Emsallerine faiktir

Aralık 07, 2013

Singapur'da Kent Heykelleri

Birkaç zaman önce Singapur’a gittik. O zamandan beri uzun uzun yazayım, sizleri aydınlatayım diyorum, lakin şu MeKaDe’den, onu terbiye etmeye çalışmaktan hiçbir şeye ne mecal ne de hal kalıyor. Fakat yine de bir gayret en azından heykelinden, sanatından şeyinden haberdar etmeli.

Bu küçük kent ülkesinin yerel yöneticileri anlaşılan pısırık ve cahil kimseler ki, halkı öyle başıboş bırakmışlar, herkes aklının ve parasının yettiği kadar heykellerle bezemiş ortalığı. Belki de daha çok parasının yettiği kadar… Çünkü bazıları öyle üçe beşe alınacak şeyler değil. Ünlü kimselerin mamulatı, epey gösterişli şeyler. Bir ara öyle bunaldım ki yoldan birini çevirip; Nerde bu Singapur belediye başkanı!  Tükürmüyor mu böyle sanatın içine?  Hayır, beceremeyecekse benim geldiğim yerde var, çağırın bari o tükürsün”. dememek için zor tuttum kendimi. Ama ya, “Heykel işini sizden öğrenecek değiliz” derse elin Asyalısı?  Bir şey daha; heykellerin önemli bir kısmı o görkemli  banka yönetim binalarının çoğunlukta olduğu, kentin finans merkezindeydi. Tüm bunların şu lanet olası faiz lobisinin işi olduğunu anlamamaları da ayrı bir gariplik tabii.

İnsan Bizde de Olsun İstiyor Böyle Bankalar Caddesi

Dediğim gibi; çamur renkli ve oldukça tatsız Singapur nehrinin ufak bir körfeze döküldüğü bölgenin kıyısına konuşlu “Bankalar Caddesi” oldukça gösterişli bazı sanat eserleri barındırıyor. Aslında bunlara “sanat eseri” mi demek lazım yoksa, para ve gücün simgeleri mi bilemiyorum. Örneğin UOB* merkezinin nehre bakan küçük meydanındaki Botero heykeli gibi. 

Fernando Botero | Bird | 1990 | Singapur 

Sadece heykelleri ile değil tabloları ile de bu pek ünlü Kolombiyalı sanat erbabına Çinli bankacılar epey para bayılmış olmalılar.  İlk birkaç tanesinin insanı enikonu heyecanlandırdığı, ama birbirinin benzerlerini iç bayıltacak çoklukta görmenin “ulan, işi ticarete mi vurmuş sakın?” dedirttiği bir heykel bu. Adı, basitçe ”Kuş”. Oldukça da büyük namussuz, üç metreye yakın. Kaidesi üzerindeki plakette kuşun geleneksel olarak barış ve dinginlikle ilişkilendirildiği, Botero’nun bu üç boyutlu kuşunun da yaşamın keyfini ve iyimserliğin gücünü vurguladığı, mahalli bankacınızın (faiz lobisi)  insanlarında iyimserlik ve barış olduğu sürece Singapur’un zenginleşip semirmeye inancının tam olduğu yazılı. Bildiğiniz saçmalık yani. “Ahir ömrümde bir Fernando Botero heykeli göremedim” diyecek olursanız, - unutmadan; bu kuşun bir benzerinden Floransa’da da var - böyle egzotik yerlere gitmeye gerek yok. Fernando’nun “her yere bir atlı adam heykeli” kampanyası dahilindeki, benzerleri Nassau’dan Kudüs’e dek her yerde olan ama size en yakını İzmir’de Büyük Efes Oteli’nin girişinde bulunan “atlı adam”ı görebilirsiniz. Ama bana göre, oteldeki diğer görkemli şeylerin, özellikle de Atilla Galatalı’nın “Güneş”inin yanında bir parça sönük kalıyor. Elbette ikisi arasında bir karşılaştırma çok anlamlı değil, ama madem hür teşebbüsün yapılarını süsleyen, parası bastırıp edinilmiş sanattan konuşuyoruz diye söylüyorum.


Fernando Botero |Atlı Adam | 1992 | İzmir | Büyük Efes Oteli
Atilla Galatalı | Güneş | 1964 | İzmir |Büyük Efes Oteli 
UOB’nin sanat aşkını, bu konudaki doyumsuzluğunu Botero kesmemiş olacak ki,  “Ben sanatçının hem tüccar hem de kavat olanını severim” deyip, iç avluya da bir Salvador Dali heykeli kondurmuşlar/satın almışlar. “Newton’a Saygı” isimli bu şey aynı kalıptan çıkmış sekiz adedin 1985’de dökülmüş, imzalı ve numaralı beşincisi. (1904 doğumlu olduğunu düşünürsek; 81 yaşında böyle bir işi kotarmış olması zaten pek inandırıcı değil, değil mi?) Bu da Botero gibi deyim yerindeyse epey “dükkan işi”. Ama doğal olarak çevredeki diğer eserlerden çok daha fazla ilgi görüyor. Isaac Newton’un yerçekimini keşfinde katkısı olduğuna inanılan şu meşhur elma hikayesi temelli heykelde figürün sağ elinden “düşüyormuş gibi” görünen top elmayı simgeliyor. Kaidedeki plakete göre (Bronza asit indirme tekniği ile yapılmış, Botero’nunkinden kat be kat gösterişli bir plaket bu)  Dali daha da ileri gidip; göğse açtığı deliğe asılı kalp ile “yüreğin açıklığını”, kafaya açtığı delikle de “zihin açıklığı”nı vurgulu-yormuş. İşte tam bu noktada,  yanımda bir Melik Gökçek istediğimi fark edip dehşetle ürperiyorum.

