Emsallerine faiktir

Frederick van Doorninck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frederick van Doorninck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mayıs 06, 2014

Houston, Bi Sıkıntımız Var! *


* Bu lafın aynısını İngilizce olarak - ama ukalalık olsun diye değil, başka dil bilmiyor adamcağız- 14 Nisan 1970’de Apollo 13’ün komutanı  Bay James A. Lovell sarf ediyor. 
O tarihlerde Amerika şimdiki gibi değil. Ayped, ayfon daha icat edilmemiş. Dişçi Bay Edward Zuckerberg bey’in bir oğlan çocuk sahibi olmasına daha on dört yıl var. Fukara Amerikalılar da can sıkıntısından Güneydoğu Asya ormanlarında yangın bombalarıyla insan avlayıp,  Aya filan gidiyorlar.

Rabbim Yalnız Yıldız Eyaleti Dedi
Biz de “Houston için yolculuk vaktidir” dediğimizde eş dost hemen “hayrola bi sıkıntı mı var” diye sordu. Doğru ya,  orası öyle sebepsiz gidilebilecek bir yer değil.  Bizim Maraş’ın dondurması, Devrek’in bastonu  gibi onları da hastanesi, doktoru meşhur. Eski maliye bakanlarımızdan birinin sayın eşlerine Rabbim Cleveland demiş olsa da, Türk milleti zorlu illetlerin çaresi için umumiyetle Houston’un yolunu tutar.

Tabi bizim derdimiz sağlık filan değil. Hatta, zorumuz bu güzide şehirden iki saatlik mesafedeki başka bir yer ile… CollegeSation/Bryan kasabasında konuşlu Texas  - çok afedersiniz- A&M üniversitesine gideceğiz. Hemen “Ulan sen bir orta yaşlı yedek parça satıcısı adamsın, ne işin olur ilimle irfanla” demeyin, zamanında bizde böyle üniversite çevrelerinden filan dostlar edindik. O dostlar ki seksenlerin ortalarında birkaç sene içinde Bodrum gibi yerde genç bir hıyarı –bir parça -  adama dönüştürdüler. Kısacası hakları ödenebilir değil. Geçen yıllar içinde ilişkimiz hiç kesilmedi. Yazları Türkiye’de çalışmaya geldiklerinde birkaç gün de olsa gidip gördüm. Bana her yıl dünyanın bir ucundan model uçaklar, zor bulunur kitaplar, bisiklet yaka fanilalar filan taşıdılar. Yine her yıl sonbaharda Bodrum’daki güzel evlerinde bir hafta geçirmemize izin verdiler. Kısaca, çok sabırlı eşhas. Sonra yıllar içinde cebimiz bir miktar para gördü de, hayatta en değer verdiğim, adam yerine koyduğum üç güzide insanı, Fredbey, Doktormengele ve Semaabla’yı yaşadıkları üniversite kasabasında ziyaret edeceğiz. Bu Doktormengele çok acayip bir insandır. İnsan diyorum ya, bakma lafın gelişi. Yarı insan yarı makine.  Bildiğin siborg. Sözde arkeolog geçinmekle birlikte, B24 bombardıman uçağının kanat aerodinamik özelliklerinden tut; ontomoloji, kelebekler,  türlü mühendislik, Helenistik mimarlık, metalürji, buharlı lokomotifler, kısaca işe yarayan, yaramayan ne varsa bilgisi dahilinde olup, sağlam  bilgi birikiminin görkemli bir mendeburlukla bileşimidir. Otur on dakka konuş, sonra hayatının geri kalanını cahil bir salak hissiyatı ile geçir.  Zaten seyahatimizin esas –ve gizli- amacı  da doktor’un üniversitedeki odasında bulunan kitapları, tezleri ve sempozyum bildirilerini eşeleyerek hoşça vakit geçirmek, gözüme kestirdiklerime el koymaktı. Yurdumdaki yeni yetme çoğu dükkan/üniversitenin kütüphanesinde bulunandan daha fazla işe yarar şey var bizim siborgun odasında.
 
Gıcır gıcır, kocaman ve tıklım tıklım dolu uçağa biniyoruz.  Fredbey  de bizle geliyor , fakat onda para bol olduğu için önde, daha konforlu bölümde seyahat edecek. En arkalarda bir yere Miki ile beraber kurulup,  hemen gözüme kestirdiğim bir hostes hanımefendiye içinde bulunduğumuz aracın içinde  yeterli miktarda bira olup olmadığını soruyorum, aldığım cevap içimi rahatlatıyor. İçerisi çarşı hamamını andırmasına rağmen servis filan pek güzel.  Biçare görevliler sürekli olarak bir şeyler tıkınma önerileri ile koşturup duruyor. Elimdeki o her zamanki sıkıcı kitaplardan birine tam kendimi veremeden ve tüm önerileri ciddi miktarda bira ile tüketip uzun saatler sonra, Türk hafif Osmanlı müziği tımbırtıları eşliğinde Houston Corc Buş (baba olanı) havaalanına iniyoruz. Vakit akşamüstü,  havaalanı kişiliksiz, bir parça köhne ve doğal olarak kocaman. Herhangi bir özellik saptayabilmek için yırtınıyorum ama nafile. Tatsız bir yer işte.

“Defol Buşt”

Pintilik Edip Şunu almadım Ya, Bütün Seyahat boşa gitti.
Çizmelere dikkat! 
Birleşik Devletlerde zaman geçirmeye meraklı birkaç yüz insanın yüzüne bakmak, fotoğrafını çekmek, bi yerlere parmak bastırtmak ve iş olsun diye arada saçma sapan sorular sormak için çok az miktarda görevlinin olduğu pasaport kontrolünden geçebilmek için usanç ve nefretle saatlerce bekliyoruz. Sıkıntıdan Miki’ye, “eğer şu hıyarlardan biri kalacağımız adresi sorarsa; necrofilia drive,  69 cunnilungus blocks olarak bildireceğim” deyip korkutuyorum. Milliyet ayrımı gözetmeksizin devlet memurları ile benzeri şakalaşmalarıma geçmişte de şahit olduğu için cidden ürküyor. Şaka olduğunu söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum ama nafile, aklının bir yerlerine yerleşti fikir. Havaalanından çıkana dek rahat etmeyecek artık.
Bu Prezidan Buş’un salak bi oğlu vardı. O da allem etti kalem etti, nihayetinde başkan oldu. 2004 yazında da Türkiye’ye geleceği tuttu kerrestenin. Gelmesin, gelse de istemediğimiz anlaşılsın diye zart zurt edip, “defol Buşt” diye bağıranlar arasında ben de vardım. Acaba kulağına mı gitti de babası oğlanın intikamını alıyor, diye düşünüp dalga geçerken sıramız geldi huzura çıktık. Cumartesi günü  sıkıcı bir mesainin sonlarındaki Güney Doğu Asyalı oğlan kaatlarımıza bakıyor, parmaklarımızı bir yerle tutmamızı söylüyor ve yapıştırıyor damgayı. O çok anlamlı “yolculuğunuzun amacı nedir” sorusunu duymadığıma memnum tabii.
Kapıda Doktormengele bekliyor bizleri, karşılıklı seyirtip sarılıyoruz. Herkes bu bktan yerden bir an önce kurtulmak istiyor. Garajdan çıkıp, Doktor’un pek de iyi bilmediği anlaşılan karmakarışık otoyol ormanındaki itiş kakışa biz de katılıyoruz.

