanca “Mahdum” Hulusi Bey tarafından Mimar Zühtü Başar’a [4] yaptırılmış. Her iki yapı da halen kullanılıyor. Tahmis Sokak’taki sanki daha bakımlı, veya etraftaki kalabalıktan, hengameden  yapı algılanmadığı için öyle görünüyor.


Kadıköy Kurukahveci Mehmet Efendi | Zühtü Başar ? |
Nisan 2012

Diğer dikkat çekici yapı  ilerde yüzü denize dönük biçimde, Kadıköy çarşısı girişindeki  apartman. Bu sessiz ve bakımsız binayı tasarlayan işi umulmaz bir incelikle; öncül Art Nouveau’nun organik yumuşaklığı ve  Art Deco’nun geometrik köşeliliği arasında bir yerlerde  tutmuş sanki. Kentte halen Art Deco etkileri ile tasarlanmış cephelere sahip yapılar var. Özellikle Taksim, Receppaşa Caddesinde bunlardan 90’ların başına kadar çok miktarda vardı. Sonra; boktan, çulsuz turistler için otel furyası çıkınca sessiz sedasız yıkıldılar. Çocukluğumda Çemberlitaş, Fatih civarında da vardı bu tür apartmanlardan) Ama bu “tarz” bir şeye rastlamış değilim. Bence hakkaten çok güzel. Galata'da Cihangir'de veya Kuledibi'nde  filan olsa şimdiye kaç  modacı, stil bilmemnesi, mimar, içmimar, takı tasarımcısı - hayır, mücevherci değil - eskitirdi. Yazık...
 
     Kadıköy Çarşı | Art Deco Apartman                                                                              Cağaloğlu | Art Deco Apartman 
| Nisan 2012                                                                                                           |  Mayıs 2013

Devam edecek.
BvP.

 Fotoğraflar BvP. 

.......................
[1] Architectural Guide to Istanbul . Volume 3. Bosphorus and the Asian Side. Chamber of Architects of Turkey, Istanbul Metropolitan Branch.  1st ed., April 2006, s. 124.
 
[2] İstanbul 1900-1950. Boyut Yayınları Mimarlık ve Kent Dizisi 11, Eylül 2003, s. 47.
 
[3] “Gökdoğan Mimarlık Atelyesi” 1969’dan 1981’e kadar çalışır, proje üretir;  İzmir/ Kordon, Ankara/Kızılay, İstanbul/Kadıköy Yapı Kredi Bankası binalarını, Foça Ziraat Bankası Şubesi’ni, İstanbul Maçka’da Mili Reasürans Genel Müdürlüğü binasını yapar, Porje yarışmalarında jüri üyeliklerinde bulunur. 1992 senesinin 29 Ekim günü “Ebedi Maşrık’a intikal eder” (üst dereceden bir mason, “Türkiye Yüksek Şurası Şeref Hakim Büyük Amiri”dir ). Ölümünden sonra kendisi için  hazırlanmış masonik  konferans, makale ve tebliğlerinin yer aldığı kitaptaki özgeçmişinde ellinin üzerinde yapısı olduğundan söz ediliyor.

[4] Üsküdar’daki 1. Milli Mimari özellikleri taşıyan Eski Kaymakamlık Binası da onun. 1930’larda oldukça faal olduğu anlaşılıyor. 1935 yılında  Serbest Mimarların kazanç vergileri tayini için  o zaman dek ödedikleri vergi ve iş hacimleri göz önüne alınarak yapılan sınıflamada Seyfi Arkan, Sedad Hakkı (Eldem) gibi mimarlarla birlikte “Birinci Sınıf Mimar” olarak değerlendiriliyor. 

Eylül 14, 2013

Kadıköy I / Haydarpaşa Garı ve Çevresi


Meraklının harita metot defterinin ilginç, dikkate değer yapılar bölümü hep “karşının” adresleri ile doludur ya, Kadıköy’de yabana atılmayacak, ilginç yapılar yönünden geri kalmaz sanki
Haydarpaşa Garı ve Silolar