Salvador Dali | Sir Isaac Newton | 1985 | Singapur 
***
Yolun karşısı kesinlikle daha iyi. Hemen karşıda bizim Katalan kavat kadar ünlü olmayan ama; özgün, ağırbaşlı ve zarif İngiliz Tony Cragg’ın bir heykeli var. Azcık kapı önünde kalmakla beraber bu güzel şey dikkati hemen çekiyor ve insan artık yanında o Orta Anadoluluyu istemiyor. Önündeki plakete yine bir takım anlamsızlıkla yazılmış. Artık okumuyorum bile. Biri on, diğeri sekiz metre boyunda, üst üste dizilmiş çakıl taşlarına benzeyen bu heykellerin hem büyük hem de iki tane olmaları Çinli bankacıları (faiz lobisi) memnun etmiş olmalı. Ne ödedilerse helal olsun.

Anthony Cragg | Points of View  Series | 2011 | Singapur 
Azıcık ileride insanın aklını başından alan başka bir şey var. Dali’nin o osuruk saçmalığına filan benzemiyor. Miki’nin kolunu çekiştirip  “hacı, bak bu bir Moore” diyorum. Karımı etkileme maksatlı bu cümlem  her zamanki gibi yüzünde ulan bu herif de amma çok lüzumsuz şey biliyor”  ifadesine sebep oluyor.  Belki o anda bu kocaman bronz heykelin ağırlığını kafasında tartıp, eritildiğinde kaç para edeceğini düşünüyor, tam da  bilemiyorum.

Henry Moore | Reclining Figure | 1938 Tarihli Orjinalden Büyüterek Döküm | 1984? | Singapur 
Epey küçük bir çocukken, ablamın kitaplığındaki Henry Moore kitabına bakmayı çok severdim. Galiba yalnızca traverten heykellerinin olduğu bir katalogdu bu. Belki de şu Paris’teki UNESCO Binasının önündeki meşhur heykel vardı kapağında… O heykellerin rengi ve dokusunu hiç unutmadım. Figürlerin yumuşacık hatları, hakim dolu ve boş kompozisyonlarının insanda uyandırdığı inanılmaz denge duygusu halen can evimden vuruyor beni. Çağın en ünlü, en bilineni değil belki ama –bana göre- Alexander Calder ile birlikte en usta iki heykeltıraşından biri.


Alexander Calder  | Flamingo |  1974 | Şikago 
Heykel yoldan hafifçe yükseltilmiş bir platformda ve kendisinden fazla da büyük olmayan, alçak bir su kütlesinin üstünde duruyor. Yansıma sağlayan, zemine çakılmamış ta üzerinde dalgalanıyor hissi veren hoş bir fikir bu.  Miki’ye o an ukalalık olmasın diye söylemedim ama, Adamcağızın en büyük bronz heykeli olabileceğini düşünüyorum (yaklaşık dokuz buçuk metre boyunda, tam ölçüleri 9.45 x4.24 metre. Neresini nasıl ölçmüş oldukları ayrı bir konu). 1938 tarihli bir kurşun heykelinin büyütülüp bronza döküleniymiş. O da yandaki plakette bunu doğrulayan bilgiyi ve toplam ağırlığının yaklaşık dört ton olduğunu okuyunca gözleri parlıyor. Hemen hurda metal olarak ederini hesapladığına eminim. Rengi, mengi, kadifemsi dokusu ve zerafeti inanılmaz. Dali’nin saçmalığının hemen hemen tam karşısında sağlam ve özgün bir estetik anlayışının, ustalığın  ürünü olarak zarifçe oturuyor suyun üstünde. Bunu da Çinli Bankacılar (faiz lobisi) 1984’de alıp Singapur halkına hediye etmiş! Ben de biraz Çinli bankacı ve bir Henry Moore istediğimi düşünüyorum, ama bizim payımıza maalesef şunlar, bi de şunlar düşüyor. 

Marina Bay Sands | Moshe Safdie | 2010 | Singapur 
Nehrin döküldüğü küçük koyun karşı kıyısında kentin her yerinden görülen acayip ve bir parça görgüsüz “Marina Bay Sands” otelinin arkasındaki Botanik bahçelerine, “Gardens by The Bay”e yola koyuluyoruz. Epey yüksek üçlü bir kütlenin üzerinde  bostancı kayığını andıran başka bir şey oturuyor. Burada bar(lar), bok püsür ve bir havuz var. İstenirse,- ücreti mukabili elbette- çıkılıp kentin manzarası seyredilebiliyor. Göz hizasına dek yükseltilmiş havuzda yüzenler de sanki havada, kentin üstünde yüzer-miş gibi yapabiliyorlar. Ama biz yapmıyoruz tabii. Derdimiz binanın içinde de geçen üst geçitten karşıya, botanik bahçesine gitmek. Otelden başka bir yazıda uzun uzun söz etmek istiyorum. Tasarlayan Moshe Safdie nam İsrail asıllı Kanadalı bir mimar. İnternette “Habitat 70” veya “Moshe Safdie” diye arattırılırsa kırk yılda, maalesef nereden nereye geldiğini tespit olası. Oyun kartlarından esinlenmiş herif! 

