Emsallerine faiktir

Houston etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Houston etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 17, 2015

Houston, Bi Sıkıntın Var!


İki bin on dört yılı baharında Miki’yle  Houston’a gittik. “İnsan niye oraya  gider ki?” sorusunun cevabını  önceki bir yazıda tafsilatlı olarak vermiştim. Asıl amacım kentin merkezini ve doğal olarak binaları görmekti. Hem,   öğrenciliğimin ikonlarından Philip Johnson- John Burgee mamulatı  “Pennzoil  Center”in de bizzat kendisini bilmem kaç yıl sonra  görebilecektim.  Çektiğim fotoğraflar oldukça kötü. Fakat malzemenin kendisi de çoğunlukla o kadar sevimsiz ki, sureti  çok önemli değil sanırım.

Houston |  Batıdan Kent Merkezine Bakış | Nisan 2014
Başrolünü sevimli insan, büyük hümanist  Charlton Heston’un oynadığı “Omega Man” filmini gören ya da hatırlayanınız var mı? Filmdeki mekanların pis, ürkütücü ıssızlığını? Hafif yağmur çiseleyen bir cumartesi sabahı çok katlı binaların yer aldığı skindirik muhit azgın zombi karılar haricinde  tam öyleydi işte. Benzerlik hissinin büyük nispette cehaletimden kaynaklandığın düşünsem de, muhtelif olumlu  arayışlarım meyve filan  vermedi aşk olsun!  Halbuki  bu kentin toprağına gömülmüş her beton, çelik, cam her neyse, o kadar da kötü değil.  Belki de “İstanbul gibi yapmayalım,  her aklına esen oraya buraya saçmalamasın;  hepten iç bulandırıcı, kötü  olan ne var ne yok kentin merkezinde kalsın da, öteye beriye sıvaşmasın” dediler.  Kim bilir? Bir yandan da oldukça  ufak bu alanda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmış, “paraysa para” deyip şöhretler karmasına maç oynatır gibi kim var kim yok toplamış biçare Teksas’lı. Kimler yok ki?  Sayın Ulrich Franzen’le memleketi kurtar, Müteveffa Philip Johnson’un ganyanını yatır, Bay I.M. Pei’ye ıhlamur söyle…  Skidmore Owens Merill beylere dördüncü lazımsa okeye otur [1]
Pennzoil Center;  1976’da tamamlanan ve o zamandan beri dikkat çekici olmayı başarmış bu oyuncaklı yapı  öğrenciliğimden beri “ölmeden önce görülmesi, yapılması, ellenmesi gerekenler” listemin ikinci sırasındaydı (bugün Smithsonian’da sergilenen, Neil Armstrong’un Apollo 11 uçuşunda kullandığı  uçları silikon eldivenlerinden sonra tabii. Evet,  onları da görmek nasip oldu çok şükür). Tüm yolculuk boyunca yakamı bırakmayıp  gittikçe de ağırlaşan grip yüzünden “ulan çok yakında emr-i hak vaki olacak,  hiç olmazsa ikisini eda ettik, Condoleezza Rice’in bacaklarını ellemek için de artık onun gelişini beklerim” diye düşünüyordum.

Philip Johnson / John Burgee |  Pennzoil Center | Houston 1976
 
Çevresindeki heyulalara kıyasla oldukça ufak bir  yapı bu.  Otuz altı kat bırak o ligi,  Ağaoğlu Ali bey için bile leblebi çekirdek. Leblebi, meblebi ama, o sabah gözlerimi diktiğim şey “alırım aklını” diyor işte. Eş ve birbirine çok yakın iki adet üçgen kule ile onları birleştiren eğimli ara kütle koyu renk cam yüzeylerindeki yansımalar nedeniyle her noktadan farklı algılanıyor veya “algılanamıyor”!
Buna bir de algı mesafesi olarak karşı kaldırımı ve naçiz insan boyunu ekleyelim;  kütle düzenini,  planı kavramak nerdeyse imkansız. Yapının o çok sözü edilen, kent siluetine dramatik katkısını da.  Belki de bu yüzden uzaktan veya havadan çekilmiş  fotoğraflarla şansı denemek daha akıllıca. İnternette bunlardan bol miktarda var, tavsiye ederim.  Ama, piramidal giriş holünün yandaki dikdörtgen kütle [2] ile hoş kontrast cambazlığını   (boş/dolu – açık/koyu – dik/eğimli - prizma/silindir ) size ben  göstereyim…
Philip Johnson / John Burgee |  Pennzoil Center | Houston 1976
Zekice tasarlanmış bu optik dümeni hayata geçirmiş kişi, Bay Philip Cortelyou Johnson 1947’de tasarladığı “Cam Ev”den beri yirminci yüzyıl mimarlığının en önemli isimlerinden (azcık da tuhaf biri işin açığı:  1979’da, -verilen ilkini aldığı- en büyük, en prestijli  mimarlık ödüllerinden birini, “Pritzker Ödülü”nü “evde yerim yok” diyerek Modern Sanatlar Müzesi’ne bağışlıyor). Savaş sonrası modern mimarinin ellilerden yetmişlere evirip çevirip, dik tutup, yere yatırıp, pilonlarla kaldırıp indirip,  göz alıcı minimalizm sosuyla da olsa  binlerce kez tekrarladığı, kaba tabirle “boku çıkan” (ama bir kısmının gerçekten  pek  soylu ve zarif olduğu gerçeğini  de unutmayalım) cam prizmalardan iyice bunalan, Philip Bey belki tam da  bu  “noktada”, Houston’un orta yerinde,  kırıyor o prizmayı!   Çok uzun yaşayıp, çok uzun süre mimarlık yapıyor. Doksan beş yaşında bürosunda çekilmiş fotoğrafları var. 2005’de 98 yaşında göçüyor buralardan… Ama profesyonel üretkenlik süresi  belki de  fazla uzun. Son yaptıkları hafiften  “hocam, tadında bıraksaydık” deme ihtiyacı uyandırıyor sanki. En üretken dönemi John Burgee ile ortak olduğu 1967-1991 arası. Modernizmin bir tık ötesinin, “Post Modernizm”in ilginç örneklerinden pek çok yapı çıkarıyorlar ortaya. Bunlardan biri, New York, Manhattan’daki Chippendale mobilyalı saatleri anımsatan AT&T (şimdinin Sony Binası).
 
Philip Johnson / John Burgee | Sony Building | New York 1984
 Dönemin Amerikan Mimarlığının, dolayısıyla dünya mimarlığının Post modernizme  kaymasına sebep oluyor . Ama can sıkıcı bir durum var:  Gücünü tek formdan (prizma!)  alan ve kendini hevesle katı kurallara mahkum etmiş minimalizm yerine;   sonsuz çeşitlilikte tarihsel formlardan beslenen, yeni malzeme, boyut ve işlev imkanları ile müthiş olanaklar sunuyor gibi görünen post modernizmin [3]  Philip Johnson için bile her zaman iyi bir reçete olmadığını  hemen yanında, Bank of America Center’de tespit mümkün. Flaman gotiği Houston’da,  Amsterdam ya da Brüj’deki kadar iyi görünmüyor.  Özellikle de 56 katlı ve  pembe granit kaplı olanlar… Üç kademeyle  yükselen 1984 tarihli yapı o yılların pek sevilmiş  çok bildik eski ve/veya bölgesel formları ciddi bir temel değerlendirme ve bilinç sahibi olmadan rastgele seçelim;  ileri teknoloji ürünü  yapı elemanları ile yeniden üretelim, saçmalasak ta, arada kaynar gider”  dürtüsünün ürünlerinden. Bence bir halta benzemiyor. Sokaklarda kimsenin olmadığı bir cumartesi sabahı oldukça da ürkütücü ve tekinsiz görünüyor.  Miki’ye  “arkamda dur” diyorum dişlerimin arasından. Binanın kapısından her an zombiler fırlayacak gibi çünkü…  Yine de;  konunun uzmanı olmadığımdan,  görüşlerime pek şeyetmeyin.

