Emsallerine faiktir

Acaib-i Alem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Acaib-i Alem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ekim 13, 2014

Eskiden Böyle Değildi Bu İşler, “Yazlık: Şehirlinin Kolonisi”



Hayır,  Kesin Böyle Değildi | SALT Ekim 2014
Sergi. Bu laf eskiden bel hizasında (veya çocukluğumda sıkça başıma gelen gibi, göz hizanda) üstü camlı dolapların etrafında sessizce  - ama çok sessizce –dolanıp; ölü, ruhsuz nesnelere bakmak, duvara çakılı resimleri bir parça  uzaktan hafif kısık gözlerle kesmekle eş anlamlıydı. Kavram veya  olgular  değil, nesnelerdi sergilenen. Algı derinliği/mesafesi değiştirilmeden nesnelerin tarifi okunurdu. “Algı mesafesi”ni gerçek anlamda kullanıyorum. Aynı hurufattaki açıklamaları okumak için sabit bir yakınlığa eğilirdin.  Derinlik ayarı ile oynamak ta gerekmez-di zaten.

Bugün Galatasaray’daki Yapı Kredi binasının altı kitapçıdan önce sergi salonuydu ve düzenli olarak sözünü ettiğim türden sergiler düzenlenir, açılacağına yakın da, vitrininde “yüzbilmemkaçıncı” olarak gururla ilan edilirdi. Sıkıcıydılar filan ama; ablamın götürdüğü bu sergiler, Taksim Belediye Galerisi duvarlarındaki resimler nispeten çorak bir çocukluğun halen önemli anıları olarak duruyorlar. Rengarenk kelebekleri, devasa yusufçukları, tuhaf mineralleri, Kuzgun Acar eskizlerini ilk kez buralarda gördüm. Ama nedense çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Charles Bronson’un karısı Jill Ireland, Tünele doğru, Narmanlı Yurdu’nun yan aralığındaki JET Model’in vitrini ve bir sürü başka şey rüyama girdi de bu sergilerin hiçbiri ve Kuzgun Acar girmedi. Anlaşılan  yaşlanıyorum ki,  – mesela birkaç yıl önce Ankara, Turan Güneş Bulvarı’ndaki o kaburgacı bile  girdi – artık rüyalarımda son yıllarda gördüğüm sergiler de var. Sanırım bunların ilki Osmanlı Bankası Müzesi’ndeki şu meşhur “Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor” du. Kataloğunu da edindim. Sonrakini de net olarak hatırlıyorum: çok hırslı ve yoğun bir çabanın ürünü olarak, bol para ile  ortaya çıkarılmış Bilgi Üniversitesindeki  “İstanbul 1910-2010” sergisiydi (evet, bu defa üstelik  ciddi bir para verip onun kataloğunu da aldım).  
Rüyalara giren üçüncü de SALT Beyoğlu’ndaki “Yazlık: Şehirlinin Kolonisi” Sergisi. “Sergi” diyorum ya, lafın gelişi o. Elin adamı “dur, şurdan içeri girenin, gezenin aklını fikrini başından alıp az yontayım, ufkunu açayım” demiş. Biz de bayramda Miki’nin, MeKaDe’nin rızasını alıp, (aslında bu aralar onu razı etmek pek kolay.  İşin ucunda “çukutala”lı dondurma da olduğunu öğrenince hemen kapıya seyirtip, ayakkapları giymeye koyuldu) evcek şu sergiyi gezelim, bir şeyler öğrenelim niyeti ile düştük yollara. 
Dönercinin Kıralı Olur
Oradan
Hamdolsun ki,  sabahın onotuzunda kapısı açıktı biz de o kocaman hoş yapının içine girdik. İstiklal Caddesi’nin göbeğinde hangar gibi yeri öyle sergi mergi yapacağız diye bomboş tutuyorlar. Oranın tek bir katından kaç kebapçı, köfteci, ayakkabıcı, cep telefonu şeyi sebeplenir. Nasıl bir akıl bu anlaşılır gibi değil.
Bu işler eskiden hiç böyle değildi. Ortadaki salıncak, tavandaki göz alıcı simitler (yetmişlerde eczanelerde mavi teneke kutulu “Nivea”larla birlikte satılırdı, hatırladın mı?), ortalarındaki şişme “yazlık”, şezlonglar ve duvarlarda  ne zaman okunsa yüzüne şöyle hafifçe gülümseme yayan naif Hayat Mecmuası sayfaları ile her şey çok davetkar. Bir süre sonra olacak  ilginçlikler hakkında da  epey laf ediyor.  Bir tür tanıtım ofisi yani. “Hani, nerde bunu gerisi” diye yukarıya seyirtirken, masa başındaki nazik hanım üst katlarda SALT’ın bize göstereceği daha ne numaralar, akıllara durgunluk verici ne seyirler olduğundan bahisle 12:00’de gelmemiz gerektiğini bildirdi. Bu arada hava soğuk olur, İstiklal Caddesi’ne kar, mar yağar  diye yanımızda dolaştırdığımız gocukları, paltoları alıp, karşılığında da fiş vermeyi ihmal etmedi. Saatler onikiyi vurunca yine oradaydık. Hazır gelmişken dördüncü kattaki Robinson kitapçısını da gezeyim dedim ( evet, dört katlı  filan var bura, varın siz düşünün kaç köfteci, Osmanlı tadları dükkanı, kaç beyinbiçer müziği ile ışıl ışıl “book and music” teşebbüsü  daha çıkar).    
Ne ararsan var kocaman bir kitapçı  burası.  Aldıklarına/almadıklarına/alamayacaklarına bakmaya çöreklenmek üzere sakin iki köşede  fiyakalı koltuklar, güzel aydınlık ferah orta alan, hatta pencerelerden birinin önünde etrafı kesebilmek için dürbün bile var.  Adını da “Robinson” koymakla iyi etmişler. Çünkü hal ve tavırlarından dükkanla ilişkili olduğu anlaşılan, içerideki zat çok uzun yıllar insan yüzü görmemiş, temel nezaket kurallarını unutmuş olacak ki, “merhaba” dememize çok şaşırdı! Ne diyeceğini pek bilemedi. Bir süre karşılıklı bakıştık öyle. Sonra gözlerimizi utançla yere indirdik.  Ama bak, o camlı bölmedeki bayanı tenzih ederim. Bilgisayarında  intergalaktik  savaş yönettiği ve tam da bu yüzden  çok meşgul olduğundan, o bizden yana bakmadı bile.
Galiba nazik ve mesafeli olup, insanı rahatsız etmeme  hali ile “Merhaba”  arasındaki sınır o  kadar da ince değil. Cadde üstündeki dükkanda da, kasada duran bir zat ne zaman gitsem öylesine meşgul oluyordu ki, birkaç bir şeyler sormak için önünde dikilip de  kafasını bile kaldırmamasına sıkılıp hiç bi şey almadan çıkmıştım (Ufak bir tüyo vereyim: Bankalar Caddesindeki Robinson’da mukim, gençten sevimli adam hiç böyle değil mesela). Eski kafalı bir mendebur olabilirim ama, böylesi esnaflık tuhaf. Çünkü neticede sofistike kitaplar satılıyor, bu işlem de  ritüel sarmalı ile bezeli olsa da, sanırım orası neticede  kitap satmak üzere tesis edilmiş bir işletme. Ve, esnaflığın, nezaketin kuralları üniversal. Neyse, sergiyi anlatayım.