Çöl Ulan Bura
Efendim, biz Türk çocuklarının aklına “Teksas” denince ya Tommiks’in nişanlısının “turta” muhabbeti gelir ya, “saloon” lar, ha  bi de çöl...  Yalan, külliyen yalan. Her yer, bağlık bahçelik, otluk, çayır çimen. Bu avanak Teksaslı milleti otu, bağı bahçeyi sevdiği yetmezmiş gibi,  yabani çiçeğiyle filan da gurur duyuyor. Yol kenarında, denizi andıran o çok güzel mavi çiçekleri  - Blue Bonnet,  Lupinus Texensis - durup mal gibi seyreden mi ararsın, içine oturup hatıra fotoğrafı çektiren mi?  Millet seyrediyor sadece.  Kimsenin aklına  “dur şurdan topluyum bi güzel demet, şöyle eve, vazoya...”  gelmiyor. Dedim ya, salak bunlar. Yol boyu bu mavi, turuncu – Indian Paint Brush -  çiçek denizinin ötesindeki  bomboş otlaklarda   birkaç  upuzun boynuzlu, zekice bir tanımlamayla “Texas Long Horn” adı verilmiş sığır tembelce otluyor. Zaman insanlar için de hayvanlar için de durmuş, ya da çok yavaş geçiyor gibi.  İnekler, yeşil bomboş alanlar, alçak yayvan binalar, berrak ve güzel bir hava. Pastoral bir aurası var buranın. Ama biraz tuhaf da sanki…  Çok büyük, boşluklu alanlarda yaşayan ve hiçbir şey için acelesi, yapacak da fazla işi olmayan ahalinin belli ki canı sıkılıyor. Can sıkıntısını izale maksatlı kocaman gıcır gıcır kamyonetlere atlayıp,  kilise filan geziyorlar,  adım başı kilise görüyoruz yollarda. Bu kadar mabede değirmenin suyu nerden geliyor?  “U.S. Diyanet İsleri Baskanligi” filan mı var diye Mikiyle konu üzerinde keyifle kafa ve çene yorarken, cevap bizim dostlardan geliyor:  Bu kiliselerin cemaatleri tarafından desteklenen, yalnızca onların parasal katkıları ile ayakta duran  tamamen hür teşebbüse ait “işletmeler” olduğunu öğreniyoruz. O yüzden de herkes elindeki malı en iyi şekilde satmaya çalışıyor. Bu bize bazı kiliselerin neden görkemli, bakımlı ve şık olduklarını ve önlerindeki kocaman, alışveriş merkezlerinde rastlanabilir boydaki otoparkları açıklıyor. Demek onlar daha iyi, daha taze mal satıp daha çok müşteri topluyorlar. Belki bazıları sürümden kazanıyor. İnsanın aklına “peki outleti, toptancısı filan da var mı “  demek geliyor. Çok müşterisi olmayan din evlerini oldukça mütevazi mimarilerinden anlayabiliyoruz. Kiminin girişlerindeki büyük tabelalarda vaizin reklamı yapılıyor, birkaç özlü söz var filan. “Vaazda olay… Kredi Kartına Üç Taksit... Ayin Şimdi, Ödeme Hasattan Sonra…” türü yazılar da bekledim ama göremedim. Belki de kaçırdım, bilmiyorum yani. Tuhaf olan başka bir şey de küçücük kasabanın merkezinde de en az çevredeki ibadet müesseseleri kadar avukat, kefalet bonocusu filan olması! Kocaman bir mahkeme, ona ek binalar filan da cabası… Bi tuhaflık var o çok açık. Sanki insanlar can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemez halde kamyonetleri ile birilerini çiğneyip veya silahla ortalığa ateş açıp, neticesinde mahkemelerde epey sürünmek sureti ile avukatlara, kefalet bonocularına söğüşlenip,  bir daha bu işlere tövbe ederek kiliselere koşuyorlar gibi.  Evet, galiba işin özeti bu.


Kalkıyor, E5'den Cennet.

Bilgimizi Görgümüzü Artırıyoruz
Küçük Amerikan kasabaları hakkında biraz daha bilgi sahibi olalım diye Semaabla bizi Bryan kasabasına sabah saati bırakıp okula gidiyor, öğlene doğru buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ama arabadan indiğimiz andan itibaren burayı tek etmek  konusunda dayanılmaz bir istek sarıyor ikimizin de içini. İnanılmaz bir yer burası.  Saat sabahın  onu ve ortalıkta bir Allahın kulu yok!   Yürüyen insan evladı görmeyi zaten ümit etmiyordum da,  arabayla dolaşan da yok.  Her yer terk edilmiş gibi. Anlamsızca geniş sokaklarda bir süre sürtüp  birkaç hediyelik eşya dükkanına girip çıkıyoruz.  Atmosfer, satılan bok püsür  ve satıcıların tavrı  bizim  Galata’daki züppe butikleri andırıyor. Ulan Texas’ın göbeğindesiniz. Kime bu hava? Halbuki ben Norman Rockwell ortamları veya  adı  “Twyla Fay” o da olmadı “Kimberley” olan güneyli beybilerin bira ve etli patates servisi yaptığı; üzerinde “John Deere” yazılı plastik şapkaları ile tütün çiğneyen köylülerin ve kamyoncuların  sessizce bilardo oynadığı  loş ve güzel barlar bulacağımızı hayal ediyordum.
Ulan Bir tane Allahın Kulu Olmaz mı?
Birkaç kuaför ve kefalet bonocusundan, bir de dünyanın en gerekli şeyiymiş gibi kovboy şapkaları satan dükkandan başka hiçbir yerde yaşam belirtisi algılanmıyor. “Geri dönelim, evde veya okulda takılırız” diyoruz da, gel gör ki bırak  otobüs tertibatını, taksi bile yok ortamlarda.  Miki bir kuaföre girip “taksi” adlı cihaz  hakkında bilgi almaya çalışıyor, içeride bulunan organizma kendisine Türkçe “koçum buralarda şöyle iyi bi  işkembeci veya cağ kebapçısı filan var mı” demişiz gibi baka kalıyor yüzümüze.