Sağda,  Philip Johnson / John Burgee | Bank of America | Houston 1984
Solda,  Flaman Gotiği | Brüj
 
 Ama aynı görüşte olacağımıza en kalbi hislerle inandığım başka bir yapı var:   Continental Center I. Ya da bulunduğu adrese atfen, eski adıyla 1600 Smith. Adında bile meymenet yok. Darbeli matkap modeli gibi. Doğru, benim çektiğim açıdan berbat görünüyor.  Aslında kavuğa benzer bir takkesi, Üst kotlarda geriye çekilişleri,  plan kesitlerinde geometrik atraksiyonları (belli bir kattan sonra dikdörtgen olan kesit kenarları pahlı bir trapezoide filan dönüşüyor)  var.  Emin olun o taraftan da berbat. Homo Sapiens ölçeği ile, yani  bir metre yetmiş santimden bakıldığında görünen bu… İnsanın “yaparken para aldınız mı hakkaten?” diye sorası geliyor. Sözümün ağırlığı olsun diye Türk akademisyeni refleksi işletip, yazar alıntısı/vurgusu yapayım da;  değer kazansın, davulcu ossuruğu gibi araya karışmasın:  Allen Ginsberg’in yerinde tespiti ile bir, bir - afedersiniz- “granit penis” hakkaten.  [Ginsberg,  Allen.  “Howl” 1955; “Moloch! Moloch! Robot apartments! invisible suburbs! skeleton treasuries! blind capitals! demonic industries! spectral nations! invincible madhouses! granite cocks! monstrous bombs!” ].Moloch! Moloch! Robot apartments! invisible suburbs! skeleton treasuries! blind capitals! demonic industries! spectral nations! invincible madhouses! granite cocks! monstrous bombs!
 Morris Aubry Architects | 1600 Smith | Houston 1984
 Dişimizi sıkıp devam edelim: Nasıl olsa 1600 Smith bizim değil, o kentte yaşayanların sorunu. Şu  tümüyle mavimsi  yeşil cam kaplı upuzun (yaklaşık üç yüz metre boyunda ve 71 katlı,  boru değil. Kentteki en yüksek ikinci insan yapısı nesne)  şık yapı bir banka yönetim  merkezi:   Wells Fargo Bank Plaza. Mimarı  Bay Richard Keating iki çeyrek  daireyi eksenleri boyunca hafifçe dışa kaydırmış gibi.  Planın bu haliyle meşhur ve meş’um “$” (Dölar) işaretini andırdığı, yeryüzünün büyük bölümünün tapındığı o şeye özellikle benzetildiği “iddia ediliyor”! (cümleyi “o”  yu hafifçe uzatarak ve “r” yi  nazal çıkarmak suretiyle Samanyolu TV haber veriyor-muş  gibi okuyun)  eve dönünce baktım, hakkaten de benzerlik yok değil!  “hani faiz lobisi, küresel sermaye ve üst akıl yoktu? Hezeyandı tüm bunlar?  Haksız mıymış o büyük insan?” diyesim oldu. 

Skidmore, Owings &  Merril | Wells Fargo Plaza | Houston | 1984
Faiz lobisi Houston şubesinin hemen  çaprazında, dikkat çekici bir yapı Central Point Enery Tower.  Daha doğrusu yapının kendisi sıradan, bin dokuzyüz altmışlardan kalma usturuplu bir bronz cam  prizma. Sonradan  orijinal yapını 1973’de bittiğini, yeni tasarımın mimarının da -yine- Richard Keating olduğunu  öğrendim. Fakat arkadaş,  tepesi  gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Robert Mc Call’ın biz yaştakilerin zihinlerine çaktığı  o inanılmaz  “Space Odyssey” film afişi gözümün önünde. Az sonra  zombilerle savaşın yaralı  ve kayıplarını yörüngedeki ana gemiye taşımak üzere bir uzay gemisi hıslayarak havalanacak  sanki.  Altı kat yükseklikte,  ortası delik bu platform yüksek binalarda gördüğüm en hoş bitişlerden biri.  Ortadaki çember geceleri aydınlatılıyormuş.  Biz malum yürüyen cesetler yüzünden gece dolaşamadık ama, çok güzel görünüyor olmalı.

Richard Keating | Center Point Energy Plaza | Houston | 1973
Yenileme, Üstteki ek |  1996
 Şu şık fikrin neden yurdumda taklit edilmediğine – pardon “yeniden yorumlanmadığına” - şaşırıyorum, sonra aklıma türlü imar mevzuatları yüzünden yapılamamış olabileceği geliyor. Ulan, altı kat yüksekliğin ortasını delsen, metrekare kaybı kime girecek? Yok, ekstra yükseltsen bu defa “silüeti bozuyor” olacak. Hem diyelim  ekstra altı kat almışsın,  “içini boşaltacağım” diye hangi yatırımcıyı ikna edeceksin?  Topuğundan vururlar adamı. Yapı 1996’da bu hale getirilmiş, bir not daha: 1995’de resmi adresi daha fiyakalı, prestijli  olsun diye “1100 Milam” dan “1111 Lousiana”ya devşirmişler. El oğlu neleri kafaya takıyor.

M. Nasr & Partners | Heritage Plaza | Houston | 1987
 Yorulmadıysanız, son bir acayiplikten bahsedip  bu işe bir son vereceğim. Heritage Plaza da bildiğimiz sıradan cam bir kule işte.  Burada kalsa iyi. Gel gör ki mimar ve işveren “höst! sıradanlık bize yakışmaz, n’ağzına”  deyip, tepesine bir Maya tapınağı münasip görmüşler! Zevksiz Mimarlık tanrısı bu ters zigguratı Las Vegas’a  “yapacakken”  koordinatları karıştırıp, buraya “koymuş” gibi. Tasarımı  bay M. Nasr ve Ortakları mimarlık şirketine, tarihi de  1987’e ait.   Yukardaki “çok bildik eski ve/veya bölgesel formları ciddi bir temel değerlendirme ve bilinç sahibi…” lafını hatırlayın. Yıllar da tuttu değil mi? Seksenler ve Post modernizm, zart zurt.
M. Nasr & Partners | Heritage Plaza | Houston | 1987
Ne bu yapıları ne tasarlayanların, ne de tasarlattıranların onların  çevresinde ve içinde yaşayacaklara sinek kadar değer vermediği çok belli. Yapı yoğunluğu örnekler verdiğim birkaç parselde öylesine fazla ve kırıklı, zigzaglı, yuvarlak,  bok püsür formlar öylesine alengirli ki,  oluşturdukları dar vadiler Houston’un vahşi iklimiyle birleşince patlayan rüzgar girdapları çevrede dolaşanlara dünyayı dar ediyor-muş. Tam bir  “insan için mimarlık” hadisesi  yani!  Şimdi mimarlarını çağırıp sorsan, neler neler anlatırlar.

Omega Man | Charlton Heston | Los Angeles | 1971
Yine de canınızı sıkmayın, bu yazının– büyük ihtimalle - ikinci bölümü daha gönül alıcı/açıcı yapılardan söz edecek.
 
“Houston çok güzel, yine gelecek ben”

 
BvP
Bay Charlton'un resmi dışındakiler BvP


[1] Yarım yüzyıldan biraz uzun bir geçmişte modern mimarlığın en görkemli örneklerini üretmiş bu göz alıcı  isimler epey zamandır yeryüzünün çeşitli yerlerinde “mimarlık satan” kocaman dükkanlara dönüşmüşler. Kendileri gitmiş, isimleri kalmış (Lüivitön valiz gibi). Örneğin şirket başlığında adı geçmeyen Gordon Bunshaft, Natalie De Bois gibi  başka sihirbazların da engin yetenekleri ile ortaya çıkan  New York’taki “Lever House”i hatırlayalım:

Solda, Gordon Bunshaft | Hirshorn Müze ve Heykel Bahçesi | Washington D.C. | 1974
Sağda, Gordon Bunshaft - Natalie de Bois | Lever House |  New York | 1952
 
O kadar ünlü bir yapı ki bu; mesela Vouge Türkiye dergisi çıktığı vakit derginin çıkışı burada,  “mamma mia dedirten”  bir ziyafetle kutlanmıştı. Yemekte sunulanlar için  http://baronvonplastik.blogspot.com.tr/2010/03/biri-bizle-tasak-geciyor.html  , Mies van der Rohe’den daha “Miesian” yapılar üretmesiyle ünlü, dünyanın çeşitli yerlerinde binlerce önemli yapı tasarlamış, Skidmore Owens and Merril (SOM) şirketi 1936’da kurulmuş (Yapıları arasında İstanbul’daki Hilton da var). Kurucuları göçeli çok zaman olmasın rağmen halen ayakta, yüzlerce çalışanı ile  tıkır tıkır işleyen bir dükkan.  Çok büyük isimlere sahip  konfeksiyon mimarlık dükkanları zaman zaman bizim mal sahiplerinin de aklını çeliyor. Hatta yakın zamanda, az daha kentin çok önemli, göz önündeki alanına yaptırılacak şey için bunlardan birine  proje yaptırılacaktı.  Fakat Allah’ıma binlerce şükür olsun ki, korkulan olmadı ve iş bizden, mütevazi  bir mimara verildi. Yapının öyküsü için: http://baronvonplastik.blogspot.com.tr/2014/03/zorlutepe-hoyugunde-beklenti-ve-gercek.html

