Emsallerine faiktir

Uyuz Oluyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uyuz Oluyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Temmuz 02, 2015

Bir Uçak Yolculuğu Hikayesi


Çok uzun zamandır, bisikletçi o  iki tuhaf kardeşin icat ettiği,  tayyare denen  acayip nakil vasıtasına (hiç uçan makine olur mu?)  inip binmem icap ediyor. Semalarda  yolculuğun hasretle andığım o güzel günleri çok gerilerde kaldı. Yetmişlerde  dize konulan ufak beyaz yastıkların üzerine yerleştirilen tepsilerde sunulan yemekler, İstanbul’dan Diyar-ı Bekir’e,  Ankara ve Kayseri’ye uğrayarak geçen dört buçuk saatin sonunda Diyarbakır Havaalanında  pistin yanına ip gibi dizilmiş  sonsuz – o zamanlar bana öyle gelirdi – RF84/F84 dizilerini, beton  bunkerleri  seyrederek inişler, seksenlerin  “uçağa teşrifleriniz rica olunur”ları, doksanların kıtalar arası uçuşlarında arkadaki boş koltuklarda keyifle doldurulan, tüttürülen  pipolar filan… Bitti, gitti artık. 
İlk Yolculuklarımdan
Yakın zamanda yine acilen “Türkiye”nin Kalbi”, “Kemalist devrimin simgesi” yüce başkentimize ani bir yolculuk icap etti.  Reklamlarında üçüncü sınıf Holivut artistlerini, muhtelif topçu oğlanları kullanıyor, arada pistte deve filan kesiliyor olsa da, eski alışkanlıkları terk etmeme adına göksel yolculuklara umumiyetle milli havayolumuz vasıtası ile çıkıyorum. Fakat bu defa beni  istediğim saatte götüremeyeceklerini, götürseler bile getiremeyeceklerini öğrendim. Tamam, geçmiş hukukumuz, hasretle andığım güzel günlerimiz var da,   burundan bu kadar  kıl aldırmamazlık  fazla yani.
Kara kara düşünürken; “bak,bir  Kanatlı At Şirketi peyda olmuş, eskinin Taksim-Karaköy dolmuşu gibi dakka başı tayyare çalıştırıyor, kocaman  karasinek gibi  oradan oraya  konup, konup  kalkıyor.  Üstelik biletler pek ucuz. Niye ona binmiyorsun?”  Dedi yakın akrabam.  Ne de olsa yakın hısım.  Kötülüğümü ister mi hiç diyerekten  “ha bereket” diyip gayret kemerini yedi yerinden perkittik, geçtik bilgisayarın başına. İnternet sitesini anlayabilirsen (neticede at)  ucuza alışveriş mümkün sanki.  Fakat arkadaş,at deyip geçme. “Zeki hayvandır” derlerdi de inanmazdım. Bileti satarken üç beş tırtıklamak için öyle cambazlıklar yapıyor, öyle derelerden su getiriyor ki, akıl fikir şaşar. Al hayvanı,  yap  Yunanistan’a maliye vekili, birkaç ayda  Merkel’midir nedir, o suratsız karının kıçından donuna kadar almazsa, ben buradayım. Bileti aldığımda ödediğim paraya emniyet kemerinin dahil olduğunu taa uçağa bindiğimde öğrenip sevindim. Ne olur ne olmaz, uçak kalkmadan önce o şangır şungur  tekerlekli dolabı gezdirip, “emniyet kemeri almak isteyen konuklarımız için  (zinhar “müşteri” veya “yolcu” demeyeceksin, hepimiz ücreti mukabili birer “konuk" statüsündeyiz) bu uçuşta fiyat 16.95  tele’ye inmiştir” derler diye,  cepte  bi yirmi kaadı hazır bulunduruyordum. Çok  şükür, o ve kabin basıncı fiyata dahilmiş.
Her Şeyimizi Çıkarıyoruz.
Oldukça erken bir saatte, At’la sözleştiğimiz gibi kapıdayım. Şimdi artık eskisi gibi değil, uçağa binebilmek taa kapıdan başlayarak türlü maymunluk gerektiriyor. Bi kere, soyunup döküneceksin iyice. Zaman makinesine benzeyen o  cihazın yanında nöbet tutan  zabite kulak veriyorum. “Manevra kayışı, kemer, kabaralı çizme, sustalı, fotokopi makinesi,  gaz tenekesi, matara … Üzerinizde   ne var ne yok çıkacak!,  içme suyunu da  dert etmeyin, içerde eşşek yüküyle paraya  size dayayacağız zaten” diyor. “Hepisi mi?” Demenin yararı yok. Soyunuyoruz çaresiz. Ne var ne yok  güzelce  diziyorum ortaya.  Fakat bu işlerde en çok kafamı kurcalayan konu şu “Silah Teslim Masası” meselesi.  Sanki on dokuzuncu yüzyıl ortalarında  Tulsa’dan El Paso’ya gidiliyor, herkes ateşli silah sahibi.  Bi bende yok sanırım. En güzeli ise Esenboğa’da.  Nasıl bir bunalıma sebebiyet verildiyse artık, dosya kağıdına “DOLDUR BOŞALT KESİNLİKLE YASAKTIR”  yazıp,  kapıya  asmışlar. Aslında militer, bu işleri bilir – geçinen-  milletiz. Şöyle  bankonun yanına hat boyu nöbet kulübelerindeki gibi kırmızıya boyanmış kum dolu variller koysalar, uyarılmadan etmeden silahını gönül ferahlığı ile boşaltacak gariban “konuk”lar.