Doğal olarak bir nesne ve durum gereği olarak “yazlık” ile çağrıştırdıklarını anlayabilmek / anlatabilmek toplumsal tarih derinliklerine yapılan bir seyyahat ile mümkün.  Mümkünat ise okunmaya değer ilginçlikteki on dokuzuncu yüzyıla ait belgeleri ile başlayıp, Bay Refik Halit Karay’ın Akşam ve Tan gazetelerindeki fıkraları, fikir beyanatları ile sürüyor (Yazlığa gidenlerin göçden önce kışlık komşularına ve ahbaplarına “bekleriz, muhakkak geliniz, gelmezseniz güceniriz” kabilinden sözlerine ciddi bir kıymet vermemelidir…)  İlk kez burada gördüğüm;  bazı belgelerin, bu fıkraların duvardan koparılıp alınabilmesi de cabası.  Evet, üşenmeyip bloknot gibi bastırıp duvara yapıştırmışlar. Hoşuna mı gitti, “cart” kopar duvardan al cebine koy, vapurda metrobüste oku, vaktin ziyan olmaz, üstelik havan olur. Daha ne yapsın adamlar? Ama hizmet burada bitmiyor. Eğer benim gibi eşşeklik edip, zamanında  hazır gezilebiliyorken gidip görmemişsen  Seyfi Arkan’ın muhteşem Florya Deniz Köşkü’nün içine ait güzel fotoğrafları yassı televizyonlar vasıtası ile görmek olası.  O sevimsiz nesnelerin işe yarar bir amaç için kullanıldığını gördüm ya, ne diyeyim? 