[2] Fotoğrafta azıcık görünen bu güzel yapı 1966 tarihli  “Jones Hall  Performing Arts Center”.   bir tür Zorlu Performans Sanatları Merkesi (PSM) yani. Sonraki yazıda bahsedeceğim. Hayır, PSM’den değil. Öbüründen.
[3]  Akımın diğer başlangıç örneklerinden biri de Michael Graves’in Portland Oregon’daki yapısı. Bu yapı ve port modernizmin  Türk mimarlık eğitimine yansımaları için ;

http://baronvonplastik.blogspot.com.tr/2014/03/ankarada-stad-oteli-ve-turkiye-is.html
 

 

Eylül 07, 2014

“Teknolojiyi Sizden Öğrenecek Değiliz!” veyahut Apollo Yakıt Pili



Şu pahalı  bir elektrik süpürgesinin içi gibi görünen nesne  yaklaşık yarım asır öncesine ait son derece sofistike bir teknoloji ürünü. “Teknoloji ürünü”   tanımımın, yarı – veya hepten -cahil çoluk çocuğun  aralarında dolaşarak  satmaya çalıştığı yassı televizyon veya “akıllı telefon” çer çöpüne indirgendiği  günümüzde  size pek bir şey ifade etmeyebilir ama, inanın gerçekten öyle.Apollo programı kapsamındaki uzay araçlarının ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisini üreten bir yakıt pili. Houston Texas’daki Johnson Uzay Merkezinde sergilenen en ilginç en tuhaf parçalardan. Bugünün Amerikalısının çok uzak bir zaman dilimi ile ilgili  kazılarda ortaya çıkarılan arkeolojik nesnelermiş  gibi gördüğü bir şey.  Aynı refleksin büyük ölçekli benzerini  yine aynı yerdeki Satürn V roketi civarında da sezmek olası. Kendi yurttaşlarının bir kuşaktan az zaman diliminde kotardığı teknolojik başarıyı Mısırdaki piramitler hayreti ile izlemek her ulusa nasip olmaz bence. Yeryüzünün bu şimdiye dek üretilmiş en karmaşık, en nitelikli cihazlarından biri pek de bir şey anlaşılamadan ziyaret ediliyor.  Böyle bakıldığında Amerikan ulusu  yüzyıldan az  sürede kendi teknoarkeolojisini üretmenin  ve kavrayamamanın gururu ile  dolu olmalı.

Senden Elektrik Alıyorum
Uzay araçlarının ihtiyacı olan elektrik enerjisinin  üretiminde   Güneş’ten yararlanmak en akla yakın yöntem değil mi, fotovoltaik  yüzeyler filan? (anlamanızı kolaylaştıracaksa, “Güneş Panelleri” diyeyim.Ama n’olur şu panel işini  turistik kıyı sözlükçesindeki “Güneş Enerjisi” cinliği ile karıştırmayalım: siyah zemin üzerine  sıralı bakır borular içinden geçen suyun  güneşle direkt temas sonucu ısınıp, sıcak su üretmesinden biraz daha alingirli  bir iş bu).  Hatta,fikir genel olarak Güneş sisteminde seyahat eden otomatik uzay araçları, yetmişlerin “Skylab”ı, Şimdinin  Uluslararası Uzay İstasyonu, Rusların “Salyut”u ve  etrafta dolaşan  haberleşme uyduları düşünüldüğünde  doğrudur da.  Ama kazın ayağı öyle değil maalesef. Apollo Servis Modülü gibi büyükçe ve çeşitli cambazlıklar yapmak zorunda olan bir uzay aracının gerek duyduğu elektrik enerjisi için gerekli güneş panelleri (60’lardan konuşuyoruz, feysbuk filan yok, o derece eski çağlar yani) oldukça büyük ve hantal olurdu. Bu hantal yapıyı da  kıçtaki o kocaman  motor ateşlendiğinde oluşacak  ivmelenmeden başına bir şey gelmemesi için  ateşleme öncesi –hem, tam da  elektriğe en çok ihtiyaç duyulan  o süreçte – katlamak, bir yerlere sokmak bir gerekirdi! Pek olacak iş değil yani.


Bu sıkıntıyı aşmak için   kullanılabilir başka bir yol da,  ihtiyaç duyulacak elektriği bildiğimiz pillerle  yukarı çıkarmaktı. Bu yöntem Mercury ve iki kişilik Gemini uçuşları için kullanışlı ve uygulanabilir olmakla birlikte, Apollo programı gibi üç kişilik  mürettebatla yapılacak iki haftalık uçuşlar için gerek duyulacak pillerin ağırlık ve boyutları yüzünden hiç uygun değildi [2]. Bu yüzden Gemini programının sonlarına doğru üçüncü bir seçenek, “yakıt pili” olarak adlandırılan cihazlar uzun süreli  ve yüksek elektrik enerjisi gerektiren uçuşlarda  uygulandı. (Gemini’nin yakıt pili asidik protonların geçirgen bir yüzeyden   diğer bölüme iletilmesi sonucu elektrik üretiyordu  ama, geçirgen yüzeyle ilgili sorunlar yüzünden terk edildi) 

İkinci Dünya Savaşından önce geliştirilmiş alkali yakıt hücrelerinin çalışma prensibi, iki bileşenli bir kimyasal reaksiyonunun açığa çıkaracağı enerjinin  kullanılması gibi oldukça basit (görünen) bir fikre dayanır. Eğer bileşenler Apollo programındaki gibi  hidrojen ve oksijense,  reaksiyon sonucu açığa çıkan da  büyük miktarlarda elektrik enerjisiydi.Yalnız bildiğimiz pillerin aksine bu reaktantların(oksijen ve hidrojen ) sürekli yenilenmesi gerekli. Açığa çıkan başka bir şey daha vardı. Bol miktarda  ve içilebilecek nitelikte su….  Yani sözkonusu sihirbazlığın tercih edilmesiyle baş ağrıtıcı, can sıkıcı iki adet tasarım  problemi çözülebiliyordu. Tam “bir taşla iki kuş”, veyahut “bir koyup üç alma” durumu. Esasen Apollo 13 az kalsın “üçün birini” alacaktı ama oluyor öyle şeyler. Hem, rahmetli Turgut Özal’da tam bir koyup üç alacakken  Körfez Savaşı sırasında almamış mıydı onu?



Ulusal Amerikan Tarih Müzesi Arşivi |   E&MP59.032   |  
Elektrik enerjisi ve içilebilir taze su üreten Apollo Yakıt Hücre Prototipi 86 saatlik performans 
denetim testinden sonra. 26 Aralık 1962. 


Su işine geri dönelim:  Evet su bir uzay uçuşu için en önemli, hatta  damarlarda dolaşan kan kadar önemli bir bileşen.  Hem mürettebat içiyor, sudan arındırılarak yüklenmiş türlü yiyeceği, içeceği  yenebilir hale getirmek için kullanılıyor. Yiyecek içecek hazırlama işi  suyu tamamen alınıp genellikle toz haline getirilmiş yiyeceklere benzin istasyonlarının pompalarına  benzer tabancadansuyu sıcak veya soğuk olarak püskürtülerek yapılıyordu. Mesela canın kremalı tavuk çorbası içmek istedi; alıyorsun ilgili naylon torbayı basıyorsun sıcak suyu, elinde birazovalıyorsun  tavuk çorban hazır. Daya ağzının naylon torbaya afiyetle iç. Su ayrıca bin bir türlü elektrikli alet edevatın sürekli çalışması sonucu oluşan  (ve çok tehlikeli olabilecek) ısınmayı  önlemek için cihazlar arasında dolaştırılıyor, dolaşımdaki bu ısınan su da  servis modülünün gövdesindeki radyatörler vasıtası ile serinletiliyordu!  Sistemdeki fazla suyun  basıncı kontrol eden valfler ile zaman zaman aracın gövdesinden atıldığını da eklemeli.

Con Ahmet’in Devr-i Daim Makinası ?