Haydarpaşa Garı | Otto Ritter - Hellmuth Cuno | 1908 | 2011
Karaköy’den vapura binilip karşı kıyıya biraz yaklaşıldığında ilk göze çarpan, şu kuzey Avrupa otellerini andırır Haydarpaşa Garı ile silolardan ve limandan başlayayım: Her görüşümde “Weser Baroğu”  demek gelir içimden ama sanki o da değildir. "Bavyera 'dan sevgilerle".
Sirkeci Garı ne kadar “Doğu”yu yansıtıyorsa, Haydarpaşa’ya yapılan da o kadar yansıtır. Ama hiç olmazsa mimarları Bay Otto Ritter ve Bay Hellmuth Cuno parodisiz filan düpedüz, ne biliyorlarsa, ne gördülerse onu yapmışlardır.  Zavallının son otuz kırk yılının pek parlak geçtiği söylenemez. Galiba talihsizliği yetmişlerde “Haydarpaşa’nınGelini olarak” itelenmeye çalışılan bir “hamfendi” ye zemin, fotoğraflarına arka plan olarak kullanılması ile başladı . Christine Haydar’ı hatırlayanınız var mı? Bizim şu Haydar Paşa ile o karının kavat kılıklı kocası arasında en ufak bir korelasyon yok elbette. Söz konusu zat Kanuni’nin komutanlarından Gelendost’lu Haydar Paşa… Önceleri süvari talimgahı olarak kullanıldığı söylenen alana yaptırdığı köşk nedeniyle etraf Haydarpaşa’nın Bahçesi olarak anılmaya başlamış. Sonraları Selimiye Kışlasının yapımı sırasında III. Selim’in dikkatini çeken Haydar Paşa isimli başka bir vezir nedeniyle bizim padişah bölgeye resmen Haydarpaşa Çayırı adını vermiş. Atalarımız çayırı çimeni sevdiğinden olsa gerek düğünler, panayırlar ve tabii başta güreş olmak üzere çeşitli spor etkinlikleri tertib olunurmuş. Mesela Abülmecit’in oğulları V. Murad ve II. Abdülhamit’in sünnet düğünleri, Abdülmecit’in kız kardeşi Adile Sultan’ın 1845’deki yedi gün yedi gece süren “mutantan” düğünü de burada yapılır. Düğündeki en ilginç maymunluk o sıralar İstanbul’da bulunan Comasgi isimli İtalyan baloncu zatın yapacağı uçuş gösterisidir. Comasgi İstanbul’da iki uçuş daha yapmış hatta birinde yine mezkur çayırdan havalanıp Yalova’nın bir köyüne iner. gökten inen kefere karşısında şallak mallak olmuş köylülere elindeki fermanı göstererek kendini gerisin geriye Payitaht’a atar. Ez cümle, uçuşlarının pek kontrollü olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat bu son uçuşta baloncunun talihi önceki kadar yaver gitmeyecek, ipleri çözüp havalandıktan ve İstanbul semalarında bir saat kadar da gözlendikten sonra gözden kaybolacak ve bir daha şu saate dek kendisinden haber alınamayacaktır ! 
Bu hoş hikayeyi Bay S. Vural 5 Şubat 1952 tarihli Milliyet gazetesindeki “Her Gün Tarihten Meraklı Bir Vak’a” adlı köşede yazmış. Kaynak olarak dönemin gazetelerini, özellikle de Ceride-i Havadis’i gösteriyorsa da, Comasgi adlı bir baloncu hiç duymadım. S. Beyin yazıda bolca “artistik lisans” kullandığı seziliyor ama, olmayacak şey de değil… [1]

Wilhelm II
1870’lerde bu alandan başlayıp İzmit’e kadar uzanan demiryolunu ucuna,  şimdikinin yerine 1872’de ufak bir istasyon binası yapılır. İngilizler tarafında işletilen bu demiryolu 1880’de önce Adapazarı’na sonra da Ankara’ya kadar uzatılmak istenir, fakat İngilizlerle anlaşma yapılamaz. Politik iklim ibreyi Almanlardan yana çevirince 1888’de Deutsche Bank ortaklığında bir şirketle anlaşma yapılır. Şirket Anadolu Osmanlı Demiryolu  Şirketi “Societe du Chemin de fer Ottoman d’Anatolié” kurulur (Elbette batı insanı tüm bu güzellikleri sevabına yapmıyor. Kilometre garantisi ile yapılan bu işler tarımsal ürünler ve  hammaddeye en ucuza ulaşım, nüfuz etkinliği – Almanların palabıyık Wilhem’inin Doğu ile ilgili hoş hayalleri var –  ve benim yazmaya üşendiğim türlü başka dümenler için çok uygun. Fazlasına merak durumunda Orhan Kurmuş’un pek güzel “Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi” kitabına bakabilirsiniz).

Uzatmayalım; Bu işler olur, mallar şakır şakır demiryolu üzerinden civara akarken bir de liman yapımı gerekir. Gel gör ki, istasyonun önündeki kıyı lodosa fazlasıyla açıktır. “Bir de dalgakıran yapalım n’olacaksa” denir ve istasyonun hemen önüne 1899’da 595 metre uzunluğundaki ilk dalgakıran yapılır. Liman için de çalışmalara başlanır. Temel atma töreni için uygun görülen 1 Eylül 1900 günü tesadüfe bakın ki, II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yılına denk gelmektedir. Bu kutlu olayı belgelemek üzere dalgakıranın ortasına Mimar Vallaury tasarımı ? [2]  bir hatıra sütunu dikilir ve kitabe yazılır.

Tüm çabalara rağmen tören planlanan günde yapılamaz, 17 Kasım 1902’de gerçekleşir. Tesadüf eseri bu tarih de aynı zatın doğum günüdür. Üzerindeki yekpare mermere oyulmuş günün anlam ve ehemmiyetini nakleden altın yaldızlı kitabe bugün yerinde değil maalesef. Belki ona da bir “düzenleme” yapacaklar kim bilir?