Marc Quinn | Planet | 2013? | Singapur 
Botanik bahçesi güzel filan ama o kadar yani. Fakat bir şey var ki, beni benden alıyor. Olağanüstü büyüklükte bir bebeğin çimenlik bir göbeğin üzerinde ve havada sakince durduğunu görüyormuş gibi oluyor bir an.   Bizi park içinde gezdiren elektrikli araç hızla yanından geçiyor ve bakakalıyoruz. O iç bayıcı gezdirme işi sona erince yürüyerek yanına gidip etraflıca bakıyorum. Yine bir İngiliz, Marc Quinn adlı bir heykeltıraşa ait. Olağanüstü büyüklükte ve  (383x353x926 cm) yedi ton ağırlığındaki  beyaza boyalı bronz kütle sihirliymişçesine çimenliğin üzerinde salınıyor işte.  Figürün duruşu, yerleştiriliş biçimi inanılır gibi değil. Tümüyle gerçek dışı ve etkileyici. O kütleyi bu şekilde dengede tutabilmek her babayiğidin harcı değil.   Beyefendi oğlunu, Lucas’ı model olarak almış, pek de iyi etmiş. İnsan aferin diyor. Başka bir aferini de Ocak 2013’de bu heykeli satın alıp Singapur Park ve Bahçeler Müdürlüğüne hediye eden Bay ve Bayan Masagung ‘a gönderiyorum…  

Marc Quinn | Planet | 2013? | Singapur 
Kentin içinde, özellikle Orchard Road adlı şık ve önemli alışveriş caddesinde de yapı girişlerine serpiştirilmiş heykeller var. Ama biraz sıradanlar sanki. Anlaşılan perakendeci tüccarların, katlı mağaza sahiplerinin, büro binalarını işletenlerin bankacılar (faiz lobisi) kadar paraları yok. İlginç olan tek şey o cadde üzerindeki oldukça iddialı ama fazla iş yapmadığı her halinden belli lüks alışveriş merkezi/lüks lokanta/lüks butik (genç, gelecek vaat eden avantgarde modacı motifi yeryüzünün bu bölümünde de yakamızı bırakmıyor ne yazık ki) barındıran yapının en tepesine çıkıştaki “Merdiven, Bulutlar ve Gökyüzü”  adlı 2009 tarihli çalışma.  Singapurlu, 1969 doğumlu  bay Victor Tan’a aitmiş.  

Victor Tan | Merdiven, Bulutlar, Gökyüzü| 2009 | Singapur 

Metro istasyonlarından birinde de eli yüzü düzgün bir şey görüyoruz. Kentle ilgili her şey gibi, heykel, plastik, zart zurt açısından da  epey ilginç bir yer bu Singapur.   Amma netice itibarıyla burası tropik yer…  Yok mu bir meyveleri? Ya da, bi sebze bişey? İnsan onun heykelini yapar hiç olmazsa”. Diye söylenmeden edemiyor insan. Yapa yapa, birkaç ay yıkanmadan giyilmiş çorap gibi inanılmayacak kadar pis kokan ve  mevsiminde kamu taşıtlarına, çoğu binaya onunla  girilmesi yasak  fevkalade lezzetli bir meyve, “durian” kabuğuna benzeyen (bu yolculukta mevsimi değildi hamdolsun)  sahnesanatları merkezi, akustiği akıllara zarar 1 .600 kişilik konser salonu  filan  yapmışlar. Peeeh.

** Esplanade - Theatres on the Bay | DPA  ve Michael Wilford & Partners | 1995-2002 | Singapur 


Sanatın sıcaklığı içinizi ısıtsın.
Bvp
Edited By Miki

Tüm fotoğraflar BvP 

…………..

* UOB , United Overseas Bank: Singapur merkezli ve Asya’da pek güçlü bankacılık organizması. Bildiğiniz “faiz lobisi”nin önde gideni yani. Singapur’daki Kenzo Tange tasarımı merkez binaları artık bir parça yaşlı ama halen fiyakalı. 

** Hayır,  Maalesef yapıyı gezemedim. İşte böyle dışından... Orada burada tıkınmaktan, hayvanat bahçesi, Çin Mahallesi gezmekten buraya  vakit kalmadı. Utanıyorum kendimden. 