Çaresiz iki kasaba arasındaki birkaç kilometreyi yürüyeceğiz. Kasabın çıkışı terk edilmiş depolar, kamyonet tekerleği satıcıları, kamyonet tamircileri, kullanılmış motorlu araç satıcıları, ucuz, sefil moteller  ve çok, çok ucuza ıvır zıvır satan marketlerle  dolu. Birine giriyoruz, satılan en karmaşık ürünün altılı pakette  naylon bira altlığı, en pahalı şeyin de bir dolar sıfır beş sent olduğu acıklı bir yer burası. Ortalıkta Meksikalı olduğu anlaşılan çirkin karılar ellerinde sepetlerle dolaşıyorlar. Benim aklımdaki gelişmiş tüketim toplumu resmine hiç uymayan işletmeye fazla dayanamayıp çıkıyoruz.  Bu tuhaf yerde tüm kapalı mekanlarda klimalar son takatleriyle çalışıyor. Bir gün önceki Houston Johnson Space Center gezimizden beri boğazım ağrıyor ve kendimi berbat hissediyorum, anlaşılan hastalık kapıda. Biraz ilerde “Dollar General” adlı başka bir patetik market var. Bununla beraber bizim general öyle osuruk bir işletme değil… Genellikle güneydeki ufak kasabaları gözüne kestirerek büyüyen ve ülke genelinde yaklaşık  on bin  dükkanı olan bir dev. Seyahat planlarımda bir Dollar General gezisi de vardı ama, kendimi gittikçe bitkin ve yorgun hissediyorum. Otomatik açılır şemsiye, iş eldiveni ve/veya buzdolabı kapağı mıknatısı görebilecek durumda değilim.
 
Yol boyunca yürümeye devam ediyoruz. Kaldırımlar inanılmayacak kadar geniş ve boş, ortalıkta halen kimse görünmüyor. Ana yola çıkmak üzereyken bizle karşılaşan sürücüler durup nazikçe yol veriyorlar.  Her an birinin şerifi aramış olduğunu ve birazdan önümüzü kesecek olan sirenleri açık arabayı bekliyoruz. Şerif inecek ve “hey ! Siz iki hıyar... Ne yaptığınızı sanıyorsunuz ha? biz burada yabancıları, hem de arabasız yabancıları sevmeyiz” diyecek. Biz de sinirlenip kasabayı ateşe vereceğiz sonra, yatıştırmak için acemi birliğinden Tosyalı bölük astsubayımı arayıp bulacaklar, o beni ikna edecek filan. Neyse, şerifi beklerken sıkılmayalım diye  duvarında “Pawn Shop” yazan başka bir sefalet konağından içeri giriyoruz. Burası bildiğin  rehineci. Loş bir köşedeki tezgahta Meksikalı oldukları belli gençten oğlanlar duruyor ve ilgiyle bize bakıyorlar. Girişin hemen yanında motorlu testere, yanında da  Ümit Besen model bir elektrikli piyano var . Yerde kocaman şapkalı bir herif çömelmiş, plastik leğenden cıvata seçiyor. Dükkanın içlerine doğru altı camlı başka bir tezgahta walkmanlar, eski saatler, boktan fotoğraf makineleri, tuşları eksik dizüstü bilgisayarlar seçmeye başlıyorum. Ne dükkan belgesel kanalında gördüğümüz o şıkır şıkır yere, ne de içindeki herifler o dükkandaki sevimsiz ama  -en azından – güleç ve semiz Amerikalı aileye benziyor. Bu herifler her an kollarımızı motorlu testere ile kesip saatlerimizi aldıktan sonra öldürüp, dükkanın zeminine gömecek gibiler. Akşam evde o dükkandaki çoğu malın etraftaki küçük hırsızlar tarafından çalınan şeyler olduğunu, parasıyla da uyuşturucu alındığını öğreniyoruz. Bize saldırıp soymamış olmalarının tek nedeni durumun gözlerine fazla kolay görünmüş olması olabilir. 
Hey Migel, her şey bu kadar da uygun olamaz.  Federallerin bir tuzağı bu. Sakın sazan gibi atlama dostum!”
 
Hayır Nüyork'taki Değil, Bu "Holiday" Olan. Byan Çıkışı, Yan Yol, TX.
Su Almak Kolay mı?

 
Azcık daha yürüyüp kapağı biraz ileride başka bir süpermarkete atıyoruz. Elbette burası da donuyor, vakit geçsin diye raflar arasında dolaşıyoruz. Düz bir saptamayla “boku çıkmış” şeklinde özetlenebilecek bir tüketim malı tipolojisi var burada. Amerikalıların kişisel temizliğe ne kadar düşkün oldukları hemen anlaşılıyor; ağzı, kıçı kokmasın, çevresinde ter kokusu bulutu ile dolaşmasın diye satılan nesnenin haddi hesabı yok. Bolca kullanıyor da namussuzlar,  hiç kokanına rastlamadım. Yaşlı, genç, zengin, fakir, kadın erkek herkes tertemiz (bi tek o Migel’den pek emin değilim). Fakat şahsi kanaatim, fazla seçeneğin insan doğasına her zaman uygun olmadığı.
Su, bildiğimiz, hani şu çeşmeden akan, içilebilir türden su alacaksın değil mi? E o kadar kolay değil bu işler. Önce içecekler bölümüne gidip; raflar, nesiller  boyu uzanan meyve suları, doğal meyve suları, sentetik  meyve suları, çok sentetik meyve suları  (tabii böyle demiyorlar, hepsinin çok fiyakalı isimleri var) sütlü içecekler, gazlı içecekler bölümlerini geçip, -eğer- bulabilirsen su bölümüne geliyorsun. Nedense üreticilerin işine  bu sıvıyı düz “su” olarak satmak gelmediğinden, yasemin kokulu olanı, çim bilmemnesi kokulusu, yağmurda kalmış ıslak köpek gibi kokan, yarım gazlı olan, yarım gazlıya yasemin kokusu katılmış olanlarını satıyorlar. Bu açıdan bizim park ve bahçeler müdürlükleri ile şaşırtıcı bir benzerlikleri var. Yahu otoyolun iki yanındaki tümseklere düz çim eksenize, sadece çim! Ama hayır, illa üçgen  çiçek tarhları, onları sınırlayan odunlar, köşelere bodur bitkiler ekip b.kunu çıkarmak gerekli. Her iki gruba da bir şey basit, düz ve sade olursa yetersiz ve kötü olurmuş gibi geliyor. Globalleşme işte böyle bişey.
Uzun uğraşlardan sonra  buluyoruz bizim dostu. Bu çalışmalar sırasında et, türlü kümes hayvanı ve soğuk satılır diğer yiyecek bölümlerine yaklaşmamaya dikkat ediyoruz. Mekandaki genel ısı düşüklüğü yetmezmiş gibi bu bölümler özel olarak, ceset saklanıyormuşçasına soğuk.  Bir şişe normal içme suyunun aynı boydaki sentetik portakal suyundan daha pahalı olduğunu fark edip yüksek sesle küfür etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bereket versin, yiyecek içecek –esasen her şey -  yurdumla kıyaslandığında oldukça ucuz.


