Emsallerine faiktir

Soğuk Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soğuk Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 13, 2014

Regulus

Regulus USS Growler'in Üzerinde |
Intepid Müzesi, New York | 2000
Bu fotoğrafı Miki benim için 2000’de çekmiş. New York Limanında  emekli uçak gemisi Intrepid ve üzerinde bir sürü ölümcül alet edevatla birlikte oluşturulan müzenin bir parçası, denizaltı USS Growler’ üzerindeki  Regulus  seyir füzesi [1] .  Mezkur denizaltıyı limanın sığ ve çamurlu sularında sergileyebilmek için makus talihini yenmek çok kolay olmamış.  Amerikan Deniz Kuvvetlerinin hedef envanterinden kurtarmak için devlet kademelerinde  “ahbap-çavuş” ilişkilerinden epey yararlanmak, bolca nüfuz kullanmak,  o dönem Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında süren stratejik silahların kısıtlanması görüşmelerinde cihaza ayrı bir statü sağlaması için epey yırtınmak  ve restorasyonu için çok miktarda dolar dökmek gerekmiş. Bugün elde  tutulan plastik bir kaptan çubuk vasıtasıyla buzlu sıvılar içerek kıçta şort, ayakta terlikle  aval aval bakılabilme imkanı mümkün  silah sistemi İkinci Dünya Savaşı sonrası ortalığı kasıp kavuran o Soğuk Savaş karnavalının en ilginç sihirbazlıklarından biri; Denizaltıdan atılan bir güdümlü füze...

Aslında su altında hareket ve saklanabilme yeteneğine sahip hareketli bir platformdan  ne olup bittiğinden/biteceğinden haberi olmayan insanların kafasına ölümcül nesneler atma fikri çok yeni bir hainlik değil. Benzer çoğu şeyde olduğu gibi bunun da Almanlar tarafından “yapılmışı var”. Fikir oldukça ilkel bir şekilde,  taaa 1942’de  Alman Denizaltısı U-551 üzerinde tahta bir kasa içinden ateşlenen 6 adet güdümsüz füze ile  ilk defa fiiliyata geçmiş. Yüzeyden yapılan atışlar, sonunda 12 metre derinlikten başarı ile atılan füze ile taçlanıyor. Denemeleri tezgahlayan “Alim” Peenemünde’de ufak roketlerin [2] kontrol sistemleri ile uğraşan Dr. Ernst Steinhoff [3] Kardeşi de tesadüfen,  denemelerin yapıldığı denizaltının komutanı kaptan Friedrich Steinhoff [3a] . Fakat ne yazık ki - belki de şükürler olsun ki – bu akıl o aralar işleri başından aşkın Alman Denizaltıcılar Padişahı Dönitz ve kurmaylarının ilgisini çekmemiş. Bununla birlikte şu lanet İkinci Dünya Savaşı hengamesi bitip, Japon ulusunun kafasına iki kere de  atom bombası atıldıktan sonra  fikrin parlaklığı kafalara dank ediyor. Ben de merak ederim hep,  neden  diğer cephede; Avrupa’da kullanılmamış diye… İngilizler gece,  Amerikalılar gündüz vakti Alman kentlerini harıl harıl bombalar, Haziran 1944’deki müttefik çıkarmasından öncesi ve sonrası haftalarca Fransa’daki tüm endüstriyel altyapıyı, demiryolu ağını, hareket eden, duran binlerce lokomotifi  tarumar etmek için on binlerce müttefik havacısı ölür de, “ulan şurdan bi tane de Berlin’e sallasak, var ya” demek kimsenin aklına gelmez. Annem boşuna demezdi, “İt iti yer, kemiğini atmaz” diye.

Savaş bitip Amerikalıların eline bol miktarda Alman teknolojisi, fikri, teknisyeni, alimi, malzemesi boku püsürü geçince güdümlü ve balistik roketlerle oynama işi de gündeme gelir. Kara Kuvvetleri öncülüğü yapmaktaysa da, donanma  “bizim başımız kel mi?” demek suretiyle işe bulaşmaktan geri durmaz. İlk defa Şubat 1947’de Almanların V-1’inden düpedüz arak  “Loon” [4]  füzesi, bu iş için uygun hale getirilmiş bir ikinci Dünya Savaşı denizaltısından, USS “Cusk”tan başarıyla atılır.  Menzili yaklaşık 50 deniz milidir (1 deniz mili = 1.852 metre, yani yaklaşık 90 kilometre) Hatta,  röle istasyonu olarak kullanılacak ikinci bir denizaltı  ile kontrol edilebilir menzili 135 mile çıkarmak mümkündür de, istenilen yeri vurmak… Bak  işte o  pek mümkün değildir. Dört buçuk kilometre çaplı bir dairenin herhangi bir yerine düşebilir bizim “güdümlü” füze.  Tabii atıştan önce ayarlanmış bir uçuş yolu kullanan ve  havadayken kontrol edilemeyen V-1’lere kıyasla uçuş sırasında yapılabilecek her türlü kontrol ve yönlendirmenin yabana atılır bir gelişme olmadığını da söyleyeyim.



USS Carbonero ve Arka Güvertesinde Ateşe Hazır Loon 
İşin içine bir de  nükleer başlık filan sokmak – şöyle ele gelir, iş görür bir atom bombası o yıllarda  yaklaşık 5 ton çeker!-  şimdilik  pek kimsenin derdi olmayıp, daha çok fırın ekmek yenmesi gerektiği bilinmektedir. Bununla birlikte, aynı yıl Kara Kuvvetleri Loon’a kıyasla epey gelişkin bir sistem sunan “Matador” güdümlü füzesini Martin Şirketine sipariş ederek denizcileri ters köşeye yatırır! Zaten donanma geri bir takım teknolojilerle suyun içinde “dekmancılık” oynarken, ordu çöllerde kurduğu mahrem tesislerde “vatanın en çok seven işini en iyi yapandır” diyen yeni Amerikalı eski nazi bir sürü çok hevesli  roket alimiyle cart, curt V-2 filan uçurmaktadır. Üstelik,  dönemin jet uçaklarında kullanılan, güvenilir General Electric J33 motoru ve başarı vaat eden kontrol sistemleri ile Martin şirketinin  Matador’u hiç osuruktan değildir. Matador ve ondan geliştirilen “Mace” yüzeyden yüzeye ilk başarılı güdümlü füzeler olarak Kara Ordusunun envanterinde Regulus tedavülden kalktıktan çook sonraya,  1969’a kadar kalırlar.
Donanma da boş durmaz,  Grumman  Şirketi ile 1946’dan beri  üzerinde  çalıştığı,  benzer ama daha hırslı bir proje olan “Rigel”in yanında  hemen hemen aynı boyutlarda, aynı performansta, aynı motoru kullanan “Regulus”un tasarım ve üretimini Chance-Vought şirketine verir.  Ellili yılların bilim kurgu öykülerinden çıkmışa benzeyen  Rigel’den bir halt olmayacağı belli olunca 1953’de taburcu olup tarihin karanlıklarına gömülür.



Rigel Tasarımları 
Bu arada yeri gelmişken deniz kuvvetlerinin füzelerine neden “çavuşun tokadı”,  “uçan tokmak”, “zargananın laneti” gibi isimler değil de böyle fiyakalı isimler verdiğinden bahseyim:

Havadan  havaya atılanlara  [AAM] sürüngen ve uçan hayvanlar;  “Sparrow”, “Lark” “Oriole”

Denizden havaya atılanlara [SAM] mitolojik karakterler; “Gorgon”, “ “Gargoyle”

Gemilerden su üstü hedeflerine veya karaya atılanlara [SSM] Astronomik isimler almak nasip olmuş. “Polaris”, “Rigel”, “Regulus” , “Perseus” gibi… (Hışankan;1958)

Bizim Regulus’ta, Aslan takımyıldızının en parlak üyesi, başka bir deyişle aslanın kalbi… Nisan 1958 tarihli Donanma Dergisinde “A.B. Devletleri Deniz Kuvvetlerinde Kullanılan Güdümlü Mermiler” adlı  oldukça geniş  ve doğru bilgiler sunan  makalenin yazarı Albay Hışankan “Regulus’da bir yıldız olmasına rağmen  Kurunu Vusta  devrinde, fısıltısı ile öldürücü bir kabiliyete sahip bulunan yılan ismi için de kullanılırdı” şeklinde bir tespitte bulunuyorsa da bu pek doğru değil. Regulus adlı bir yılan filan ne Mitolojide,  ne de “Kurunu Vusta” dediği Ortaçağ’da var.
 
Birbirinin bu kadar benzeri iki sistem için para harcamak özellikle silah konusunda karar ve harcamaları her zaman; belki de  çoğunlukla, çok zekice olmayan Amerikan Senatosunun bile dikkatini çeker ki – üstelik çoğu gözlemciye göre Matador bir yıl kadar daha önde bir projedir –  savunma bakanlığı hava kuvvetlerine kalkıştıkları işin kesin iş göreceğinden emin olmalarını, donanmaya da  Matador’un gemilerde kullanılıp kullanılamayacağının araştırılmasını emreder. Gel gör ki, denizciler “küçük olsun, benim olsun” tavrında  ısrarcı olup, bin bir türlü açıklama ile işi yokuşa sürmektedirler: Daha basit bir yönlendirme sistemi kullanan Regulus’un iki yansıtıcıya ihtiyacı varken, Matador için yansıtma istasyonu olarak üç denizaltı lazımdır.  Bu sistem 1952’de yerini tek noktadan yönlendirme sistemi “TROUNCE”e bırakır  (neyin kısaltması olduğunu sormayın, bilmiyorum). Üstelik, Regulus’un rampaya iki adet itiş roketi (booster)  ile oturtulabilmesine karşılık, Matador’un itici roketi bir tanedir vs vs. Hem Chance-Vought akıllı davranıp cihazın tekrar kullanılabilir bir versiyonunu tasarlamıştır.  Bu da üretimi Matador’dan çok daha pahalıya mal olan füzenin tekrar tekrar kullanılabilmesi, dolayısıyla maliyetin düşmesi demektir.  Üretilen 514 Regulus’un her birinin destek bilmemneleri, yedek parça, eğitim türü yan masraflarla  birlikte Amerikan vergi mükellefine 307,302.00 dolara patladığı düşünülürse,  tabii fena değil. Cihazın hizmetteki ilk yedi yılında bir füze ortalama üç buçuk kez kullanılmıştır.
 
Herhalde Amerikan Senatosu da "ordu bizim göz bebeğimizdir” demiş olacak ki, donanmanın bu havalı projesine 1950’de onay ve para verilir. Zaten o yıllarda Amerikan Devletinin elinde harcamakla tükenmeyecek kadar para, en saçma işlere memur edilse bile tükenmeyecek kadar zeki ve elinden iş gelir insan evladı vardır. 
 