Garın Önündeki Dalgakıranın  Hatıra Sütunu
1900 | 2012

Kitabede ne yazdığını çok merak edip  geceleri ter içinde haykırarak uyanmayın, sıkıntıdan kurdeşen olmayın diye :
Revnak Efzayı Sediri Şevket
Masiri Osmani Essultan İbni
Sultan Elgazi Abdülhamid Han
Sani Hazretlerinin Yirmi
Beşinci Sene-i Devriye-i Cülusı
Hümayunlarının Hatıra-i Fahiresi
Olmak Üzere Anadolu Demiryolu
Şirketi Osmaniyesi Tarafından
İşbu Amud Teyemmünen Rekz Olunmuştur
1318 [3]

Dalgakıran yapıldıktan sonra  çeşitli depolar, gümrük binası, elektrik santralı binası, pasaport dairesi filan yapılır, daha sonra bekleme salonu, muhacir misafirhanesi eklenir. Bu hoş yapı da Mimar Kemalettin Bey tarafından 1903-1908’ arasında yapılmıştır.
Rivayete göre - 1903’de Liman Tesisleri bitirildikten sonra, II. Abdülhamit tüm bu yapılanları yeterince gösterişli bulmamış ve “Bunca kilometre demiryolu yaptım, memlekete, çelik yayların bir ucu Haydarpaşa’da. Bana o rayların denize kavutluğu yere öyle bir bina yapın ki, ümmetim baktığında ‘buradan bindin mi, hiç inmeden Mekke’ye kadar gidilir’ desin” demişti. Bu söz üzerine şimdiki gar binasının yapına başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de de bitirilmiştir. Deniyorsa da, -  öğlen yemeklerinde çılbır yemeyi seven, devletin parasını harcarken ardıllarında rastlanmayan bir sorumluluğa sahip  bu mütevazi ve akıllı adamın yaşayışına, fermanlarına bakıldığında, emredeceği en son şeyin ota boka gereksiz para harcanması olacağı kesin. Kısa sürede genişleyen demiryolu ve liman tesislerinin getirdiği yönetsel büyümenin ihtiyacı büro alanlarını karşılayabilmek için daha büyük bir yapı düşünülmüş ve uygulamış-tı muhtemelen. U biçimindeki kocaman binanın kollarından uzun olanı Kadıköy’e bakar, yolcu trafiği için düşünülmüştür.  Kısa kol ise yük taşımacığı ile ilgilidir. Bugün bile aynı işlevin, çok yakın zamana kadar sürdürülmüş olduğu bellidir. Gümrüğe doğru genişleyen alan silolar, enerji tesisleri, bakım bölümleri ile doludur.

Yapıların bir kısmını bugün denizden görmek mümkün. En dikkati çeken ise, Garın solundaki ilk silolar. Dik çatısı ve cephe özeni ile garla aynı dönemde (belki de aynı kişiler tarafından) tasarlandığı anlaşılıyor. Fakat benim favorim bir parça feri kaçmış olsa da “T.M.O. Ofis Çiftçinin Kara Gün Dostudur” yazısı halen okunabilen son silolar. A.H. BAU Düsseldorf ve İbrahim Yolal firmaları tarafından 1954’de yapımına başlanan 34.000 tonluk bu silo ülkemizde kayar kalıp tekniği ile üretilmiş ilk yapı. Aynı grup daha sonra İzmir/Alsancak  Limanındaki bir parça ufak olanları da yapar.
"Ofis Çiftçinin Karagün Dostudur" - 1954 | 2013
Kayar kalıp tekniği siloların yapım haberini veren 1954 tarihli Arkitekt Dergisi işi “kalıbın iç ve dış yüzleri demir profil bağlantılarla birbirlerine raptedilmişlerdir.Bu bağlantılara kaldırıcı denilen bir nevi kriko tertibatı monte edilmiştir. Bu kaldırıcıların içinden 25 mm. kutrunda çelik çubuklar geçer. Bütün kaldırıcılar (Haydarpaşa Silo inşaatında102 adet vardır) yağ boruları ile yekdiğerlerine merbut olup, merkezdeki bir yağ tazyik tulumbasına bağlıdırlar. Tulumba çalışınca yağdaki tazyik, borular vasıtasile kaldırıcılara intikaleder. Bu tazyik dolayısile kaldırıcılardaki hususî ve patentli bir tertibat harekete geçer ve kaldırıcılar, çelik çubuklar üzerinde2,5 sm. yükselir ve kendilerine merbut olan kalıbı da yükseltir. İşe başlarken önce 1,20 m. yükseklikteki kalıbın demir teçhizatı konur ve arası betonla doldurulur. Bundan sonra yağ tulumbası harekete getirilerek kalıp 2,5 cm. kaldırır ve bu ameliye saatte 6-10 defa tekerrür eder ve bu arada gerekli demir teçhizat ve beton doldurulur. Bu suretle 24 saat zarfında ortalama 3 - 3,5 m. irtifaında inşaat yapılabilir.” şeklinde anlatıyor.
Ne Güzel Bir Plastik Asma Tavan | 2013
Yetmişlerin sonu ile seksenlerde kir pas içindeki banliyö trenleri ile  hafta sonları Marmara kıyılarına denize gidenler ve  otobüse bile verecek parası olmayan Anadolulu çaresizlerden başka müşterisi kalmamıştı. Sonraki yıllarda dıştaki holün tavanı  plastik bir hazır tavan ile cüceleştirildi. Bu parlak fikir sayesinde de büyüsü  iyiden iyiye kayboldu. Sonunda; Kasım 2010’da çatısını yakmayı da başarınca yeni “düzenlemelere”, “vizyonlara”, şeylere yolu açıldı. Çatısının izolasyon uygulaması sırasında alev alıp yanışı ile  “Lazerle epilasyon yaparken kadının vajinasını yaktılar” haberi arasında bir paralellik varmış gibi geliyor hep.
  