Doyamayanlar İçin Tekrar Bryan, TX
Gittikçe kendimi daha kötü hissediyorum. Hem artık iyice emin olduğun gripten hem de bütün bir sabahı anlamsızca dolaşarak geçirmiş olmaktan moralim iyice bozuyor. İşin çığrından çıkmaya başladığın sezen Miki, önündeki mevzilere topçu atışı  isteyecek subay titizliği ile konumuzu saptadıktan sonra  durumu telefonla Semaabla’ya bildiriyor. Hassas verilmiş koordinatlara rağmen Semaabla’yı bulunduğumuz yer ve oradaki kocaman alışveriş merkezi konusunda ikna edemiyoruz bir türlü. Çünkü oradan en son geçtiğinde şimdi  otoparkında beklediğimiz tüketim mabedi yokmuş! Dolayısıyla orada olmamamız gerektiğini söylüyor.  Çevreme bakıp “ulan acaba tüm bunlar Bryan belediyesinin kenti yürüyerek kat eden biz iki hıyara düzenlemiş olduğu bir şaka mı? Kasabanın merkezine kurulmuş dev ekranlarda halimize bakıp katıla katıla gülüyorlar mıdır?” Diyorum Miki’ye. O da benzer hisler içinde. Semabla’yı  sonunda inandırıyoruz ve yarı melek yarı insan – daha çok melek- ev sahibemiz kısa sürede gelip bizi kurtarıyor bu gerçek üstü yerden. Öğleden sonrayı bitkin bir şekilde yatakta dinlenerek geçiriyorum ama çok mutluyum. Sabahki uzun yürüyüş  sırasında rehinecideki o dingillere,  süpermarketlerdekilere ve bilimum kasaba halkına grip mikrobu bulaştırmış olabileceğimi düşünüp seviniyorum.

Belki Cennet  College Station/Bryan civarındaki  gezilerimizi de bi ara yazarım. 

Ekim 19, 2013

Girne Batığı

Kıyıdan yaklaşık iki kilometre açıkta, Milattan Önce dördüncü yüzyıl sonlarında batmış “Girne Batığı” olarak adlandırılan küçük ticaret gemisinden kalanlar bu gün Girne Kalesinde sergileniyor.

Batık ve Ahşapların Konumunu Tespit için
Kullanılan 2x2  m Izgaralar | 1967
Otuz metre derinlikteki yaklaşık 100 amforadan oluşan yığını Kıbrıslı bir profesyonel dalgıç 1967 yılında Pensilvanya Üniversitesi Müzesinden Dr. Michal L. Katzev‘e gösterir. [Aynı üniversiteden başka bir ekip, Dr. George Bass başkanlığında Akdeniz’in bu bölümünde kazılar yapmaktadır. 1960’da Gelidonya Burnunda bronz devrine ait bir batık (kayalık zeminde parçalanmış bu tekneye ait fazla ahşap bulunamaz),  62’de Bodrum yakınlarında Yassı Ada’da M.S. 7. Yüzyıla ait bir batığın kazısı yapılmıştır. 1967’ye gelindiğinde Yassı Ada’daki Dünyanın en büyük sualtı projesidir. Bu dönemi ve kazıların hikayesini çocukluk ve ilk gençlik kahramanım Bay George Bass “Archaeology Beneath The Sea” kitabında insani tarafları ile, güzel okunan bir macera romanı tadında anlatır. Neyse, esas hikayeye dönelim].  Bu yüz amfora sualtında yaklaşık 5.5 metreye 3 metrelik bir alanı kaplamaktadır. Önceleri çok ufak bir tekne batığı ile karşılaştıklarını düşünmelerine rağmen, yakın çevredeki sondajlarda çamurun altında daha geniş bir alana (20 x 10 metre)  yayılmış amforalar tespit edilir. Rodos tipi bu amforalar Milattan Sonra dördüncü yüzyılın son çeyreğine tarihlenir. Yeni geliştirilen türlü  kazı tekniklerinin yardımı ile (haritalama tekniğinden adapte edilen stereo fotogrametri ve kazı alanı üzerine yerleştirilen iki metre aralıklı ızgara buluntuların ve sonunda da, tekne ahşabının net konumlarının tespitine olanak verir)  iki  sezon boyunca teknenin kazısı yapılır.
 