Regulus USS Growler'in Üzerinde | Intepid Müzesi, New York | 2009
Katlanabilir kanatları ve kuyruğu ile pilotsuz bir uçağı andıran bizim Regulus’un yedi tondan biraz az  olan toplam ağırlığının  yaklaşık bir tonunu yakıt oluşturuyor ve gerçek anlamda  “güdülebilen” bir şey. Jet motoru ile ses hızının biraz altında (Mach 0.91, Loon’un Mach 0.6’sı ile kıyaslanınca daha da etkileyici) uçabiliyor. Kalkış sırasında yeterli hıza ulaşabilmesi için iki adet yardımcı roket gerekli (Jet motorlarındaki türbinin havayı sıkıştırabilecek süratte dönebilmesi, dolayısıyla uçurduğu nesneyi havada tutabilecek güçte  itki oluşturabilmek havanın belli bir basınçta emilebilmesi  ile mümkün.  Uçaklarda kalkıştan önce bu iş için yüksek güçte hava basan kompresörler kullanılıyor-du. 1950 ve  60’larda büyük ağırlıklarla kalkış yapabilmek, kısa pistlerden havalanabilmek için de, bu türden yardımcı itki kuvvetlerine  ihtiyaç duyuluyor.  Bunlara genel olarak RATO –“rocket assist take off veya JATO –“jet assist take-off” üniteleri deniyor). Döneme ait Regulus ateşlemesi fotoğraflarında görülen,  o ortalığı birbirine katan duman huzmesi de bu  cihazlardan kaynaklı.   Maalesef  sergilenen füzenin üzerinde bu sistem mevcut değil. Eğer Intrepid müzesinin sitesi yalan söylemiyorsa,  2013 Eylülünde restore edilecek olan füzeye daha gerçek görünsün diye  -replika da olsa bu şeylerden takılacağını beyan ediyor).



USS Grayback Hawai Açıklarında Regulus Atıyor, 1959
Kontrol ve Güdüm  İçin Füzeyi İzleyen  Uçağa Dikkat.
Denizaltılardan önce su üstü gemilerinden atış testleri tamamlanarak  1953’de Ağır Kruvazör USS Los Angeles' e  40-50 Kilotonluk bir atom bombası  taşıyabilecek şekilde düzenlenerek yükleniyor. Bu cihazla birlikte Amerika ilk nükleer kapasiteli gemisine kavuşuyor.  Nükleer füze taşıyan koskoca bir kruvazör ne kadar görkemli ve caydırıcı görünse de,  Ivan’n öyle karasularına yaklaştırabileceği bir nesne değil. Halbuki fikir güzel; çaktırmadan adamların kafasına nükleer bomba atabilecek kadar yaklaşılabilse ne güzel olur değil mi? Birkaç yıl sonra bu iş için epey etkin bir yöntem bulunmuş tabii… Mesela, National Geographic adlı mazbut derginin Eylül 1959 tarihli sayısında “Amerikan Deniz Kuvvetlerinin İyi niyet Elçileri” başlıklı, Kuzey Pasifik’teki marifetleri ballandıra ballandıra anlatan makaledeki, “Bizim Donanmanın Elinin Kolunun Ulaştığı Yerler” haritasında Japonya’nın iyice kuzeyinde, Sovyet toprağı ve stratejik önemi yüksek (en azından makalenin yazıldığı yıllarda)  Kuril  Adalarının hemen dibine minicik bir denizaltı çizilmiş ! Bilin bakalım denizaltının içinde ne olabilir ? [5]
 


Regulus USS Growler'in Üzerinde | Intepid Müzesi, New York | 2009
Pruvada İki Adet Hangar ve Kapakları.

Füze hangarlardan kanat ve kuyruğu katlanmış olarak çıkıyor, Kanatlar basınçlı hava ile, kuyruk dümeni ise elle açılıyordu.
Growler ve Grayback'ın daha ufak boyuttaki hangarlarına uydurabilmek için kanatlar gövdeye daha yakın bir akstan katlanacak şekilde yeniden düzenlendi. Katlanma aksı ve üzerindeki iki adet menteşe görülebiliyor.



Regulus USS Growler'in Üzerinde | Intepid Müzesi, New York | 2009
Atış Rampası iki hangara da ulaşabilecek şekilde zemindeki ray düzeneği üzerinde kayabiliyordu. 

Yatay pozisyon kontrolü sağlayan yönlendirme çubuğuna ve dikey hareket için güç sağlayan hidrostatik motora dikkat.
O yıllarda bu tür silahlar  için henüz özel bir tekne tasarlanmadığından, II. Dünya Savaşı gazisi iki adet Gato sınıfı denizaltı  (USS  Tunny ve USS  Barbero) ön güvertelerine  eklenen  üç metre çapında  silindirik   (pleksiglas su depolarını andıran)  primitif hangarlarla donanmanın ilk Güdümlü Füze denizaltıları oluyorlar. Denizaltının içinden bu bölüme  ulaşarak  yüzeye çıkmadan ateşleme hazırlıkları yapmak mümkün. Yüzeyde ise  ateşleme  rampasına oturtmak, kanatçıkları açmak  ve diğer son hazırlıklar için yaklaşık 10 dakika gerekiyor.  1956’ya kadar biri Pasifik, diğeri Atlas  Okyanusunda kullanılıyor.  1957’de ise, Regulus taşımak üzere özel olarak tasarlanmış iki denizaltı,  USS Grayback  (SSG-574) ve USS Growler (SSG-577) kızağa konup, 1958’de hizmete sokuluyor.   Pruvalarındaki iki adet hangarda birer füze taşıyan, oldukça büyük (3.600 ton)  dizel-elektirikli   tekneler  bunlar. Fakat su altından fırlatılabilen balistik Polaris füzeleri ve bunlardan çok miktarda taşıyabilen gelişmiş nükleer denizaltıların kısa süre sonra, 1960 başında  hizmete girişi bizim denizaltıları maalesef kısa sürede demode teknolojik garabete dönüştürüyor. Regulus sistemi sökülen Grayback ve hangarı  amfibik harekatlarda kullanılacak hale getirilip 1969’dan 1980 ortalarına kadar kendine iş buluyor, ancak 1986’da hedef olarak batırılmaktan kurtulamıyor. 1964’de hizmetten çıkarılıp yedeğe alınan, 1980’de de donanma envanterinden düşen Growler’in ise daha talihli olduğunu biliyoruz…. O, üstündeki acayip silahı ile New York Limanında vakit geçiriyor.

 


USS Growler New York Limanına Çekiliyor | 1989|
BvP.

Fotograflar : Füzenin 2000 yılına ait fotoğrafı Miki, 2009 yılına ait Fotoğraflar BvP, 1959' tarihli ateşlemeye ait fotoğraf National Geographic Eylül 1959 sayısından tarama, Rigel ve USS Carbonero fotoğrafları internet. Growler'in New York Limanına çekilişine ait fotoğrafı ise Müzedeki tanıtım plaketi üzerinden çektim. 

Kaynaklar : 

Shorr, F., Garret, W.E., The National Geographic Magazine, September 1959 içinde; "Good-Will Ambassadors of the U.S. Navy Win Friends in the Near East". 

Polmar, N., Moore K.J., Cold War Submarines "The Design and Construction of U.S. and Soviet Submarines". Potomac Books, Inc. Washington D.C. 2004.

Neufeld, Michael, J., The Rocket and The Reich. "Peenemünde and the Coming of the Balistic Missile Area". Harvard University Press, Cambridge Mass. 1996.

(Mk. Albay) Hışankan M., Donanma Dergisi, Nisan 1958,  Cilt 70, Sayı 421 içinde;  “A.B. Devletleri Deniz Kuvvetlerinde Kullanılan Güdümlü Mermiler”.

…………………………
[1] “Regulus”  olarak tanımlanan ve yazının konusu  ilk üretilen “Regulus I”.  Daha sonra, yine Chance-Vought tarafından geliştirilen, taşıyıcı  nükleer denizaltısı bile yapılıp denize indirildikten (USS Halibut)  hemen sonra iptal edilen (bak burada çalışmış kafaları)  pek marifetli “Regulus  II”  ayrı bir füze.   
 
 [2] Peenemünde’de geliştirilen şeyler  sadece V-1 ve V-2 değil. 1943’de merkez 48 ayrı füze projesi üzerinde çalışıyordu! Daha sonra kaynakları bu şekilde çarçur etmenin budalalığı anlaşılmak suretiyle sayı 12’ye indirildi. Yerden havaya “Enzian” ve süpersonik “Wasserfall”,  yerden yere “Rheinbote”, Havadan havaya Ruhrstal X-4 (füzenin kanatçıklarındaki iki adet bobinden çıkan tel ile idare edilen  bu şeyin anti tank versiyou da planlanıyor, günümüzde bir kısım tanksavar füzeleri de aynı yöntemle kontrol ediliyor), Havadan gemilere  Henschel Hs 293 ve Fritz X. 1943’den itibaren müttefik gemilerine karşı kullanılan bu roketler bazı gemileri batırmayı bazılarına da  ciddi hasar vermeyi başarıyor.
 
[3] “Rocket and  the Reich”a  göre 1937’den beri Nasyonal Sosyalist Parti üyesi ve  otuzların sonunda planörle uzun mesafe uçuş rekorunu elinde bulunduran Herr Doktor Steinhoff savaştan sonra roket kontrol – güdüm sistemleri konusundaki  bilgi ve görgüsünü Amerikan Devleti ve Hava Kuvvetlerinin hizmetine sunup 1972’de emekliye ayrılır.  The Eagle Has Returned” adlı bir kitabı da var.
 
[3a] Eski bir ticaret gemisi kaptanı olan Steinhoff savaşın başında mayın tarama gemilerinde görev aldıktan sonra Denizaltı filosuna geçer.  U-551 ile çıktığı  iki seferin sonuncusunda üç gemi batırır. Mart 1944’de komutasına verilen  U-873 ile 16 Mayıs 1945’de Amerika,  Portsmouth’da müttefiklere teslim olur.  Mürettebatı ile birlikte esir kampına nakledilmeyi beklerken konulduğu Portsmouth hapishanesinde 19 Mayıs’ta intihar eder (ulan, Savaşta iki Alman Denizaltısına komuta etmiş, füze fırlatmış, Atlantiği geçip Amerikanın kuzey kıyılarına gelebilmiş adamı  adi suçlularla New Hampshire hapishanelerine koyarsan olacağı bu olur işte). Mürettebatın hapishanede diğer suçlular  ve gardiyanlardan gördüğü kötü muamele  biliniyor. Neyse, bir Amerikan denizaltısında atılan şeyi anlatıyoruz burada.

[4] Loon savaş sırasında hasarsız ele geçirilen Alman  V-1 roketlerinden “reverse engineering” marifeti ile kotarılmış ve bol miktarda üretilmiş bir silah. Japon’ların defterini dürebilmek için düşünülmüş ama ona gerek kalmadan savaş bittiği için  pek yararlanılmamış.
 