Yok, Bu kadar basit değil. 
Esasen hidrojen ve oksijenin bir yanma odasında reaksiyona girerek enerji üretmesi roket motorlarında da  sıkça tercih edilen bir yöntem. Aradaki fark, enerjinin büyük bir bölümünün elektrik olarak açığa çıkarılması. Böyle anlatınca belki fazla basit oluyor; ver kabın bir tarafından oksijeni, diğer taraftan da hidrojeni, hooop bir taraftan su diğer taraftan da elektrik çıksın. Genellikle sistemi açıklayıcı i şematik çizimlerde böyle görünmek  ve çalışma prensibi  kullandığımız akülere benzemekle birlikte  iş biraz karışık. Elektrolit olarak asit yerine potasyum hidroksit kullanılıyor ve Hidrojen tarafında [ anot (-)]  nikel, oksijen tarafında da [katot (+)]  nikel oksit var. Nikel hem zor bulunan, dolayısıyla pahalı bir metal değil hem de hidrojen oksidasyonu için yüksek katalitik özelliklere sahip (Apollo programı için geliştirilenler daha etkili elektrotlar olarak platinle sinterlenmiş nikel kullanıyor). İki bölümü  ve aradaki elektrolitik sıvıyı da birbirinden geçirgen asbest tabakalar ayırıyor. İş basitçe böyle- sanki-. Daha geniş bilgi için “Handbook of Fuel Cells – Fundamentals, Technology and Applications” adlı faydalı  esere bakabilir [4].
Elektrik üretimi açısından yüzde yetmiş gibi performans oranlarına çıkılmakla birlikte, yine de hatırı sayılır miktarda enerji  ısı olarak açığa çıkıyordu. Bir bölümü çok düşük sıcaklarda bulunan iki bileşeni hücreye girmeden önce ısıtmak için kullanılıyor (Cihazın çalışma sıcaklığı yaklaşık 200 santigrat derece) fazlası ise glikole [3]  aktarılarak servis modülünün üst kısmındaki sekiz adet radyatörden uzay boşluğuna bırakılıyordu.  İlk Apollo araçlarında iki daha sonraları üç adet kullanılan bu cihazlar ile karmakarışık yardımcı sistemlerinin etkin ve sağlıklı çalışabilmeleri sürekli izlenmelerine  ve kontrollerine bağlıydı.Hücreler için  NASA için bile mümkün olamayacak saflıkta hidrojen ve oksijene ihtiyaç duyuyor, bu mümkün olmadığından dayabancı madde birikimine karşı tüm sistemin (oksijenin hattının  her gün, hidrojenin ise gün aşırı) boşaltılarak temizlenmesi gerekiyordu. 

Uzay aracı içinden ve yer kontrol tarafından miktar ölçümlerinin doğru yapılabilmesi depolardaki bileşenlerin sıvı olarak tutulmasına bağlıydı. Yer çekimsiz ortamda iyice güçleşen bu işlem için içinelektrikli ısıtıcılar kullanmaktan motorları ile belli sürelerde karıştırmak (şu “ice slush” denen içeceği karıştıran şeyler gibi, oksijen de tankın içinde aslında o kıvamda-imiş), gerekiyordu.  Mürettebat tarafından yapılan karıştırma işlemlerinden Apollo 13 uçuşu sırasında; 13 Nisan 1970, 22:06’da  (Amerikan Doğu Kıyısı Saati ile) yapılan bir tanesi pek iyi sonuçlar vermedi maatteessüf…

“İşin Fıtratında Var”


Odsyssey’in iki numaralı oksijen tankı (bilimsel olsun,  “ulan meydanı boş buldun atıyorsun BvP” denmesin  diye: North American Rockwell numarası; 10024X-TA0008) önce Apollo 10 servis modülüne takılmış ve kimbilir hangi sebep yüzünden araçtan çıkarılır.  Bir süre sonra Apollo 13’de kullanılmasına karar verilir. Fakat o hengamede yaklaşık beş santimden yere düşürülen çok hassas tankımıza  (Yuh)! Kimse tarafından “hacı bunun içinde dünya kadar kablo, sensör, boru  var. Bi yamuk olmuş mudur, aç hele bakak bir” demek gelmez. Oysa bu ufak sarsıntı ile tanka o lanet sıvıyı doşaltmaya/doldurmaya  yarayan iç tüp zarar görür. Uçuş öncesi  yapılan sayısız testlerden birinde tanka doldurulmuş oksijen  bir türlü tahliye edilemez.  İşin uzmanları tam 11 gün boyunca bu süper soğuk şeyi boşaltamayıp,  test kurulunda denemeleri kontrol edip onaylamakla yükümlü Astronota  (Uçacak malzemenin uçuş ekibinde yer alan astronotlarca de denetlenip kontrol edilmesi  yaygın bir uygulamaydı. Yaşam destek sistemleri, navigasyon, itki sistemleri, haberleşme aygıtları, radarlar, Ay modülünde bulunan başka akıllara zarar bir sürü sistem vs… binlerce alet edevat uçuş öncesi üreticiler ve NASA tarafından onlarca denemeye tabi tutularak NASA çalışanlarından oluşturulmuş bir kurul denetiminde  sertifikalanıyordu. Sorun çıkaran bu tankı onaylayanlardan biri de ilgili makineyle uçacaklardan   Astronot Ken Mattingly idi. Suçiçeği şüphesi ile uçuşta yer alamayan adamcağız, muhtemelen hayatının sonuna kadar bu kabus ile yaşamış olmalı) sorunu çözecek bir öneri ile gelirler: tank içindeki ısıtıcılardan birinin çalışması ile oksijen ısınacak ve gaz hale dönüşüp, düdüklü tencereden çıkan fazla basınç gibi emniyet vanasından çıkacaktır… “Olsun bakalım” der bizimki [5].

Tam Bu sırada  Test Alanında
 
Fakat tankın içine Mattingly ne de yöntemi önerenlerin bilmediği  başka bir rezillik çöreklenmiştir: Apollo uzay araçlarının elektrik sistemi  1965’de kadar 28 volt elektrik kullanırken  bu tarihten sonra ne hikmetse 65 volta yükseltilmiş ve tüm cihazlar bu güçte elektriği kabul edecek şekilde  yeniden tasarlanıp, düzenlemişti. Sadece meş’um tankın içindeki termostatlar hariç!!!! Kimse bu hatanın farkına varmadı. Isıtılan tankın içindeki termostat 26  Santigrat dereceye ayarlı ve 28 voltluk bir termostattı işte. Bu sayede boşaltım için ısıtma işlemi başlar başlamaz, güçlü voltajın oluşturduğu kısa devre  ile termostat çalışamaz hale gelir.  Isıtıcılar tankı beş yüz derecenin  üzerinde tutacak şekilde   8 saat boyunca çalıştır. Bu süre içinde testi kontrol eden teknisyeni şüphelendiren bir şey olmaz çünkü önündeki panelde ısı 30 derecenin üstüne çıkmaz hiç! (termostat bozuktu hani, hatırladınız mı?)Böylece, aşırı ısı tankın içindeki kabloların üzerindeki teflon izolasyonu  tümüyle bozar. Doğal olarak kablolar karıştırıcı fanı hareket ettiren elektrik motorunun da yanından geçerler! Kalkıştan sonraki  iki gün yedi saat  ve 54 dakika hiçbir şey olmaz. Fanları çalıştıracak düğmeye basılmasıyla oluşan elektrik kontağı  saniyeler içinde bu çok zengin oksijen ortamında yangın çıkarır,  artan basınç da tankın  patlayıp hem astronotlar hem de elektrik üretimi için çok gerekli  bu  değerli elementin kaybına sebep olur.   Apollo 13’un aya inişi filan o andan itibaren “yalan” olur tabii.  Artık tüm dert tasa o üç adamı sağ olarak yeryüzüne indirmektir ve indirirler nitekim! Bu çok heyecanlı macera da belki başka bir yazının konusu olabilir.

Apollo 13 Kazasından sonra  gelecekte benzer sorunlar yaşanmaması için tüm sistem yeniden tasarlanır.  Başka bir yere üçüncü bir oksijen tankı yerleştirilir, tanklar içindeki karıştırıcı fanlar kaldırılır.  Elektrik üretimi herhangi bir nedenle kesintiye uğrarsa kullanmak üzere yedek akü ve 2.5 litrelik  yedek  içme suyu tankı kumanda  modülüne konur.

***
Dediğim gibi, karşınıza bir şekilde görme fırsatı çıkacak olursa fırsatı değerlendirmenin çok yararlı olacağı acayip bir makine bu. Üstelik yazıyı buraya kadar okuyabildiyseniz artık size de pahalı bir elektrik süpürgesinin içi gibi görünmemesi  lazım!