Kitch Unutulmasın!
2013
Aslında yangınlar Garın hayat hikayesinin önemli bir parçası, kaderi. Ağustos 1908’deki açılıştan sonra 1917’ye kadar  bir “sıkıntı” olmamış, fakat o yılın Eylülünde taşınan cephanenin “berhava” oluşu (havaya uçuşu) neticesi çıkan yangın üst katları, çatıyı matıyı tarumar etmiş, yapı otuzlara kadar çatısız, dımdızlak (şimdiki gibi) hizmet vermişti. Başka bir felaket de Kasım 1979’da Romen tankeri “Independenta”nın garın önündeki dalgakıranın biraz açığında patlamasıydı (bu olayı gayet iyi hatırlıyorum. İnanılmaz bir patlama olmuş,  gecenin bir vakti ortalık gündüz gibi aydınlanmıştı. O sıra bizde olan Büyükannem 'ortalık gündüz gibi aydınlandı, mehdi geliyor' şeklinde fikir beyanatında bulunmuş, Teşvikiye karakolunun karşısındaki  beyaz eşya bayiinin camı çerçevesi inmişti! Kadıköy ve Beşiktaş civarındaki tüm camcılar bayram etmiş olmalı. Gemi uzun yıllar kaldırılmadı oradan. Seksenlerde reklam filmi ve müzik klibi seti olarak pek revaçtaydı. Galiba bir Derimod reklam filmi de  çekilmişti. Geminin yanıp hurdaya dönmüş karkasının orasında burasında elleri ceplerinde ve kabarık saçları ortadan ayrık reklam insanları müzik eşliğinde aniden kah beliriyor, kah yok oluyordu). Yapı büyük hasar görmüş, orada da cam çerçeve ve –özellikle- vitraylar inmişti.  Daha sonra büyük emeklerle yeniden tamir edildi. Son yangınla da 1917’deki haline geri dönmüş oldu.

2011
Haziran 2013’den beri tren seferleri durduruldu. Galiba bir daha bu işlev için kullanılmayacak. Buna rağmen insanı kıllandıracak derecede iyi korunan, bakılan (yanmamış bölümleri elbette)  yapının fazlasıyla ilginç bir dekor önünde evlilik fotoğrafı çektirmek için yanıp tutuşan ve bu yüzden Pazar günü erken saatleri tercih eden  gelin ve damatlardan,  onların “photography” yancılarından başka  ziyaretçisi yok bu aralar.  Gar ve çevresi için “halk yararına” nelerin düşünülüp uygulanacağını,  ortaya nasıl bir “eser” çıkacağını hep beraber göreceğiz.

Haydarpaşa Vapur İskelesi:

Haydarpaşa İskelesi | Mimar Vedat Tek | 1915 | 2013

Garın önündeki iskele binası gözü okşar, geçen yüzyılın sonunda yapılmış çini bezeli hoş bir yapı. Deniz cephesindekiler de pek güzel olmakla birlikte, Gara bakan taraftakiler,  özellikle de  köşelerdeki serviler beni benden alır. Bu çiniler Kütahyalı Mehmet Emin Usta [4] tarafından yapılıp, Kütahya’dan getirtilmiş. Beşiktaş iskelesi kadar büyücek ve detaylı
Gar Cephesinden
Detay | 2013
değil. Tek bir mekanın üzerini örten çatı ve kubbesi ile daha basit olan şimdiki yapı, denilene göre gar yapılırken inşa edilmiş  önceki iskele  ile aynı plan özelliklerini taşıyor. Bir dönüştürme projesi olabilir. Özellikle  Gara bakan cephesi anlamsız türlü ekle maymuna çevrilmiş olsa da (Kadıköy’e bakan cephedeki şeffaf telefon kulübelerine bakın! Şaka, tatsız bir şaka gibi değil mi? “Eşeğe şaka yap demişler, osurmuş” hesabı…) Bence İstanbul’daki en iyi Birinci Milli Mimari örneklerinden.  Haziran 2013’den itibaren  tren seferleri durdurulmasıyla Kadıköy-Karaköy-Eminönü vapurlarının Haydarpaşa iskelesine uğrayışları azaldı. Şimdilerde cumartesi Pazar günleri sefer yok, hafta içleri de ancak sabah ve akşam saatlerinde uğruyorlar.
Pencere Detayı | 2013
Eski  iskeleye ait bulabildiğim tek fotoğrafta yapı ana mekanın üzerindeki soğan kubbesi ile sanki daha oryantalist tat ve kokulu. Özellikle Eski pasaport dairesinin eski resimlerinde bu çizgi epey belirgin.  Ama şimdiki tipik bir Birinci Milli Mimari yapısı.  Deniz tarafındaki çini panoya göre 1334 (1915) tarihinde yapılmış. En azından bunun MimarVedat Tek  tarafından yapıldığı biliniyor. Kendisinden  bir parça bahsetmiştim.  İstanbul’da  ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da çok yapısı olan çok mühim ve çok yitik  bir zat.

