Emsallerine faiktir

Temmuz 24, 2011

Cüce Denizaltılar, İnsanlı Torpidolar, Torpido İnsanlar ve Seehund


Seehund 1/72 Ölçekli Maket
Cüce denizaltı, ya da Türkçede söylenişi ile “cep denizaltısı”, Yirminci Yüzyılda üretilmiş en korkutucu, etkinlik potansiyeli en yüksek silahlardan biri. Kısıtlı malzeme ve insan kaynaklarına sahip bir askeri güç, iyi eğitilmiş insan malzemesini yüksek teknoloji ürünü silahlarla donatabilirse karşı tarafa büyük zararlar verebilir. Üstelik çok ucuza… İşte bu iç gıcıklayıcı fikir yüzünden İkinci Dünya Savaşı boyunca Japonya, İtalya, İngiltere ve Almanya, bazıları akıl dışı, çok çeşitli donanım ve çoğu güvenilmez tasarım denedi, geliştirdi.
O acayip şeylere binip, kendilerinden çok daha güçlü bir düşmana zarar vermeye hevesli, olağanüstü cesur, sıra dışı insanlar [1] da bulundu (adamlarda hem kafa, hem taşak var işte)! Genel olarak bakıldığında, pek öyle heveslenildikleri etkinlikte kullanılamamış olsalar da, bu işe soyunan ülkelerin savaş sonrası teknolojik ve sınai birikimlerine büyük katkıları yadsınamaz.

Ağır Dalış Giysisi
"Bill" Bailey - 1941
Tuhaf bir biçimde, İkinci Dünya Savaşı boyunca Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği bu tür denizaltılarla hiç ilgilenmemişler. Bu durum Fransa’nın 1940 Haziranında teslim olup askeri bir güç olarak sahneden çekilişi [2], Amerika Birleşik Devletleri’nin ise sınırsız kaynaklarla desteklenen muazzam konvansiyonel silah ve malzeme potansiyeli nedeniyle açıklanabilir. Mühendislerinin denizaltı konusunda öncü çalışmaların çoğunda katkıları olmasına rağmen, böyle bir harekat alanına girmeyen Sovyetlerin durumu ise bir tuhaf. Böylesi işlere gereken yüksek oktanlı bireyselliğin Stalinist komuta anlayışına pek uygun düşmemiş olacağı geliyor insanın aklına.

Maiale "Domuz"
Japonların HA tipi cüce denizaltıları ile Pearl Harbour’a düzenledikleri başarısız, acıklı ve epik saldırıdan şurada  söz etmiştim. Savaş boyunca, İtalyanlar insanlı torpidoları “Maiale” [3]  (‘Domuz’) ile Akdeniz’de biraz daha başarılı oldular.

Chariot'a Biniş
Aralık 1941’de İskenderiye limanına bu türden üç denizaltının düzenlediği saldırıda Queen Elizabeth ve Valiant savaş gemilerine ciddi zarar verildi. İtalyan’ların bu başarısının uzun vadeli tatsız yan etkisi, İngilizleri bu silahın işe yarar bir şey olduğuna ikna edip, daha gelişkin bir benzerini geliştirmeye çalışmalarını sağlamak oldu… “Chariot" adlı bu silah sistemi de aslında temel aldığı tasarım kadar güvenilmez ve ilkeldi. Cihazın üzerine binip savaşacak olanların kullandığı solunum cihazları ve diğer donanım da öyle... Bu yüzden tatbikatlarda bile oksijen zehirlenmesinden kayıplar verildi! Savaşın ortalarında, 1943’de Akdeniz’de Palermo ve Tripoli'de İtalyan gemilerine karşı birkaç anlamsız akın düzenlendi o kadar. 1944’e gelindiğinde de Chariot macerası tedavülden tamamen kaldırılmıştı.

İnsanlı torpido hikayeleri içinde en tuhaf ve ölümcül – kullanıcıları için - cihazları üretmiş Almanların durumu biraz daha farklı. İtalyan ve Japon müttefiklerin tecrübelerinden yararlanmadıkları gibi, kendi üretim programlarının önünde de iki adet çok ciddi sorun vardı: Amiral Dönitz ve gittikçe köşeye sıkışan Almanya’nın kısıtlı zamanı. Amiral doğal olarak, konvansiyonel denizaltı savaşı için yetiştirilmiş teknik ve taktik personeli paylaşmayı reddetti. Bu durumda silahlı kuvvetlerin diğer bölümlerinden aktarılan elemanların üretilecek tehlikeli ve denenmemiş makinelerin kullanımı için eğitilmeleri gerekti. Araştırma geliştirme programları için zaman olmadığı gibi, üretim de çok kısa sürede ve elde mevcut malzemelerle gerçekleştirilmek zorundaydı [4].  Sonuç… Eh, pek de parlak olmadı tabii. Ana konsept, standart Alman torpidosu G7e’yi taşıyacak basit bir aracın ucuza ve bolca üretilmesiydi. İlk tasarım mühendis bay Mohr’dan ve Torpedo Versuchs Anstalt (TVA)’dan geldi.