Teknedeki buluntular o  dönem ticareti yapılan mallar, taşınış biçimi ve teknedeki hayat ile ilgili pek çok şey söyler:  Gemide on farklı tipte seramik taşıma kabı vardır. O çağda her liman kendine özgü kaplar içerisinde satar malını. Başka bir deyişle, tekne 10 ayrı limana uğramış, farklı mallar taşımış görünmektedir! Mevcut 404 amforadan 343’ü o çağın şarabı ile ünlü Rodos adasına ait tiptedir.  Bazıları kulplarında hacmen uygunluğunu onaylayan memurun mührünü taşır.  Taşınan başka bir mal da ayrı bir bölüme bulunan  yaklaşık 10.000 adet kabuklu bademdir.  Belli ki çuvallar içinde tekneye yüklenmiş, çuvallar çok uzun zaman önce eriyip yok olunca geriye badem yığınları kalmıştır.  Doğal olarak içleri çürümüş ama kabuklar 2.200 yıl boyunca sapasağlam durmuştur! İlginç mi? Dahası var:  teknede  ayrıca 29 adet elde buğday öğütmeye yarayan değirmen taşı  bulunur. İki parçadan oluşan bu öğütücülerin hiç biri çift oluşturmuyor,  mutlaka birbirleri ile uyumlu çiftler olarak kullanılan taşlardan satılmadan kalan veya hatalı olanlar yolculuğun bu aşamasında  balast olarak kullanılmış olmalı. Hazneli öğütücü, “hoppermill”  denen bu tür el değirmenlerine  Serçe Limanında 1978-1980 yılları arasında kazısı yapılmış başka bir Helenistik Dönem batığında da rastlanır [1].
 
Diğer buluntular da  teknedeki denizcilerin günlük yaşamı hakkında  kapsamlı bir fikir verir. Küçük seramik kaplar ana kargonun başında ve kıçında olmak üzere iki ayrı bölümde bulunur.  Sıvı içmeye içmekte kullanılanların tümü başta (pruvada), halen Doğu Akdeniz’deki kayık ve ufak tekneler de de içme suyu bu bölümde tutulmakta.  Yemek pişirmekte, yemekte kullanılan kaplar;  tabaklar, yağ sürahileri, ufak bir bakır kazan ve toprak kepçeler, birkaç tahta kap kıçtadır. Listeyi tamamlayan dört adet tahta kaşık geminin son yolculuğunda kaptanla birlikte toplam dört denizci olduğunu söyler.  Kıç bölümündeki oldukça geniş  bir mutfakta gelişkin bir ocağa, mangallara sahip daha sonraki Roma gemilerinin aksine (Yassı Ada’da kazılan  Yedinci yüzyıl Bizans gemisi bu türdendir) bizim geminin içinde yemek  pişirildiğini, ateş yakıldığını kanıtlayacak bir bulguya rastlanmaz. Muhtemelen yemekler kıyıda yakılan bir ateşin üzerine  pişirilmektedir.  Bulunan tek pişmiş toprak kandil de  bu oldukça ufak teknenin geceleri yol almayıp, kıyıya yanaştırıldığını anlatır (Antik çağın  görkemli ve karmaşık, kürekli savaş gemileri “Trireme” ler de böyle. Tekne hassas bir yardımcı gövde üzerinde geceleri karaya çekilir, mürettebat ve kentin hür vatandaşlarından oluşturulan gönüllü kürekçi grubu geceyi karada geçirir).
 
Peki neden bu tedbirli gemicilerin teknesi limana iki kilometreden az  bir uzaklıkta batmıştır? Yangın veya  korsanlık izine rastlanmaz. Batığın bulunduğu yerde  Yassı Ada’daki gibi  pek çok tekneye mezar olan türden yüzeyde görünmeyen tehlikeli kayalıklar, akıntılar yoktur.  Fakat Akdeniz’in bu kıyısı Kuzeyde Anadolu’dan Toros Dağlarından esen ani rüzgarlara karşı korunmasızdır (ulan, ne işler). Yaz sonu, sonbahar  başlarında aniden kopan bir fırtına limana yanaşma hazırlığı içindeki serenini (yelken direğini) indirip, yelkenini toplamış bu ufak tekneyi gafil avlayarak alabora etmiş olabilir (yelken donanımında kullanılan türden kurşun halkalar  düzgün bir  şekilde burunda bulunur, son derece iyi korunmuş, omurga üzerindeki seren yuvasında da  serenin kalıntılarına  rastlanmamıştır, bu da yelkenin kaldırılıp, toplanmış olduğunu gösterir).  Beş ufak bronz para bulunmuş olmasına rağmen, uzun bir ticaret sezonunun birikimimi olabilecek gümüş ve altın paralara, basit günlük kap kacaktan başka kişisel herhangi bir eşyaya rastlanmaması da, fırtına sonucu sahile çok yakında batmış tekneden mürettebatın – en azından- kişisel eşyalarını ve hasılatı kurtarmış olabileceklerini gösterir. (Serçe Limanı’nda batan,  mamul ve hurda cam taşıyan İ.S. 11. yüzyıla ait, bir zamanlar Fatımi’lere ait olduğu düşünülmekle birlikte, artık Marmara, belki de Bulgaristan kıyılarında yola çıkmış Bizans ticaret gemisinde satranç takımından, silahlara kadar pek çok kişisel eşya bulunmuştur mesela. Kimi zaman tekneden ancak canı kurtarmak gerekebilir. Mal canın yongasıdır da, bir yere kadar…)
 
Bulunan bronz paralar İskender’in ardıllarından “Tek göz”  Antigonus  (Antigonus Monophtalmus) ile onu oğlu “Kuşatıcı”  Demetrius (Demetrius Poliorcetes) [2]  dönemine; İ.Ö.  306 sonrasına,  bademler de  Karbon 14 analizi ile artı eksi 62 yıllık bir sapma içinde  İ.Ö 288’e tarihleniyor.  Teknenin kaplama tahtaları da aynı saptama  yöntemiyle artı eksi 44 yıl ile 389’da kesilmiş olmalı. Şöyle anlatayım: Tüm bu tarihler gemi batmadan önce yaklaşık seksen yıl  denizlerde gezmiş demeye getiriyor! İki bin iki yüz yıl önce  kötü dökülmüş madenlerden mamul  keser,  testere ve keski ile şekillendirilip parçaları birbirine küçük tahta takozlarla tutturulmuş bir araç için hiç te fena değil…

Rekonstrüksiyon | Mart 2013
İç Kaplama Tahtalarına ve Omurgaya Bitişmeyen
Döşeklere Dikkat
Gemiden, daha doğrusu tekneden kalanlar bu gün Girne müzesinde özel bir salonda - camla korunmuş ve klimatize-  korunuyor.  Hafifçe karanlık mekanda görecekleriniz;  “Gemi” , “Gemi Batığı” deyince aklınıza gelenlerden oldukça farklı muhtemelen. O yüzden, karmaşık bir formda bitiştirilmiş şu siyah tahta parçalarının ne anlama geldiğini dilim döndüğü ve aklım erdiğince anlatayım: Gemi sadece muhteşem bir işçilikle yapılmış son derece karmaşık bir strüktür olmanın ötesinde  başka şeyler de ifade ediyor. İnsanlık tarihinde 2.400 yıl ara ile iki kere inşa edilmiş ilk gemi! Onu bir araya getiren de, küçük bir kasabada elektrikçilik yaparak yaşayıp giderken yetenek, bilgi ve heyecanı ile bu işi başarabilen ilk insan olarak, “Gemi Rekonstrüksiyonu” denen bilimin temellerini atan  bir zamanların amatör gemi modelcisi Richard J.(ohn) Steffy veya “Dick”Steffy [3].
 