Onun, Mimar Kemalettin Bey’in, Arif Hikmet (Koyunoğlu) Bey’in Yirmilerin sonlarına kadar sürdürdükleri; malzemesini Türk-Osmanlı geçmişinin  öğelerinde arayan bu ulusal mimarlık arayışı “Mürteci Mimari” olarak adlandırılıp,  sonunda mücadeleyi  “Kübik Mimari” 1930’da kazanınca iyice unutulur, adından söz edilmez olur [5]. Lakin şimdilerde bir “Milli Şahlanış” var, memleket idarecileri filan hep mimarlık fenninden anlar, bilgili eşhas. Üstelik kamu yapıları, özellikle okullar “ecdad”ın yaptığı gibi olsun isteniyor ya; adamcağızın işlerine biraz daha dikkatli bakılır, hem ruhu şad olur hem de  yapılanlar – belki-  bi boka benzer diyorum, ama…


Gar Cephesi | 2013
Devam edecek...
BvP

Fotoğraflar :, Doğal olarak, Wilhem'in dışındakiler BvP !

..................
[1] Aynı Hikayeden Adnan Giz’de “Bir Zamanlar Kadıköy…” kitabında bahsediyor (Giz:1990,61)

[2] (Atılgan:2011, 27) Atılgan başka hiçbir yerde rastlamadığım bu ilginç bilgiyi vermekle birlikte, “o yıllarda İstanbul’da bulunan ve oldukça tutulan İtalyan Mimar” diyerek işin güvenilirliğini azaltıyor. Doğma büyüme İstanbullu bir levanten olan Vallaury Paris’te geçirdiği öğrencilik yılları dışında tüm yaşamını burada geçirmiş Osmanlı imparatorluğu vatandaşı idi! Bir Kadir Topbaş, bir Mustafa Sarıgül kadar İstanbullu yani. Çok, ama pek çok yapısı var.

[3] (İbid,27)

[4] (İbid, 40)

[5] O yıl Güzel Sanatlar Akademisindeki Türk-Osmanlı Seçmeciliğini savunan atölyesi ile Avrupa-Latin seçmeciliğini savunan Mongeri atölyeleri 1930’da kapatılır 



Kasım 17, 2012

Karaköy'deki Ziraat Bankası


Ziraat Bankası Güneydoğu-Güneybatı Cepheler
Nisan 2011 
Galata Köprüsü'nün Karaköy tarafında, alüminyum kapısına nakşedilmiş kobrasal buğday başaklarının ışınlar saçtığı bir yapı var [1]. Hafifçe kararmış ve yıpranmış olmakla birlikte [2], denize bakan ikinci kat terası kenarlarına yerleşik ve anlamları halen tartışma konusu heykelleri, üst kat duvar köşelerindeki ilginç kabartmalarıyla adamın aklını başından alır Ziraat Bankası Karaköy Şubesi [3].

Ne yapım tarihi ne de mimarı –doğal olarak-  bilinen bu eklektik, tuhaf yapının en azından 1910-1912 arasında ve Avusturya Bankası olarak inşa edildiği kesin.  Avusturyalıların bankacılık serüveni hüsranla neticelenince (aslında 1918’de Avusturyalılar açısından hüsranla neticelenen sadece bankacılık hevesleri değil),  yapı bir süre “Banque Française Des Pays D’Orient” tarafından kullanılıp,  1944’de de Ziraat Bankası’na geçiyor. Geçmeden önce de Tütün Rejisi olarak kullanılıyor. Eski resimlerde  son kat pencerelerin altındaki, bu gün tuhaf bir şekilde boş duran  silmede  WIENER BANK  WEREIN  yazısını rahatlıkla okumak mümkün. Bu alanı değerlendirmek  yerine yapının yeni sahibi yakın zamana kadar çatıda eşşek kadar, pleksiglas harflerle T.C. ZİRAAT BANKASI yazmayı mühasip görmüş. Şimdilerde ne hikmetse bu gülünçlükten vazgeçilmiş de, kaldırmışlar.  

Yeri gelmişken; genişçe bahsedeceğim şu heykellerle ilgili olarak internette filan o sıkça tekrarlanan “Ziraat Bankası’nı kuran Mithat Paşa zaten masondu. Heykeller de bu yüzden dikildi oraya” akılsızlığının manası yok. Zavallı adamcağız kurucusu olarak geçiyorsa da, kurduğu mütevazi yardım sandıkları 1888’de resmen bankaya dönüştürülmeden dört yıl önce boğularak öldürülmüştü! Banka’nın yapıyı kullanmaya başlayış tarihini de 1944 olarak düşünürsek… Eh, internette okunan her şeye inanmamak lazım galiba.  
 