BvP,


Fotoğraf: Yakıt Hücresi BvP, Prototip hücre için NMAH numarası resmin altında mevcut.  Apollo Hücresi ile ilgili çizimler  NASA  SP-350 “Apollo Expeditions to the Moon” Kitabından. Genel şema İnternet'ten. Çizimleri Türkçeleştirdim.
…………………….
[1] Merak etmeyin, sadece bir tane yok bunlardan. Toplam 92 tane üretilmiş, 54 tanesi Apollo programında gerçekleştirilen uçuşlarda kullanılmış. Yani başka yerlerde de görebilirsiniz. Washington’daki Smithsonian’da (en az iki), Bozeman  Montana’daki “Museum of Rockies” de, New Mexico’da,  hatta özel koleksiyonlarda bile mevcut.  Ama yine de denk geldi mi yanına seyirtip iyice bir bakmakta fayda var.

Fikir İngiliz Bilim adamı Francis Thomas Bacon  (1904-1992) tarafından geliştirilmiş. Amerikan uçak motoru üreticisi Pratt and Whitney 1959’da lisansı satın alıp, teknolojiyi Apollo Programı için Kullanmış.  Mevcut haliyle uzay araçları için oldukça ağır ve hantal olan olduğundan önemli değişiklikler yapmak gerekmiş. Örneğin 600 psi olan çalışma basıncı 50 psi’a düşürülmüş, ağırlık azaltılarak 110 kilograma indirilmiş.  Çalışma ömrü 400 saat olarak  tespit edilmesine rağmen 620 saat arıza yapmadan çalışabilmiş. 31 hücreden oluşan bir ünite  563 ile 1420 watt arası enerji üretebiliyor. Paralel  bağlı  üç pil uzay aracına 4.5 kw enerji sağlıyor.

[2] Uzaya gidiyorsun, Dünya’ya dışarıdan bakıyorsun filan ama,  üç kişi  göt göte aynı mekanda iki hafta geçiriyorsun…  Acayip işler!  Ama beterin beteri var; üç kişilik mürettebata rağmen  Apollo Servis modülü tasarım ve geliştirme aşamasında  bir Volkswagen otomobilin (kaplumbağa tabii, öyle bugünün Passat’ı değil)  şoför mahalli ile aynı hacme sahip Gemini kapsülünde  bir  hafta geçirmiş astronot taifesi tarafından epey konforlu ve geniş bulunmuştu!

[3] Kaynama sıcaklığının yüksekliğinden ötürü.  Glikol saf olarak veya su ile karıştırılmış haliyle uzun zamandır yüksek performanslı sistemleri soğutmak için kullanılan bir  sıvı.  İkinci Dünya Savaşı sırasında  Daimler Benz  uçak motorlarında da motor bloğunu  soğutmak için  glikol kullanıyordu.

[4] İlgili kitap (ISBN: 0-471-49926-9) içinde “Hydrogen/oxygen (air) fuel cells with alkaline electrolytes” başlıklı makale.  Cifrain  M., Kordesch K., pp 267-280.

[5]  Chaikin,  Andrew .  A Man on the Moon,  “Voyages of Apollo Astronauts”. Penguin, 2007.

İnternet'te  Apollo 13 kazası tüm detayları ile genişçe hikaye edilmekle, NASA sitelerinde de bütün detaylar anlatılmakla  birlikte ufak tefek farklılıklar gösteriyor. Ben hikayenin ana hatları için bu çok güzel yazılmış ve kapsamlı kitaptan yararlandım. Genel olarak Apollo programına ilgi duyanlar, temel bilgiler edinmek  isteyenler için ideal bir başlama noktası.
Ayrıca Tom Hanks, Kevin Bacon, Bill Paxton, Ed Harris ve Gary Sinise gibi “kuvvetli artis” lerin rol aldığı 1995 tarihli Apollo 13 filmi de, tüm hikayenin  bir Hollywood filmi olarak şaşırtıcı biçimde doğru ve eli yüzü düzgün anlatımı. Neyin nasıl olup bittiğini kavramak için izlenebilir.

Mayıs 15, 2014

Neiman Marcus; Burgonya’dan Hoston’a


Neiman Marcus | Hellmut Obata Kassabaum | 1969 Houston, TX. | Nisan 2014
Uzak ve alakasız yerlere yapılan gezilerin bir avantajı da normalde görülemeyecek ıvır zıvırı görebilme şansı sağlaması. Yoksa nereden görecektik Houston’un anlamsız bir banliyösündeki o çok meşhur Neiman Marcus binasını…  Bu garip kentte geçireceğimiz bir buçuk gün içerisinde Miki’yi yapının çok yakınında  - hatta içinde - bir otelde kalmaya ikna etmem zor olmadı. Çünkü  Nieman “Galleria” adı ile maruf, Teksas eyaletinin en büyük, Kuzey Amerika’nın ise sekizinci büyük (dalga geçmeyelim, Amerika gibi yerde "sekizinci büyük" bi şeyden bahsediyoruz) alışveriş vahasının içinde yer alıyor. Yani hepimiz için bir şeyler var işin içinde.

Mimarlık tarihi açısından önemi çok alakasız bir coğrafyada,  çok alakasız fonksiyonda bir yapının biçiminden üretilmiş olmasında yatıyor. Le Corbusier  adlı mimarın Fransa, Burgonya’daki La Tourette Manastırından bahsediyorum. Boston’daki Belediye Binası (Kallman, McKinnel, Knowles;1963),  New Haven’daki Yale Üniversitesi Mimarlık Fakültesi (Paul Rudolph; 1962-1963) Cornell'deki Ev Ekonomisi Binası (Ulrich Franzen; 1963-1968) [1] tüm bu ağırbaşlı, kelli felli  brütalist binaların atası bu görkemli manastır. Bizim Hellmut, Obata, Kassabaum isimli mimarlara  da geleneği 1969’da Houston’un dış mahallelerinde yer alan bu lüks  mağazada yaşatmak düşmüş.

Yapı bu – ve belki de bir parça  talihsiz – ününü Robert Venturi’nin Las Vegas’ın öğrettikleri [2] kitabındaki kısa bölüme borçlu. Venturi benzerliğe dikkati çekerek;  “klasik bir başyapıtın, değişik yerlerde farklı kullanımlar için tıpkılarının inşa edilmesini eleştirmiyoruz” dese de “Park yeri okyanusu ortasında o ilerici soyluluğun yalın bir simgesi” olarak niteleyip, hafifçe dalgasını geçiyor (s:142).

Neiman Marcus | Hellmut Obata Kassabaum | 1969 Houston, TX. |Nisan 2014
"Park Yeri Okyanusu"ndan...
Ondan çok daha görgüsüz ve cahil olmakla birlikte, küçücük aklımla maalesef bu görüşü paylaşamıyorum. Kitabın yazıldığı tarihten bu yana (1972) sonsuz sayıda üretilmiş,  Türkiye’de bile 60’lardan sonra uzunca bir dönem Kamu Mimarisi için neredeyse bir şablon olmuş bu biçim tekrarının en  rezilane örneklerini görmüş biri olarak,  bence güzel bir yapı. La Tourette’e gönderme varsa bile, düpedüz taklit eden diğer örneklerle kıyaslandığında - ki Boston Belediye Binası belki de en net örnek -  çok net bir kütle  etrafında oluşturulmuş ağırbaşlı ve hazımlı bir form olarak muhtemelen daha iyi bir yorum. Fotoğraflarda insanlar ve ağaçlarla filan, perspektif çizim etkisi uyandıracak kadar özenli ve muhtemelen yakın zamanda yenilendiği  için pırıl pırıl. Müşteri dışında herkes bilir o fiyakalı çizimlerin inşa edilenle zerre kadar ilişkili olmadığını/olamayacağını. Bu öyle değil işte. 

Yapının çok yakınında (otelde kaldığımız otelin balkonundan görünüyordu) geçirdiğimiz bir buçuk gün boyunca  yavşak ceket satıcısı oğlanlar ve insanın üstüne parfüm püskürtmek için yanıp tutuşan kötü makyajlı karılar moralimi bozmasın, ağzımdaki güzel his kaybolmasın diye içine girmedim. Böyle yapılar söz konusu olunca aynı yöntemi size de tavsiye derim. 


Neiman Marcus | Hellmut Obata Kassabaum | 1969 Houston, TX. | Nisan 2014
Bazı yapılara inşa edildikleri dönemin hakim bakış açıları ile değil de,  daha uzak bir noktadan  bakıldığında farklı ve daha doğru sonuçlara varılabilir gibi geliyor ne zamandır.