Haziran 1972’den 9 Kasım 1973’e kadar, hemen hemen her parçayı kendisi birleştirerek toplamda 5 tondan biraz fazla ağırlıkta ahşabı yaklaşık 7.500 paslanmaz çelik tel saplama ile tutturarak 2.500 saat gibi bir sürede tekneyi tamamlıyor! “Tamamlandı” demek gerçekte pek uygun değil. Aslında tekne ile ilgili yapısal sorunlar, özellikle de,sualtında çok uzun süre geçirip yumuşayan ve üstündeki ağırlığın da etkisiyle form değiştiren omurganın eğimi hayatının sonuna kadar kafasını kurcalıyor. Yeniden yapılandırmaya (rekonstrüksiyon) ait yöntemler o kadar yeni, eldeki bilgiler o kadar yetersiz ki adamcağızın her şeyi kendi icat etmesi, matematik formüller geliştirmesi filan gerekiyor (lise son sınıfta matematikten çakmış ve hocasının “matematikten hiç anlamıyor, aman ha mühendislikle ilgili filan bir şey okutmayın” dediği bir öğrenci), nerdeeen nereye!

Tekneye geri dönelim:
 
İskele (sol) tarafına 15 derecelik bir açı ile dibe  omurgası üzerine oturan teknenin yumuşak deniz tabanı  ve  amforalar arasında kalan  iskele bölümü  büyük oranda, bir süre sonra yükün ağırlığı ile kırılıp düşmüş olan  sancak (sağ) tarafın da  bir bölümü  de yine aynı şekilde korunmuş.  Sualtında yaklaşık 6,000 parça bulundukları  yerde önce dikkatle kaydedilip, fotoğraflandıktan sonra çıkarılmış. Tam boy çizimleri yapılmış, fotoğraflanmış ve korunmak üzere yıllarca polietilen glikol [4] eriyiğinde bekletilip , temizlendikten sonra tekrar birleştirilmiş. Yapımda genel olarak çam; daha doğrusu “Halep Çamı”, Pinus halepensis [5] kullanılmış. 
 
Rekonstrüksiyon  | Mart 2013 ve Teknenin in situ Durumu | 1967

 1. Direk Yuvası (İskaça) Mast Step (ing). Yelken direği kullanılacağı zaman bu yuvaya oturtuluyordu. Baş yönünde dik açılı iken, kıç yönü yatırma işlemini kolaylaştırmak için yay şeklinde kesilmişti. 2. Direk payandaları için yuvalar. 3. Sintine kapağı. 4. Sintine kapağını ve sintine ahşaplarını tutan pervazlar. 5. Yapıyı sağlamlaştırmak için tekne boyunca içeriden atılan kuşaklar. 6. Döşek  7. Döşek üstü. 
Geminin gövdesi bu gün görmeye ve algılamaya alışık olduğumuz biçimde, yani tekne omurgasına sıkıca eklenmiş kaburgaların su içinde seyahate uygun bir forma kılavuzluk ettiği, bu formun da kaburgalara (postalara) [6] tutturulan kaplama tahtaları ile ortaya çıktığı   “klasik” yapım tekniği ile yapılmamış. Omurga, kaburga ve kaplama tahtalarının birbirlerine sıkıca kenetlenişleri, güçlüden, (omurga) ince ve güçsüz olana (kaplama tahtaları)  bir bütün olarak çalışıyor oluşuyla oldukça rasyonel bir strüktür kurgusu  oluşturuyor değil mi? E, yanlış ta değil. Ama yirmi üç yüzyıl önce pek de öyle düşünmemişler işte. Teknenin formunu kaplama tahtaları versin; kaburgaları da omurgaya filan birleştirmeden, gövdeyi  dış etkilere,  içe doğru çökmelere filan koruyan bir yapı olarak düşünelim demişler!  Söylemesi yapmasından çok daha zor ve dışarıdan içeri doğru inşa edilen,  önce kabuğun üretildiği yönteme “shellfirst” deniyor.Yöntem o kadar karmaşık ve anlamsız görünüyor ki, batık bulunup,  detaylı olarak incelendikten sonra bile, uzun süre bilim dünyasında şüphe ile karşılanmış.Geminin yapısını anlayabilmek ve formuna ilişkin teorileri kanıtlayabilmek için Mr. Steffy 17 adet model yapmak zorunda kalmış.
Teknenin ortalarından (yukarıdaki resimlerde beyaz okların başlangıcı hizasından) kesit. 
Yaklaşık yirmi santim kalınlığındaki kaplama tahtaları, birbirlerine dar yüzlerine açılan yüzlerce oyuğun (lamba/mortise)  içine sert, yassı  tahta parçaları [7] (zıvana/tenon) ile yaklaşık 12 santim aralıkla birleştiriliyor. Omurga ile birleşmeyen kaburgalar da kaplamalara bakır çivilerle.  Bu kaburgaların tümünün, teknenin formunu oluşturan biçimlere uygun doğal eğimde ağaçlar  kullanılarak yapılmış olması inanılır gibi değil ama gerçek.   Biçimlendirmek ve onu istenilen biçimde tutabilmek öyle basit bir şey değil tahmin edeceğiniz gibi. Kaplamalar üzerine baştan kıça, tekne boyunca devam eden kuşak tahtaları ile açılmanın önüne geçilmiş ama, en iyisi de olsa, ahşap nihayetinde. Çalışacak burkulacak, nemden açılacak, kapanacak. Türlü rezillik yani… Bu yüzden kaburgalar oturtulana dek gövdeyi dıştan sıkıp,  onu karpuz gibi yarılmaktan koruyacak bin bir türlü kalıp, takoz koymak gerekli.  Bugün 1970’lerde yapılmış maketlerden bir tanesi, kalenin depolarında unutulup, yakın zamanda tekrar keşfedilerek  [8] sergilenen 1/5 ölçekli maket de aslı ile aynı sorunları paylaşıyor.