[5] Bu konuya dikkat çeken www.regulus-missile.com adlı sitede sözünü ettiğim haritanın orasına bir denizaltı yerleştirilmiş oluşu ana akım medyanın internet gazetelerindeki tıraşla epey dramatik bir şekilde anlatılmış. “Aman sakın NGS mahrem devlet sırlarını mı faş etmişti? Yoksa gözdağı mıydı?” Filan diye. Bunlar tamamen fantezi.  Amerikan orta sınıfının ve “dost müttefik” ülkelerin gönül yağlarının eritmeye yönelik bu tür propaganda makaleleri akla hayale gelebilecek her türden devlet kurumunun burnunu soktuğu, didik didik ettiği şeylerdi. 1959’da  Regulus’la donatılmış osuruktan denizaltı ile adamların burnunun dibinde dolaşıldığı hiç de büyük bir sır, acayip bir tehdit  filan değildi.  Kıtalararası Balistik Füzeler Atlas (Haydi tam olsun: 31 Ekim 1959’da)  ve Titan füzeleri  hizmete girmiş, Su altından atılabilen  “Polaris” füzesinin ilk başarılı fırlatılışına  şunun şurasında birkaç ay kalmıştı.
 
Buna rağmen yazar bir konuda haklı :, Mütevelli heyeti içinde Eski Bir Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı [George C. Marshall],   Bir Stratejik Hava Kuvvetleri Komutanı, [Curtis Le May] bir  NASA  Yöneticisi [Hugh Dreyden]  olan bir yayın organında zaten  kimin evini soruyoruz?  

Eylül 07, 2014

“Teknolojiyi Sizden Öğrenecek Değiliz!” veyahut Apollo Yakıt Pili



Şu pahalı  bir elektrik süpürgesinin içi gibi görünen nesne  yaklaşık yarım asır öncesine ait son derece sofistike bir teknoloji ürünü. “Teknoloji ürünü”   tanımımın, yarı – veya hepten -cahil çoluk çocuğun  aralarında dolaşarak  satmaya çalıştığı yassı televizyon veya “akıllı telefon” çer çöpüne indirgendiği  günümüzde  size pek bir şey ifade etmeyebilir ama, inanın gerçekten öyle.Apollo programı kapsamındaki uzay araçlarının ihtiyaç duyduğu elektrik enerjisini üreten bir yakıt pili. Houston Texas’daki Johnson Uzay Merkezinde sergilenen en ilginç en tuhaf parçalardan. Bugünün Amerikalısının çok uzak bir zaman dilimi ile ilgili  kazılarda ortaya çıkarılan arkeolojik nesnelermiş  gibi gördüğü bir şey.  Aynı refleksin büyük ölçekli benzerini  yine aynı yerdeki Satürn V roketi civarında da sezmek olası. Kendi yurttaşlarının bir kuşaktan az zaman diliminde kotardığı teknolojik başarıyı Mısırdaki piramitler hayreti ile izlemek her ulusa nasip olmaz bence. Yeryüzünün bu şimdiye dek üretilmiş en karmaşık, en nitelikli cihazlarından biri pek de bir şey anlaşılamadan ziyaret ediliyor.  Böyle bakıldığında Amerikan ulusu  yüzyıldan az  sürede kendi teknoarkeolojisini üretmenin  ve kavrayamamanın gururu ile  dolu olmalı.

Senden Elektrik Alıyorum
Uzay araçlarının ihtiyacı olan elektrik enerjisinin  üretiminde   Güneş’ten yararlanmak en akla yakın yöntem değil mi, fotovoltaik  yüzeyler filan? (anlamanızı kolaylaştıracaksa, “Güneş Panelleri” diyeyim.Ama n’olur şu panel işini  turistik kıyı sözlükçesindeki “Güneş Enerjisi” cinliği ile karıştırmayalım: siyah zemin üzerine  sıralı bakır borular içinden geçen suyun  güneşle direkt temas sonucu ısınıp, sıcak su üretmesinden biraz daha alingirli  bir iş bu).  Hatta,fikir genel olarak Güneş sisteminde seyahat eden otomatik uzay araçları, yetmişlerin “Skylab”ı, Şimdinin  Uluslararası Uzay İstasyonu, Rusların “Salyut”u ve  etrafta dolaşan  haberleşme uyduları düşünüldüğünde  doğrudur da.  Ama kazın ayağı öyle değil maalesef. Apollo Servis Modülü gibi büyükçe ve çeşitli cambazlıklar yapmak zorunda olan bir uzay aracının gerek duyduğu elektrik enerjisi için gerekli güneş panelleri (60’lardan konuşuyoruz, feysbuk filan yok, o derece eski çağlar yani) oldukça büyük ve hantal olurdu. Bu hantal yapıyı da  kıçtaki o kocaman  motor ateşlendiğinde oluşacak  ivmelenmeden başına bir şey gelmemesi için  ateşleme öncesi –hem, tam da  elektriğe en çok ihtiyaç duyulan  o süreçte – katlamak, bir yerlere sokmak bir gerekirdi! Pek olacak iş değil yani.


Bu sıkıntıyı aşmak için   kullanılabilir başka bir yol da,  ihtiyaç duyulacak elektriği bildiğimiz pillerle  yukarı çıkarmaktı. Bu yöntem Mercury ve iki kişilik Gemini uçuşları için kullanışlı ve uygulanabilir olmakla birlikte, Apollo programı gibi üç kişilik  mürettebatla yapılacak iki haftalık uçuşlar için gerek duyulacak pillerin ağırlık ve boyutları yüzünden hiç uygun değildi [2]. Bu yüzden Gemini programının sonlarına doğru üçüncü bir seçenek, “yakıt pili” olarak adlandırılan cihazlar uzun süreli  ve yüksek elektrik enerjisi gerektiren uçuşlarda  uygulandı. (Gemini’nin yakıt pili asidik protonların geçirgen bir yüzeyden   diğer bölüme iletilmesi sonucu elektrik üretiyordu  ama, geçirgen yüzeyle ilgili sorunlar yüzünden terk edildi) 

İkinci Dünya Savaşından önce geliştirilmiş alkali yakıt hücrelerinin çalışma prensibi, iki bileşenli bir kimyasal reaksiyonunun açığa çıkaracağı enerjinin  kullanılması gibi oldukça basit (görünen) bir fikre dayanır. Eğer bileşenler Apollo programındaki gibi  hidrojen ve oksijense,  reaksiyon sonucu açığa çıkan da  büyük miktarlarda elektrik enerjisiydi.Yalnız bildiğimiz pillerin aksine bu reaktantların(oksijen ve hidrojen ) sürekli yenilenmesi gerekli. Açığa çıkan başka bir şey daha vardı. Bol miktarda  ve içilebilecek nitelikte su….  Yani sözkonusu sihirbazlığın tercih edilmesiyle baş ağrıtıcı, can sıkıcı iki adet tasarım  problemi çözülebiliyordu. Tam “bir taşla iki kuş”, veyahut “bir koyup üç alma” durumu. Esasen Apollo 13 az kalsın “üçün birini” alacaktı ama oluyor öyle şeyler. Hem, rahmetli Turgut Özal’da tam bir koyup üç alacakken  Körfez Savaşı sırasında almamış mıydı onu?



Ulusal Amerikan Tarih Müzesi Arşivi |   E&MP59.032   |  
Elektrik enerjisi ve içilebilir taze su üreten Apollo Yakıt Hücre Prototipi 86 saatlik performans 
denetim testinden sonra. 26 Aralık 1962. 


Su işine geri dönelim:  Evet su bir uzay uçuşu için en önemli, hatta  damarlarda dolaşan kan kadar önemli bir bileşen.  Hem mürettebat içiyor, sudan arındırılarak yüklenmiş türlü yiyeceği, içeceği  yenebilir hale getirmek için kullanılıyor. Yiyecek içecek hazırlama işi  suyu tamamen alınıp genellikle toz haline getirilmiş yiyeceklere benzin istasyonlarının pompalarına  benzer tabancadansuyu sıcak veya soğuk olarak püskürtülerek yapılıyordu. Mesela canın kremalı tavuk çorbası içmek istedi; alıyorsun ilgili naylon torbayı basıyorsun sıcak suyu, elinde birazovalıyorsun  tavuk çorban hazır. Daya ağzının naylon torbaya afiyetle iç. Su ayrıca bin bir türlü elektrikli alet edevatın sürekli çalışması sonucu oluşan  (ve çok tehlikeli olabilecek) ısınmayı  önlemek için cihazlar arasında dolaştırılıyor, dolaşımdaki bu ısınan su da  servis modülünün gövdesindeki radyatörler vasıtası ile serinletiliyordu!  Sistemdeki fazla suyun  basıncı kontrol eden valfler ile zaman zaman aracın gövdesinden atıldığını da eklemeli.

Con Ahmet’in Devr-i Daim Makinası ?

Yok, Bu kadar basit değil. 
Esasen hidrojen ve oksijenin bir yanma odasında reaksiyona girerek enerji üretmesi roket motorlarında da  sıkça tercih edilen bir yöntem. Aradaki fark, enerjinin büyük bir bölümünün elektrik olarak açığa çıkarılması. Böyle anlatınca belki fazla basit oluyor; ver kabın bir tarafından oksijeni, diğer taraftan da hidrojeni, hooop bir taraftan su diğer taraftan da elektrik çıksın. Genellikle sistemi açıklayıcı i şematik çizimlerde böyle görünmek  ve çalışma prensibi  kullandığımız akülere benzemekle birlikte  iş biraz karışık. Elektrolit olarak asit yerine potasyum hidroksit kullanılıyor ve Hidrojen tarafında [ anot (-)]  nikel, oksijen tarafında da [katot (+)]  nikel oksit var. Nikel hem zor bulunan, dolayısıyla pahalı bir metal değil hem de hidrojen oksidasyonu için yüksek katalitik özelliklere sahip (Apollo programı için geliştirilenler daha etkili elektrotlar olarak platinle sinterlenmiş nikel kullanıyor). İki bölümü  ve aradaki elektrolitik sıvıyı da birbirinden geçirgen asbest tabakalar ayırıyor. İş basitçe böyle- sanki-. Daha geniş bilgi için “Handbook of Fuel Cells – Fundamentals, Technology and Applications” adlı faydalı  esere bakabilir [4].
Elektrik üretimi açısından yüzde yetmiş gibi performans oranlarına çıkılmakla birlikte, yine de hatırı sayılır miktarda enerji  ısı olarak açığa çıkıyordu. Bir bölümü çok düşük sıcaklarda bulunan iki bileşeni hücreye girmeden önce ısıtmak için kullanılıyor (Cihazın çalışma sıcaklığı yaklaşık 200 santigrat derece) fazlası ise glikole [3]  aktarılarak servis modülünün üst kısmındaki sekiz adet radyatörden uzay boşluğuna bırakılıyordu.  İlk Apollo araçlarında iki daha sonraları üç adet kullanılan bu cihazlar ile karmakarışık yardımcı sistemlerinin etkin ve sağlıklı çalışabilmeleri sürekli izlenmelerine  ve kontrollerine bağlıydı.Hücreler için  NASA için bile mümkün olamayacak saflıkta hidrojen ve oksijene ihtiyaç duyuyor, bu mümkün olmadığından dayabancı madde birikimine karşı tüm sistemin (oksijenin hattının  her gün, hidrojenin ise gün aşırı) boşaltılarak temizlenmesi gerekiyordu. 