"Gözünü Seveyim  Bişeye Dokanma Bacım!"
Şeffaf Kubbe Üzerindeki Derece Taksimatına  ve Nişangah Düzeneğine Dikkat!
Bay Mohr’un neresinden uydurduğunu hala tam olarak anlayamadığım “Neger” ; inanılmayacak kadar dandik “silah”, kokpit ve pleksiglas lombozlu bir G7e torpidosundan oluşuyor! Bu şeyin altına ise yine aynı torpidonun patlayıcı başlıklısı takılıyordu. Otuz deniz mil menzili olan, yaklaşık beş tonluk Neger dalamadığı gibi, altındaki torpidoyu su üstünde tutabilecek yüzdürme gücüne de zar zor sahipti (yani her an “battı batacak” gibi. Al sana “wonder weapon”!). Daha sonra bu cihazdan kısa süre için yaklaşık 25 metreye dalabilecek bir parça daha büyük başka bir silah, “Marder” geliştirildi. Neger iyiydi, hoştu da, büyük bir dezavantaj düzenlenen saldırıların %60 - %80 kayıpla sonuçlanmasına neden oldu. Kullanıcı -şoför, pilot, vb.- kokpitte göz hizası hemen hemen deniz seviyesinde olacak kadar alçakta oturuyordu. Bu durumda genellikle dalgalar arasında hedefini tam olarak göremiyor ya da lomboza kolayca bulaşabilen deniz yüzeyindeki mazot veya diğer bok püsür görüşü tamamen engelliyordu. İçeri su dolmasını göze alıp, lombozu açarak etrafı daha net görebilmek mümkündü tabii. Ancak bu şekilde batan kaç tekne olduğunu bilmiyorum! Son ve oldukça kuvvetli olasılık da, altta ekli torpidonun ateşleme anında ayrılmayı reddedip, pilotla birlikte sonsuzluğa yelken açmayı seçmesiydi! Temmuz ve Ağustos 1944’de düzenlenen dört saldırıda yüzlerce hedefle dolu Manş Denizi’nin Avrupa kıyılarında ancak bir destroyer, 3 mayın tarama gemisi ve iki de koster’e karşılık 99 adet Neger kaybedilince bu işe “tevbe” edip, bir daha kullanılmadılar.

Benzer şekilde ölümcül ve başarısız –ama bu defa iki yanda birer torpido taşıyabilen- “Molch” ve Jules Verne tarafından tasarlanmışa benzeyen İngiliz cep denizaltısı “Welman” dan geniş ölçüde yararlanılarak tasarlanan, fakat karbon monoksit sızdıran benzinli motoru yüzünden kabin kapakları kapalı olarak 45 dakikadan fazla çalıştırılamayan lanetli “Biber”i [6]  fazla umursamayıp, büyük umutlar bağlanan ve gerçekten işe yarar gibi görünen başka bir tasarıma geçeyim:


“Seehund” ya da “Tip 127”, tasarımın kökleri –yine- ele geçirilen İngiliz malzemesine dayanıyor. Alman Savaş gemisi Tirpitz’e saldırı sırasında batırılan ve sonra fiyordun dibinden çıkarılan İngiliz “X” tipi teknelerin işe yarar kalıntıları benzer bir tasarımın oluşmasına yardımcı olmuş (Hecht). Fazla işe yaramayan ama ileride Seehund mürettebatının eğitilmesine katkısı olan teknelerden de bizim şu Tip 127 tasarlanmış. İki kişilik mürettebatı, dizel, elektrik motorları ve 45 derinliğe inebilme yeteneği ile enikonu bir denizaltı bu. Tasarlandığı dönemde müttefik uçakları kuzey denizlerini hallaç pamuğu gibi attığından, yüzeye çıkmadan deniz yüzeyini ve gökyüzünü araştırabilmek için bu mucizeye, şeffaf bir lomboz kapağı ve mükemmel optik düzenekli sabit bir periskop da eklenmiş.