Doğal olarak bu yapı ve eklemlendiği alışveriş merkezi epey eğlenceli ve acımasız  başka eleştirilere de konu olmuş [3]. Upuzun ve faklı tarihlerde üretilmiş yapıların bitiştirilmesi ile oluşturulan Galleria tüm bir bloğu kaplayan gerçek bir dev. Devin en ucunda da Macy’s var. O da seksenlerin post modern fırtınasında üfürülmüş, cephesi İtalyan palazzo’larını (Palazzo Strozzi'nin girişini düşünün, zaten her b.k bundan çıkıyor) andıran başka bir katlı mağaza. Maalesef seyahat boyunca süren hastalığın sersemliği neticesinde fotoğrafını çekemedim. Ama çok önemli değil. İşin özü, alışverişe La Tourette’den başlayıp, İtalyan Rönesansının On dokuzuncu yüzyıldaki tekrarının yirminci yüzyıldaki tekrarında bitirmenin eğlencesi.  Bin dokuzyüz yetmişlerde değil de iki binlerin ortalarından bakıldığında aslında bu kadar basit her şey. Bay Venturi ve Bay Steven Izenour ne derse desin, keyifle etrafında dolaşıp bolca resmini çektim güzelim binanın. Zaten açık konuşalım:  HOK (Hellmut Obata Kassabaum) bu gün Amerikanın en büyük mimarlık bürosuyken, Robert Venturi ve Mimarlık ortaklığının (Venturi Scott & Brown) bir dizi güzel kitap yazmış olmakla anılıyor oluşu bir şeyleri açıklıyor olmalı. Tabii, bunlar mimarlık praksisi! (doksanlarda çok sevilerek kullanılan bir laftı) ile zerre kadar ilgisi olmayan bir amatörün görüşleri.

Neyse, yanında çok güzel cephesi ile, esas alışveriş mabedinin altarı niteliğinde başka bir yapı var.  Fakat maalesef mimarı ve/veya nitelikleri hakkında henüz bilgi edinemedim. Sanki son dönemlerinde Seyfi Arkan oralara gitmiş de... Şimdilik fotoğrafları ile idare ediverin.


Dillard's | Houston, TX | Nisan 2014
 Fotoğraflar BvP, Diğerleri internet.

.................
[1] "Kim ulan bu Ulrich Franzen" deyip geçmeyelim. Önemli bir mimar. İlginç bir yapısı ile, - bu değil - bahsedilmeyi hak ediyor. 

[2] Çok ilginç kitabı yazılışından yirmi bir yıl sonra, 1993’de Türkçeye  Dr. Serpil Merzi Özaloğlu çevirdi ve   Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı  tarafından basıldı. Kolay okunan, eğitici bir kitap ve  halen ondan öğrenecek çok şey var. Tuhaf bir şekilde, bu yazıyı yazarken kendi kütüphanemde bulamadığım için ilgili bölümü SALT’ın Kütüphanesinde tekrar okumak zorunda kaldım. Çıkışta bazı kıllı kitapçılarda aradım ve  bulmadım. Büyük ihtimalle tükenmiş, umarım başka bir baskı yaparlar.

[3] Albert Pope’in şu yazısı aslında Venturi’nin kitabında sözü edilen görüşün kaba bir tekrarı niteliğinde. Adı bile “From Bauhaus to Our House”e basit bir gönderme ama, yine de okumaya değer:

Mayıs 06, 2014

Houston, Bi Sıkıntımız Var! *


* Bu lafın aynısını İngilizce olarak - ama ukalalık olsun diye değil, başka dil bilmiyor adamcağız- 14 Nisan 1970’de Apollo 13’ün komutanı  Bay James A. Lovell sarf ediyor. 
O tarihlerde Amerika şimdiki gibi değil. Ayped, ayfon daha icat edilmemiş. Dişçi Bay Edward Zuckerberg bey’in bir oğlan çocuk sahibi olmasına daha on dört yıl var. Fukara Amerikalılar da can sıkıntısından Güneydoğu Asya ormanlarında yangın bombalarıyla insan avlayıp,  Aya filan gidiyorlar.

Rabbim Yalnız Yıldız Eyaleti Dedi
Biz de “Houston için yolculuk vaktidir” dediğimizde eş dost hemen “hayrola bi sıkıntı mı var” diye sordu. Doğru ya,  orası öyle sebepsiz gidilebilecek bir yer değil.  Bizim Maraş’ın dondurması, Devrek’in bastonu  gibi onları da hastanesi, doktoru meşhur. Eski maliye bakanlarımızdan birinin sayın eşlerine Rabbim Cleveland demiş olsa da, Türk milleti zorlu illetlerin çaresi için umumiyetle Houston’un yolunu tutar.

Tabi bizim derdimiz sağlık filan değil. Hatta, zorumuz bu güzide şehirden iki saatlik mesafedeki başka bir yer ile… CollegeSation/Bryan kasabasında konuşlu Texas  - çok afedersiniz- A&M üniversitesine gideceğiz. Hemen “Ulan sen bir orta yaşlı yedek parça satıcısı adamsın, ne işin olur ilimle irfanla” demeyin, zamanında bizde böyle üniversite çevrelerinden filan dostlar edindik. O dostlar ki seksenlerin ortalarında birkaç sene içinde Bodrum gibi yerde genç bir hıyarı –bir parça -  adama dönüştürdüler. Kısacası hakları ödenebilir değil. Geçen yıllar içinde ilişkimiz hiç kesilmedi. Yazları Türkiye’de çalışmaya geldiklerinde birkaç gün de olsa gidip gördüm. Bana her yıl dünyanın bir ucundan model uçaklar, zor bulunur kitaplar, bisiklet yaka fanilalar filan taşıdılar. Yine her yıl sonbaharda Bodrum’daki güzel evlerinde bir hafta geçirmemize izin verdiler. Kısaca, çok sabırlı eşhas. Sonra yıllar içinde cebimiz bir miktar para gördü de, hayatta en değer verdiğim, adam yerine koyduğum üç güzide insanı, Fredbey, Doktormengele ve Semaabla’yı yaşadıkları üniversite kasabasında ziyaret edeceğiz. Bu Doktormengele çok acayip bir insandır. İnsan diyorum ya, bakma lafın gelişi. Yarı insan yarı makine.  Bildiğin siborg. Sözde arkeolog geçinmekle birlikte, B24 bombardıman uçağının kanat aerodinamik özelliklerinden tut; ontomoloji, kelebekler,  türlü mühendislik, Helenistik mimarlık, metalürji, buharlı lokomotifler, kısaca işe yarayan, yaramayan ne varsa bilgisi dahilinde olup, sağlam  bilgi birikiminin görkemli bir mendeburlukla bileşimidir. Otur on dakka konuş, sonra hayatının geri kalanını cahil bir salak hissiyatı ile geçir.  Zaten seyahatimizin esas –ve gizli- amacı  da doktor’un üniversitedeki odasında bulunan kitapları, tezleri ve sempozyum bildirilerini eşeleyerek hoşça vakit geçirmek, gözüme kestirdiklerime el koymaktı. Yurdumdaki yeni yetme çoğu dükkan/üniversitenin kütüphanesinde bulunandan daha fazla işe yarar şey var bizim siborgun odasında.
 
Gıcır gıcır, kocaman ve tıklım tıklım dolu uçağa biniyoruz.  Fredbey  de bizle geliyor , fakat onda para bol olduğu için önde, daha konforlu bölümde seyahat edecek. En arkalarda bir yere Miki ile beraber kurulup,  hemen gözüme kestirdiğim bir hostes hanımefendiye içinde bulunduğumuz aracın içinde  yeterli miktarda bira olup olmadığını soruyorum, aldığım cevap içimi rahatlatıyor. İçerisi çarşı hamamını andırmasına rağmen servis filan pek güzel.  Biçare görevliler sürekli olarak bir şeyler tıkınma önerileri ile koşturup duruyor. Elimdeki o her zamanki sıkıcı kitaplardan birine tam kendimi veremeden ve tüm önerileri ciddi miktarda bira ile tüketip uzun saatler sonra, Türk hafif Osmanlı müziği tımbırtıları eşliğinde Houston Corc Buş (baba olanı) havaalanına iniyoruz. Vakit akşamüstü,  havaalanı kişiliksiz, bir parça köhne ve doğal olarak kocaman. Herhangi bir özellik saptayabilmek için yırtınıyorum ama nafile. Tatsız bir yer işte.