1/5 Ölçekli Model | Mart 2013
Ayrılmış Kaplama Tahtalarına Dikkat. 
Tüm bu takozlar, dıştan sıkma tertibatı, kesilen binlerce zıvana (yaklaşık %60’ı korunmuş gövde üzerinden 3.351 adet adet zıvana oyuğu sayılmış)  ve kullanmaya   en uygun doğal formu bulabilmek için soyulan, kesilip biçilen, işlenen sonra da uymadığı için çoğu atılan ağaçlar ile çok ekonomik ve kolay bir iş değil. Buna rağmen, kaba marangozluğun ötesinde, mobilya yapımı türünden incelik ve hassaslık gerektiren  yöntem Homerik çağlardan başlayarak, Bizans dönemine kadar çok uzun süre uygulanmış [9] .  Örneğin M.S. 7. Yüzyıl Yassıada Batığı  su kesimine kadar bu yöntemle, üst bölümü ise  diğer şekilde inşa edilerek kompozit bir yapı kullanılmış [10].  Tekneler genellikle su kesimlerine kadar ziftli kumaşlar üzerine de  büyük başlı bakır çivilerle tutturulmuş kurşun levhalarla kaplanıyor. Bu sayede hem sızdırmazlık garantileniyor, hem de gövdeye zarar verebilecek canlılara karşı koruma sağlanıyordu.
 
Rekonstrüksiyonu büyük ölçüde tamamlanmış, ufak tefek kozmetik düzeltmeler bekleyen batık Kıbrıs’taki 1974 olayları sırasındaki hengamede önemli bir zarar görmüyor ve Türk yetkililer çıkartmadan yaklaşık on gün sonra teknenin  kontrolüne izin veriyorlar. Adadan daha önce ayrılmış olan Mr Steffy bir daha dönemiyor. Batık artık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bulunuyor olsa da, Kıbrısın kültürel mirası içindeki varlığı çok büyük. Öyle ki, Rum  tarafında kullanılan 10,  20 ve 50 sentlik  Euro’ların üzerinde, adanın bir ticaret ve denizcilik merkezi olarak antik çağlardan günümüze önemini vurgulayan Girne Batığı’nın resmi bulunuyor.
 
Hikaye ile ilgili son bir söz daha: 1982’de teknenin aynı inşa tekniği ile  yüzer bir replikası yapılıyor. Yirmi üç yüzyıl önceki aletlerle, bakır çiviler, elde yapılan zıvanalar kullanılıp,  üç yılda tamamlanarak 1985’de denize indiriliyor. Girne limana giremese de Kyrenia II Ege’de yelken açıyor, Hürriyet Heykelinin 100 yıl kutlamalarında New York Limanına giriyor, Avustralya ve Japonya’yı ziyaret ediyor!
 
Yaklaşık on yıllık iyi niyet elçiliği sonunda Güney Kıbrıs Larnaka yakınlarındaki Ayia Napa’daki Thalassa Deniz Müzesi’ne hediye edilen Kyrenia II bu gün Müze  koleksiyonunu en önemli parçası olarak sergileniyor. Replikayı görmek pek mümkün değilse de,  Girne kalesine bi uğrayıp insan evladının yirmi üç yüzyıl önce yarattığı şu muhteşem şeyin aslını esasını  görmekte yoğun yarar var. 

Kıbrıs'ı ziyaret eden;
Beyaz naylon eşofmanlı kumarhane teyzeleri,
Rugan ayakkabılı abiler,
Ve, bavuluma ne kadar ucuz içki koyabilirim hesabındaki herkes:
Bu yazı sizler için.


BvP.
Temmuz - Ekim 2013

Batığın in situ fotoğrafı ve çizimler  AJA 89’dan, çizimlere ekler ve diğer fotoğraflar BvP.

………….
[1] Pulak  - Towsend (1987)  41-42.  Batıkta bulunan az miktardaki değirmen gemi kullanımı için  olabilir.  Dipnot 60. Benzeri malzeme bulunmuş kazı alanları için bkz. dipnot 55.
 
[2] Epey pis ve gözü pek bir herif haa. Macerası Çok. Bir tanesi;  İskender’in ölümünden sonraki didişmede, Mısır’ı ele geçiren  İskender’in  eski generali, sağ kolu ve “yakın koruması”  I.  Ptolemy’nin  donanmasının defterini  Kıbrıs, Salamis’de dürüşü (Bu Salamis’i İ.Ö. 480’de  Atina, Salamis Körfezinde Atinalıların Persleri yendiği  yapılan deniz savaşı ile karıştırmayalım).
 
“İ.Ö. 307’de Ptolemaios’a karşı kendisi ile birlikte savaşmaları için, Antigonus Rodoslulara çağrı yaptı. Ne var ki, Mısır ile yolunda giden karlı bir ticaret ilişkisinden hoşnut olan Rodoslular, bu çağrıyı reddettiler. Bunun sonucunda, Antigonus’un “Kuşatıcı” olarak tanınan oğlu Demetrius’un üstlendiği İ.Ö. 305’deki ünlü  Rodos  kuşatması gerçekleşti. Bu kuşatma, özgür kentin monarşi tiranlığı karşısındaki başarısı olarak,Davud’un Golyat  karşısındaki başarısı gibi ünlendi. Demetrius, 40,000 asker, 30,000 işçi, 200 savaş ve 170 nakliye gemisi ile gelmişti. Kuşatma makinaları, Helepolis (Kentler Alıcı denilen, mancınık ve sapanlarla dolu koca bir zırhlı kuleyi içeriyordu. Ne varki, Kuşatıcı bu kez kendinden beterine çatmıştı. En son ve en gelişmiş araçları kullanmasına karşın, bir yılın sonunda kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldu. Antigonus, Rodoslular başlangıçta ne istedilerse, onlarla anlaşma yapmasını buyurdu oğluna: Özgür ve Mısırlı Ptolemaios dışında herkese karşı Antigonus’un müttefiki olmaktı Rodosluların isteği. Demetrius Rodos Halkını yiğitliğinden öyle etkilenmişti ki (kuşatma sırasında köleler bile surlarda hizmet vermişti), bütün kuşatma makinalarını ardında bıraktı. Rodoslular bu araçları satarak elde ettikleri büyük miktarda parayı, koruyucu tanrıları olan Helios’un bronzdan dev bir heykelini yaptırıp dikmek için harcadılar. Clayton, Price (2000)
 
[3] Steffy. L. (2012) 2.
Gazete yazarı olan küçük oğlu Loren C. Steffy tarafından yazılmış güzel kitapta tüm macera hoş bir dille – ama bilimsel çizgiden de sapmayarak – anlatılıyor. Oğul Steffy babasının arşivinden, çoğu halen hayatta bulunan babasının çalışma arkadaşlarından, öğrencilerinden oluşan geniş  bir grup ile yaptığı görüşmelerden yararlanmış. Kendisi de 1972-73 arasında  Girne’de geçirdiği bir yılda bu çalışmalara tanık oluyor.
 