Nicholas V. Artamonoff Collection
Resimlerde yapının solunda aynı rahatlıkla  görünen başka bir şey daha var: Raimondo d’Aronco tarafından yenilenmiş Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Mescidi! Bu güzelim yapı Karaköy Meydanı’nın 1958’deki genişletme çalışmaları, başka bir deyişle kentin genel “imar” heyecanlarından payına düşeni almış. Anlaşılamaz bir şekilde, yapının yok edilişinin genişleme ile falan bir ilgisi yok. Çünkü yapı zaten Ziraat Bankası ile hemen hemen aynı hizada ve yeri şu anda anlamsız, sıradan bir yapı grubu  ile doldurulmuş durumda.  İnsan “yahu yıkılmasa olmuyor muydu, başka türlü çözülemez miydi? Ne istediniz canım yapıdan? Kime sordunuz? Bu “düzenleme” hakkaten neye hizmet etti?”  diye sormadan edemiyor. Hiram Usta Ziraat Bankasının terasından elinde çekici Halici muzaferrane seyrederken, yanı başında bir dini yapının anlamsız yere tarumar oluşu garip gerçekten [4].

Bu ve benzeri soruların cevabını, merak edene Taha Akyol’un Aydın Menderes ile yaptığı uzun söyleşinin “ilk baskısı 100.000 adet” kitabında “O’nun buğulu gözlerle İstanbul’u nasıl seyrettiğini eksilmez bir hasretle hatırlayan” Aydın Menderes veriyor [5]:
Bir gün Aydın’a Haydarpaşa mendireğinin floresan lambaları ile aydınlatılmasını kast ederek, “gördün mü bak ne kadar güzel olmuş” der. “O vakit cıvalı ampul ve beton direklerin yeni çıktığı zamanlar” dır [6]!  Aydın’da pek beğenir doğal olarak. Amma, başvekil ilk şeklin güzel olmadığını, direklerin sıra ve istikametlerini değiştirterek İstanbul’u bir gerdanlık gibi süslemesini sağladığını anlatır. Hem Merhum Başvekil’in İstanbul sevgisi Yahya Kemal’inkine benzemektedir. “Şehrin tabii güzellikleri ile sınırlı değil” dir. Burası onun için milletimizin meydana getirdiği “en büyük medeniyetin başkenti”dir. İslam dünyasında Mekke-i Mükerreme ve  Medine-i Münevvere’den sonra üçüncü büyük şehri olarak gördüğü kentin ne yapılıp edilip; “çeşitli binalarla, duvarlarla” islami cephesinin örtülmesi “adeta bir İslam şehri olmaktan gizlenmesi” onu sürekli hayrete düşürür. Vatan ve Millet caddelerini boşuna açmamıştır O. İstanbul’un Osmanlı devletinin payitahtı olduğunu açığa çıkarmak, terk edilmiş fakir ve ücra İstanbul’u “bir kere daha Pera’ya karşı parlatmak” tır esas amacı. Eh, parlatırken Mimarı Müslüman bile olmayan Art Nouveau ahşap minaresi ile birlikte bu ufak tefek yapı da  gümbürtüye gitmiş olabilir. Hem zaten orası Galata!
 
Neyse, bu yazının esas konusu Ziraat Bankası Karaköy Hizmet binası. Ona dönelim: Yapının mimari özellikleri hakkında pek fazla söylenecek bir şey yok. Roma, Yunan ve Rönesans bezemelerini, mimari ögelerini kullanmaya çalışan (giriş cephesindeki altı adet korint sütunçe, üzerindeki bitkisel bezemeli saçak ve bant, birinci katın yuvarlak kemerli pencereleri üzerindeki  triglifler, pencere üstü ve altlarındaki  kullanılan  bukranion ve sarkofajlarda görünenlere benzer defne yaprak çelenkleri, Rönesans yapılarını andırır enine derzli alt kat yüzeyleri vs.) ve  tam da ne istediğini anlatamayan bir yapı.
 
Karaköy Ziraat Bankası ve Uygulanmış   Ek
Nezih Eldem Etüdü
Ama, dikkat çekici ve onu  aynı döneme ait diğer eklektik yapılardan ayıran  iki özelliği var: Biri, sözünü ettiğim şu hangi amaçlar doğrultusunda yerleştirildiği, neyi simgelediği tam olarak bilinmeyen heykel ve kabartmalar, diğeri de Mimar Nezih Eldem tarafından 1971’de yapılan ek…
Bay Şevki Vanlı’nın yerine saptamasıyla, “çok çeşitli yaklaşımlarda üst düzeyde tasarım yapabilen İstanbullu Virtüöz” [7]  tarafından yapılmış olduğunu, “Virtüoz” le  uzun yıllar önce tesadüfen yaptığım bir yolculuk sırasında kendisinden öğrenmiştim. Harbiye’deki Askeri Müzenin olağanüstü sade, özenli ve hiç kimsenin yaptığına benzemeyen yol cephelerinden tanıdığım ve Anıtkabir’de, mozolenin üzerindeki mozaikleri  de tasarlamış  bu zarif beyefendinin cepheleri, oranları bir acayip binayı hizaya sokar  kalibrede gerçek anlamda  “modern”  ve özgün  eki yapan kişi olması şaşırtıcı değildi zaten. Bu ek  birlikte olduğuna saygılı fakat kendi kimliğini arayan yapılara çok güzel bir örnek [8]. Yolunuz oralara düştüğünde binanın gerisine de bakıverin bi zahmet (belki de esas ona bakın).  
Çekinmeyin, Yakından Bakın.
Esas Yapıdan Daha İyi Olduğunu Göreceksiniz! 
Gelelim heykellere [9]: yapının  güneydoğu (deniz) cephesindeki terasın üzerinde, batı tarafında bir kadın, doğu tarafında da bir erkek heykeli bulunur.  Sağ ve sollarında tek dizleri üzerine çömelmiş iki adet çocuk heykeli ile birliktedir ve oldukça çirkin bu çocukların omuzlarında kadın ve erkeği arkadan çevreleyen çiçek sarmallı bir çelenk bulunur! (Yeterince ürkütücü ve garip mi? Durun, daha bitirmedim…)
İfadesizce ufka bakan, uzun elbiseli kadın sağ elinde üzerinde art arda iki adet halka geçilmiş kısa bir çubuk tutar.  
Dul Kadın?
Ağustos 2012
Yine,rahiplerin giydiği türden uzun bir elbise giymiş uzun ve gür sakallı, kısa saçlı  adamın ise çatık kaşları ile başı hafifçe öne eğiktir. Ellerini göğüs hizasına kadar kaldırmış, sağ elinde çekiç, sol elinde ise keski tutmaktadır.