“Defol Buşt”

Pintilik Edip Şunu almadım Ya, Bütün Seyahat boşa gitti.
Çizmelere dikkat! 
Birleşik Devletlerde zaman geçirmeye meraklı birkaç yüz insanın yüzüne bakmak, fotoğrafını çekmek, bi yerlere parmak bastırtmak ve iş olsun diye arada saçma sapan sorular sormak için çok az miktarda görevlinin olduğu pasaport kontrolünden geçebilmek için usanç ve nefretle saatlerce bekliyoruz. Sıkıntıdan Miki’ye, “eğer şu hıyarlardan biri kalacağımız adresi sorarsa; necrofilia drive,  69 cunnilungus blocks olarak bildireceğim” deyip korkutuyorum. Milliyet ayrımı gözetmeksizin devlet memurları ile benzeri şakalaşmalarıma geçmişte de şahit olduğu için cidden ürküyor. Şaka olduğunu söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum ama nafile, aklının bir yerlerine yerleşti fikir. Havaalanından çıkana dek rahat etmeyecek artık.
Bu Prezidan Buş’un salak bi oğlu vardı. O da allem etti kalem etti, nihayetinde başkan oldu. 2004 yazında da Türkiye’ye geleceği tuttu kerrestenin. Gelmesin, gelse de istemediğimiz anlaşılsın diye zart zurt edip, “defol Buşt” diye bağıranlar arasında ben de vardım. Acaba kulağına mı gitti de babası oğlanın intikamını alıyor, diye düşünüp dalga geçerken sıramız geldi huzura çıktık. Cumartesi günü  sıkıcı bir mesainin sonlarındaki Güney Doğu Asyalı oğlan kaatlarımıza bakıyor, parmaklarımızı bir yerle tutmamızı söylüyor ve yapıştırıyor damgayı. O çok anlamlı “yolculuğunuzun amacı nedir” sorusunu duymadığıma memnum tabii.
Kapıda Doktormengele bekliyor bizleri, karşılıklı seyirtip sarılıyoruz. Herkes bu bktan yerden bir an önce kurtulmak istiyor. Garajdan çıkıp, Doktor’un pek de iyi bilmediği anlaşılan karmakarışık otoyol ormanındaki itiş kakışa biz de katılıyoruz.

Çöl Ulan Bura
Efendim, biz Türk çocuklarının aklına “Teksas” denince ya Tommiks’in nişanlısının “turta” muhabbeti gelir ya, “saloon” lar, ha  bi de çöl...  Yalan, külliyen yalan. Her yer, bağlık bahçelik, otluk, çayır çimen. Bu avanak Teksaslı milleti otu, bağı bahçeyi sevdiği yetmezmiş gibi,  yabani çiçeğiyle filan da gurur duyuyor. Yol kenarında, denizi andıran o çok güzel mavi çiçekleri  - Blue Bonnet,  Lupinus Texensis - durup mal gibi seyreden mi ararsın, içine oturup hatıra fotoğrafı çektiren mi?  Millet seyrediyor sadece.  Kimsenin aklına  “dur şurdan topluyum bi güzel demet, şöyle eve, vazoya...”  gelmiyor. Dedim ya, salak bunlar. Yol boyu bu mavi, turuncu – Indian Paint Brush -  çiçek denizinin ötesindeki  bomboş otlaklarda   birkaç  upuzun boynuzlu, zekice bir tanımlamayla “Texas Long Horn” adı verilmiş sığır tembelce otluyor. Zaman insanlar için de hayvanlar için de durmuş, ya da çok yavaş geçiyor gibi.  İnekler, yeşil bomboş alanlar, alçak yayvan binalar, berrak ve güzel bir hava. Pastoral bir aurası var buranın. Ama biraz tuhaf da sanki…  Çok büyük, boşluklu alanlarda yaşayan ve hiçbir şey için acelesi, yapacak da fazla işi olmayan ahalinin belli ki canı sıkılıyor. Can sıkıntısını izale maksatlı kocaman gıcır gıcır kamyonetlere atlayıp,  kilise filan geziyorlar,  adım başı kilise görüyoruz yollarda. Bu kadar mabede değirmenin suyu nerden geliyor?  “U.S. Diyanet İsleri Baskanligi” filan mı var diye Mikiyle konu üzerinde keyifle kafa ve çene yorarken, cevap bizim dostlardan geliyor:  Bu kiliselerin cemaatleri tarafından desteklenen, yalnızca onların parasal katkıları ile ayakta duran  tamamen hür teşebbüse ait “işletmeler” olduğunu öğreniyoruz. O yüzden de herkes elindeki malı en iyi şekilde satmaya çalışıyor. Bu bize bazı kiliselerin neden görkemli, bakımlı ve şık olduklarını ve önlerindeki kocaman, alışveriş merkezlerinde rastlanabilir boydaki otoparkları açıklıyor. Demek onlar daha iyi, daha taze mal satıp daha çok müşteri topluyorlar. Belki bazıları sürümden kazanıyor. İnsanın aklına “peki outleti, toptancısı filan da var mı “  demek geliyor. Çok müşterisi olmayan din evlerini oldukça mütevazi mimarilerinden anlayabiliyoruz. Kiminin girişlerindeki büyük tabelalarda vaizin reklamı yapılıyor, birkaç özlü söz var filan. “Vaazda olay… Kredi Kartına Üç Taksit... Ayin Şimdi, Ödeme Hasattan Sonra…” türü yazılar da bekledim ama göremedim. Belki de kaçırdım, bilmiyorum yani. Tuhaf olan başka bir şey de küçücük kasabanın merkezinde de en az çevredeki ibadet müesseseleri kadar avukat, kefalet bonocusu filan olması! Kocaman bir mahkeme, ona ek binalar filan da cabası… Bi tuhaflık var o çok açık. Sanki insanlar can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemez halde kamyonetleri ile birilerini çiğneyip veya silahla ortalığa ateş açıp, neticesinde mahkemelerde epey sürünmek sureti ile avukatlara, kefalet bonocularına söğüşlenip,  bir daha bu işlere tövbe ederek kiliselere koşuyorlar gibi.  Evet, galiba işin özeti bu.


Kalkıyor, E5'den Cennet.

Bilgimizi Görgümüzü Artırıyoruz
Küçük Amerikan kasabaları hakkında biraz daha bilgi sahibi olalım diye Semaabla bizi Bryan kasabasına sabah saati bırakıp okula gidiyor, öğlene doğru buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ama arabadan indiğimiz andan itibaren burayı tek etmek  konusunda dayanılmaz bir istek sarıyor ikimizin de içini. İnanılmaz bir yer burası.  Saat sabahın  onu ve ortalıkta bir Allahın kulu yok!   Yürüyen insan evladı görmeyi zaten ümit etmiyordum da,  arabayla dolaşan da yok.  Her yer terk edilmiş gibi. Anlamsızca geniş sokaklarda bir süre sürtüp  birkaç hediyelik eşya dükkanına girip çıkıyoruz.  Atmosfer, satılan bok püsür  ve satıcıların tavrı  bizim  Galata’daki züppe butikleri andırıyor. Ulan Texas’ın göbeğindesiniz. Kime bu hava? Halbuki ben Norman Rockwell ortamları veya  adı  “Twyla Fay” o da olmadı “Kimberley” olan güneyli beybilerin bira ve etli patates servisi yaptığı; üzerinde “John Deere” yazılı plastik şapkaları ile tütün çiğneyen köylülerin ve kamyoncuların  sessizce bilardo oynadığı  loş ve güzel barlar bulacağımızı hayal ediyordum.
Ulan Bir tane Allahın Kulu Olmaz mı?
Birkaç kuaför ve kefalet bonocusundan, bir de dünyanın en gerekli şeyiymiş gibi kovboy şapkaları satan dükkandan başka hiçbir yerde yaşam belirtisi algılanmıyor. “Geri dönelim, evde veya okulda takılırız” diyoruz da, gel gör ki bırak  otobüs tertibatını, taksi bile yok ortamlarda.  Miki bir kuaföre girip “taksi” adlı cihaz  hakkında bilgi almaya çalışıyor, içeride bulunan organizma kendisine Türkçe “koçum buralarda şöyle iyi bi  işkembeci veya cağ kebapçısı filan var mı” demişiz gibi baka kalıyor yüzümüze.