Böyle sergilerin bir iç gıcıklayıcı tarafı da bu; hiç bir şey durağan değil,  hareket ve sesli, “otuz iki kısım tekmili birden”. Yazlıkçıları konu eden bir diziyi,  yıllar önce çekilmiş, kim bilir nerede yitirilip unutulmuş yazlık hatırası filmleri,  yıllar önce projelendirdikleri kocaman  tatil sitesini anlatan usturuplu beyefendilerin işi nasıl yaptıklarını tatlı tatlı hikaye edişlerini izlemek olası. 
Bunu Çeken de İnsan | Mavi Bayrak |
Ekin Özbiçer | SALT Ekim 2014
Fakaat, iki adet yassı televizyonda gösterilen  ve  hafif karanlık bir bölümde insanın kıçından kaçan küp kesilmiş süngerlere oturmaya çalışıp, kafayı gözü yarmaya değer başka bir şey var ki orası işte fena… “Mavi Bayrak” adlı bölüm bu. Ekin Özbiçer’in “Bu serideki fotoğraflar 2013 ve 2014’ün Temmuz aylarında çekildi Çekimler İzmir’de eşimin çocukluğunda yazlarını geçirdiği(,) zamanla ilk sahiplerinin Bodrum ya da Çeşme gibi tatil beldelerin tercih etmesiyle demografisi değişen Menderes ve Seferihisar belediyelerine bağlı Ahmetbeyli, Gümüldür,  Özdere ve Ürkmez kumsallarındaki yazlıklar, sahil kampları, gece pazarları ve piyanist şantörlerin çıktığı içkisiz gazinolarda yapıldı”  dediği inanılmaz fotoğraflar. Çok uzun zamandır bu kadar içten, etkileyici ve  mükemmel  şeyler gördüğümü hatırlamıyorum. Philip Jones Griffiths’in Kuzey İrlanda fotoğrafları gibi,“sıradan an”ın erbabı elinde aslında hiç de sıradan olmadığını tekrar fark ettirip, “Ulan, işte  bunu çeken de insan” dedirtiyor. Keşke albüm olarak bassalar. İkinci gezişimde akıllanıp, ayakta durarak daha büyük bir keyifle izledim onları.
Usta'nın Şezlongu, Yalnız ve Mesafeli | SALT Ekim 2014
Parlak bir grup  zeka sahibinin ciddi çalışmasının ürünü olduğu belli ilginç anlatıların önünden geçip, sergideki “arzu nesnesi” nin önüne geliyorum ( O parlak zeka bazen “Yerel olanın dikkatle incelenmesi ve yeni dokuda yorumlanmasının, 1970’lerden itibaren kendini göstermeye başlayan bu “fiziksel felakete” karşılık bir panzehir olabileceği ifade buldu" türünden cümlelerde az tökezliyorsa da, yine de zihin açıcı). Bu nesne Sedad Hakkı Eldem’in Büyükada’daki Derviş Manizade köşkü için tasarladığı bir şezlong. Ellilerin sonunda  yapılmış görkemli ve şık  yapının önünden - daha doğrusu arkasından - geçerek, şimdi hangisi olduğunu hatırlamadığım bir plaja giderdik çocukluğumda. Duvarın arkasından yarım yamalak görünenin  üst katımızdaki  “Madam Ayda” larla birlikte yazları geçirdiğimiz o  köhne ahşap yapıya benzemediğini sezerdim. Meğer denize bakan geniş bahçede de neler varmış. Adalar Müzesinden ödünç alınmış (nelerle uğraşıyorlar). Dikkat çekici  bir tasarım olmamakla birlikte,  Beyoğlunun  ortasında onu görmek ilginç ve şaşırtıcı. Çünkü muhtemelen bilinçli bir tercih ile  yazlık  ve çevresini oluşturan, günlük yaşama dair nesneler yok. Mesela gözlerim hep bir şambrel ya da yetmişlerde  yazlıklarda giyilen, yazlık coğrafyasının bakkallarında bile bulunan  şu “tokyo”lardan aradı durdu. O terlikler kalınca ve kat kat lastik türevi bir maddeden yapılır, her kat da ayrı bir renk olurdu. kısa sayılacak süre sonunda zemine sürtünme  ve giyenin toplam deplasmanı  ile ilintili olarak incelir, aşınır, sonunda serçe parmak kalınlığında biçimsiz bir şey olur çıkardı. 
Daha N'apsınlar ? | SALT Ekim 2014
Tokyo yok ama, “yahu bu da olur mu” denecek, Ahsen Yapanar’in “Yüzer Ev’”inin bir bölümünün 1/1 kesit maketi gibi  bir figür var. 