Hiram Usta?
Ağustos 2012
Mustafa Cezar’a göre heykeller sanayi ve ticareti simgeler [10]. Açıklama yapmadan geçtiği bu oldukça anlamsız saptama muhtemelen Arkitekt dergisindeki,  konu ile ilgili makaleye dayanıyor (Arkitekt 1975-03). Söz konusu makalenin yazarının da bu fikre nasıl ulaşmış olabileceği meçhul.
Daha ipe sapa gelir bir açıklama bunların masonik simgeler “Hiram Usta” ve “Dul Kadın” olduğu. Evet,masonik göz bizi her yerde dikizler, Hiram Usta  çekici ile ordan oraya koşar durur hakkaten ama,  bu heykeli Hiram ustaya benzetmek o kadar da anlamsız ve garip değil. Ama garip olan, masonik imgelere yapılan göndermenin burada bitmiş olması. Belki de Avusturya’lı bankerler işin bokunu fazla çıkarmak, kedinin kuyruğunu çokça çekmek istemediler.

Ayrıca  (güneybatı) giriş ve deniz cephelerinin üst köşelerinde toplam dört adet arma yer alır ki bunlar da tuhaflıkta heykellerden aşağı kalır değildir. 

Tekneli Arma
Ağustos 2012

Reich Kartalı.
Küçük ama Sevimsiz.
İnternetten
Giriş cephesi ile deniz cephesinin sağında, birbirinin aynısı iki armada, iki yanındaki martılarla dalgalı bir denizi çağrıştıran akantus yapraklarından bir zemine oturan ve  küpeşte kuşağı, kaplama çivileri, ejderha başlı pruva bastonu ile  oldukça detaylı bir ahşap tekne bulunur. Pruvası üzerine  tüneyenin Reich kartalına benzerliği dikkat çekicidir ama, o hayvan zaten Hohenzollern’in, Habsburg’un sevdiği bir canlı türü. Avusturyalıların inşa ettiği bir yapıda karşılaşmak şaşırtmamalı aşağıdan yukarı bakanı…
 
Bu armaların karşısında yine benzer motiflerle süslü (püsküllü kurdeleler, akantus yaprakları, gerekli, gereksiz diğer bok püsür) iki  adet armadan da kısaca söz edeyim oldu olacak: Gemi pruvasının yerini burada enlemli, boylamlı bir küre-i arz almıştır. Küreyi ekvator boyunca çevreleyen kuşağın üzerine eşit aralıkla dizili yedi adet hexagram (bildiğimiz altı köşeli yıldız, “Davut yıldızı” işte) da insanın aklına masonik işler getiriliyor.


Yerküreli Arma
Ağustos 2012
Ama Avusturya’da – özellikle Viyana’da – Yahudi yerleşiminin oldukça eski, nüfusun da  20. yy. başlarına kadar  epey olduğunu da unutmayalım.  Yahudi mahallesini sınırlayan ve üzerinde Davut Yıldızı işli  taşın 1650 civarında dikilmiş mesela. Üstelik, yedi tane yıldızın yedi kollu şamdan, “menorah”ı simgeliyor olması da muhtemel.
Kürenin üstünde, tam ortaya saplı bir çubuk, çubuğa ve birbirlerine sarılı, kafaları birbirlerine bakan iki adet yılan ve onlara yanlardan eşik eden iki adet çubuk bulunur. Bunlar porselen izolatörleriyle filan bal gibi iki adet telgraf direği olup, insanoğlunun aklını iyiden iyiye karıştırırlar! Yılanların gerisinde rhesus maymunu kafasına  benzer şekil de görünüyor olsa da,  daha fazla kurcalamayıp, “tüm bu çorbanın üzerinde bir de  kanatlı  savaş başlığı var” demek sureti ile bitireceğim bu işi.
...
Cephesindeki heykel ve armaların ne amaçla konduğu, ne anlatmak istediği belli olmayan bu tuhaf yapı sanırım İstanbul'un en ilginç ama en önemsenmeyen yapılarından. Önünden bir daha geçtiğinizde umarım bu defa daha dikkatli bakarsınız.