Uzay aracı içinden ve yer kontrol tarafından miktar ölçümlerinin doğru yapılabilmesi depolardaki bileşenlerin sıvı olarak tutulmasına bağlıydı. Yer çekimsiz ortamda iyice güçleşen bu işlem için içinelektrikli ısıtıcılar kullanmaktan motorları ile belli sürelerde karıştırmak (şu “ice slush” denen içeceği karıştıran şeyler gibi, oksijen de tankın içinde aslında o kıvamda-imiş), gerekiyordu.  Mürettebat tarafından yapılan karıştırma işlemlerinden Apollo 13 uçuşu sırasında; 13 Nisan 1970, 22:06’da  (Amerikan Doğu Kıyısı Saati ile) yapılan bir tanesi pek iyi sonuçlar vermedi maatteessüf…

“İşin Fıtratında Var”


Odsyssey’in iki numaralı oksijen tankı (bilimsel olsun,  “ulan meydanı boş buldun atıyorsun BvP” denmesin  diye: North American Rockwell numarası; 10024X-TA0008) önce Apollo 10 servis modülüne takılmış ve kimbilir hangi sebep yüzünden araçtan çıkarılır.  Bir süre sonra Apollo 13’de kullanılmasına karar verilir. Fakat o hengamede yaklaşık beş santimden yere düşürülen çok hassas tankımıza  (Yuh)! Kimse tarafından “hacı bunun içinde dünya kadar kablo, sensör, boru  var. Bi yamuk olmuş mudur, aç hele bakak bir” demek gelmez. Oysa bu ufak sarsıntı ile tanka o lanet sıvıyı doşaltmaya/doldurmaya  yarayan iç tüp zarar görür. Uçuş öncesi  yapılan sayısız testlerden birinde tanka doldurulmuş oksijen  bir türlü tahliye edilemez.  İşin uzmanları tam 11 gün boyunca bu süper soğuk şeyi boşaltamayıp,  test kurulunda denemeleri kontrol edip onaylamakla yükümlü Astronota  (Uçacak malzemenin uçuş ekibinde yer alan astronotlarca de denetlenip kontrol edilmesi  yaygın bir uygulamaydı. Yaşam destek sistemleri, navigasyon, itki sistemleri, haberleşme aygıtları, radarlar, Ay modülünde bulunan başka akıllara zarar bir sürü sistem vs… binlerce alet edevat uçuş öncesi üreticiler ve NASA tarafından onlarca denemeye tabi tutularak NASA çalışanlarından oluşturulmuş bir kurul denetiminde  sertifikalanıyordu. Sorun çıkaran bu tankı onaylayanlardan biri de ilgili makineyle uçacaklardan   Astronot Ken Mattingly idi. Suçiçeği şüphesi ile uçuşta yer alamayan adamcağız, muhtemelen hayatının sonuna kadar bu kabus ile yaşamış olmalı) sorunu çözecek bir öneri ile gelirler: tank içindeki ısıtıcılardan birinin çalışması ile oksijen ısınacak ve gaz hale dönüşüp, düdüklü tencereden çıkan fazla basınç gibi emniyet vanasından çıkacaktır… “Olsun bakalım” der bizimki [5].

Tam Bu sırada  Test Alanında
 
Fakat tankın içine Mattingly ne de yöntemi önerenlerin bilmediği  başka bir rezillik çöreklenmiştir: Apollo uzay araçlarının elektrik sistemi  1965’de kadar 28 volt elektrik kullanırken  bu tarihten sonra ne hikmetse 65 volta yükseltilmiş ve tüm cihazlar bu güçte elektriği kabul edecek şekilde  yeniden tasarlanıp, düzenlemişti. Sadece meş’um tankın içindeki termostatlar hariç!!!! Kimse bu hatanın farkına varmadı. Isıtılan tankın içindeki termostat 26  Santigrat dereceye ayarlı ve 28 voltluk bir termostattı işte. Bu sayede boşaltım için ısıtma işlemi başlar başlamaz, güçlü voltajın oluşturduğu kısa devre  ile termostat çalışamaz hale gelir.  Isıtıcılar tankı beş yüz derecenin  üzerinde tutacak şekilde   8 saat boyunca çalıştır. Bu süre içinde testi kontrol eden teknisyeni şüphelendiren bir şey olmaz çünkü önündeki panelde ısı 30 derecenin üstüne çıkmaz hiç! (termostat bozuktu hani, hatırladınız mı?)Böylece, aşırı ısı tankın içindeki kabloların üzerindeki teflon izolasyonu  tümüyle bozar. Doğal olarak kablolar karıştırıcı fanı hareket ettiren elektrik motorunun da yanından geçerler! Kalkıştan sonraki  iki gün yedi saat  ve 54 dakika hiçbir şey olmaz. Fanları çalıştıracak düğmeye basılmasıyla oluşan elektrik kontağı  saniyeler içinde bu çok zengin oksijen ortamında yangın çıkarır,  artan basınç da tankın  patlayıp hem astronotlar hem de elektrik üretimi için çok gerekli  bu  değerli elementin kaybına sebep olur.   Apollo 13’un aya inişi filan o andan itibaren “yalan” olur tabii.  Artık tüm dert tasa o üç adamı sağ olarak yeryüzüne indirmektir ve indirirler nitekim! Bu çok heyecanlı macera da belki başka bir yazının konusu olabilir.

Apollo 13 Kazasından sonra  gelecekte benzer sorunlar yaşanmaması için tüm sistem yeniden tasarlanır.  Başka bir yere üçüncü bir oksijen tankı yerleştirilir, tanklar içindeki karıştırıcı fanlar kaldırılır.  Elektrik üretimi herhangi bir nedenle kesintiye uğrarsa kullanmak üzere yedek akü ve 2.5 litrelik  yedek  içme suyu tankı kumanda  modülüne konur.

***
Dediğim gibi, karşınıza bir şekilde görme fırsatı çıkacak olursa fırsatı değerlendirmenin çok yararlı olacağı acayip bir makine bu. Üstelik yazıyı buraya kadar okuyabildiyseniz artık size de pahalı bir elektrik süpürgesinin içi gibi görünmemesi  lazım!


BvP,


Fotoğraf: Yakıt Hücresi BvP, Prototip hücre için NMAH numarası resmin altında mevcut.  Apollo Hücresi ile ilgili çizimler  NASA  SP-350 “Apollo Expeditions to the Moon” Kitabından. Genel şema İnternet'ten. Çizimleri Türkçeleştirdim.
…………………….
[1] Merak etmeyin, sadece bir tane yok bunlardan. Toplam 92 tane üretilmiş, 54 tanesi Apollo programında gerçekleştirilen uçuşlarda kullanılmış. Yani başka yerlerde de görebilirsiniz. Washington’daki Smithsonian’da (en az iki), Bozeman  Montana’daki “Museum of Rockies” de, New Mexico’da,  hatta özel koleksiyonlarda bile mevcut.  Ama yine de denk geldi mi yanına seyirtip iyice bir bakmakta fayda var.

Fikir İngiliz Bilim adamı Francis Thomas Bacon  (1904-1992) tarafından geliştirilmiş. Amerikan uçak motoru üreticisi Pratt and Whitney 1959’da lisansı satın alıp, teknolojiyi Apollo Programı için Kullanmış.  Mevcut haliyle uzay araçları için oldukça ağır ve hantal olan olduğundan önemli değişiklikler yapmak gerekmiş. Örneğin 600 psi olan çalışma basıncı 50 psi’a düşürülmüş, ağırlık azaltılarak 110 kilograma indirilmiş.  Çalışma ömrü 400 saat olarak  tespit edilmesine rağmen 620 saat arıza yapmadan çalışabilmiş. 31 hücreden oluşan bir ünite  563 ile 1420 watt arası enerji üretebiliyor. Paralel  bağlı  üç pil uzay aracına 4.5 kw enerji sağlıyor.

[2] Uzaya gidiyorsun, Dünya’ya dışarıdan bakıyorsun filan ama,  üç kişi  göt göte aynı mekanda iki hafta geçiriyorsun…  Acayip işler!  Ama beterin beteri var; üç kişilik mürettebata rağmen  Apollo Servis modülü tasarım ve geliştirme aşamasında  bir Volkswagen otomobilin (kaplumbağa tabii, öyle bugünün Passat’ı değil)  şoför mahalli ile aynı hacme sahip Gemini kapsülünde  bir  hafta geçirmiş astronot taifesi tarafından epey konforlu ve geniş bulunmuştu!

[3] Kaynama sıcaklığının yüksekliğinden ötürü.  Glikol saf olarak veya su ile karıştırılmış haliyle uzun zamandır yüksek performanslı sistemleri soğutmak için kullanılan bir  sıvı.  İkinci Dünya Savaşı sırasında  Daimler Benz  uçak motorlarında da motor bloğunu  soğutmak için  glikol kullanıyordu.

[4] İlgili kitap (ISBN: 0-471-49926-9) içinde “Hydrogen/oxygen (air) fuel cells with alkaline electrolytes” başlıklı makale.  Cifrain  M., Kordesch K., pp 267-280.

[5]  Chaikin,  Andrew .  A Man on the Moon,  “Voyages of Apollo Astronauts”. Penguin, 2007.

İnternet'te  Apollo 13 kazası tüm detayları ile genişçe hikaye edilmekle, NASA sitelerinde de bütün detaylar anlatılmakla  birlikte ufak tefek farklılıklar gösteriyor. Ben hikayenin ana hatları için bu çok güzel yazılmış ve kapsamlı kitaptan yararlandım. Genel olarak Apollo programına ilgi duyanlar, temel bilgiler edinmek  isteyenler için ideal bir başlama noktası.
Ayrıca Tom Hanks, Kevin Bacon, Bill Paxton, Ed Harris ve Gary Sinise gibi “kuvvetli artis” lerin rol aldığı 1995 tarihli Apollo 13 filmi de, tüm hikayenin  bir Hollywood filmi olarak şaşırtıcı biçimde doğru ve eli yüzü düzgün anlatımı. Neyin nasıl olup bittiğini kavramak için izlenebilir.

Ocak 03, 2014

Hakiki Feza Adamları



Düşünen Adam Tarafsız, Siyasi Mecmua
10 Mayıs 1961 
Artık eski kitapçılar gazetelerin verdiği ansiklopediler, pembe dizi külliyatları, parlak ve dandik kadın dergileri ve hıyarağası sahipleriyle ile ağzına kadar dolu sıkıcı yerler olsa da;  bıkmadan usanmadan eşelenmek Türk Kültür hayatının derinliklerinde gezinmenin halen tek yolu. Son zamanlarda yaptığım kazılarda ulaştığım bu yitik hazinelerden biri de  “Düşünen Adam” Dergisi…
Daha doğrusu “Düşünen Adam, Haftalık Tarafsız Siyasi Mecmua”. On Mayıs 1961 tarihli derginin üçüncü sayfasında listeli yazı kuruluna kısa bir bakış hakkaten ne kadar tarafsız bir dergiyi elimde tuttuğumu anlatmaya yetti. Ali Fuat Başgil, Peyami Safa, Faruk K. Timurtaş, Mehmet Turgut gibi her biri tarafsızlık abidesi; düşünür, gazeteci ve bilim adamlarının yazıları ile dolup taşan hazineden şu yaşıma kadar haberdar olmadığıma hayıflandım. Ama zaten benim ilgimi çeken bu zatlar değil, kapakta resmi olan yedi zattı. Mercury astronotlarını Amerikan Deniz Kuvvetlerinin uçuş elbiselerinden alelacele devşirilmiş gümüş rengi uzay elbiseleri içinde  gösteren o çok ünlü fotoğraf [1] ve “Hakiki Feza Adamları” yazısı,  derginin içeriğini az çok söylüyordu. Kapakta “Mebus Maaşları ve CHP” de yazıyordu amma, CHP evvel eski umurumda olmadığından pek önemsemedim.

Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler arasındaki  “feza yarışı” temelde “kim kimin kafasına daha çabuk, daha önce atom bombası atacak” motifli bir didişme. Hassas, güvenilir  kontrol sistemleri ve işe yarar yükleri yörüngeye oturtabilecek nitelikteki itki teknolojisi eksenindeki bu karakucak güreşinin, tarafların nüfuz alanlarındaki ülkeleri yemlemekte kullanılan propaganda malzemesine dönüşmesi hiç şaşırtıcı değil. Ama şaşırtıcı ve – bir parça da – acıklı olan; propagandanın hedef tüketicisi ülkelerin coğrafyasında işin üreticisinden daha heveskar, ortalığı kasıp kavuran bir sidik yarışı haline gelişi. Kimi zaman da müşteri ülkelerin gazeteci, yazar çizer ve genel olarak insan malzemesinin yetersizliği işi büsbütün maskaralığa dönüştürüyor. Yıllarca Hayat dergisinin soğuk savaş boyunca söz konusu propaganda işini en kaba saba haliyle sürdürdüğüne inandım.  Maalesef yanılmışım. Baskısından, telif yazılarına, üslubundan, sayfa tasarımına kadar “esas oğlan”dan ciddi destek aldığı çok belli Hayat dergisi anti Sovyet propagandayı –muhtemelen- sevabına üstlenen bu yayın karşısında çok rafine kalıyor.
Düşünen Adam  | 10 Mayıs 1961 | Sayfa 28 - 29 
Derginin ilk sayfaları “Memleket Olayları” başlığı ile, mecliste cereyan eden bir dizi sıkıcı görüşmenin sıkıcı haberi ile başlıyor. “Zihinleri meşgul eden mesele şuydu: 1959 da çıkan 7242 sayılı kanun devlet memurların alacakları ek ücretleri muayyen bir süre ile dondurmuş, herhangi devlet memurunun alacağı ek görev vesairenin birinci derecede devlet memuru aylığının yüzde altmışını geçemeyeceği tasrih edilmişti. Şu halde birinci derecede devlet memurunun aylığı…”(dizgi yanlışlarına dokunmadım. BvP) diye devam edip giden bu bitmez tükenmez yazının içine görüşmelerde söz alan CHP yöneticilerinin fotoğrafları ve altlarına alaycı yorumlar serpiştirilmiş. Örneğin; Kasım Gülek’in çok miktarda yabancı dil bildiğine atfen, resminin altına “dil profesörü” yazmayı münasip görmüşler. Bazen sayısı altı - ki  bizim dergi de aynı sayıyı veriyor -  bazen sekiz olan,  sonraları da  dokuza çıkan, en sonunda da toptancı bir  9-10 sayısı ile  Kasım Gülek tarafından görüşüldüğü iddia edilen diller benim için de hep merak konusudur. Ama maalesef bu yazı ne Bay Kasım Gülek’le ne de onun linguistik becerileri ile ilgili.
Bu sıkıcı girişten sonra az ileride bizi üstad Peyami Safa “Markxist, Komünist ve Ajanları” başlıklı yazısı ile karşılıyor. Yurdun dört bir yanının vıcır vıcır komüniste kesmiş olduğu konusunda uyarıyor bizleri. Hangi taşı kaldırsak altında onlar var:
“Türkiye’de Komünizmle savaş Marksizmle veya herhangi bir sol düşünce sistemi ile savaş değildir. Ajanlarla, sabotajcılarla, casuslarla mücadeledir. Özel şekilde yetiştirilmiş 150 bin Bolşevik ajanının Türkiye’ye memur edilen bir kısmı gençliğin, halkın, işçinin, köylünün, basının içine sokularak kışkırtıcı, yıkıcı propagandasını yapar. Bunun Marxizmle [2]  ilgisi yoktur. (…) ‘her toplumun esas münasebetleri yalnız istihsal münasebetleri midir?’ gibi Marksizmin esas meselelerine giren ve onları münakaşa eden bir tek komünist görülmüş müdür? Onlar bu münakaşalara yanaşmazlar, Marxizmin ne olduğunu da bilmezler. Onların işi muarızlarını arkadan vurmak, aleyhlerine iftira propagandaları yapmak, çaktırmadan Sovyetlere sempati, Amerikalılara nefret uyandıran telkin ve bahaneleri….”

Üstad sayesinde öğrendiğimiz başka kıymetli bilgiler de var: Öncelikle “Özel şekilde yetiştirilmiş” komünist ajanların Türkiye’ye memur edilen kısmının Marksizm’den filan bi bok anladıkları yok. Ayrıca, işleri güçleri Sovyetleri övüp, Amerikalılarla taşak geçmek… Ama durun:“Düne kadar Batı aydını da komünistlerle mücadeleyi yalnız fikir sahasında bırakıyordu. Fakat komünistler Çinde iktidarı ele aldıktan ve Uzak doğuda zaferler kazandıktan sonra (…) Hür Dünya uyandı ve akademik münakaşaların bize hiçbir şey kazandırmayacağını anladı”.  Yani artık biz de çene yarıştırmaktan vazgeçip,  komünistleri kabak gibi oymaya başlamalıyız!

Sertlik yanlısı ve işin “ilmini” irdeleyen üstada kıyasla Gökhan Evliyaoğlu’nun “Deliliğin Süratini Değil Aklın Hızını Seviyoruz” başlıklı yazısı ise daha bir yumuşak ve sıradan insana yönelik: “Amerikan feza adamlarından Shepard’ın başarısı daha önce fezaya bir adam fırlatıp yere indirdiğini iddia eden Rusya’nın bütün ümidini bağladığı son propaganda balonunu patlatıverdi. Artık bu yüzde kaçının hakikat, ne kadarının yalan olduğu pek anlaşılmıyan Sovyet palavrasına kapılan komünistlerin ve gafillerin kendilerine gelmesi beklenir (…) Gagarin efsanesini bütün Rus milletinin başarısı (!) şeklinde yorumlamaya gayret eden kalem sahipleri başlarını öne eğip utanmalı ve tövbe etmelidirler. Gagarin fezaya çıkmış mı, çıkmamış mı? Bunu bilmiyoruz. Çünkü Sovyet haber kaynakları dünya efkarıumumiyesini bu mevzuda fotoğraf ve sinema ile aydınlatabilmiş değillerdir.” Gökhan bey türlü inanmak istemiyor, inanamıyor olan bitene. Öyle ya, Gagarin’in bir tane bile fotoğrafı yok. Göz görmeyince insan nasıl inanır? Telemetrik dökümantasyon, radar izlemesi, doppler kayması ile izleme, telsiz dinlemeleri ,“National Security Agency” NSA’nın ELINT* istasyonlarınca yakalanan televizyon görüntüleri filan hep boş [3].
“Gagarin iddia edildiği gibi atmosfer dışına fırlatılıp, tekrar önceden kararlaştırılan yere inmişse, inerken yahut hemen indikten sonra neden fotoğrafları çekilmemiştir?” Gagarin ve Vostok1’e ait, hatta cihazın iniş sonrası halini bile gösterir pek çok fotoğrafının yayınlanmış olmasından da habersiz görünüyor. Sakız, yani işin bir Sovyet uydurması olduğu, “bizimkilerin” “hakiki feza adamı”, onların ise gazozdan feza adamı olduğu sakızı derginin bu sayısında bolca çiğneniyor. Kaldı ki, Sovyet uzay programı gerçek olsa bile “Rusyadaki teknik merhale Rus kafasının ileriliğine de delil teşkil etmez; zira hatırlanmalıdır ki, Sovyetlerin atom sırlarına ancak hırsızlık yolu ile, casus şebekeleri vasıtası ile sahib olabilmişler, füze ve roket mevzuunda da Alman zekasından istifade etmişlerdir” İnsanın aklına hemen Amerikan roket ve uzay programının tasarım ve üretim aşamalarında  kilit  görevlerde bulunan Wernher von Braun, Kurt Debus, Walter Dornberger, Arthur Rudolph gibi “roket alimleri”nin nereli olduğu geliyor tabii. Ama bizim yazarın ilgilendiği başka bi şey… O, işin daha bir nebleyim, insani boyutu ile ilgili. “Rus ve peyk halkların dişinden tırnağından sökülen paraların, hırsızlık, açlık ve zulümün eseri”olan uzay programının “Batıda ise tam aksi; insan zekasının, hürriyetin, millet arzusunun, halkı rencide etmeyen teşebbüs zenginliğinin eseri”[4] olduğunu anlatmak istiyor. Maalesef anlatıyor da!

Fezada bir Amerikalı

(Kapaktaki konu) ibaresi ile esas konuya giriyoruz sonunda. Bu oldukça uzun yazının müellifi maalesef yazılmamış ama, onun da fevkalade “tarafsız” bir muharrir olduğu okumaya devam ettikçe  elbette ki kesinlik kazanıyor. 
“DÜNYA milletlerinin A.B.D. lerinin ve Sovyet Rusya’yı feza ilminde de yarışırken görmek istemelerine rağmen, A.B.D. lerinin Cap Canaveral’a gönderdiği kati emir üzerine, Amerikan alimlerinin ne olursa olsun ilmi çalışmalarını bir yarışma propagandası yüzünden bozmamaları emredilmişti. (…) propoganda için değil, Amerikalılar ilmi ilim için yapmalıydılar.” Aslında Amerikan ordusu; özellikle de kara kuvvetleri, başında von Braun’un olduğu bir ekiple 1940’ların ortalarından beri çölde deli gibi “ilim için ilim” yapıyordu elbette.  Yapılanlar da hiç öyle yabana atılır şeyler değildi. Ordu için geliştirilen Atlas roketi oldukça başarılı bir tasarımdı. Sık sık basına yansıyan o bocalamalar, başlangıçtaki utanç verici, Dünyayı güldüren fırlatma rampasında patlayan roket görüntüleri filan ekibin beceriksizliğinden değil; İkinci Dünya Savaşı sırasında V2’leri geliştirmiş bu bir grup eski Nazi yerine, esas iş görecek tasarımın doğma büyüme Amerikalılar tarafından tasarlanması konusunda inadın ve yukarıda sözü edilen “teşebbüs zenginliğinin eseri”ydi. Başkan Eisenhower tarafından Savunma Bakanı olarak atanan General Motors yöneticisi “Engine” Charley Wilson’a göre General Motors’un ana yüklenici olduğu “Thor” roketi iyi ve yarayışlı, ama yüklenicisi Chrsyler olan “Atlas” ise işe yaramaz ve güvenilmezdi! [5] (Gray: 37). Gerçi bu iş ayyuka çıkınca bizim “motor” Wilson istifa etmek zorunda kaldı ama bu defa da, Deniz Kuvvetlerinin geliştirdiği Vanguard roketinde inat edildi. Ana yüklenicisi Martin Şirketi olan bu cihazın motoru “Hermes”in tasarım ve üretimi General Electric tarafından yapılmış, tam anlamıyla “Amerikan mühendis ve işçisinin eseri” bir sistemdi. 1957’den 1959’a kadar yapılan 11 testte "Vanguard" ancak üç uyduyu yörüngeye oturtabildi! Sonunda Amerikan gururu eski Nazilerin kucağına oturacaktı. Zaten bizim “von” da artık vatandaş olmuş, pırıl pırıl bir Amerikalıydı artık.
 