Mr Steffy’i 1984 veya 1986’da tanıdım. Rekonstrüksiyonu süren 11. Yüzyıl Cam Batığı için kısa aralıklarla Bodrum’a gelir, projeyi yürüten eski öğrencisi  Shelia Matthews ile çalışırdı. "Corç Bey”, George Bass, “Fred Bey” Fred van Doorninck’ten sonra sualtı arkeolojisi Olimpos'unun tanrılarından biriydi. Diğer ikisinin aksine, akademik kimliği olmayan (daha doğrusu üniversite diploması bile olmayan) bu dahi adamcağız akademik jargonun standart hitap biçimleri ile adres edilmekten,“doktor” veya “profesör” Steffy denmesinden rahatsız olur, diğer tanrıların aksine ilk adı ile hitap edilmez, “bey” de denmez,  ortada yokken bile kendisinden “Mr Steffy” olarak bahsedilirdi. Çok bilgili, çok mütevaziydi. Aklımda sürekli sigara içen, sessiz, nazik, mesafeli ve kumaş pantolonlarla dolaşan, saygı – ama çok saygı -  uyandıran, ününden sıkılan eski tip bir beyefendi olarak kalmış. 2007’de hayatını kaybetti.  
 
[4] Çook uzun süre su altında kalmış ahşap  gözeneklerini doldurmuş  (esasında, organik her nesnenin hücreleri) su sayesinde belli bir dirence sahiptir.  Ahşaplar su yüzüne çıkarıldıkları zaman  bu su buharlaşıp gözeneklerin iç direncinin azalmasına, böylece ahşabın içe doğru çökmesine, parçalanmasına sebep olur (su altından çıkarılacak ahşap parçaların çıkarılmasında en kritik an maalesef sudan çıkarılıştır. Kendi ağırlığı yüzünden kırılmasın diye bin bir türlü önlem almak, ahşap kasalar yapmak, bu kasalarda taşımak, etraflarını beslemek gerekiyor). Bu yöntem basitçe, suyun yerine ahşabın gözeneklerinin içini,  ona direnç ve sağlamlık kazandıracak başka bir madde ile doldurmaya dayanıyor. Polietilen glikol  4000 (PEG) sıcak suda kolayca eriyen,  muma benzer bir polimer. Vücut ısısında bile kolayca eridiği için kıça fitil filan da yapılır! Korunacak ahşap  ısı kontrollü kazanlar içindeki  su – peg eriyiğinde  uzun süre, gözeneklere iyice nüfuz edip direnç kazandıktan sonra çıkartılıyor ve yüzeyi  - çok uzun ve dikkat gerektiren bir süreçle- temizleniyor. Bodrum Müzesinde Sergilenen 11. Yüzyıl  Cam batığının girintili çıkıntılı, tahta kurdu (teredo navalis) yeniği delik deşik ahşapların on binlerce  kulak pamuğu ve sabır ile temizlendiğini hatırlıyorum. Boru değil bu işler. Eriyiğe daldırma işinde önce tuz ve kum vb, diğer yabancı maddelerden iyice temizlenmesi için aylarca – bazen yıllarca -   tatlı su havuzlarında bekletme işini de unutmamalı tabii. Sualtı Arkeolojisinde ilk kez kullanılan çoğu yöntem gibi bu da, Girne Batığına ait çalışmalar sırasında uygulanıyor.  Steffy L. kitabında yöntemi geliştirenin proje konservatörü Frances Talbot olarak olduğunu söylüyor.
 
[5] Rougé (1981) Çam ağacı ahşabı gemi yapımında kullanılan o kadar yaygın bir malzeme ki, “Pinus” Latin şairleri için gemi  ile aynı anlamı taşıyor.  Horace, Epode 16.57; “non huc Argoo contendit remigepinus” Virgil , Aeneid 10.206.
 
[6] Pulak (1984) Sualtı arkeolojisinde kullanılan İngilizce terminoloji yerine tekne mimarisinin temel öğelerini, Türkçelerini ve gemici dilindeki karşılıklarını  kullanan  ilk  çalışma sanırım bu  ve bir önceki yıl sunulan aynı konuya (16. yüzyıl Osmanlı Batığı)  ait  bildiriydi. Kendisi de  aynı görüştedir (Ağustos 2013).
 
[7] Steffy (1985) 84.
 
[8] Bu bilgi için Dr. Pulak’a teşekkür ederim.
 
[9] Casson, 203.
 
[10] Bass F. George, van Doorninck jr. H. Frederick. 1982. Yassı Ada,  Volume I, A Seventh-Century Byzantine Shipwreck. Texas A&M University Press. 


…………………
Bass, F.  George (ed). 1974.  A History of Seafaring Based on Underwater Archaeology. Walker and Company.

________ . 1975. Archaelogy Beneath The Sea, A Personal Account by George F. Bass. Walker and Company.

Bass F. George, van Doorninck jr. H. Frederick. 1982. Yassı Ada,  Volume I, A Seventh-Century Byzantine Shipwreck. Texas A&M University Press.

Casson, Lionel. 1986. Ships and Seamanship in The Ancient World.

Steffy, J. Richard. 1985. The Kyrenia Ship: An Interim Report on its Hull Construction.  AJA  89, 71-101.

Steffy, Lauren C. 2012. The Man WhoThought Like A  Ship. Texas A&M University Press.

Rougé, Jean. 1981. (trans) Frazer F.,Ships and Fleets of the Ancient Mediterranean. Wesleyan University Press.

Pulak,  Cemal. 1984.  Yassıada Sualtı Kazısı – 1983 Sezonu. VI. Kazı Sonuçları Toplantısı,  469-491.


Pulak,  Cemal. Townsend, Rhys F., 1987.  The  Hellenistic Wreck at Serçe Limanı, Turkey: Preliminary Report.  AJA 91, 31-57.