Cihaz gerçekten öyle küçümsenecek bir şey değil. 60 beygirlik motoru ile menzili 270 deniz mili. Eğer gövdeye eklenen ek tanklar da kullanılırsa bu menzil 500 deniz miline çıkıyor [7]. Hedefe dipten yaklaşabiliyor ve kendinden öncekiler gibi gövde yanlarına asılı iki torpidosu var. Torpidolarla ilgili tek can sıkıcı yan; yüklenebilmeleri için teknenin denizden vinç marifeti ile çıkarılıp karada takılması. Savaş dışı koşullarda bile dikkat gerektiren hassas ve tehlikeli bir süreç. Üretimine Haziran 1944’de başlanan Seehund konusunda herkes o kadar hevesli ki, 1.000 tanesinin hizmete girmesi hedefleniyor. Fakat III. Reich’ın çoğu benzer silah programı gibi bu da beklentilerin gerisinde kalmaya ve heveslilerini hayal kırıklığı yaratmaya mahkum [8] . Buna rağmen savaş bitmeden 285 adet üretebiliyorlar.

Fazla bir başarı gösterememiş olsa bile Seehund Alman Donanması’nın geliştirdiği ve ürettiği en sofistike cüce denizaltı. Ufak boyutları yüzünden müttefik sonarlarının algılayamadığı gövdeleri ve çok düşük süratleri dolayısıyla hidrofon marifeti ile de tespit imkansız. Avlanacaklar açısından tam bir rezillik yani…

İlk saldırı görevlerine Ocak 1945’de çıkan bu yeni Alman mucizesi Ocakta 44 savaş görevinde 10 tekne kaybedip bir gemi, Şubatta da 33 görevde 4 tekne kaybına karşılık 2 gemi batırıyor, bir tanesini de hasara uğratıyorlar. Martta durum yine çok parlak değil: 29 defa denize açılıp, 9 kayıp veriliyor. Ama en azından bu defa toplamda 5.267 ton müttefik gemisi batırıyorlar. Mayıs 1945’de savaş bitene dek 142 görevde batırdıkları 9 geminin tonajı 18.451 ton. 18.354 tona da hasar vermişler. Ayrılan kaynaklar, iş gücü ve tasarıma, seyir denemeleri ve eğitime harcanan zamanla kıyaslanınca epey acıklı bir aritmetik. Fakat, aritmetiğin de doğru olmayan yanları var. Batırılan gemi tonajı çok düşük olsa da, başka yerde kullanılabilecek en az 500 gemi ve 1.000 müttefik uçağının bu saldırıların önüne geçmekle meşgul edildi. Böyle bir oyalama Almanya’nın yenilmesini geciktirdi mi? Sanmıyorum.

Savaştan sonra çoğu hurdaya atılan, silahsızlanma programı çerçevesinde kesilip biçilip mundar edilen bu teknelerden dört tanesini, Fransızlar alıp [9] 1955’e kadar kullanıyor.

Celp Erlerinin Esas Duruşuna Dikkat İsterim...
Günümüze kadar gelen pek azı bugün dünyada çeşitli müzelerde genellikle çok da iyi olmayan şartlarda - genellikle açık havada ve saçma sapan boyanmış olarak - , orijinalliklerinden uzak olarak sergileniyor.

Ne pis değil mi?

                                                                                      
Uzun zamandır gözüme kestirdiğim,  1/35 ölçekli resin kitinin bulunamazlığı, bulunsa da alınamazlığı yüzünden kıstıramadığım bir modeldi bu Seehund. Sonunda Ukrayna’da birileri “1/72 ölçekli plastikten olanını yapalım da sevinsin garibanlar” deyince, ben de hemen harekete geçtim. Aslında plastiğin kalitesi, mühendisliği ve – özellikle – kaidesi açısından pek de gurur duyulabilecek bir ürün değil ortadaki (o boktan kadieyi değiştirdim elbette).  Ama alınabilir fiyata satılan, tek bir çevredeki gri, oldukça yumuşak ve kırılgan bir plastiğe basılı 35 civarında parçayı bir araya getirildiğinizde gerçekten denizaltıya benzeyen bir şeylere sahip olmak imkan dahilinde.
                                                                                    
Çizimler Hakkında: İnternetteki çizimler akla yatmayınca oturup eski usul, rapido ile aydıngere çizmek zorunda kaldım. Kes yapıştır bir site sahibi iseniz ve bunları kullanmayı düşünüyorsanız, izin isteyin, ya da en azından nereden aldığınızı belirtin derim. Tersi durumlarda; eğer denk gelirsem, ailenizin dişi fertleri ile ilgili ne ilginç fiiller, uygulamalar, şeyler temenni ve deklarasyonlarıma (ana avrat dümdüz gideceğim işte, anlamadınız mı hala?) maruz kalacaksınız… Bir daha düşünün derim!