1961’e gelindiğinde eski tatsızlıklar geride kalmıştı “fezaya gönderilecek pilotun seçimi Feza seyahatinin en önemli noktalarından birini teşkil ediyordu”. Seçim konusunda dergimizin verdiği bilgiler şaşırtıcı biçimde doğru: “İlk önce pilot kırk yaşlarından daha genç olmalıydı. Boyu 1.80 den biraz az, fiziki vaziyeti mükemmel olmalıydı. Ayrıca namzetler yüksek tahsil mezunu olmakla beraber bir deneme pilotu okulundan diplomalı olmak, en az 1500 saat uçuş yapmış olmak ve en az 1500 saat uçuş yapmış(…) Seçimin başından bu evsaflara haiz 508 gönüllü çıkmış fakat bu sayı 110, 69, 32, 18 ve yediye düşmüştü”

Yedi Adet Hakiki Feza Adamı | NASA
Gerçekten de, kayıtları incelenen 508 test pilotundan 110 tanesinin seçim için belirlenmiş yedi kritere uygun oldukları anlaşılmıştı. Kırkbiri test pilot okullarındaki eğitmenlerin tavsiyeleri üzerine elenmiş,  görüşmeye çağrılan 69 kişiye de bu proje için gönüllü olup olmayacakları sorulmuştu. Otuz yedisi işi kabul etmemiş veya çeşitli nedenlerle elenmiş, tümüyle uygun görülen otuzikisi ise kapsamlı tıbbi testlere tabi tutulmuştu. Saçma sapan testlerden geçebilenler ise 18 kişiydi gerçekten (Voas;1960). Yazar tek renklendirmeyi gönüllü sayısında yapmış görünüyor. Öyle ya, herkesin gönüllü olması daha uygun ve doğal elbette. Boru mu bu? Komünizmle mücadele edilecek! Hem de uzayda… Mesela Kore’ye asker göndereceğimiz ilan edildiğinde bizim buralarda millet askerlik şubelerinin kapılarını kırmamış mıydı ? “Hür Dünya”da işler böyle yürür arkadaş…
Mercury uçuşları için seçilen bu yedi adamın  eğitim süreci de yine şaşırtıcı şekilde doğru anlatılmış. İnsan günümüz cahil muhabirlerinin yazdığı yalan yanlış şeyleri görünce daha da bir taktir ediyor adamcağızı. “tatbiki antremanları onlar için hazırlanmış aynı süratteki dönüşü yapan, aynı eğilim içinde yuvarlanan ve aynı korkunç gürültüleri çıkaran makinalarda yapacaklardı. Mesela seyahatin sırrını hususi kurslarda inceliyen pilotlar…” Burada biraz durmalı: “Aynı süratteki dönüşü yapan makinalar”dan kastedilen muhtemelen Deniz Kuvvetlerinin Johnsville’deki laboratuarında bulunan santrifüj. Pilotları yüksek “G”ler (çekim kuvveti/gravitional force) için eğitmeye yarayan bu acayip alet, yapımı tamamlandığı 1947’denberi Mercury astronotları da dahil olmak üzere yüzlerce pilota dünyayı dar etmiş. Yaklaşık 15 metre uzunluğundaki kolun ucunda oturan biçareyi 4.000 beygir gücünde bir motor yedi saniyeden az sürede saatte yaklaşık 280 kilometre hızla döndürebiliyor! Bu süratte 40 G’ye ulaşmak mümkün ve iş ağırlık cinsinden söylenince, 80 kilogram ağırlığında bir insanın yaklaşık 3.500 kilogrammış gibi hissetmesi demek. Herhangi bir canlının kaldırabileceği türden bir şey değil. Normal bir insan 6 G’de kendinden geçiyor, zaten Mercury aracı da 14G’ye dayanabilecek şekilde tasarlanmış. Bu acayip şey astronotları kalkış ve yeryüzüne iniş sırasında karşılaşacakları ivmelenmeler ve jet pilotlarını ani dönüşlerde artan G kuvvetleri için eğitmekte kullanılmış. Mercury, Gemini, Apollo hatta ilk grup Uzay mekiği astronotlarının hepsi kaderin sillesini Johnsville’de yemiş. Taa emekliye ayrıldığı 2004’e kadar.

Mercury biçareleri için özel olarak icat edilmiş başka bir işkence aleti de uzay aracının kontrolsüzce yuvarlandığı, eksenel kontrolden çıktığı  durumlarda, astronota aracı manuel olarak  stabil hale getirebilecek yetenekleri kazandırmak için tasarlanmış  MASTIF (Multi Axle Spin Test Inertia Facility) Simülator. Bu üç eksende saate 45 dönüş yapabilen bir tambur. İçindeki zavallıdan hangi aksta çevrileceğini bilemez halde bir süre çalkalanıp,  dönüşler düzenli bir hale geldikten sonra içeriden uzay aracındakilere benzeyen bir düzenekle kontrol ederek hızı düşürmesi ve nesneyi stabil hale getirmesi bekleniyor!  Bu cihazı kim tasarladı bilmiyorum ama içine girmek zorunda kalanlardan çok küfür yediğine eminim. En azından D.K. Slayton epey sövmüş olmalı. Anılarında pek de iyi bahsetmiyor cihazdan. Ama MASTIF’in simüle ettiği türden bir krizle birkaç yıl sonra Gemini IX mürettebatı karşılaşacaktı.

Feza Gemisi

Yok! Maalesef Ne Karılar, Ne de Gemiler Böyle
“Fezaya gidecek insan ne kadar ince elenip sık dokunmakla seçilmişse, insanı fezaya götürecek Feza Gemisi de o kadar incelikle ele alınmış, yüzlerce tecrübeden geçirildikten sonra ancak yola çıkmaya hazır bir şekle sokulmuştu” Feza Gemisi… böyle yazınca neler çağrıştırıyor insan değil mi? Güzel kadınlar, ışın tabancaları, ihtiyar imparatorların tatminsiz eşleri ile dolu gezegenlerde bin bir macera. Maalesef gerçek pek – hatta hiç – öyle değil.  Yaklaşık beş yıllık bir zaman dilinde iki milyondan fazla insanın uğraştığı/uğraşmak zorunda kaldığı (tam sayı 2.020.528!) şey, altısı insanlı olmak üzere Dünya yörüngesinde yapılan toplam 25 uçuş. Bu uçuşların sonuncusunda Gordon Cooper uzayda yaklaşık 34 saat geçiriyor [6].

Mercury Uzay Aracı |  Replika | "A Human Adventure" |
 Marmara Forum| Istanbul | 2013 | BvP 
Hür dünya’nın “Feza Gemisi”, Mercury 1959’da Amerikan Havacılık endüstrisinin önemli şirketlerinden birine, McDonnell’e sipariş ediliyor. Bu tarihte McDonnell Amerika’nın 100. Büyük şirketi, 24.000 kişi çalıştıran ve yıllık üretimi 436 milyon dolar olan bir dev. Deniz Kuvvetler için FH4-1 Phantom uçaklarını filan üretiyor. İşin hediyesi yaklaşık 20 Milyon dolar, adı da üreticinin model tanımı ile Sanki saç kurutma veya çamaşır makinesi yapılıyormuş gibi Model 133K! O paralara “Feza Gemisi” yapmak pek işlerine gelir şey değil aslında. Ama evdeki hesap her zamanki gibi çarşıya uymadığı için sonunda iş yaklaşık 150 Milyon Dolara çıkıyor da, Bay James S. McDonnell’in attığı taş ürküttüğü kurbağaya değiyor. Bu para karşılığında adamdan istenen şunlar: (1) İçinde insan olan bir aracı Dünya yörüngesine oturtacak, (2) İnsanın bu ortamda göstereceği yeterlilik ve performansı araştıracak, (3) Aracı ve içindekini salimen yere indirecek.
Garip ama bunların hepsi de başarılıyor. Evet, garip çünkü bu işlerin olduğu zaman dilimi 1958 ile 1961 arası! İsterseniz 1959 model otomobillere, radyolara ve  diğer boka püsüre bir bakın. Bugün telefona “nbr cnm” yazıp başka bir salağın telefonunda görünmesini sağlamak, muhtemelen yörünge değiştirme ateşlemesi için gerekenden daha karmaşık bir komut dizisi ve  teknoloji gerektiriyor.

Yüklenici Detay/Taahhüt
Dökümanından Düzenleme | BvP
Aracın biçimlenişinde büyük pay Max(ime) Faget adlı bir sihirbaza ait. Tasarımı iki basit prensip belirliyor: uygulanabilecek her durumda mevcut teknolojiyi kullanan hazır, üretilmiş malzemeleri kullanmak ve bunları mümkün olan en basit ve güvenilir şekilde bir araya getirmek! “Mevcut teknoloji” dediğimiz denilen esasen İkinci Dünya savaşı sırasında geliştirilmiş bir teknoloji amma; telemetrik kontrol ve yönlendirme, yakıt bileşenleri için sentetik kimya, ısıya dayanıklı metal üretimini için metalürjik sihirbazlıklar ve aerodinamik hususlarında da epey cambazlık içeren, pek öyle küçümsenecek bir şey değil.  Bizim dergi de işlerin bu yanından çok etkilenmiş olmalı ki, “ısıya, kozmik şualara ve göktaşı darbelerine karşı dayanıklılığı ölçülen höcrenin içi ancak pilotun vücuduna ve kol hareke(t)lerini barındıracak şekilde yapılmıştı. Pilotun sol tarafında kontrol tabelasıve sağ tarafında ise yüze varan düğme, manivela veya kumanda kolu bulunmaktaydı. Hususi şekilde yapılmış bir koltuk içinde yüzü sürat istikametine doğru oturacaktı” diye yazıyor. Haksız da değiller. Deplasman limitleri ve fırlatıcı (roket) nın çapı gibi kısıtlamalar nedeniyle “höcre” gerçekten de pek küçük, seksen kilo ağırlığında ve yaklaşık  bir metre yetmiş beş santim boyunda bir zatı muhteremin ancak sığabileceği hacme sahip. Jet uçaklarında kullanılan mevcut koltukları –özelikle- inişin sert koşulları ve daha da önemlisi ağırlıkları yüzünden kullanılamayacağından, alüminyum alaşımdan petekler halinde üretilmiş bir çekirdeğin üzerine, proje için seçilen yedi kişinin her birinin vücut kalıplarından oluşturulan  pleksiglas bir form kaplanmış. Her kişi için ayrı ve birkaç tane üretilen bu koltuklar da genel mühendislik gösterisinin ayrı bir parçası. 