Son kapıda telsizli melsizli bir bayanla rastlaşıyoruz,  nefretle yüzüme ve hüviyetime bakıp, elimdeki kağıdı ışıklı bir şeye değdirip  yırttıktan sonra  birazını bana veriyor. Sineğin yağını çıkarıyor, “para verin, koridor kenarına oturun”, “para verin, bilet numaranızı telefonunuza gönderelim”, “para verin, istiyorsanız amuda kalkın”  kabilinden cinlikler yapıyor ama, teknolojiye de çok para döküyor bu şirket. Doğruya doğru.  Halbuki o cihazlar kim bilir kaç para. Şöyle han koridorlarında çaycıya seslenmek için kullanılan türde bir cihaz denkleseler spotçulardan falan, tasarruflu olur.  Bu fikrimi o gözlüklü güleç çocuğa iletsin diye tam bayana  diyecektim ki, arkadakilerin itiş kakışı ile  bizi tayyareye ulaştıracak olan yerden bitme otobüse doluştuk. Karşımda kaportacı çırağı veya rap şarkıcısı, -büyük ihtimalle her ikisi de- olduklarından kesin emin olduğum  iki oğlan var.  Sanayideki  dükkana ustadan sonra  girip, eşşek sudan gelene kadar dayak yememek için gece İstanbul’daki  konserin  “afterparty”sinden doğruca  buraya akmış gibiler. Türkçeye benzer bir dille  konuşuyorlar ama  pek bir şey, daha doğrusu hiçbir şey  anlayamıyorum. Oysa Türkçem fena değildir. Buraların dillerine hakimiyetim vardır yani. Tarassut zaviyemdeki en ilginç tipler olmalarına rağmen Konuşmalardan bir şey anlamayınca çaresiz kafamı başka yöne çeviriyorum. Hem,  o parlak yeşil naylon eşofman altları artık gözümü acıtıyor. 
Diğer “konuklar”  yüzlerce, belki binlerce defa rastladığım; kötü dikilmiş  takım elbiseleri,  tokası  beyaz metal, ucuzdan  kemerleri  ve dar beyaz gömlekleri ile sabahın o saatinde  niye böyle bir yolculuk yapmaları gerektiğini hiçbir zaman  anlayamadığım gençten oğlanlar. Muhtemelen bunların patronu bulunan zatlar gerçek işleri için  daha normal saatlerde kalkan uçakları tercih ediyor,  adam gibi binip gidiyorlar. Hemen hepsinin askılı,  siyah suni deri  bilgisayar çantaları var. O bilgisayarlar öyle önemli, öyle şey bilgiler içeriyor ki, hafazanallah şimdi bineceğimiz  uçak düşse, batar  bu ülke… Musluktan suyu akıtamazsın,  o derece.  Tüm bu insanlar garip şekilde neşeli ve canlı, genellikle ikişerli üçerli gruplar halinde ayakta konuşup,  sabahın o saatinde benim aklımın ermediği işleri yüzünden bir yandan da  telefonlarını dikizliyorlar. Daha anlaşılabilir bir Türkçe konuşabildikleri için de, hep çok meşgul  olduklarını, yaşamlarını bu işin ölesiye doldurduğunu anlamakta zorlanmıyorum.
Yemin Ederim Böyle Günleri
Gördü Havayolu Taşımacılığı
Uçağa tek sıra halinde doluşup, ilgili koltuklarımızı  bulmak suretiyle oturuyoruz. Ben oturuyorum fakat bacaklarımı kıçımla aynı aksa getirmem biraz  zaman alıyor. Uçağımızın koltuklarını monte eden insan evladının aklına “konuk”ların iki ayağı olduğu gelmemiş, geldiyse bile umursamamış anlaşılan. Belki de böyle bir uzvu olmayan yaratıklar; nebleyim, dev sümüklü böcekler ilişsin diye düşünülmüş.  Bu güzel fikri bizim oğlan, her türden böcek uzmanı MeKaDe ile paylaşmak üzere aklın münasip bir köşesine not etmeli. At’ın bu satış nişini oluşturduğu şu   nesnel zeminde  değerlendirmemiş oluşu eksi bir puan tabii. Koltuğun önüne fazladan her santim için “TRL 6,99” desene mesela. Ya da,  kafalar iyice karışsın diye 3 santimi TRL 20.97 değil, 18,63 olsun.  Gtüne güveniyorsan sen  de hiç mesafe olmayanından al, minderde kedi gibi , veya sırtını koltuk duvarına verip “it oturumu” pozisyonu  ile  yolculuğu daha da ucuza  getir. Böyle güzel düşüncelerle hoşça vakit geçirirken ön  tarafta  gençten bir hanım efendi yüzündeki  muazzam  bıkkınlıkla elinde tuttuğu kemer tokasına öbür uçtaki dili sokup çıkararak bir şeyler yapıyor, tepemizdeki cızırtılı bir hoparlörden  (burada o han duvarlarına takılan çaycı hoparlörlerini en azından uçaklara monte etmeyi akıl ettiğini fark edip seviniyorum) Türkçeye azıcık benzer, ama kelime boşluklarının kullanılmadığı başka bir dilden koridorun ucundaki bayanın sokup çıkardığı şeyin mahiyeti ve ehemmiyeti anlatılıyor “görülitakılırbelinizegeayarlanırptelefonuvediğerelektroniczlar…” gibi bir şeyler duyuluyor. Aynı metnin  sanırım İngilizce olanı da var, ama yokmuş gibi yapmak sağlık açısından daha akıllıca.
Dikkatimi  öndeki koltuğun  kafa dayama şeyine iliştirilmiş bezin üstündeki  “saçların da senin kadar enerji dolu ve güçlü” yazısına, böyle şeyleri nasıl insanların ne maksatla yazmış olabileceğine  veriyorum. Bu arada, uçan makinemiz beton pistte sakin, dingin,  tenezzüh sür'ati ile uzun süredir yolculuk ediyor,  “bir sonraki ışıklardan sola dönüp otoyola çıkacak da Ankara’ya karadan mı gidilecek” diye kendi kendime dalga geçerkeen;  bu muazzam karmaşıklıktaki makinayı uçuran – belki de parçaları tek tek birleştirmiş de olabilir -  kişiliğin o ulvi sesini duyuyoruz.   