Kasım 11, 2013

Geri Zekalılar İçin Televizyon Haberciliği 101


A /  B / C |  Beyoğlu | Ağustos 2013
Mesleği “medya üzerine” düşünüyoruz ha? Televizyon mu?... Güzeel. İşte size başarı garantili birkaç tüyo. Ne denli geniş ölçüde uygularsanız başarınız o denli garanti altında. Hadi hayırlısı.
Dünyadaki en önemli ülkenin yaşadığınız yer olduğunu düşünün. Yeryüzünün geri kalanında neler olduğunu hiç önemsemeyin. Hatta başka ülkeler, kültürler, önemli politik gelişmeler olduğunu düşünmeseniz daha da iyi olur. İlla Dünyanın geri kalanı ile ilgili haberler vermeniz gerekiyorsa, bu Tayland hayvanat bahçesinde yeni doğmuş fil yavruları veya Rio Karnavalı olsun. Anlamlı, önemli, gerçek haberler verip, sizin ve sizin gibi geri zekalıların yaptıklarına aval aval aval bakan geri zekalıları zihnen mağdur etmek istemezsiniz herhalde.
Aslında, dış haber konusunda sıkıntınız olmayacak. Tepe tepe kullanabileceğiniz iç ve dış haberlere bir bakalım:
Yılda Bir kez kullanma garantili ve güzeldirler. Çok ekmek çıkar,  ne var ki yılda bir kere yapılabilir. Ama, ilginçliği ve güzelliği nadirliğindedir işte. O yüzden mutlaka her yıl kaçırmadan yapın!
-Güney Yarımkürede Yeni yılın ertesi günü:  Avustralya sahillerinde noel baba kıyafeti ile sörf yapanlar.
 -Takvimsel döngünün güneş etrafında dönen bir cismin her yerinde aynı olmadığı kavrayamayan geri zekalılar için, sizin bulunduğunuz zaman bölgesinde önce yeni yıla girilmesi ve bunun şaşırtıcılığı, havai fişek gösterileri vs.
- Rio Karnavalı: İşi kolayca “Kıçı başı ortada göbek ata ata gezen karılar” şeklinde sunabileceğiniz bol miktarda malzeme. Elbette böyle demeyeceksiniz ama; siz de, malınızın tükeyicisi “mal” lar da, esas amacınızın yarı çıplak karı, bacak filan göstermek olduğunu bilecek.  Ne yani, sizin programlarınızı seyredenler geri zekalı mı?
Aslında biraz kafanızı çalıştırırsanız buradan, bu karnaval, marnaval işinden çok ekmek çıkar (Yarı çıplak karı şeyini demiyorum, o zaten cepte). Ülkenizde olan biteni,  olan bitenin orjinali ile ilişkilendirerek haber yapmak hala aklınıza gelmedi mi?
Mesela yaz boyunca bir kere bile “Bodrum geceleri Rio Karnavalı gibi” haberi  yapmadıysanız, sıçayım sizin haberciliğinize…
İç haberlerde de  klişe tekrarının sonu ve sorunu yok elbette. O bakımdan rahat olun.  Her şey biri içine öylesine girmiştir, tekrar öylesine iç bayıcıdır ki, kurala uygun bir sıralama yapmak çok zor. Yine de bi parça deneyelim:
- Kurban Bayramı:  Toynaklı hayvanlarla çevrili çamurluk bir alanda birbirinin elini sallayarak ne dediği anlaşılmaz bir halde bağırıp çağıran insanlar. Kaçan dana.   Siyasi parti başkanlarının bu hercümercin içinde dolaşırken gösterenleri de sevilen bir temadır. Sakın ihmal etmeyin. Ama bayram potansiyeli öyle kolay bitip tükenecek gibi değildir: Siyasi parti merkezlerinde bayramlaşma görüntüleri. Ünlüler bayram tatilini nerede geçirdi? Bayram tatilinin ilk ve son günlerinde otogar ve havaalanlarındaki sıkışıklık (otogardan filan bir iki hıyar bulun,  konuşturtun. Onlar otobüs şirketlerinin ek sefer koyduğundan, korsan otobüs şirketlerinden, bunların yolcu çaldığından, onlara “itibar” edilmemesinden filan bahsetsinler). Bayram dönüşü kazaları: Kurban ve Ramazan bayramı (veya uzun süreli her türlü ulusal tatil)  ile ilgili otogar ve havaalanı motifini yeni yıl tatili için de format değiştirmeden kullanabilirsiniz tabii.
- Yeni yıl: Hazırlıkları/ Gecesi/ Ertesi Günü: Dediğim gibi, bu muazzam haber ne yazık ki senede yalnızca bir kez kullanılabilmektedir. Oysa sizin ve haberinizi tüketecek geri zekalıların sevdiği her tür klişe ile doludur. Esnafın alışverişten “yüzü gülüyor”, öküz yiyip içmeyi düşünenleri “uzmanlar uyarıyor”, yılbaşı gecesi eğlence yerlerine asayiş ve mali şube ekipleri “göz açtırmayacak” haberleri yapabilirsiniz. Ha, bir de o hiç yapılmamış; kimsenin aklına gelmeyen, pahalı eğlence yerlerinin menü ve fiyatları ile de haber yapmalısınız. Daha da ilginci, yeni yılın ilk bebeği ve yeni yıla çalışarak girenlerle ilgili olanlardır. Uzun yol kaptanları, otobüs şoförleri, acil servis çalışanları, sınırda nöbet tutanlar filan… Birazını da siz bulun. Ne yani, geri zekalı mısınız?
Fakaat yeni yıl haberinin yüzük taşı, şu büyük ikramiye çıktığında yapılabilecekler /alınabilecekler ve günlük faiz hesabıdır. Etraf o para çıktığında ne yapacağını bir tamam düşünmüş, belirlemiş ve kamuoyu ile paylaşmaya hazır insan evlatları ile doludur nasıl olsa. “Haber”in tıraş bölümü (aslında “tıraş bölümü” deyip bütüne hakaret ediyorum ya, olur o kadar artık) sırasında görüntü para sayma makinasından süratle akıp giden banknotlar olsa çok fena ve sıra dışı olur.