Yazar insanların kafasındaki “feza gemisi” imajının sofistike  karmaşıklığına uygun şekilde “yüze varan düğme, manivela veya kumanda kolu”ndan söz ediyorsa da, aracın  içi esasen ellilerin başlarında üretilmiş jet uçaklarından daha  karmaşık değil. İki parçadan oluşan sol panelde içte ateşleme kontrol, durdurma (abort) ve el kumandasına geçiş anahtarları, dış panelde ise kabin içi basınç kontrol, iç ışıklandırma, telemetri, iniş kontrol ikaz ve manuel kontrol anahtarları var. Sağ bölüm daha basit: genel olarak kabin ve elbise iklimlendirme, oksijen sistemlerini kontrol ediyor. Burada ilginç olan, sistem gruplarının renk alanları ile belirlenmiş olması. Daha sonraki uzay aracı tasarımlarında kullanılmamış bu önlem gerçekten de oralara gönderdikleri adamın göstereceği tepki ve performanstan  çok emin olmadıklarını gösteriyor.

Yüklenici Detay/Taahhüt Dökümanından Renklendirme ve Düzenleme | BvP
“Manivela ve kumanda kolu” ise, esasen durdurma kolu (abort handle) ve lövye ünitesi (hand controller). Bu sistem uçaklarda kullanılana benziyor. Temel fark, eksenel yalpanın (yaw) ve doğrusal hareketlerin, yani üç eksenli hareketin solenoid valflerle harekete geçirdiği ufak iticiler ile sağlanıyor oluşu (RCS=reaction control system). Tüm bunların tek bir ünite üzerinden ve basınçlanmış bir elbise/eldiven) ile kontrol edilebilecek kadar hassas düzenlenişi (yaylı bir düzenekle sistem üzerindeki zorlamaların “hissedilmesi” filan sağlanıyor) “hür dünya” nın 1961 model başka bir mühendislik başarısı bence.

Aurora 7 - Carpenter | Ön Konsol |
Museum of Science and Industry | Şikago | 2007 | BvP 
“İŞTE Yıllardan beri süregelen hazırlıklar Nisan sonunda tamamlanmış… Cap Caneveral’daki üste ucunda Mercury höcresi olduğu halde Redstone füzesi atış kulesinde bekliyordu. Yolculuk için seçilen yedi pilot arasından Shepard isimlisi seçilmiş ve..” Yazarımızın amele pazarından inşaata tuğla çekecek amele seçiliyormuşçasına söz ettiği kişiden biraz bahsedeyim:  Amerikan Deniz Kuvvetleri Yarbayı ve test pilotu Alan Shepard.  Doğal olarak son derece renkli bir hayatı ve kişiliği olan kahramanımızın 15 dakikalık balistik seyahati ( yörünge altı bir mermi yolu takip ediyor aslında)  Nisan 1962’de Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in 108 dakika süren yörünge uçuşunun yanında fazla bir şey gibi görünmese de az iş değil. Başarıyla gerçekleşen bu gösteriden sonra iki kişilik, Apollo öncesi bir atlama taşı sayılan Gemini projesi için eğitime başladığı, başarıdan başarıya koşacağı sırada teşhis edilen bir iç kulak hastalığı yüzünden potansiyel koşu aksıyor ve uçuş işlerinde alınıp “astronot bürosu”na atanıyor. Taaa 1969’da ameliyat olup,  uzay uçuşu yapabilir olunca da Apollo 14 uçuşunu komutan olarak gerçekleştiriyor. 47 yaşında ve o zaman uzay uçuş programındaki en yaşlı astronot olarak yaptığı uçuş tüm Apollo programının en hassas ay inişi. Belirlenmiş noktaya “şak” diye indiriyor Antares’i! (Bu iş “komutan” olarak belirlenen, üç kişilik mürettebatın en tecrübeli ve kıdemlisi tarafından elle yapılıyor ve tahmin edilebileceği gibi pek zor bir zenaat) Golf meraklısı olan “Shepard isimlisi” ay yüzeyinde golf vuruşu yapmak gibi bir soytarılıktan da geri kalmıyor.  NASA’dan emekli olduktan sonra, iş adamı olarak başarıdan başarıya koşmak suretiyle oldukça zengin bir şekilde 1998’de lösemiden bu dünyaya veda ediyor.
               
 Kuvvetli Bir Kahvaltı

“Nihayet 5 Mayıs günü”ne dönelim: “Sabahleyin erken kalkan Feza pilotu kuvvetli bir kahvaltı yapmış”. Tabii “erken kalkan yol alır” diyerekten kalkıyor, kahvaltıya oturuyor; köyden yumurta, halis yağ, güzel zeytin, çökelek gelmiş, bol demli çay… Gün uzun olacak çünkü. Aslında bu “kuvvetli bir kahvaltı” hikayesi uyduruk değil. Mercury ve Gemini için nasıldı bilmiyorum ama Apollo mürettebatı geleneksel olarak uçuş sabahı birkaç saat sonra dünyanın en doğal şeyini yapacaklarmış gibi güzel bir kahvaltı edip, sofrada gazete filan okuyorlar. Ne kadar süreceği önceden planlanmış ve  uçuşu yapacak mürettebat dışında pek az kişinin katıldığı, ama Baş astronot “Deke” Slayton’un mutlaka katıldığı bu kahvaltılar sırasında genel olarak o gün olacaklardan fazla bahsedilmiyor, genel geyik, futbol filan konuşuluyor. Fotoğrafı en çok yayınlanan ve en ünlüsü 16 Temmuz 1969'daki Apollo 11 kahvaltısı. Mürettebattan  Michael Collins’in yazdığı ve belki de en bu konudaki en iyi anı kitabı “Carrying The Fire”da [7] ve Slayton’un anılarında [8] bahsediliyor (Collins:355-356), (Slayton/Cassut:240).

"Anam Köyden Çökelek Yollamış"
Apollo 7 Mürettebatı Kalkış Öncesi NASA Yöneticileri  İle Kahvaltı Ediyor.
R. Walther Cunningham, Soldan İkinci; Donn F.  Eisele, Masanın Karşısında  Soldan İkinci, Yanında Walter M. Schirra   11 Ekim 1968 |  NASA 68-H-924
Fotoğraflara bakınca yiyeceklerin basitliği, çeşit azlığı ve odanın ufaklığı beni hep şaşırtıyor. İnsan niyeyse kalkışılan işin acayipliğini ve seferber edilen sınırsız kaynakları düşünüp, “Eeey  NASA, astronot kardeşlerim o kadar pisboğaz değillerdir, biz onu da biliriiiz, ama hiç olmazsa pazar sabahları boğaz kıyısındaki tıkış tıkış acayip yerlerde eşofman üstü anoraklarıyla saatlerce tıkınanların çöktüğü kadar zengin bir sofra döküleydi… Adamlar fezaya gidecek, edep  yahu” demeden  de edemiyor.
Shepard iyi ki  “kuvvetli bir kahvaltı” yapmış, çünkü  gece birde  kaldırılıp  “höcresine”  sabah beş buçukta anca yerleşiyor, ama çeşitli sorunlar yüzünden sürekli durdurulan geri sayım nedeniyle roket ancak saat 09:49’da ateşlenebiliyor. Bu süre içinde de bizim hür dünyalı kahraman elbisesinin içine işemek zorunda kalıyor!(Slayton/Cassutt:98) Tabii kimsenin aklına on beş dakikalık bir uçuş için adamcağızın içerde dört beş saat bekleyeceği gelmediğinden konu ile ilgili tertibat alınmamış… Kapsül içinde ayakları yukarıda, yüzü gökyüzüne dönük oturmak zorunda olduğu düşünülürse, ıslaklığın nerelere yayıldığını varın siz hayal edin.

“Merak Etmeyin, Vaziyetim Çok İyidir”

"Vaziyetim Şimdilik Çok iyi Görünmüyor ya, Hadi Hayırlısı..."
Astronot Alan B. Shepard Fırlatma İçin Hazır | 5 Mayıs 1961
NASA

“YERDEN ayrıldığı andan inişine kadar Shepard mütemadiyen yerle irtibat halinde idi. Yüz kilometreye varan atmosfer tabakasından çıkmak üzere iken, gördüğü manzaranın güzelliğinden olacak ‘ne muhteşem manzara!’ diye söylenmekten kendini alamamıştı. Kendisi bizzat feza gemisini idare ettiği için her şeyin yolunda olup olmadığı sorulunca “Hayır, hayır. Merak etmeyin, vaziyetim çok iyidir” dedi. Burada işin içine bir parça hayal gücü giriyor maalesef. Böyle şeyler demediğini, hatta fırlatma için beklerken ne düşündüğü sorulduğunda  “bu cihazın her parçasının ihalede en düşük fiyatı veren üreticiye yaptırılmış olduğunu düşünüyorum” dediğini biliyoruz. “Ne muhteşem manzara” filan diyebilecek bir herif de değil zaten. “Bizzat idare” işine gelince: Gagarin’in tümüyle otomatik uçuşuna kıyasla Shepard’ın uçuşu gerçekten de bir miktar “idare” içeriyordu. Fakat bunlar genel olarak uçuş programını etkileyemeyen “ulan kontrol edilebiliyor mu bu şey hakkaten?” türü deneyler. Otomatik kontrol sistemini her defasında bir aks için devreden çıkararak başladığı kısa ateşlemelerle sonunda, her üç aksın kontrol edilip edilmesi ve bunların simülatörle benzerliklerin saptanması.  Ayrıca; balistik yörüngenin tepe noktasından iniş sırasında burun açısının  iniş ateşlemesi için gereken açıdan daha sığ olduğunu fark edince otomatik düzeltmeyi beklemeden, bu açıyı kendisi optimuma (34 derece) getiriyor. İdare ediyor yani…

Kısa ama önemli yolculuğun sonunda okyanusa iniş sorunsuz olarak gerçekleştirir. “Yavaş bir süzülüşle istenen noktada suya düşen höcreden Sherpard aralıksız olarak civar gemilerle irtibatı devam ettirdi. Etraftan yetişen iki helikopterden birisi pilotu, diğeri de höcreyi…” “Aralıksız olarak civar gemilerle irtibatı” devam ettirmek özellikle vurgulanmış bir durum. Anlaşılan makalenin yazarın şu “irtibat” işi fazlasıyla etkilemiş.  O yıllarda İstanbul’dan Ankara’ya yapılan telefon görüşmeleri düşünüldüğünde, teknolojik gelişmişliğin en kavranabilir ölçütü olarak bu durum çok ta şaşırtıcı değil. RCS veya telemetrik izleme sistemleri okuyucunun kafasında herhangi bir çanı çalamayacak kadar anlaşılmaz şeyler zaten.  