 "Kaptan"ımız Sanırım Bu Beydi

Buğulu, yorgun, Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzunun hesabını bile verebilecek kadar ona buna hakim,  bir o kadar da güngörmüş ve kırılgan bir ses bu. Diğerlerinin aksine tane tane konuşuyor,  ses tonu o kadar nemli  ki, o konuşurken yardımcısının  kokpitin buğulanan  camlarını sürekli  sildiğine eminim. Adına “pilot” denilen kişilik grubunun niye şu  ses tonu ile konuşması gerekir? Neden uçak kalktıktan yaklaşık 10-15 dakika sonra biz ölümlülerle “malumaten bildirmek” sureti ile iletişim kurarlar?  Neden  “Yalova üzerinden Beypazarı – Göynük istikameti” nin fevkalade  önemi konusunda saplantılıdırlar? Eskiden kokpitin kapısı uçuş sırasında sıklıkla açık bırakılır, içerideki kır saçlı favorili ve çok nazik beyefendilerin ne tür bir iş yaptığı konusunda fikir sahibi olurduk. İnişte de çoğunlukla bir tanesi  kapıda durur, milleti yolcu ederlerdi.  Doksanların ortalarına kadar uçak yolcusuna  sanki gerçekten  “konuk” gibi davranılıyordu.  ASIANA pilotları diğer uçuş ekibi aprona tek sıra halinde dizilip otobüse binen yolcuları baş selamı ile uğurlarlardı. vs, vs). Şimdilerde çelik kuşaklarla sağlamlaştırılmış kapılar – öyle sağlam ki, “anahtar” olarak balta kullanılsa bile  açılamıyor - hep kapalı. Ama kabinde dolaşan ses tonu dikkate alındığında, içerde kalmaları daha hayırlı galiba. Sabahın o saatindeki hava trafik yoğunluğu yüzünden “kalkışta bilmem kaçıncı” olduğumuzu fısıldayan bu ses  önü açık ipek bir sabahlık giymiş ve elindeki bu kovasının içindeki şampanya şişesini hafifçe döndüren kır saçlı zampara bir herifi getiriyor gözümün önüne. Kapıyı çalıp  “yoğunluk”  nasıl oluyor? Bu bilinmedik bir şey mi?  Bazı uçaklar “aabi şuraya bi ilişeyim sevabına” mı diyor? Karşılıklı birer kadeh şampanya eşliğinde tartışsak…
Ama bunlara vakit kalmadan “kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin”  komutu duyuluyor. Biz avanak yolcularla anlayacağımız şekilde  tane tane konuşan gökler hakimi bir anda profesyonelleşip, sadece o büyülü dünya üyelerinin anlayacağı dile dönüp,  uçağı pistte koşturmaya başlıyor.  Yaklaşık yirmi dakikadır kapalı telefonunu  daha en az  bi kırk  dakika kapalı tutmak zorunda kalacağı, yaşamsal bu en önemli  fonksiyonu hadım edildiği  için korkudan büyümüş gözleri ile pencereden  bakan yan koltuktaki komşuma;  “beyefendi sizce de  tuhaf değil mi  şu meretin uçması? Netice itibarıyla yetmiş sekiz ton ağırlığında, basınçlanmış metal bir tüp bu.   Bir de şu var; kanatların altına skindirik bir şekilde  tutturulmuş o her biri iki buçuk ton ağırlığındaki motorların  111 kilo newtonluk bir itme sağlayacağını söylüyorlar! Hayır, dedikleri gibi 111.000 newton  itme olsa, efendime söyleyeyim; kanadın, gövdenin  orada ne tür momentler oluşturur, torsiyonlar, yırtıp tarumar etmez mi oraları?”  diye muhabbet açmaya hazırlanırken, havalandığımızı fark edip boş veriyorum.
“Catering” olayına da  belki başka bir yazıda değinirim.


Evet! Aynen Böyleydi. İşte.  
Kabin Genişliği Olsun, Yiyecekleri Olsun.

Şimdilik;
“kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin” 
Capt. BvP
Fotoğraflar:İnternet. (Dip not filan da yok!)

Haziran 05, 2015

Yadigar- ı Ecdat ve Art Nouveau

Tophane Çeşmesi| Tophane | I. Mahmut | 1732 | Aralık 2012
Yok, konumuz şu resimdeki fiyakalı çeşme ve/veya türevleri değil,  rahat olun. İstanbul’da halen daha ilginç ve dikkate değer şeyler var. Hem Allahıma bin kere şükürler olsun ki;  bunlar “Muhteşem Osmanlı”yı televizyon dizisi dekoru estetiği ile yansıtmadıklarından politikacıların, kent yöneticilerinin, bil umum mes’ul eşhasın dikkatini çekmiyor, “restorasyon” filan görüp mıncıklanmıyorlar.  Uzun süredir bu kendi haline bırakılmış olma halinin,  bir yapı ögesine ait estetik kalibreyi belirleyen türden gösterge olduğunu düşünür oldum. Basitçe:  kurcalanmamış, orası burası ellenmemiş ise, ya da saçma sapan bir işlevle kullanılıyorsa dikkatli bakın; ilginç, güzel ve sıra dışı bir şeyler görme ihtimaliniz yüksektir. 
Kentte var olan gündelik malzemenin çoğu pek dikkati çekmeden, önemsenmeden usul usul hayatlarını sürdürüyor olsa da, esasen şu önemsenmeme hali de bir dezavantaj. Muktedir  kafasında canlandırdığı geçmiş estetiği tanımına uymayanı önemsemediği için, hayat hakkı tanımıyor. Üstelik şimdilerin yaygın, ham ve kulaktan dolma o kibirli ecdat hassasiyetinin oturmaya çalıştığı kronolojik zemin de oldukça gevşek. Neyin “Şanlı Ecdat Hatırası” olduğu müphem. Mesela Veznecilerdeki Kuyucu Murat Paşa sebili gayet iyi durumdadır, Sultanahmet Meydanı’na başka bir gezegenden inmiş gibi  o çirkin ve görgüsüz Alman Çeşmesi  şıkır şıkır durup durur da;   Lale Devri’nin ve bir parça sonrasının rokoko kartuş ve madalyonlarla bezeli  tuhaf, ilginç ve sıra dışı sebillerinin çoğu tost ve portakal suyu sıkma cihazı ile mücehhez olup, önlerindeki üstü camlı kırmızı buzdolaplarından çubuklu dondurma alınabilir.
Hamidiye Külliyesinin köşesindeki 1777 tarihli [1] I. Abdülhamid HanSebili, külliye IV. Vakıf Han yapılmak üzere yıkılınca, Evkaf Nazırı Şeyhülislam Hayri Efendi tarafından yirmi birinci yüzyıl başlarında çiklet, gazoz satılsın diye Alemdar Caddesi’ndeki Zeynep Sultan Camii’nin avlu kapısına taşıttırılmıştır. Ona çok benzeyen,  Kabataş’taki az daha geç -1785- Koca Yusuf Paşa sebilinde ise menemen söylemek, hatta bir yandan duvardaki “Ediba sen de yaz itmamına tarih-i zibasın / Söz olmaz tarhına a’la sebil-i dil küşadır bu” beyitini okuyarak sahanda ekmek gezdirip, afiyetle gövdeye indirmek mümkündür. Ancak, tuhaf bir yaklaşımla yine aynı sırada Dolmabahçe’ye doğru,  Bezmi-alem Valide Sultan Camii karşısındaki 1740 tarihli Mehmet Eminağa Çeşme ve Sebili yıllardır boş durur… Halbuki bir zamanlar o da çay ocağıydı. Hayır, bu ayrımcılık, bu zulüm neden? Hem, Rokoko üslubunun yurdumda ilk defa bir bütün olarak kullanıldığı, daha eski, daha güzel bir yapı. Kubbesi, cephenin sürekliliği ile seyrine doyum olmaz. Oralara yolunuz düşerse dikkatli bir bakın.
 
Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Derdim fevkalade nadirattan, yeryüzünün başka hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan Osmanlı rokokosu yapılarının korunma(ma) ve varlıklarını sürdürüşlerine ilişkin sorunları şeyetmek değil. Madem çeşme, sebil; muhteşem ecdat filan konuşuyoruz, bir iki laf edeyim dedim. Hem, en azından bu sebiller oldukça şanslı: yol mu genişletilecek, yaslandıkları duvar mı yıkılacak? Hoop al oradan,  sökülür takılır çocuk karyolası gibi götür başka yerde kur. Mesela yine bizim şu menemen sebili’nin sırasında, duvar dibindeki Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi yol genişletme çalışmaları sırasında bulunduğu yerden sökülür ve kaybolur. Uzun yıllar sonra parçaların bir kısmı Feriköy’deki İ.E.T.T. garajında bulunur da, eksik parçalar tamamlanarak şimdi bulunduğu yere yeniden köternelenir.
On sekizinci yüzyıl sonlarının “ecdat yadigarı” bu eserlerinin;  barok, rokoko filan, haline üzüldünüz değil mi bir parça? O zaman, daha geç dönem mimarlık akımlarının temsilcileri olan ve aslında sayıları şu saydıklarımdan bile az başka örneklere bakalım:
Bunlardan en dikkat çeken ve sıra dışı olanı, Şişhane’den Galata’ya doğru inen ve nedense tüm dükkanların külliyen adına "elektrik" dediğimiz o esrarengiz şey aksamı ticareti ile uğraştığı caddenin, adına yaratıcı bir biçimde “Laleli Çeşme Sokağı” denmiş sokaklarından birinin köşesinde yer alır. Bölümünün uzmanlık alanı endüstriyel “anaktar”, “sikörta”, priz ve kablodur. Mesela, caddenin karşısındaki sokaklar abajur, avize mavize satar (90’ların başında oradaki her dükkan tavanları halojen molekülleri ile bombalayarak endirekt aydınlatma yapan ayaklı lambalarla doluydu, hep korkardım “ulan zayıflayan demir ve beton yüzünden tavan günün birinde başımıza çöker mi? ” diye. Öyle çok elektrik harcayıp öyle çok ısı yayarlardı ki,  hem aydınlanmak, hem de ısınmak mümkündü) Arada buradan geçip güncel zevk(sizlik) trendini yakalamak, hangi pahalı ve acayip tasarımın ucuz kopyalarının ve onların kopyalarının yapılmış olduğunu görmek mümkün olabilmektedir. 

Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Mukarnas Yorumu
Neyse, başka şey anlatıyoruz burada. Sokağın köşesinde iki cepheli çeşme, üzerinden arsızca geçen telefon kabloları,  hazne çatısının yağmur oluğu, tam önündeki girilmez tabelası ve etrafındaki keşmekeşle cinnetüstü bir yer ve konumda. Öyle ki, hafta içi mesai saatlerinde etrafında nakil vasıtası, homo sapiens,  vs olmadan fotoğrafını çekmek pek mümkün değildir. Üstelik Çelik Gülersoy gibi, “sokağın süsleri, ağaçlar, asmalar ve çardaklarla bitmezdi: Şimdilerde bile, sağda solda tek tük yaşayan bir dizi ‘aksesuar’ sokağa bir kişilik ve onu öbürlerinden ayıran özellik, renk ve tad katardı. Nelerdi bunlar. Hepsi sayılamaz ki. Yılların birikimi ile bir köşede mekan tutmuş,  oranın ayrılmaz parçası haline gelmiş ‘tabloyu tamamlayan’ değişik figürler: Çıkrıklı kuyu bileziği, bir namazgah, köşe mezarlığı, malta taşı ile kaplı bir set, meydan çeşmesi, ünlü bir fırın, akşam olur olmaz ampullerini yakan, gümüş rengi deniz ürünlerini kırmızı tablalarda resim gibi sergileyen köşebaşı balıkçısı, turşuları ve kıpkırmızı turplarıyla, mor lahanaları ve yeşil salatalarından resim yapan lakerdacı…” [2]  gibi şeyleri aramaya kalkarsanız, işiniz daha da zordur.

Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş
| 1903 | 2013

Denk gelir de karşısında durup birkaç dakika geçirebilirseniz, bir süre sonra tuhaf ve tekinsiz gelmeye başlaması kaçınılmazdır (biraz ince olun, şaşırın böyle şeylere). Evet, art nouveau ya da Osmanlı mülkünde söylendiği üzere “Tarz-ı Cedid” [3]  olduğuna eminsinizdir ama; sanki köşe bileşiminde, o üstteki ampir madalyonla az “eklektiğimsi”dir, çeşme aynasını oluşturan basamaklı nişin içi de mukarnas yorumuyla Osmanlı mimarisine de göz kırpar (hani pseudo egzotik mi, yerel historisizm mi demeli, bilemedim şimdi). İstanbul’daki hiçbir şeye benzemiyor gibi görünmekle birlikte; Beşiktaş’tan Yıldız’a doğru çıkarken cep telefonunuzla oynamak yerine sağa bakarsanız, tam parka gelmeden göreceğiniz şeyle arasında bir bağlantı vardır. Hatırladınız değil mi Şeyh Zafir Türbesini? [4]. 
Solda, Dergah-ı-Hakim Bahçeleri içinde  Abdülkadir Hakimüddin Türbesi |   Burhanpur, Hindistan | 18.Yüzyıl |
| Sağda, Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş | Müellif Tarafından Çizilmiş Perspektif

Hiçbir şeye benzemez de, belki biraz her şeye benzer…  Kare Planlı türbenin geometrik  formu az Olbrich kütüklüğü taşır, üzerine oturan dilimli/kaburgalı kubbe (sanki) hint hibridi’dir. Şimdilerde öyle değil tabii.  Yanındaki kütüphanenin ana pencerelerine, duvarlarına da biraz Mackintosh “değdirmiş” gibidir. 
Ezcümle, bu tuhaf şey de  çeşme kadar garip ve ilginç. Adamı, yapıyı münasip gördüğü coğrafyayı, esinlendiklerini; tüm bunları bir araya katarsanız iş iyiden iyiye içinden çıkılmaz hale gelir. Amma,  kötü de değildir haaa !