Çaresiz iki kasaba arasındaki birkaç kilometreyi yürüyeceğiz. Kasabın çıkışı terk edilmiş depolar, kamyonet tekerleği satıcıları, kamyonet tamircileri, kullanılmış motorlu araç satıcıları, ucuz, sefil moteller  ve çok, çok ucuza ıvır zıvır satan marketlerle  dolu. Birine giriyoruz, satılan en karmaşık ürünün altılı pakette  naylon bira altlığı, en pahalı şeyin de bir dolar sıfır beş sent olduğu acıklı bir yer burası. Ortalıkta Meksikalı olduğu anlaşılan çirkin karılar ellerinde sepetlerle dolaşıyorlar. Benim aklımdaki gelişmiş tüketim toplumu resmine hiç uymayan işletmeye fazla dayanamayıp çıkıyoruz.  Bu tuhaf yerde tüm kapalı mekanlarda klimalar son takatleriyle çalışıyor. Bir gün önceki Houston Johnson Space Center gezimizden beri boğazım ağrıyor ve kendimi berbat hissediyorum, anlaşılan hastalık kapıda. Biraz ilerde “Dollar General” adlı başka bir patetik market var. Bununla beraber bizim general öyle osuruk bir işletme değil… Genellikle güneydeki ufak kasabaları gözüne kestirerek büyüyen ve ülke genelinde yaklaşık  on bin  dükkanı olan bir dev. Seyahat planlarımda bir Dollar General gezisi de vardı ama, kendimi gittikçe bitkin ve yorgun hissediyorum. Otomatik açılır şemsiye, iş eldiveni ve/veya buzdolabı kapağı mıknatısı görebilecek durumda değilim.
 
Yol boyunca yürümeye devam ediyoruz. Kaldırımlar inanılmayacak kadar geniş ve boş, ortalıkta halen kimse görünmüyor. Ana yola çıkmak üzereyken bizle karşılaşan sürücüler durup nazikçe yol veriyorlar.  Her an birinin şerifi aramış olduğunu ve birazdan önümüzü kesecek olan sirenleri açık arabayı bekliyoruz. Şerif inecek ve “hey ! Siz iki hıyar... Ne yaptığınızı sanıyorsunuz ha? biz burada yabancıları, hem de arabasız yabancıları sevmeyiz” diyecek. Biz de sinirlenip kasabayı ateşe vereceğiz sonra, yatıştırmak için acemi birliğinden Tosyalı bölük astsubayımı arayıp bulacaklar, o beni ikna edecek filan. Neyse, şerifi beklerken sıkılmayalım diye  duvarında “Pawn Shop” yazan başka bir sefalet konağından içeri giriyoruz. Burası bildiğin  rehineci. Loş bir köşedeki tezgahta Meksikalı oldukları belli gençten oğlanlar duruyor ve ilgiyle bize bakıyorlar. Girişin hemen yanında motorlu testere, yanında da  Ümit Besen model bir elektrikli piyano var . Yerde kocaman şapkalı bir herif çömelmiş, plastik leğenden cıvata seçiyor. Dükkanın içlerine doğru altı camlı başka bir tezgahta walkmanlar, eski saatler, boktan fotoğraf makineleri, tuşları eksik dizüstü bilgisayarlar seçmeye başlıyorum. Ne dükkan belgesel kanalında gördüğümüz o şıkır şıkır yere, ne de içindeki herifler o dükkandaki sevimsiz ama  -en azından – güleç ve semiz Amerikalı aileye benziyor. Bu herifler her an kollarımızı motorlu testere ile kesip saatlerimizi aldıktan sonra öldürüp, dükkanın zeminine gömecek gibiler. Akşam evde o dükkandaki çoğu malın etraftaki küçük hırsızlar tarafından çalınan şeyler olduğunu, parasıyla da uyuşturucu alındığını öğreniyoruz. Bize saldırıp soymamış olmalarının tek nedeni durumun gözlerine fazla kolay görünmüş olması olabilir. 
Hey Migel, her şey bu kadar da uygun olamaz.  Federallerin bir tuzağı bu. Sakın sazan gibi atlama dostum!”
 
Hayır Nüyork'taki Değil, Bu "Holiday" Olan. Byan Çıkışı, Yan Yol, TX.
Su Almak Kolay mı?

 
Azcık daha yürüyüp kapağı biraz ileride başka bir süpermarkete atıyoruz. Elbette burası da donuyor, vakit geçsin diye raflar arasında dolaşıyoruz. Düz bir saptamayla “boku çıkmış” şeklinde özetlenebilecek bir tüketim malı tipolojisi var burada. Amerikalıların kişisel temizliğe ne kadar düşkün oldukları hemen anlaşılıyor; ağzı, kıçı kokmasın, çevresinde ter kokusu bulutu ile dolaşmasın diye satılan nesnenin haddi hesabı yok. Bolca kullanıyor da namussuzlar,  hiç kokanına rastlamadım. Yaşlı, genç, zengin, fakir, kadın erkek herkes tertemiz (bi tek o Migel’den pek emin değilim). Fakat şahsi kanaatim, fazla seçeneğin insan doğasına her zaman uygun olmadığı.
Su, bildiğimiz, hani şu çeşmeden akan, içilebilir türden su alacaksın değil mi? E o kadar kolay değil bu işler. Önce içecekler bölümüne gidip; raflar, nesiller  boyu uzanan meyve suları, doğal meyve suları, sentetik  meyve suları, çok sentetik meyve suları  (tabii böyle demiyorlar, hepsinin çok fiyakalı isimleri var) sütlü içecekler, gazlı içecekler bölümlerini geçip, -eğer- bulabilirsen su bölümüne geliyorsun. Nedense üreticilerin işine  bu sıvıyı düz “su” olarak satmak gelmediğinden, yasemin kokulu olanı, çim bilmemnesi kokulusu, yağmurda kalmış ıslak köpek gibi kokan, yarım gazlı olan, yarım gazlıya yasemin kokusu katılmış olanlarını satıyorlar. Bu açıdan bizim park ve bahçeler müdürlükleri ile şaşırtıcı bir benzerlikleri var. Yahu otoyolun iki yanındaki tümseklere düz çim eksenize, sadece çim! Ama hayır, illa üçgen  çiçek tarhları, onları sınırlayan odunlar, köşelere bodur bitkiler ekip b.kunu çıkarmak gerekli. Her iki gruba da bir şey basit, düz ve sade olursa yetersiz ve kötü olurmuş gibi geliyor. Globalleşme işte böyle bişey.
Uzun uğraşlardan sonra  buluyoruz bizim dostu. Bu çalışmalar sırasında et, türlü kümes hayvanı ve soğuk satılır diğer yiyecek bölümlerine yaklaşmamaya dikkat ediyoruz. Mekandaki genel ısı düşüklüğü yetmezmiş gibi bu bölümler özel olarak, ceset saklanıyormuşçasına soğuk.  Bir şişe normal içme suyunun aynı boydaki sentetik portakal suyundan daha pahalı olduğunu fark edip yüksek sesle küfür etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bereket versin, yiyecek içecek –esasen her şey -  yurdumla kıyaslandığında oldukça ucuz.


Doyamayanlar İçin Tekrar Bryan, TX
Gittikçe kendimi daha kötü hissediyorum. Hem artık iyice emin olduğun gripten hem de bütün bir sabahı anlamsızca dolaşarak geçirmiş olmaktan moralim iyice bozuyor. İşin çığrından çıkmaya başladığın sezen Miki, önündeki mevzilere topçu atışı  isteyecek subay titizliği ile konumuzu saptadıktan sonra  durumu telefonla Semaabla’ya bildiriyor. Hassas verilmiş koordinatlara rağmen Semaabla’yı bulunduğumuz yer ve oradaki kocaman alışveriş merkezi konusunda ikna edemiyoruz bir türlü. Çünkü oradan en son geçtiğinde şimdi  otoparkında beklediğimiz tüketim mabedi yokmuş! Dolayısıyla orada olmamamız gerektiğini söylüyor.  Çevreme bakıp “ulan acaba tüm bunlar Bryan belediyesinin kenti yürüyerek kat eden biz iki hıyara düzenlemiş olduğu bir şaka mı? Kasabanın merkezine kurulmuş dev ekranlarda halimize bakıp katıla katıla gülüyorlar mıdır?” Diyorum Miki’ye. O da benzer hisler içinde. Semabla’yı  sonunda inandırıyoruz ve yarı melek yarı insan – daha çok melek- ev sahibemiz kısa sürede gelip bizi kurtarıyor bu gerçek üstü yerden. Öğleden sonrayı bitkin bir şekilde yatakta dinlenerek geçiriyorum ama çok mutluyum. Sabahki uzun yürüyüş  sırasında rehinecideki o dingillere,  süpermarketlerdekilere ve bilimum kasaba halkına grip mikrobu bulaştırmış olabileceğimi düşünüp seviniyorum.

Belki Cennet  College Station/Bryan civarındaki  gezilerimizi de bi ara yazarım.