Yolculuğun “muvaffakiyet” haberinin bütün dünyayı dolaşmasıyla “uçuşu başından sonuna kadar televizyonlardan takip eden” milyonlarca Amerikalı büyük bir coşkunluk içinde “yüzlerini ağartan”  Shepard’ın alkışlarlar…


Beyaz Sarayda Alan  Shepard'ın Uçuşu İzleniyor.
Soldan Sağa; Lyndon B. Johnnson, Arthur M. Schlesinger Jr., Arleigh Burke,
Başkan Kennedy, Jaqueline Kennedy |  5 Mayıs 1961| Kennedy Library /Wikipedia Commons 
Başarının “tesiri”  dünyada o kadar derin bir hayranlık bırakır ki, “kominizmin  bazı kör hayranları” Sovyet iddiasının o kadar körü körüne alkışladıklarına pişman olmuşlar,  sanki ‘feza ilminde Sovyetler daha ileridir’ diye “efkarı umumiyeyi zehirliyen” onlar değilmiş gibi bu defa Shepard’ın zaferinde kendilerine pay çıkartmak isterler.  İşte “Hür dünya” bir kez daha galebe çalmış, her şey açık açık “efkarı umumiyenin” gözü önünde oynanmıştır. Diğer taraftan “nazarlar” birden Sovyetlerin iddia ettikleri zafere çevrilir. Sovyetler daha ileri olsalar-dı neden onlar da Amerikalı’lar gibi yapmayıp bir “esrar perdesi” ni tercih ederler? “Gagarin’İn hikayesi insana Halepten döndüğünde yüz arşın uzun atlama atladığını söyliyen seyyahı hatırlatıyordu”! ( Ünlem bana ait) “İyi niyet insanın şanındandır ama, Sovyetlerin her dediğine hiçbir ispat görmeden inanmakta insana ağır geliyordu”…  (Ulan; ne “ağır geliyordu” ? Görsen anlayacak mısın ?)

Efkarı Umumiye: "Ağır Geliyor, Fevkalade Müteesirim"
Yazıya Konu Dergiden Gripin Reklamı-na Ekleme | BvP

Yazının bundan sonraki  bölümünde akıl erdiği, dil döndüğünce tüm bu olan bitenin  aslında “Fezanın feth” edilmesi filan olmadığını anlatılıyor. “ Dört yıl evvel Ruslar ilk Sputnik’i mahrekine yerleştirdikleri vakit Amerikanın ilim ve teknik alandaki şöhreti ilk darbeyi yemişti. Fakat milyonlarca insan yine ümitle bekliyor ve bu geçici üstünlüğü Sputnikten daha büyük bir Amerikan başarısıyla bertaraf edilmesini istiyordu.” Ama “efkarı umumiye” her ne kadar  inanmak istemese de Sovyetler Gagarin’le (kaba tabirle) ‘çocuğu koyunca’  “bütün ümitleri yıktı ve daha fenası Amerika ile birlikte bütün batı alemi hüsrana uğratacak yeni Sovyet telakkilerinin habercisi oldu. Halbuki Amerikanın feza yarışında geri kalmasının makul bir izahı da vardı: Maksat kıtalar ötesine hidrojen ve atom bombaları atabilmek olduğuna göre, Amerikan teknolojisi, elinde siklet ve eb’at bakımından Ruslarınkinden küçük olan ve Ruslarınkinden daha kudretli bombaları daha az kudretli bombalarla istediği yere atabilecek durumda idi…”

Buraya kadar anlatılan ve olup bitenler inanılması ne kadar güç olsa da, altmış küsür yıl önce  gerçekten olmuş işler.  İşin varabileceği noktaları, israf edilen kaynakları düşününce dehşet verici değil mi?  Ama biz yine dergiye dönelim: O, yazının sonunda bile saplantı halinde “Kuruşçef”in neden  füze yolculuğunu “onlar gibi Dünya Efkarı umumiyesinin gözleri önünde yaptırmıyor” olduğunu sorgulayadursun, Yazıdaki en aklı başında saptama ile bu yazıyı bitireyim:

“… Bu işte çürük bir taraf bulunmadığını iddia etmemek için saf, hem de çok saf olmak lazımdı…”


BvP
Eylül - Aralık 2013
Edited By Miki 

Görsel Malzeme: "Düşünen Adam" dergisi kapak ve iç sayfa taramaları bana ait. "Fevkalade Teessürlere Karşı" da öyle. Derginin iç sayfalarındaki Gripin reklamını biraz kurcaladım. NASA'ya ait fotoğrafların linki var. Apollo 7  kahvaltı fotoğrafının NASA envanter numarasını verdim. Mercury replikası ve Scott Carpenter'in Aurora7  panel fotoğrafı bana ait. Mercury panel ve couch çizimleri referansı verilen McDonnell dökümanından. Temizleyip renklendirdim ve Türkçe eklemeler yaptım. Beyaz Saray'daki fotoğraf Wikipedia'dan. Kennedy Library referans gösteriliyor ama maalesef kütüphanenin sayfasında bulamadım. O dört adet füze ve hanımefendi fotoğrafı" da,  "x-ray delta one" müstearlı zatın akıllara zarar koleksiyonundan.
....................
* ELectronic INTelligence


[1] Life Dergisi fotoğrafçısı Ralph Morse tarafından çekilen ve  yedi Mercury  astronotunu, yani “hakiki feza adamı”nı gösteren 1960 tarihli  bu çok ünlü fotoğraf hangi akla hizmetse ters basılmış.  Yine de sayayım; (sol üst) Gordon Cooper, Virgil Grissom, Alan Shepard, (sol alt) Scott Carpenter, John Glenn, Deke Slayton, Wally Schirra.
Amerikan Deniz ve Hava Kuvvetlerinde subay ve hepsi test pilotu  (50’lerde test pilotu olmanın nasıl bir şey olduğu  düşünülürse cesaret ve yetenek konusu daha iyi anlaşılır sanırım) bu yedi zatın her biri çok kapsamlı olarak bahsedilmeyi hak etmekle beraber şimdilik birkaç kısa malumatla yetinin:
Hür Dünya”nın uzaya çıkarmayı başardığı ilk  insan Alan Shepard daha sonra Ocak 1971’de, Apollo 14 uçuşu ile Ay’da yürüyen beşinci kişi olur. Apollo projesinin ilki  (Apollo 1)  ile uçacak olan ve fırlatma rampasındaki  sıradan bir test sırasında kabin içi yangın ile ölen VirgilGrissom 2. Mercury uçuşunu yapar ancak, aracı Liberty Bell 7 okyanusa indikten (düştükten) sonra kabine su dolması sonucu batar! İki kişilik uzay aracı Gemini’nin Mart 1965’deki ilk insanlı uçuşunda yer alır. Hayatını kaybetmemiş olsa çok büyük bir ihtimalle  Ayda yürüyen ilk insan Armstrong değil o olacak-tır.  [Mercury uçuşları hep “7” rakamı ile adlandırılıyor. “Freedom 7”, Liberty Bell 7”, “Sigma 7 gibi… Aslında Tüm uçuşlar “M” Mercury ve fırlatıldıkları roketin adı ile tanımlanıyor. Örneğin  “Freedom 7”   M(ercury) R(edstone)-3 veya “Sigma 7” M(ercury) A(tlas)-8)]
Her üç projede de (Mercury, Gemini, Apollo)  uçan tek kişi Wally M. Schirra. 1962’de üçüncü Mercury uçuşu, 1965’de Gemini ve Apollo 1 yangınından sonra, 1967’de yapılan ilk insanlı Apollo uçuşu, Apollo 7. 

[2] Karl’ın öğretisi ve ona gönül verenler konusunda üstad ve mürettip pek anlaşamıyorlar galiba;  “Marksizm”,”Markxizm”, “Markxist”… Bi sıkıntı var.

[3] Onun istediği bir tane fotoğraf. Aslında “Hür dünya” (NSA, olarak okuyun)  genel olarak Japon Posta ve Haberleşme Bakanlığı,  İsveç üzerinden geçişlerde ise  İsveç TERETE’si  vasıtası ile,  19,995 Mega Hertz üzerinden (bak, frekansı da veriyorum)  1960’dan beri uçuşları ve ses haberleşmesini arslanlar gibi izliyor. Sanırım kendisine bu bilgi verilmemiş.

[4] İşin "teşebbüs zenginliğinin eseri” olduğu doğru. Projenin ana yüklenicisi McDonnell’e yaklaşık 4.000 üretici ve alt  yüklenici yardım ediyor, pastaya herkes ortak oluyordu. Bazıları:
-Convair Astronautics Division, San Diego, California: Atlas roketi ana yüklenici.
-Chrsyler Corporation Missile Division, Detroit, Michigan: Redstone roketi ana yüklenici.
-Ventura, Van Nuys, California: Mercury iniş ve kurtarma sistemleri.
-B.F. Goodrich, Akron, Ohio: Giysiler.
-Minneapolis-Honeywell RegulatorCompany, Minneapolis, Minnesota: Mercury stabilizasyon sistemleri.
-AiResearch Manufacturing Division, Garret Corporation, Los Angeles, California.  Kabin içi iklimlendirme ve  basınç  stabilizasyon sistemleri.
-The Perkin-Elmer Company, Norwalk, Connecticut. Mercury periskop.
-Thiokol Chemical Corporation, Elkton, Maryland. Mercury iniş frenleme roketi.
-Texas Instruments, Incorporated, Dallas, Texas. Mercury telemetrik sistemler.
- D.B. Milliken Company, Arcadia California. Mercury kameralar.
- Bendix Radio Division, Bendix Corp., Baltimore, Maryland. Yerden havaya haberleşme, radar, izleme-tanımlama sistemleri.
-Bendix-Pacific Division, Bendix Corp., North Hollywood, California. Antenler, telemetri, radar bilgi işlem.

Daha geniş bir liste için :  ProjectMercury A Chronology NASA SP-4001.APPENDIX 9 - CONTRACTORS AND SUBCONTRACTORS SUPPORTING PROJECT MERCURY

Burada dehşet verici olan, bu denli hassas ve karmaşık teknoloji cambazlıklarını geliştirebilecek ve üretebilecek şirketlerin bolluğu ve ülkenin her tarafına yayılmış olmaları. Üstelik çoğu, isimlerden de anlaşılacağı gibi, alanlarında öncü teknoloji geliştirmiş bireylerin adını taşıyor. Bay Elmer ve Bay Perkin, Bay B.F. Goodrich, Bay D.B.Milliken, Bay Garret... Hep var. Endüstriyel Kapitalizm filan da bir yere kadar yani.

[5] Gray, Mike (1992). Angle of Attack: Harrison Storms and the Race to the Moon. Penguin Books.

[6] Uzayda uçuştan kastedilen yerçekimsiz ortamda geçen süre. Örneğin, Cooper’in Toplam uçuş süresi 34:19:49 iken, “Feza”da geçirdiği süre 34:03:30.

[7] Collins, Michael  (2009). "Carrying the Fire: An Astronaut's Journeys". Farrar, Straus and Giroux. 

[8] Slayton, Donald K.; Cassut, Michael (1994). "Deke!: U.S. Manned Space: . From Mercury to the Shuttle". Forge.