 Solda,  Şeyh Zafir Tekkesi Kitaplıkta Pencere | Raimondo D'Aranco  1903
Sağda, Glasgow Sanat Okulu Ana Girişte Pencere | C.R. Mackintosh  1897 -1899
İkisinin de Mimarı Art Nouveau’ya İslam motiflerini ustaca katışı ve sıra dışılığı  ile Türkiye’de iz bırakmış diğer İtalyan mimardan daha yaratıcı ve fantastik bulunan Bay Raimondo D’Aronco [5]. 
1893’de Osmanlı Milli Tarım ve Sanayi Fuarı’nı tasarlamak üzere Türkiye’ye çağrılan ama, Temmuz 1894’de İstanbul depremi yüzünden fuar işleri yalan olmasına rağmen (Tarım Orman ve Maadin Nezareti Binası; bugünün Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nü yapıyor en azından) 1903’e kadar kalan, II. Abdülhamit’in saray mimarı bu zat ayrıca Türkiye’de bilinen ilk Art Nouveau örneğin de mimarı olma şerefini taşıyor.  II. Abülhamit’in terzisi Hollanda uyruklu Bay Botter için tasarlanan, İstiklal caddesinin sonundaki Botter Apartmanı. 1900 tarihli bu yapı, dönem itibarıyla öncel  Brüksel-Paris/Nancy eksenli eğrisel ve çiçeksi dönemine ait. 
Siz kısaca “floral” stil deyip geçebilirsiniz. Çizmenin oralardakine doğal olarak İtalyan “Floreale”si de deniyor [6]. Yapılarının çoğu ayakta:  Yıldız Sarayı dış bahçesindeki Yıldız Porselen Fabrikası (o da çok acayip)  Cumhurbaşkanlığı Yazlık Konutu olarak kullanılan Huber Köşkü, İtalyan Elçiliği Yazlık Sarayı ve Vallaury ile yaptığı Haydarpaşa Numune Hastanesi, şu anda Maçka Parkında bulunan ama orijinal yeri Tophane olan (yukarıdaki çocuk karyolası örneğini tekrar okuyun) Abdülhamit Çeşmesi halen duruyor. Maatteessüf yerinde yeller esen bir yapısı var ki, insanın içi acır. Menderes “imarı” çok bilmişliği ve hevesine kurban giden, yıkıldığı ile kalan, Karaköy, rıhtım’da Osmanlı Bankası’nın arkasındaki o çok acayip  1903 tarihli Karamustafa Paşa Mescidi… Ama durun! Yöreye yaptığım son seyahatte İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu eseri (maatteessüf) tekrardan bize kazandıracağını öğrendim. Şu,  “eser ihya etmek”, “yeniden ayağa kaldırmak” tutkusu, kibri nasıl bir şeydir arkadaş? Üstelik; yıkılmasına sebep olanın politik kimliği, o kimliğin son elli yılda  dillendiriliş biçimi  göz önüne alındığında iyice sıkıntılı bir "görünür kılma"  ameliyesi.  Neyse, İş iyice tatsızlaşmadan esas diyeceklerimi edeyim.  

 Karamustafa Paşa Mescidi | 1903 - 1958 
Soldan  Sağa, Yapının  Eski Fotoğrafı,  Yeniden Yapıma İlişkin Canlandırma,  
İnşaat Alanı ve Çevreleyen Panolar | Eski Fotoğraf  Pano Üzerinden  | Mayıs 2015

Yapım tarihi bilinmeyen çeşme, biçimsel benzerlikleri dikkate alındığında 1903 tarihli türbe ile birlikte  tasarlanıp yapılmış olmalı. Ama şu tarihsizlik, mimarın bilinememesi konusu sizi fazla üzmesin, zaten az yukarıda epey sıkıldınız. Yüzyıl başında ülkemize girmiş,  epey de yaygınlaşmış bu tarza ait diğer yapıların da çoğunlukla ne mimarı ne de yapım tarihi biliniyor zaten. Halen yetkin ve yeterli katalog çalışması bile  yapıl(a)mamış bu çok ilginç yapılara, tarza  ve diğer çeşme hikayelerine  arada sırada tekrar döneceğim. Hem, bunun bir de daha da   "cedit" olanı, "Art Deco" tesmiye edileni var ki...
Bu yazıyı nebleyim, bir nev’i girizgah olarak okuyun. Aslında yine sadece şu ilginç çeşmeden bahsedecektim.

BvP,

Dergah el- Hakim Fotoğrafı Wikipedia'dan.  Çeken zat  : Md iet
Glasgow Sanat Okulu Fotoğrafından ayrıntı : Steve Cadman, Flickr
Diğerleri BvP

.............................
[1] Düşülmüş tarih ? Var tabii, olmaz mı, hatta onun tarih beyiti daha da güzel: Yazdı tarihini anın getürdi lali / Kevserin aynı değil mi bu sebil-i ziba 1191

[2] Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983. s.63.

Tüyler ürpertici “Gülersoy Romantizmi” nin panzehirini, o mekanları bizzat yaşayıp görmüş, her yönü ile anlatmış Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında arayıp bol miktarda bulmak mümkündür ya, kısaca fikir sahibi olunması için, bu çok ilginç konuya ait ve fakat oldukça  kötü edisyon hataları ile dolu bir kitaptaki  örneklere bakılmasını önereceğim:

Taştan Zeki – Oto, Elif Duran: “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarında Mahalle Hayatı”. Kitapevi, İstanbul, 2014.

[3] Endüstri devrimini gerçekleştirememiş, sıkıntılarını yaşamamış Osmanlı ülkesinde yeni sanat akımları ve özellikle makineleşmeye tepki olarak doğan bu sanat akımına talep, parasal ve toplumsal koşulların oluşumu çok ilginç ve tuhaf. Aslında her zamanki gibi talep saraydan geliyor.  Konuya ilişkin tartışma ve saptamalar için Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde Afife Batur’un “İstanbul Art Nouveau’su isimli makalesine bakılabilir (cilt 4, 1086-1088). Konu ile ilgili daha yeni tarihli, daha anlaşılabilir başka bir kaynak ise Haziran-Temmuz 2005 yılında düzenlenen ve İstanbul Art Nouveau’sunu merkez alan “Yeni Sanat (1890-1930) Avrupa’dan İstanbul’a Art Nouveau Sergisi” için Mimarlar Odasınca basılan Katalog. Akımın Türkiye ve Dünyadaki örnekleri ile tanım açısından zengin bir kaynak.