Yıl içinde birkaç kere kullansanız bile sizi seyreden geri zekalıların sıkılmayacağı haberler:
- Bilmemnere hayvanat bahçesinde yeni doğmuş sevimli filler, sevimli kaplanlar, sevimli ayılar,  “sevimli”  sıfatı eklemlenebilecek her tür organizma. “Yaramaz (……)’lar çocukların sevgilisi oldular”, Sevimli pantolon balıkları özellikle genç kadınların sevgilisi oldu”şeklinde yorumlarla da bu büyük  gazetecilik başarınızı zenginleştirebilirsiniz.
 Şenlik ve Festivaller: Çeşitli zerzevat festivalleri, hayvanat güreşleri, Skkibaba Dağı  Bozayı Kutlama Şenlikleri, Dingildek Yaylası Çelik Çomak  Festivali, 999. Şekerlimonağda Şenlikleri. Nasıl olsa ülkemizde bu tür şenliklerin sıkıntısı yoktur. Biraz hayal gücü ile kendi festivalinizi bile yaratabilirsiniz.
Görüntü olarak da davul zurna, güneşi kestiği gibi azıcık hava akımını da kesen yarı şeffaf sentetik branda altında önleri alçak birer sehpa süslü alçak büro koltuklarına çökmüş güneş gözlüklü, kötü kesimli takım elbiseli yerel yönetici/politikacılar rahatlıkla kullanılabilir.
Ne demiştim? Klişelerden korkmayın, bolca kullanın:
- Bir şey fiyatının “el yakması”! Kurban Bayramına girilirken “kurban fiyatları el yakıyor” dan tutun, okullar açılana yakın yapılan, “okul alışverişi el yakıyor” haberleri. Ayrıca her yıl sonbaharda biberin, domatesin fiyatının artışı üzerine odaklanın, bu fırsatı iyi değerlendirin.
- Vatandaşın veya esnafın  “yüzünün gülmesi”: Vatandaş veya esnaf. Önemli değil; nasıl olsa sorunu ve sorunla ilişkili grubu şemalaştırmanın kıçını çıkarıyoruz, istediğiniz özneyi kullanabilirsiniz. Antalya’ya gelen turist esnafın, altın ya da bilmemnebok düşünce vatandaşın; hamsi, istavrit gibi balıklar ucuzlayınca her ikisinin “yüzü güldü”  haberi yapın. Tersi: (Bkz) El yakıyor.
 [Çeyrek altın almak için kuyumcuya gelen Ümit Korkmaz da düşen fiyatların vatandaşın yüzünü güldürdüğünü ifade etti. Korkmaz, "Umarım fiyatlar böyle devam eder. Evliliğe hazırlananların umudu bu düşüşün devam etmesinde" diye konuştu.]
-“Diye konuşmak”, “Şeklinde konuşmak”: Aklınızda olsun, ihmal etmeyin. Özellikle spor haberlerinde “Tecrübeli teknik adam” diye başlayan cümleleri “şeklinde konuştu” olarak bitirebilirsiniz. Arasında ne bok olduğu zaten ne sizin, ne sizi işe alanın ve ne de yaptığınız şeyi dinleyen/izleyenin umurunda değil.
-“Renkli görüntülere sahne olmak”: Güzellik yarışması için Türkiye’ye gelmiş bir sürü salak karının bilmemnepaşa hamamına götürülerek, göt, bacak göstererek çeşitli maymunluklar yapmaları. Şimdi bu durumdan bir  “renkli görüntülere sahne oldu” haberi yapsanız fena mı olur?
 “Düğmeye basmak”:  Çok, ama çok önemlidir. Her konuda her durumda her zaman düğmeye basılabilir. Bir deneme yapalım,  Hürriyet Gazetesinin internet sayfasındaki arama bölümüne “düğmeye basıldı” yazalım: Ne oldu? Gördünüz değil mi ebenizin düğmesini? Ben bu yazıyı yazdığımda, 2013-1997 yılları arasında toplam 682 kez düğmeye basılmıştı! Site istatistiklerine göre 2008’de 86 kez, 2013’de 59 kez basılmış düğmeye. Futbolda 17 kez, Ekonomide 99 kez (yıllar içinde o düğme basıla basıla yalama oldu sanki).   Politikada ise 10 kez düğmeye basılmış.
[GEZİ Parkı olaylarıyla gündeme oturan polis TOMA’larının daha sağlam versiyonları için düğmeye basıldı.]
[20 cent zam için bu eylemler yapılmıyor Brezilya gibi. ‘Sağlıkta şu yapılmadı’ diye yapılmıyor. Ben Brezilya’da oynanan oyunun da aynı merkezden düğmeye basılmak suretiyle yapıldığına inanıyorum.] Her yerden basılabiliyor o düğmeye, herkes basabilir.
[Seks filmi oynatılan 2 sinemada da film izleyen polis memurlarına yanaşan bazı kişilerin eşcinsel ilişki teklifinde bulunması üzerine operasyon için düğmeye basıldı.]
Başka yararlı klişeleri; “Kuş uçurtulmadı”, “o görüntüler yetkilileri harekete geçirdi”,  “geniş çaplı soruşturma başlatıldı”, “o anları anlatıyor” gibi… Yazarak şansınızı deneyebilir, hoşça vakit geçirebilir ve haberciliğinizi geliştirebilirsiniz. Örneğin yukarıda sözünü ettiğim o muazzam “Tecrübeli teknik adam” klişesi 1997-2013 yıllarda arasında tam 2.459 kez kullanılmış! Bu kadar çok kullanılmasının sebebi yurdun dört bir yanının vıcır vıcır  “tecrübeli teknik adam” olması aslında.
[PTT 1. Lig'de 4 bin taraftarının önünde 1461 Trabzon'a 2-0 yenilerek 3'te 3 yapma fırsatını kaçıran Bucaspor'da Teknik Direktör Kemal Kılıç günah çıkardı.  “Takımımı ilk kez bu kadar kötü gördüm” diyen tecrübeli teknik adam, üretkenlikten uzak bir görüntü sergilediklerini belirterek, özellikle hücum bölgesinde çok etkisiz kaldıklarını dile getirdi.]