Hadi Hayırlı Bakışlar.
BvP

Edited By Miki, Batur
Fotoğraflar: nereden oldukları yazılmayanlar  BvP
 
..................

[1] Bilir bilmez dalga geçmeyelim. Kobrasal, mobrasal ! O özenli  kapı Mimar Nezih Eldem ve Heykeltıraş Şadi Çalık tarafından yapının 1975’deki genişletilme ve esaslı elden geçirişi  sırasında ekleniyor. Çevredeki herc-ü merc yüzünden pek dikkati çekmese de, yapının ilginç ve görkemli bir detayı.
 
Şadi Çalık kim mi ? Aman diyeyim… Galatasaray’da Yapı Kredi Binasının önündeki 50. Yıl Heykeli’ni, ODTÜ’deki muhteşem Atatürk Anıtı’nı yapan, yetenekli insanoğlu.

[2] Ağustos 2012’de cephesi yenileniyordu.
 
[3] Her türlü tasvirin, heykelin yasak olduğu bu coğrafyada Türk İnsanına –en azından-  19. yy’da heykelle süslenmiş  yapılar çok da garip gelmiyordu anlaşılan.  Örneğin Karaköy Meydanı’nın ucundaki Minerva Han’da aşağıya tükürecekmiş gibi bakan; tombul, çirkin çocuklar, boru üfleyenler gırla.  Yukarda Pera’da bu türden heykeller var. 
 
[4] Yazıyı yazarken internette Hiram Usta’nın heykeli dururken bir mescidi yıkmanın içerdiği ironiye takılmış ve hemen hemen aynı kelimelerle ifade eden  başkaları da olduğunu fark ettim. Bu hepten benzer bakış açısı beni şaşırttı.  İlginç ve özgün bir yazı. Okumakta fayda var.
 
[5] Bu bölümü kitaptan dümdüz alıntı edecekken, tesadüfen ilk sayfada “Eser”in tüm haklarının saklı olduğunu, Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen alıntı yapılamayacağını okudum. Yalçın bey kısmen de olsa alıntıya izin vermemiş. Şimdi durup dururken adamcağızın canını sıkmaya gerek yok. Yüz bin basmış, boru mu ?  Bastır parayı, al değerli “eser”i diyor.
Yine de, metni merak  ediyorsanız: MENDERES Aydın, AKYOL Taha. Demokrasiden Darbeye “Babam Adnan Menderes”. (s:112-113). Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş.  İstanbul, Eylül 2011.
 
[6] Cıva Buharlı lamba patentini 1901’de Bay Peter CooperHewitt  Birleşik Devletler Patent Bürosu’ndan 682,692 numara ile alır.  Bu tür lambalar 1930’larda geliştirilip modern anlamda kullanıma girer. Yukarıdaki konuşmanın 1950’lerin ortalarında yapıldığını düşünürsek, arada yirmibeş-otuz yıl var! Ama matbaanın 272, günlük gazetenin 129, kağıt paranın 125,  asma köprünün 90, çelik sanayinin 83 yıl sonra gelmiş olduğunu düşünce... Eeh, fena da değil hakkaten !
 
[7] 20. Yüzyıl Türk mimarlığının gerçek ustalarından sayılan bu alçakgönüllü, son derece yetenekli, bilgili insanın maalesef 2005’de göçüp gittikten sonra da saygınlığında hiçbir şey yitirmemiş olduğunu hakkında yazılanlardan okuyup seviniyorum. Öğrencisi olmadan tanıdığım, tanımaktan gurur duyduğum nur içinde yatası bilge bir kişi.
 
[8] T.C. Ziraat Bankası Karaköy Şubesi Yenileme, Değiştirme ve Ek Bina İnşaatı. ARKİTEKT Cilt: 1975  Sayı: 1975-03 (359)  Sayfa: 100-103. 

[9] Genel olarak yapıyı, özellikle de cephedeki bezemeleri ve  heykelleri inceleyen; kurgusuna, çıkarımların tümüne katılamasam, anlam veremesem de, özellikle heykeller ve armalar için yararlı bir kaynak. Kısmen buradan yararlandım (örneğin Yrd. Doç. Dr. Ali Murat AKTEMUR ‘un “önemli bir temsilcisi” olarak gördüğü art nouveau üslubu ben yapıda göremiyor, hele Raimondo D’Aronco’nun floral/geometrik tarzını işin içine bir türlü katamıyorum). Ben olsam, “historisist hırslarla tasarlanmış eklektik bir yapı” der geçerdim.

Art Nouveau Üslubunun Önemli Bir Temsilcisi : Ziraat Bankası İstanbul Karaköy Şubesi Hizmet Binası.  Yrd. Doç. Dr. Ali Murat AKTEMUR

[10] Cezar, Mustafa. XIX. YÜZYIL BEYOĞLUSU. Ak Yayınları Kültür ve Sanat Kitapları:55 Yeni Dizi 9/1991. İstanbul 1991.