[4] II. Abdülhamit tarafından, Tarikatın Şeyhi Muhammed Zafir Efendi için kurulan tekkenin Kitaplık, çeşme ve türbeden oluşan bölümü. Kütüphane, Türbe ve Cami onarılmış (1974’deki onarım sırasında türbenin kubbesi nazikane bir tabirle “disfigüre” edilmiş. Gerçekten de, yapının perspektiflerde görünen haline hiç benzemiyor ve yine nazikane tanımlamak gerekirse, bir parça tuhaf)  Yıldız caddesine genişçe cepheli diğer müştemilat bugün harap halde.  Caminin mimarı bilinmiyor, 2010 yılında restore edilmiş.  Yapı grubunun oldukça geniş bahçesinin bir bölümü park,  bir bölümü ise Conrad oteli.
[5] Diğer  zat  burada daha fazla vakit geçirmiş  ve – görece- az görkemli yapılarına rağmen bence  uzun vadede etkileri ve katkısı daha fazla olan Giulio Mongeri.  İki Mimarı da Doğu Dünyasındaki motiflerin yapı üretimlerinin niteliğine ve üsluplarına katkıları açısında inceleyen ilginç bir makale: 

Alfieri, Bianca Maria "D'Aronco and Mongeri: Two Italian Architects in Turkey" Journal of the Islamic Environmental Design Research Centre, 142-153. Rome: Carucci Editore, 1990

[6] Evet Botter apartmanı;  hatta Mimarı ve tarihi belirsiz Sirkeci’deki güzelim Vlora Han da floral stilde, ama bu yapılar İtalyan ve Fransız floralindeki gibi tüm cepheyi saran, yayılan bir bezeme anlayışının uzağındalar. Öyle üstünkörü kopyalar değil yani.



Ekim 17, 2014

Torbalı -Metropolis I



Prohedria'dan Site Girişine
Dolu Dolu İkibin Yıl
Torbalı | Ağustos 2014 |
Yazın belli bir döneminde; Eda Taşpınar’ın “objektiflere ilk pozu”nu az geçe ile kışın popüler yerli dizilerinin her gün öğle vakti gösterilmeye başlaması ortalarındaki bir zaman diliminde benim de içimi arkeoloji, eski başvekilin o çok yerinde tespiti ile “çanak çömlek” görme hevesi kaplar. Mevzuubahis  istek gelince genel olarak riske girmeyip,  Menderes deltasının ucuna doğru,  Mykale Dağı eteklerindeki güzel Priene’de dolaşır;  o da kesmez, canım daha bir hovardalık isterse, aşağıdaki Milet’e sekerim. İkisi de gezmekle, aval aval bakmakla tükenecek gibi değildir. Özellikle Priene muhtarlığı olsa kaydını yaptırıp, ikametgah ilmühaberi aldırma isteği uyandıracak kadar güzel görünür insan evladına. Bu yıl nedense yeni heyecanlar yaşama isteği oluştu. İki güzel dostu satıp, İzmir – Aydın otoyolunda önünden her  geçişte ancak çok kısa bir an göz hapsine alabildiğim,  sonra hızla akıp giden  Metropolis’i göreceğim.
Yaşamının uzunca bir bölümünü metodik öğrenme ameliyesi ile geçirmiş, bu yüzden kimi yararsız kimi yararlı reflekse sahip çoğu insan gibi ben de “görüş” öncesi donanımlı olmak adına bir şeyler öğrenme ihtiyacı hissettim.  Özgün ve derinlikli bilginin internetten sağlanamayacağını artık net olarak öğrenmiş olduğumdan, gidip kenti ve çevresini anlatan bir kitap aldım. Çok  güzel ve kapsamlı bir kılavuz bu. Belki de fazla iyi. Öyle ilginç, öyle iç gıcıklayıcı şeyler anlatıyor ki, bir gece önce okurken “Japon turist otobüsleri, güneye giderken uğrayan tatilcilerin arabaları alanı kaplamadan park yeri bulur muyum?” korkusu yüreğimi kemiriyor.
Otoyoldan Torbalı’ya girmek üzere ayrılıyorum. Niyetim bundan sonra eski yolu takip ederek Ortaklar üzerinden gitmek.  Bir anda her şey yavaşlarken motorun gürültüsü de giderek azalıyor. Hava dehşetli sıcak,  kente bağlanan uzunca yol çok sakin. Neredeyse dışarıdaki canhıraş ağustos böceği uğultusunu duyacağım. Nasıl olsa her tarafta Metropolis tabelaları vardır diye fazla umursamadan etrafa bakıyorum. Kente girişte bir tane var gerçekten, sağa, kentin içine yönlendiriyor beni. Göbeğin ortasındaki griffon’u da görünce kentte yaşayanların bu değerli kültürel mirası nasıl da içselleştirmiş olduklarını görüp seviniyorum. Dümdüz ovanın ortasında yüksek apartman dizileri, dar caddeler,  apartmanların hemen yanı başından geçen anlamsız üst geçitleri ve hemen her yerdeki trafik tıkanıklığı ile muazzam bir  “yöre” burası.  Lord Kinross’un henüz “şehir”demeye dili varmadığı için  yirmilerin Ankara’sına yöre demesi gibi, buraya da  şu “yer/yöre” kelimeleri daha uygun [1].  Yürünecek trotuar, park edecek cep olmadığından Torbalı ahalisi genel olarak sokakta, otomobillerle birlikte yürüyor. Sanki “teşekkülat-tabiiye”si yahut büyük hassasiyetle korunması gereken “abidat-i mimariye” yüzünden kent bu halde gelişmiş/geliştirilmiş gibi. Aslında; tarihi doku filan, bu türden “durum”lar pek yerel yönetimlerin, merkezin gözünü korkutacak şeyler değil. Daha çok içten yanmalı motorla mücehhez, “otomobil” adı verilen  cihazla çok geç (doksanların ortaları belki, ama kesinlikle 80’ler değil) tanışıp, boyutlarını, işlevini bir türlü kavrayamamış olmaktan kaynaklı durum sanırım.
Zor Anlarımda Hep Yanımdaydı | Torbalı Ağustos 2014
Kentin içinde bir süre anlamsızca - ama umudumu yitirmeden -  dolaşıyorum. Bu sıkıntılı yolculukta belediye reisi de hep bana eşlik ediyor. Kah yaşlı bir teyzenin elini öperken, kah çocuk severken, kah hülyalı bir şekilde sonsuzluğa bakarken, çoğunlukla da hepsi bir arada karşılaşıyorum kendisiyle. Bu icraatçı başkanın eserlerinden ve kendisinden gözünü alınca da, bazı site girişlerinde ve bir çay bahçesinin kapısında da o griffonlardan olduğunu fark ediyorum. Artık gözüne şu işeyen çocuk heykelleri gibi, boku çıkmış görünmeye başlıyorlar. Yine de fazla  sızlanmaya gerek yok. Nasıl olsa imgenin aslı Metropolis tiyatro cavea’ sının  o “en hatırlı müşteri koltuğu” yani prohedria’nın ayaklarını süslüyor ve hep birlikte İzmir Arkeoloji Müzesinde emniyetteler çok şükür.
Sentetik Uyuşturucular ve Postmodernizm
Torbalı | Ağustos 2014
Muhteşem trafik sıkışıklığından yararlanıp gözüme kestirdiğim birine “Metropolis’e nasıl gidebilirim?” diye soruyorum, “Metropolis?... Otel di mi ağbi ora?” aklıma hemen  Reha Oğuz Türkkan’ın  meşhur “Kabiliyeti vasattan düşük olanların mahsulunu azaltmak”  tedbiri gelmiş olsa da, cevaben uygun bir karşılık verip, bahtımı başka birinde deniyorum.  Bu defa şansım dönüyor ve zat  “harabeler”i kast ettiğimi anlıyor şipşak. Nazikçe tarif ediyor, “şuradan dönün, oraya girmeyin, ilk bilmemnerden dümdüz…” Adamcağızın niyeti iyi, eh, ben de fazla aptal olmadığıma inanırım hep, amma “yer” de bir yamuk var ki, tarife uymak suretiyle eski bir çam koruluğunun içine “yapılmış” şıkır şıkır belediye binasını geçip yol boyunca devam ediyorum ve işte yine demiryoluna paralel caddelerden birindeyim! Olmam beklenen yer burası değil tabii.  Az ötede Eski İzmir - Aydın karayolu uzanıyor.  Basıp gitme, Torbalı’yı da Metropolis’i de zihnimin derinliklerine gömme isteğini zorlukla yenmeye çalışıyorum. Bu arada sağda düzgün ve temiz bir bahçe içerisinde Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmışa benzeyen bakımlı bir yapı dikkatimi çekiyor.  “Ulan avanak  BvP, zaten göt kadar yerde kayboldun bari bak bakalım, neymiş bura”  diye söylenerek iniyorum arabadan.
Kazımpaşa İlköğretim Okulu | Torbalı Ağustos 2014