 
Uzman etkisi: büyüktür. Üstelik bu coğrafyada “uzman” kadar bol bir şey yoktur. Her şeyin uzmanı kolayca bulunur ve çok heveskar olurlar. Sayısız üniversite ve sayısız “ünivers” erbabı ne güne duruyor? Çağırın birini veya bir kaçını… En son rastladığım, “kurbanlık hayvanların hormonlu yemle beslenip beslenmediğini saptama uzmanı” idi. “Uzmanlar uyarıyor” kadar etkileyici bir şey duydun mu sen?
Ama,  o da bir dahaki sefere, kısmetse… Sen şu diğer tavsiyeleri uygula, gerisi kendiliğinden gelir.
Ahlak Evrensel Değildir | Kadıköy | Aralık 2012

Hadi Hayırlı Tıraşlar…
BvP
Fotoğraf BvP 
Edited by Miki

Kasım 10, 2013

Rabindranath Tagore Caddesi ve Limbo


Altına anlamlı, usturuplu bir şey yazmak için çok uğraştım... Ama olmadı !

Şu bloğu yazmaya başladığımdan beri dehşetle fark ettiğim hususlardan biri de, yazdığım o saçma sapan şeylerin okunuyor olduğu!  Hem bu okuyanların önemli bir kısmı belli ki akıllı uslu, okumuş etmiş  kimseler. Dahi manasına gelen “de” yi , soru kipi “mi” yi filan ayrı  yazıyorlar.  Bazen öyle şeylere parmak basıyorlar, öyle taleplerde bulunuyorlar ki insanın hamiyetinden gözleri yaşarıyor. Mesela, Bompay Segundo isimli şahıs Ankara’da o kadar acayiplik varken belli bir yapıya  takmış kafayı, onunla ilgili ahkam talebinde bulunuyor. Yahu hemşerim, bu nasıl iştir? Elbette görmüşlüğümüz, kafa yormuşluğumuz var da, ya hiç bilmediğimiz bir yerden geleydi… O zaman ne halt edecektik? Hem, nebleyim bu işlerin belli bir programı var, şeyi var. Programı dahilinde yazıyoruz işte. Ama yine de; okuyanımızdır, velinimettir  demek sureti ile, iki çift laf edelim:

Atakule’den yukarı, Or-An’a doğru çıkan bir cadde var.  Zenginleşen lümpen taşralılığın yapıtları ile bezeli Turan Güneş Caddesi. Yollara bürokrat, devlet adamı ismi vermek Başkent’te oldukça sevilen bir uğraş. Örneğin Turan Güneş, “Ziya-ür Rahman Caddesi” ile “Simon Bolivar Bulvarı”nın kesiştiği yerden başlıyor!   Cinnah, Konrad Adenauer Caddeleri gırla. İnsanın gözleri “Dean Gooderham Acheson”(hem Konrad’ın ruh gibi ahbabı bu dışişleri bakanı) veya   “Robert Strange Mc Namara” bulvarları da arıyor ya, heyhat. Fakat Turan Güneş Caddesine paralel başka bir yol var ki, akıllara zarar başka bir mühim şahsiyete atfetilmiş:  Rabindranath Tagore !

Esas olarak  iyi niyetli ve  soylu denebilecek çabanın artık sanki bu onurlandırma ile iyiden iyiye boku çıkmış görünüyor.  Son nüfus sayımında 3.203.362 kişi olarak hesaplanan Ankara merkez nüfustan kaç kişinin “Rabindranath” adını telaffuz edebileceğini merak etsem, nefret suçu işlemiş sayılır mıyım? Adamcağızın kim olduğunu, ne iş yapmış olduğunu hiç sormamak en iyisi…

Parlak şairin adını taşıyan bu güzide caddede, alt başlarda bir yapı var. Sığ taşra beğenisinin bir adım ötesi ile lunapark korku tüneli girişinin hemen dışındaki o mimari limbo’da duruyor. Binadan söz etmemi isteyenin damağında Gaudi tadı bırakmış olsa da maalesef gerçek bu. İşverenin“Azizim, apartmanımız Rabindranath Tagore caddesinde olacak, yani  buraya öyle dümdüz bir şey yapamayız. Kendisi  şiirin ölümsüz ismiyse, Biz de sanatın başka bir dalının evrenselliğini, vazgeçilmezliğini vurgulayalım. Mimari en uygunu. Mesela… Hah,  Gaudi’yi çağrıştıran bir şeye ne dersiniz?” demiş olamayacağını hepimiz biliyoruz. 

Türkiye’ye özgü bir rant liberalizmi içinde – aslında -  dağın başına inşa edilmiş, kendininki gibi beş para etmez apartman yığınları arasında farklı olmaktan, dikkat çekmekten başka bir kaygısı yok. Fakat, nasıl anlatılabilir, tuhaflığın neresine oturtulur bilemiyorum. Anlam üretmek için kullanılabilecek yöntemler yetersiz kalıyor.  Şey de diyebilirim tabii:  “cephe ve kütle kurgusunda formellikten kaçınarak, bir cephe dilinin oluşmasında çözümü kütle hareketleri ile zorlamak yerine yüzeylerde aranmış!” Ama demeyeceğim.  Bir taraftan bakıldığında “Fantastic Four” daki  “Şey”in garsoniyeriymiş gibi duruyor. Daha uzun süre bakılırsa merkez aksı omurga gibi görüp,  yatayları da kaburgaya benzetme imkanı var.  Bazen de, alışveriş merkezlerinin çocuk eğlendirme bölümlerindeki “Yağmur Ormanları”, “Dinozorlar Çağına Yolculuk” temalı para tuzaklarının giriş cephesi sanki. Ağaç gövdeleri, yeşillikler, filan…. Her şey yeterince tuhaf değilmiş gibi, işi daha da içinden çıkılmaz hale getiren şu  pencereleri de su, şelale vb. olarak ta hayal mümkün.  Yani; anlamlandırma, yorum ve aşırı yorumdan kaçınmak lazım bu “eser” karşısında.  Mimarın amacı, ürünün gerçeği  neyse ne. Fakat  bildirişim kuramı da (information theory)  anlamın niteliğiyle değil, niceliği ile ilgili değil mi?  

Yapının anlam ve amacı mimari eğilimlerle değil de (mimari bir ürün değil çünkü)  Türkiye’deki genel kültürel zemin üzerinden değerlendirilecekse, ideolojisi  mevcut kültürel kaosta “denişik” olarak var olabilme çabasının yarattığı bir anlamsızlık  olarak görülebilir. Ya da basitçe, tarıma dayalı bir ülkede tarım teknolojisine geçişin gecikmesi ile köylünün kente göçü sonucu kırsal yapıdan kurtulamamış  bir kentin absürd  kültürel-mekansal  alaşımları olarak değerlendirin.  O daha sakinleştirici…

Belki de bina ile ilgili  tek –acı-  gerçek/anlam, cephenin bir bölümünün işgal eden “Çocuk gelişimi ve eğitimi danışmalığı” tabelası. Böyle bir mekanda mukim uzmanlarla çocuk gelişimi hususunda “istişare” eminim ilginç olurdu.