Florya Plajında Olgun Bey (Fedoralı ) | SALT Ekim 2014
Tüm bunların üstüne Paul Bonatz’ı (Şevki Balmumcu’nun  Ankara’daki güzelim  Sergi Evini maymun edip, “Opera” yapan zat olduğunu öğrendiğimden beri aramız pek iyi değildir) Florya plajında mayolu ve elinde fedorası ile görmek gönül yağlarımı eritti.   Hem giyinik hem de mayo ile  - ikisinde de şapkasının aynı açıda tutuyor! - hoş bir cambazlıkla bir arada sergilenen  iki fotoğraf da SALT Araştırma’da bulunan Harika-Kemali Söylemezoğlu Arşivinden-miş. Sadece bunu görmek için bile kalkar giderdim doğrusu.

Alçak gönüllü ve nazik kişi, SALT Araştırma ve Programlar Direktörü  bay Vasıf Kortun kısa süre önce kendisi ile yapılan söyleşide SALT’ın  keyif endüstrisine karşı sanatı ayakta tutmaya çalıştığını söylüyor ya, inanmayın ona;  ben onu kadar nazik ve seviyeli  değilim. Bu sergi  o endüstriye  “Kol gibi” girip “kapak” olmuş işte. Gidip görmekte yarar var,  iyi geliyor.








Hadi selametle,  
BvP ,

Fotoğraflar; MKD'li fotoğraf Miki, Diğerleri BvP
 

Mayıs 05, 2011

Misket Veyahut Üçü Bir Arada


"Dünya Unutmaz" Ama, Ankara'lı Unutacaktır
Muhtemelen !
İki buçuk metre boyunda, sivri kulakların hemen altından çapkınca salınan yemenileri, elde mızrak ve paçaları “Cüneyt Arkın/ Kara Murat/ Dünyayı Kurtaran Adam/ Allah’ım Sen Bize Sabırlar İhsan Eyle” tarzı içeri sokulu pantolonları ile bir grup kedi çoğu yol kavşağını, orayı burayı tutmuş, vakur ve gururlu süzüyorlardı başkenti. Sordum soruşturdum, Dünya Çocuk Oyunlarının Maskotu, Turnuvaların neş’esi imişler.
Biliyorum, inanması zor. Şimdi; gözlüklü, lacivert takım elbiseli, bıyıklı, pırıl pırıl, gıcır gıcır  bir beyfendi çıkıp bana dese ki: “hey akılsız avanak!, Ankara Kedisi, Seymen kıyafeti ve misket oyununun bir bileşkesi; üçü bir arada, üçün biri onlar. Her yerde olucak, sektör olucak, bunu bütün Dünya unutmaz, sevicek ve sevdiiçin de sorun hallolucak... N’oldu? Maymuna döndün? Duuuur, elektro bağlama eşliğinde oynayalım, televizyon stüdyosu düğün salonuna dönsün de, gör ebenin şeyini büsbütün” dese? Eli yüzü düzgün bir cevap verebilir miyim? Hah işte bu yüzden, uydurmadığımı ispat için, siz muhterem okurlarımla –af buyurun- taşak geçtiğimi zannetmeyesiniz için görsel malzeme ile belgeleme ihtiyacını derinen hissettim. Yemin ederim var böyle bir şey. Yüzde yüz yerli, yüzde yüz pleksiglas, yüzde yüz poltergeist.