Caddeye açılan bahçenin kapısında asma kilit ve zincir var doğal olarak. Yapının ana girişinde mermer üzerine  “İzmir Valisi Kazım Paşa Hazretlerinin Asarındandır 1931” yazılı. İzmir içinde ve civarında epey örneği olan tipte bir okul bu.  Üstteki iç içe “TC” kısaltması ve iki yandaki ay yıldızları ile iyi korunmuş bu orijinal  tabela hoşuma gidiyor. Şaşırtıcı bir şekilde sökülüp, yerine  takıldığı ilk kış sonunda silikleşerek okunmaz hale gelecek pirinç kaplama bir tabela konmamış. Hayat bazen ne tuhaf.  Bahçenin caddeye bakan giriş kapısındaki  -yine mermer- plakette ise  “Torbalı Kazım Paşa İlköğretim Okulu 1926” yazılı. Okul o  tarihte kurulmuş, 1931’de de buraya  taşınmış olmalı.
Bayındır Kazımpaşa İlkokulu | 1930 lar
Cumhuriyetin ilk yıllarında Okul binaları Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı  Okul Proje bürosu ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı İnşaat Dairesi tarafından nüfus yoğunluklarına göre farklı büyüklüklerde ve iklim koşullarındaki farklar gözetilerek  tip projeler hazırlanıyor.  Bu da onların çok bakımlı ve iyi korunmuşlarından (Böylesi “bakımlı ve  iyi korunmuş” oluşunu yakın zaman önceki “restorasyon” teşebbüsü sırasında  geçirdiği ağır yangın yüzünden yeniden yapılışına - artık restorasyon filan da  kesmemiş anlaşılan-  borçlu olduğunu daha sonra öğrenecektim. Tarlayı  zararlı ottan kurtaracağım diye   orman kül etmek, istenmeyen tüyden kurtaracağım diye  bilmemnere yakmak, izolasyon edeceğim diye çatı tutuşturmak   bu güzel ülkenin,  eski deyişle vak'a-i adiyesi.
Yapı pencere alt ve üstlerinde yataylığı vurgulayan kalın  bant söveleri ve genel duruşu ile döneme hakim “modern” kamu mimarisinin taşradaki yansıması gibi görünüyor. Kiremit kaplı hafif saçaklı kırma çatı cephenin “Modern” elemanları ile pek uyuşmasa da, taşrada teras çatı uygulamanın, hele su geçirmezliğini sağlamanın günün şartlarında zorluğu ve/veya iklimsel nedenlerle yapılmış olabilir.  Zaten o dönemde yapılan “kübik mimari” esintili çoğu binaya sonradan benzer türden çatılar ekli.
Valiliği döneminde İzmir’de olduğu kadar etkisi ve gücü kentin hinterlandında hissedilen (General) Kazım Dirik günümüz bilim erbabının sevdiği  tanım ile “kurucu seçkinler”den. Atatürk’le birlikte, Bandırma vapuruyla yapılan Samsun yolculuğunda bulunmuş,  Kurtuluş Savaşının  çekirdek kadrosu içinde yer alan önemli bir asker-bürokrat. İzmir Valiliğinden sonra 1935’de yine çok önemli bir görev olan Trakya Umumi Müfettişliği’ne atanıp [2], 1941’de ölümüne kadar bu görevde kalıyor.  (tanık oldukları ve görev  raporları ile hayatının bu dönemi de epey ilginç, ama başka bir şey anlatıyoruz burada).
Sadece Torbalı’da değil, aynı yıllarda yine İzmir çevresindeki Bayındır (1931), Ödemiş/Birgi (1933), Tire’de (1936), Kemalpaşa/Ören (1933)  ve İzmir’in içinde yapımlarına başlanış tarihleri ile cephe-plan benzerlikleri ile belli bir program dahilinde yaptırıldıkları anlaşılan epey okul var. Yapımlarına katkıları, valiliği döneminde yapılmış (en azından başlanmış) olmaları ve çoğunun kendi adını taşıması nedeniyle bu okullara “Kazım Dirik Tipi Okul” [3] deniyor.  Yıllar içinde değişen eğitim gereksinimlerini karşılayabilmek, eskimeye dayalı malzeme ve strüktürel sorunları çözebilmek için hiç durmadan ekler yapılıp, orası burası kurcalanıp,  cephe özellikleri bozulup tanınmaz hale gelmiş olsalar da çoğu halen ayakta.  Batı Anadolu kasabalarında geçerken dilmesi, yanına seyirtip bakılması  gereken yapılar.  
Unutmadan; İzmir’deki  “Milli Kütüphane”, İzmir Fuarı,  erken dönem cumhuriyet mimarlığının kentteki ilginç – ve korunmuş – örneklerinden biri, Gazi İlkokulu da onun “asarından”.  1923-1924 döneminde il genelinde 190 ilkokulda 330 öğretmen tarafında eğitilen 15.148 öğrenci bulunurken, 1934’de 466 okulda 900 öğretmenle 40.000’e yakın öğrenci ders görüyor. Özellikle 1933’deki Cumhuriyet’in Onuncu yıl kutlamaları için 250 okul açılıyor[4] (Gazi İlkokulu’da bu dönemde açılanlardan). Ezcümle, nur içinde yatası, ruhu şad edilesi bir muhterem kişioğlu şu Vali Kazım Dirik Paşa…
Yeniköy  | Torbalı | Ağustos 2014
Büyük ihtimalle  Kazım Paşa’nın ruhu ve başka bir nazik beyefendinin yardımı ile mucizevi şekilde Kentin içinden beni Metropolis’e götürecek yol karşıma çıkıyor. Üstünden gürültüyle  İzmir-Aydın otoyolu akan alt geçidin kenarına çöreklenmiş modifiye doğanı ve içindeki delikanlıyı yavaşça geçip sola,Yeniköy - Ahmetli köyü oklarının gösterdiği yere dönüyorum. "Harabeler" Yeniköy'de.. Umumi karakter yapım günün bu saatinde o arabanın içindeki gencin neden öyle boş gözlerle etrafa bakındığını sorgulamaya, uzunca süre bu konu üzerinde düşünmeye yatkınsa da bugün yapacak daha önemli işlerim, acelem var. İşbu acele yüzünden ortalıkta dolanırken rastlayıp, bir nev’i konut olduğunu, daha doğrusu, yarısının metruk, diğer yarısının da çocuk yuvası olarak kullanılan ikiz villa(lar) olduğunu dehşetle farkettiğim o şey karşısında da  yeteri kadar vakit geçiremedim. Seksenlerin ortalığı kasıp kavuran kolaj postmodernizmi  ve ağır uyuşturucu etkisinde yapılmıştı ve çok acayipti.
Görünen Metropolis Kılavuz İster |
 Torbalı | Ağustos 2014
Otoyol ve sağımdaki dağ dizisi arasındaki  kısa yolculuğun sonunda geride kalan “kent”le kıyaslanamayacak kadar bakımlı, temiz ve sakin köyün içine giriyorum. Bundan sonrası kolay, kalıntılar yukarıda görünüyor zaten. Ama Torbalıya girişimden bu yana rastladığım  ilk kahverengi-turuncu “Metropolis” oku burada! “Metropolis 200 m.” yazıyor (hayır, tabela üzerindeki “salak” yazısı bana ait değil). Bunu kentteki yolculuğum sırasında ilan panolarında sık sık karşılaştığım ve artık aramızda belli bir samimiyet oluştuğu kesin belediye reisinin  son bir şakası  olduğunu hemen anlayarak yola devam ediyorum.