Hadi, Allah rahatsızlık versin.

BvP

Edited By Miki 

Fotoğraf: BvP 

Ekim 28, 2013

Güven Anıtı, Ankara

Bayramları Ankara’da geçirmeye özen gösteriyoruz. Miki’nin ebeveynleri, o sevimli insanlar havalar soğumaya yüz tutunca ılıman ve sıcak bölgelerden Ankara’ya göç ediyorlar ve daimi ikametgahları anlı şanlı başkentimiz. Ebe ve veyn’le geçen birkaç günün sonunda terbiyeli bir insan olmak ve  Miki’yi üzmemek Tunalı’daki Kıtır’da  nihayetlenen bir Ankara gezisi ile neticeleniyor genellikle… (Bu defa kokoreç kötüydü, onu da söyleyeyim. Ayrıca, çalışanlar da pek mendebur. Genelde kendime yakın bulduğum bir karakter özelliği,  ancak hem para verip, hem kendi biramı kendim alıp, masalarında peçete bile olmayan bir yerde köpek muamelesi görmek pek hoşuma gitmiyor.  Yeni öneriler varsa, açığım) Mükafat gezilerinin  ana teması eski güzel kamu binaları, yeni ve saçma sapan kamu binaları, yeni ve görgüsüz kamu binaları. Miki bu yapıların çevresinde büyük  bir sabırla terörist filan damgası yemeyi göze alarak arabada oturuyor.  Ben de fotoğraf çekiyorum.  Son gezimiz bir parça heykel ağırlıklı oldu. 



Güven Anıtı | Ankara |1934 -1935
Kızılay’daki, yapıldığı günlerdeki adı ile (Polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimlediği için)  “Emniyet Abidesi”, şimdinin Güven anıtını en son seksenlerin sonunda Ankara’da “Güverte Er” olarak askerliğimi yaparken görmüştüm. Torpido isabeti alıp batmakta olan bir gemiden denize atlanırsa  kolayca çıkarabilme imkanı sağlayan,  iki yanından düğmeli bembeyaz pantolonum ve ben bir hafta sonu izninde etrafında epey vakit geçirmiştik. O zaman da ön cephedeki bronz figürler ölçek dışı, tuhaf ve ürkütücü gelmişti. Vücudun bu abartılı kas yapısı fazla boğum boğum geliyor bana (Krippel’in Afyon’daki anıtında da öyle. O zavallı da çüksüz müksüz ama hulk gibi… Neyse).  Altı metre boyunda bu iki heyula “D.C. Comics” karakterleri ile karakucak güreşçisi arasında bir yerde duruyorlar sanki.  Ama vücut dilinin, dinamizmin, hareket algısının oluşmasında gösterilmiş maharete diyecek yok. Elini duvara dayayıp güç alan yaşlı zat biraz soluklansın, dürecek defterimizi. Gençten olan ise bir saniye önce alttan yukarıya doğru savurduğu o balyoz ile saz (belki de levye demiri, kim bilir?) arasındaki şeyi tam baktığımız anda tutmuş; yeniden savurup, bu defa oturtacak gibi çenenin ortasına.


Güven Anıtı |Ankara | Ön , Ana Figürler| Anton Hanak | 1934
Anıtın  ağırlık merkezini oluşturan bu iki figür anıtın tümünü bitiremeden Ocak 1934’de ölen Anton Hanak tarafından yapılmış. Heykelleri çevreleyen ön ve arka yüzün kabartmalarını öğrencileri ve denildiğine göre yerel taş ustaları tamamlıyor. Zaten belki de bu yüzden iki yüz arasındaki işçilik ve ifade farklılıkları epey belirgin. Bence arka yüzdekiler, özellikle sağ taraftaki bilim ve sanat taifesini anlatan bölüm daha  oturmuş ve etkileyici.  Bu işlerin simgesi baykuş da duvardaki yerini almış ki, o da ayrı bir hoşluk.
Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

Faşist Heykel 101

Arka yüzdeki, ortada Atatürk’ün olduğu beşli grup asıl ününü Ankara’daki bu işten sonra kazanan Josef Torak tarafından yapılmış. Zat, Adolf’un (şu ufak tefek, tuhaf bıyıklı olan. Evet, o.) “yürü ya heykeltıraşım “dediği, Üçüncü Rayhın birinciye olmasa bile  (esas oğlan Arno Breker adlı başka bir herif) ikinciye gelen yontucusu. Heykelleri kadar zamparalığı ile de ünlü olduğu, Yahudi ilk karısını nasyonal sosyalizm dolmuşuna binip boşadığı, Çalışma bakanı Robert Ley’in ilik gibi hanımını - af buyur – düdüklediği rivayet olunuyorsa da, yazı heykel ağırlıklı olduğundan adamın başka işlerine girmeyeyim diyorum.
Güven Anıtı |Ankara | Arka, Ana Figürler| Josef Torak | 1935