En Kalbi Hislerimle, Özgen efendi'ye yutüb şeyi için teşekkür ederim.
BvP

Fotograf: BvP

Mayıs 04, 2011

"FUL ARTI FUL"


ANKARA | OSTİM | MAYIS 2011
BvP

Nisan 17, 2011

Süreyya Paşa'nın Bakireler Tapınağı ve Patates Baskı


Ey Türk Genci,
Dizlerinin üstünde "ölmei" tercih edeceğine Türkçe'yi Öğren!
Bu yazı “Nerde o Eski Güzel İstanbul” kokulu değil. Onu daha iyi yapanlar nasıl olsa gırla. Toplumsal cehaletin yarattığı yarım yamalak ikonlar ve giderek birer patates baskısına dönüşümlerinin iç burkuculuğu hakkında. Benim gibi bir akılsız bile bunların farkına kolayca varabiliyorsa durum oldukça kötü olmalı. Esasen, yetişkin bir Türk olarak kaba saba şematizmin, okul öncesi indirgemeciliğin beni şaşırtmaması gerek. Öyle ya, ülkemin kasaba ve kentleri bu davranışın örneği “eser”lerle dolu. Kangal sucuk, cağ kebabı [1] veya köpüklü ayran heykeli gezegenin başka bölgelerinde rastlanır şeyler mi?Epey zamandır işyerimizin bir köşesini işgal eden Maltepe Belediyesi müstesna hizmeti, “geri dönüşüm kutusu” üzerindeki acemice logo dikkatimi çekiyor; sıvı olduğu kesin maviliğin üzerinde uçan kanatlılar ve yan yana batan biri çok büyük diğer ikisi “eh idare eder” üç adet güneş beni işlerin günlük şeyinden sıyırıp alıyordu. Üç güneşli bir gezegen sistemiydi tasvir edilen, anlamıştım tabii. Ortadaki yapı da, şüphesiz Flash Gordon’un soyunma kabiniydi. Sonra bir gün e-beş’de giderken o kabinin apartman yüksekliğinde ve cam olanını gördüm! Uzak galaksiden yeni gelmiş, basamaklı bir tepenin üzerine konmuştu. Hemen Miki’yi arayıp, dünya dışı yaşamın kanıtlarına e-beş kıyısında rastladığımı deklare ettim. Yapan bir homo sapiens olamazdı elbette. En azından normal bir homo sapiens! Bu cahil ve vizyonsuz kadın anlamadı işte yine beni… O zaman kendim araştırayım, en kalbi hislerle aydınlanayım dedim.
Maltepe Belediyesinin kendine logo olarak seçtiği nesne hakkında kısa bir araştırma [2], Türk indirgemeciliğine alışabilmek, sindirebilmek için daha çoook fırın ekmek yemem gerektiğini ortaya çıkardı. Halbuki, İtalyanların her lafa “mamma mia” diyerek başladığını, İskoçların cimri olduğunu, en cömert, cessur ve misafirperver olanın biz muazzam ve muhteşem Türkler olduğu, üstelik Avrupalı kadınların Türk zekeri (yarağı) yeme maksatlı her yaz ülkemize koştuğunu biliyordum.
Şef Vesta Rahibesi
Formun kökleri Süreyya İlmen Paşa’nın bin dokuz yüz otuzlarda batıdaki örneklerinden esinlenerek; kendi adını taşıyan plajın biraz açığına diktirttiği, betonarme “Bakireler Mabedi”ne dayanıyor.

Sanırım o devirlerde namlı orospu değil, bakire olmak öneme haiz olduğundan anıtı dikilmiş. Kırkların sonlarına kadar ne bu plaj ne de “mabed” bitirilemiyor. Bilgi olarak “bir takım nedenler” söyleniyor. Ayrıntılı bir bilgiye ulaşamadım. Ama esas ayrıntıya dikkatinizi çekeyim: Türk milleti genel olarak anasının fercinden (amından) şakır şakır Fransızca konuşur doğduğu için, internetteki her zamanki, Türkçe birbiri ardına kopyala-yapıştır saçmalıklarda “Temple de Vierges anıtı” olarak ek bilgi geçiliyor. Esasen şu bakire rahibeler masalı kökleri epey eskilerde bir motif. Vesta Rahibeleri yani kimseye vermeyen; kendilerini devletin, milletin bekasına adamış evde kalmış Romalı kız kuruları cemiyeti, Antik Yunan’a dayanıyor. Vesta Rahibelerinin bizim bürodaki kullanılmış kağıtların toplandığı kutunun üstüne nasıl çıkıp oturduğu sorunuza yare olur mu bilmiyorum ama, merak ediyorsanız, “parthenos” diye aratın internette.