Bu blogda hep Batı Anadolu’nun antik  kentleri ve özellikle tapınakları hakkında bir şeyler yazmak istesem de; anlatılacak olanın karmaşıklığı, boyutları ve detaylara dalıp, okuyacak olan biçareyi kusturma korkusu yüzünden birkaç yıl önceki Aphrodisias ve Aizanoi yazıları dışında becerip pek bir şey yazamadım. Bakalım bu defaki bir şeye benzeyecek mi?

Devam etmeyi istiyorum.
BvP,

Fotoğraflar: Bayındır Kazımpaşa İlkokulu İnternet, diğerleri BvP
………….
[1] Kinross’a ait olduğu Funda Şenol Cantek tarafından aktarılan bu saptama Ankara’nın başkent kimliği oluşturma sürecini enine boyuna ve çok güzel anlattığı güzel “Yabanlar” ve Yerliler, Başkent Olma Sürecinde Ankara Kitabında geçiyor. Cantek  kitaptaki  “yöre” kelimesini “yer” ile değiştirmiş galiba. Bendeki nüshada bu kelime “yöre” olarak geçiyor (Kinross 1970:332). Belki de orjinalinde iki anlama da gelecek bir kelime kullanmıştı. İngilizce baskısını hiç görmedim. Ne olursa olsun, yitik bir kitaptaki zekice, ince saptamayı ortaya çıkarıp anlamlandırması ne denli titiz ve geniş bir araştırma yapılmış olduğunun kanıtı bence.
[2] Umumi Müfettişlikler üzerine iyi bir kitap :  Koçak, Cemil. “Umumi Müfettişlikler (1927-1952)” . İletişim Yayınları. İstanbul 2003.  
Kazım Dirik tarihe “1934 Trakya Olayları” olarak geçen gelişmelerin hemen ertesinde bölgeye,  Mahmut Tali Öngören’in yerine gönderiliyor. Bölgeye ilişkin gözlemlerini yansıttığı resmi raporlar  hükümetin hakim resmi  bakış açısından fazla bir ayrılık taşımamakla birlikte yine de ilginç
Türkiye’de aşırı milliyetçi söylemin güçlenmesi sonucu gelişen bu anti semitik hareket ve sonuçları tarih kitaplarında halen  yer almıyor. Çok merak edilirse, olaylar, sonuçları ve olan bitene hükümetin tavrı ile ilgili olarak Toplumsal Tarih dergisi Ekim 1996,  Tarih ve Toplum dergisi Şubat 1996 tarihli sayılarına bakılabilir.
[3] İzmir Kent Ansiklopedisi Mimarlık, İkinci Cilt.  2013; 211.
[4] Kazım Dirik üzerine yazılmış; ilginç fotoğraflar, belgeler de içeren, torunu tarafından yazılmış, kapsamlı, güzel bir kitap : Dirik, K. Doğan. “Atatürk’ün İzinde VALİ PAŞA Kazım Dirik”. Gürer Yayınları, İstanbul 2008.