1935
Orada duran tam anlamıyla dönemi ve peşi sıra gelecekleri anlama kılavuzunu andırıyor. Uçları aşağı doğru sımsıkı kapalı ağızlar ve çatık kaşları ile asık suratlı,  ele ele tutuşan kaslı erkekler! Torak Almanya’ya döndükten sonra bu motifin benzerlerinden epey yapıyor. En bilineni de,  1937'de Paris'te düzenlenen Dünya Fuarı için yaptığı “Yoldaşlık” isimli grup. Bu heykeller Albert Speer'in tasarladığı o çok acayip Almanya Pavyonunun önünde duruyorlar. (Karşılarında da en az onlarınki kadar acayip Sovyetler Birliği Pavyonu duruyor)  Doğal olarak işin içinde yine el ele tutuşan, şallak mallak adamlar var. Fakat bizim heykel ustası akıllı olduğundan, Krippel’in Afyon’da düştüğü hatayı tekrarlamayıp, buradakilerin takım taklavatı örtmüş. Fakat ne olursa olsun çok güzel ve gözüme zebanilerden daha usta işi görünüyor.  Bunda muhtemelen gün ışığının da payı var. Torak’ın şansına o tarafa yumuşak, difüze ışık tam karşıdan vuruyor ve güzel bir kontrast sağlıyor. Oysa Hanak tarafında ışık arkada ve kaidenin vuran gölgesi ile iyice çamur gibi.  Belki de o heykellerin bronz oluşu kaide ile bir şekilde uyumsuzluğa neden oluyor. Torak Heykellerinin altına Romen rakamı ile “1935” yazılmış, o da çok özenli ve bütünün bir parçası olarak algılanıyor. Oysa önde, alt frizdeki “TÜRK ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN” yazısı  fazla aralıklı ve -yine- bronzun rengi yüzünden uyumsuz –muş gibi.


"Yoldaşlık" | Josef Torak
Paris | 1937
Sınıfta Kalan Alegori ?

Erken Cumhuriyet Türkiye’sinin pek az sayıdaki alegorik heykelinden biri bu (Osma:143). Diğerleri Afyon’daki Zafer Anıtı (1396) ve Menemen’deki Kubilay Anıtı (1934). Onların anlatmak istediği en azından anlaşılabilir fakat tuhaf bir şekilde bu anıtta, özellikle ön yüzde “alegori” hepten güme gitmişe benziyor. Osma her ne kadar “bu sembolik figürler 1930’ların Türkiye’sinde ancak Yeni ve Eski Yönetim olarak yorumlanabilir” deniyorsa da,(Osma:102) bu şekilde yorumlamak için hayal gücünü epey zorlamak gerekiyor. Daha çok ağzımıza sıçacakmış gibi görünen iki yarı çıplak müzisyene benziyorlar. Müziğe duyduğu ilgi dolayısıyla şu müzisyen benzetmesi çok ta uydurma olmayabilir. Adamcağızın ölümünden sonra teslim edilen figürleri  bir heyet eşliğinde (nedense, sipariş verilmiş/satın alınacak  bir nesne için o şeyin üretildiği  yabancı ülkeye  gidilmesi gerekir,  bu da mutlaka “heyet” le olur. Maalesef cennet vatanımda yurt dışından alınacak/yaptırılacak çook nesne olduğundan/olacağından, bu hoş geziler süreceğe benzer) almaya  Viyana’ya giden Şükrü Kaya ne düşünmüştür ? Hayır, yapana da soramaz “Anton! Kardeşim, nedir bu böylecene demekteyim haaa?” diye… Ölmüş gitmiş zaten adamcağız.  Nasıl döndüler yurda acaba altışar metre boyunda iki adet bronz çalgıcı-zebani ile?

Tüm düzenlemeye, havuzlara, kaidesindeki özene (onun tasarımı da Holzmeister’e ait) rağmen bu ilginç heykel grubu ortasında kaldığı keşmekeş içinde olağanüstü anlamsız ve absürt maatteessüf. Üstelik yıllar içinde büyüyen ağaçlar işin etkisini daha da azaltmış.  Eski kartpostallarda görülen o uçsuz bucaksız çorak boşluk ortasında çok daha etkileyici. Ve muhtemelen oraya konduğundan beri hiç bakılmamış olduğundan oldukça yıpranmış.  Kaidesinde ve heykellerde eksik parçalar var. Bazıları da epey büyük. Fakat en kötüsü, bu görkemli şey güvercinlerin istilası altında. Her yere sıçıp duruyorlar, özellikle gölgelik alanlar vıcık vıcık, kaygan  kuş boku. Lanet kurumuyor bir türlü anlaşılan. Bu yüzden ortalık kümes gibi kokuyor!

Etrafa sinmiş o pis taşralılık, arabalar, insanlar, karşıdaki, inanılmaz bir şekilde yarışma  ile projesi elde edilmiş bombok bina ve altındaki hamburgerci… Tüm bunlar o sonbahar öğleden sonrasında Güven Anıtı’na hiç, ama hiç iyi gelmiyor.  Evet, Güven Anıtı’nın heykelleri 30’ların Moskova, Nürnberg veya Torino’sundan, Tiran’ından ışınlanmış gibi. Oralarda çok benzerleri var. Yapılanı yönetici sınıf kibrinin bir tezahürü, devlet eliyle yüceltilen faşist sanat filan diye okumak da mümkün. Ama, kaynakları son derece kısıtlı bir ülkede yeni bir dünya kurup, yönetmeye soyunan yöneticilerin bu yeni yaşamı oluşturma sürecine gösterdikleri özen ve derinlik (tamam, alegori her zaman sökmemiş olabilir) günümüzün sığlığı ile karşılaştırılınca çok etkileyici. 

Yine de insan 1930’larda başkentin civar kasabalarından (kentte yaşayanların bir parça alışmış olduklarının düşünerek) kente gelmiş (muhtemelen yürüyerek) köylülerin,  İçişleri Bakanlığı eliyle yaptırılan   “polis ve jandarmanın halkın güvenliği yolundaki çabalarını betimleyen” bu anıtla ilgili neler söylemiş olacaklarının düşünmeden edemiyor!

Güven Anıtı| Ankara |Arka, Sağ Alt Friz | Ankara | Wirth, Triberer, et al | 1935

BvP

Edited By Miki

Fotoğraflar, BvP
…………..

Osma, Kıvanç; Cumhuriyet Dönemi Anıt Heykelleri (1923-1946),  Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara, 2003.

Ekim 26, 2013

Singapur Skyline

Singapur Skyline | Ekim 2013


Fotoğraflar: Bvp