Roma'da Vesta Tapınağı,

Neyse, konumuz o değil. Konumuz; Süreyya Bey’in sonunda bitirebildiği ve hizmete açılan, plaj. “Lüks ve konforlu plaj kabineleri”, “fevkalade caz”, “hususi motor servisleri” [3] ile kıyıdan az uzakta, içinde bir de heykel olduğu rivayet olunan “tapınak”.

 Kısa süre önceki ziyaretimizde kubbenin merkezindeki bezeme ve düzenekten gece de ışıklandırılmış olabileceğini düşündüğüm Bu yapıcığı artık ayaklarınızı ıslatmadan ziyaret olası… Çünkü kıyıdan epey geride, kubbeyi taşıyan sütunların   önemli bir bölümü yapay taş zeminin altında kaldığı için, zarifçe oranları iyice bozulmuş olarak bir alışveriş merkezi otoparkında duruyor! (David Lynch filmleri geldi mi sizin de aklınıza?) Ama Maltepe Belediyesi, kimsenin hakkında bir bok bilmediği, kenara atılmış bu zavallı betonarme rotundayı o kadar benimsemiş ki, 21 trilyon harcayıp replikasını yaptırmış! Otopark köşelerinde göreceğim diye kıvranacağına… Al işte sana e-beş üzerinde sekiz katlısı.

Kubbenin Merkezi. Çengele Dikkat

“E-5'i Gülsuyu'ndan çıkın..Hemen göreceksiniz..Görmemek mümkün mü?..İşte aynen o Bakireler Anıtı mimarisi nerdeyse bire bir karşımda duruyor, ama bu defa devasa, 8 katlı bir bina var, sütunların arasında ve kubbenin altında, o bronz Venüs heykeli yerine..” [4]

İfade ve imla yanlışları ile aynen aldığım bu metinde işin anlamsızlığı muharrir’e bile fazla gelmiş olmalı. Alçak sesle de olsa “Harika merkezi gezdim. O plajdaki anıt da, Migros oto parkından, bu merkezin önüne taşınmaz mı acaba?.” [5] Diye sormadan edemiyor.
Yetmişlerde, ilkokul arkadaşlarımdan birinin Güzelyalı’ daki yazlık evine gidişlerde banliyö treni çok kısa bir süre Süreyya Plajı adlı istasyonda dururdu. “Emekçi Sınıf”ın çay bardağında rakı içip, piknik tüp üzerinde menemen yaptığı, kabinlerinde para karşılığı veya sevabına cinsi münasebette bulunduğu, artık iyice gözden düşmüş, kırık dökük bu plajın demiryolu tarafındaki duvarına işlenmiş, denizle ilgili aktiviteler içinde genç kadın ve erkek rölyeflerine hayran olurdum. Çok güzeldiler. Yıllar sonra Ayfer Tunç’un [6] kitabını okuduğumda, onlara hasta olanın tek ben olmadığımı anlayıp sevinmiştim. Şimdi neredeler bilen yok. Tahminen bulundukları yer, şurası…

Nasıl bir akıl orijinali halen ayakta ve fakat maskara edilmiş, yüzüne bile bakılmayan nesneden kendine muazzam paralar ödeyerek simge üretir? Üstelik simgeyi yaratan kişinin tuhaf mezarı çaresiz, unutulmuş ve acıklı bir durumda iken. [7]

Bizim geri dönüşüm çöp kutusunun üzerindeki amblemin köklerinin; Süreyya Paşa’nın alışveriş merkezi otoparkı konuşlu “Temple de Vierges Anıtı” mı, yoksa E-beş Gülsuyu üzeri “T.C. Maltepe Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylam Kültür Merkezi” mi olduğu konusunda halen şüphelerim var (amblemin üzerindeki kütlenin kapısına bakarak, aklıma arketipin değil de, 21 trilyonluk replikanın seçilmiş olduğu geliyor).

Sembol üretme/üretebilme becerisinin dayandırılması gereken birikim zenginliği ve yöntem üzerine bir tartışma –her zaman olduğu gibi- benim aklımın, birikimimin boyutlarını aşan işlerden. Fakat yazının başında da söylediğim gibi, bu işlerin patates baskısına indirgenişini görmek içimi burkuyor.


Plaj ve "Mabed". 1950'ler


En kalbi hislerimle,
BvP

Edited By Miki

Fotoğraflar BvP,
Roma’da Vesta Tapınağı rekonstrüksiyonu  internet.
Plajdaki “mabed”in orijinal fotoğrafı : BvP arşiv.


[1] Akıl fikir sahibi mümtaz insanlardan birinin ne ibret verici sitesidir şu, spektakulersehirheykelleri.tumblr.com

[2] Gülten, Ediz. Süreyya Plajı’ndan Günümüze: SÜREYYAPAŞA http://www.stargazete.com/istanbul/yazar/ediz-gulten/sureyya-plaji-ndan-gunumuze-sureyyapasa-333884.htm
“Bugün karada ve otoparkın ortasında olan Bakireler Tapınağı’ysa plajın simgesiymiş. Kıyıdan 50 metre kadar uzaklıkta, denizin ortasındaki kayalar üzerine yapılan heykelin yapımında Eski Yunan mitolojisinde evlenmek isteyen genç kızların Bakireler Tapınağı’nı ziyaret ettikleri efsanesinden esinlenilmiş. Altı direk üzerine oturtulmuş yuvarlak bir kubbeden oluşan eserin ortasında bulunan heykelin akıbetiyse belirsiz” (vurgular yazı sahibine ait)
Esasen tüm hikaye üç aşağı beş yukarı bundan ibaret. Fajita (okunuşu fahita) olayını da ihmal etmemek lazım tabii. Büyük olasılıkla internette dolaşan; konu ile ilgili yazıların ana kaynağı nispeten ipe sapa gelir metin için : http://sureyyaplaji.maltepetml.k12.tr/anasayfa.html Süreyya Paşa’nın yaşam öyküsünde nedense hep ıskalanan yönlerden biri, o’nun 1930 yazındaki Serbest Fırka macerasının aktörlerinden biri olduğu.

[3] Gülten, Ediz, a.g.y.

[4] Uluç, Hıncal, “Bravo Maltepe Belediyesi’ne” http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2010/04/06/bravo_maltepe_belediyesine

[5] Uluç, Hıncal, a.g.y.

[6] Tunç, Ayfer. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek. 70’li Yıllarda Hayatımız. YKY. 2001

[7] http://www.maltepeekspres.com/haber.php?haber_id=1987

Nisan 09, 2011

Balen

“İşbu ova ve dağda avlanmaktan çok usandık,
gemiye bineydik ve deniz avına çıkaydık ki
 denizde acaibler çoktur.”*
Balina alt çene kemiklerinden yapılmış bu güzel aydınlatma elemanı Bremen kentinin halen kullanılan eski belediye binasından. Balina avcılığı ve endüstrisi yüzyıllar boyu kentin temel uğraşı olmuş.

11. Yüzyıldan beri yaygın olarak avlanan balinaların yağı mutfaklar ve özellikle zengin sınıfın pek rağbet ettiği mum için önemli bir madde. Ancak, 1700’lerin sonundan itibaren yenilenen ve gelişen kentlerde sokak lambalarının yaygınlaşması ile balina yağına talep inanılmaz şekilde büyür. Çünkü bu lambalarda yakıt olarak, is vermeyen ve son derece parlak şekilde yanan ispermeçet balinası (Physeter macrocephalus) yağı kullanılmaktadır!

Durun… Daha kötüsü de var! Hem yağı için hem de vücudundaki başka bir özellik yüzünden talihsizlikler yaşayan bir başkası da, balin balinası (Balaena mysticetus) denen tür. Bu hayvanların sudaki organizmaları süzerek beslenmesine yarayan, üst çenede tabakalar halinde oluşmuş, uçları fırçamsı devasa taraklara genel olarak “balina kemiği” ya da “balen” deniyor. 18. - 19. Yüzyıllarda kendisine, korse desteği, yaka bilmemnesi, ayakkabı çekeceği olarak epey yaygın kullanım alanları bulmuş. Kuzey Atlantik’te bu canlıları hepten tüketmiş insan evladı. Şimdi anladınız mı, plastik destekli olanlara neden “balenli sütyen” dendiğini? Ya da, dilimizdeki “balina” kelimesinin kökenini ?



*Kısas-ı Enbiya, Orhan Duru Sunumu. Ada Yay. Nisan 1978.
BvP

 



 
Edited By Miki
Sütyen fotoğrafı internet. Diğerleri BvP.