Denizaltıların İsimleri Hakkında: Almanlar incelikli düşünüş ve akıl oyunu meraklarını burada da gösterip, cihazlara çoğunlukla görev ve formlarına uygun ufak kemirgen, balık ve sürüngen isimleri vermeyi tercih ediyorlar. Semender dışında hepsi ufak ama yırtıcı tehlikeli canlılar, zarar verici kemirgenler! Biber=Kunduz, Neger/Nagetiere=Kemirgen, Hecht=Turna Balığı, Marder=Sansar, Molch=Semender gibi…

Görsel Malzeme: Model Fotografları BvP , Çizimler BvP (Konu ile ilgili açıklamayı yukarıda ettim). Danimarkalı Direnişçi ve Neger üzerindeki hanım kızımız: http://longstreet.typepad.com/thesciencebookstore/
Bu fotoğraf 11 Ağustos 1945 tarihli “The Illustrated London News” den taranmış.

Prehistorik dalış elbisesi içinde bay Bill Bailey: http://www.mcdoa.org.uk/Bill%20Bailey%20Tribute.pdf  son derece ilginç bir yazı. Okumakta fayda olabilir.

Diğer denizaltı resimleri: Yakın tarihli ama nedense bugün pek ortalıkta bulunmayan çok önemli bir kitaptan: Kemp, Paul. Midget Submarines of the Second World War. Caxton Editions, 2003. X-Craft ve Seehund’a ait detaylı çizimler de mevcut.

BvP,

(Korhan Efendi, bu yazı  senin için...)

Edited By Miki


...............................
[1] Bu silahları kullananlar her zaman çok cesur ve gönüllü de olmuyordu maalesef. Özellikle Alman Deniz Kuvvetleri savaşın sonlarına doğru elemanlarının geçmişi ile pek ilgilenmiyor sanki. Normandiya açıklarında seyreden HMS Orestes mayın tarama gemisinin tek kişilik denizaltısı içinde ele geçirdiği denizcinin 18 yaşında bir hücre mahkumu olduğu ve bu intihar görevi için salıverildiği sorgu sırasında ortaya çıkacaktı.
 
Suçluların cep denizaltılarıyla bu tür – resmi olmasa da – intihar görevlerine yollanması Jack Higgins’in Eagle Has Landed (‘Kartal Kondu’) kitabında da kullandığı bir motif.

[2] E, herifler sahneden çekilmiş diyoruz ama, Jacques Cousteau adlı vatandaş, taşınabilir soluma cihazı ve diğer dalış sistemlerinin geliştirilmesi ile uğraşıyor. Amerikan donanması ile İtalyanlara karşı komando baskınlarına katılıyor…

[3] Bu aracın 1/35 ölçekli bir modeli İtalyan plastik model üreticisi Italeri de mevcut. Katalog numarası 5605.

[4] Kısaca, popüler kültür dağarcığımızda şekillendiği biçimiyle; iyi eğitimli, gözü pek nazi subayların kullandığı, üstün ve zamanının ötesinde “mucize silah” falan değiller.

[5] Standart Ordu kamyonu Opel Blitz’in 6 silindirli ve 3.6 litrelik benzinli motorundan bol miktarda bulunuyordu.

[6] Kraliyet Donanmasının 29 Aralık 1944’de, kullanıcısı monoksit zehirlenmesinden öldüğü için hasarsız ve çalışır durumda ele geçirilen 90 numaralı "Biber" bugün Imperial War Museum’da sergileniyor. Kraliyet Denizaltı müzesinin sahibi olduğu başka biri, “Biber 105” ise yeryüzünde İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan çalışır durumdaki tek denizaltı. Modelini yapmak isterseniz İtaleri 1/35 ölçekte 5609 katalog numarası ile güzel bir modelini sunuyor size.

[7] Bunlar tabii kağıt üzerindeki teorik rakamlar. Söz konusu mesafeleri bu tür bir teknenin içinde kat etmeye dayanabilecek bir mürettebat mevcut değil. Ayrıca tekneye torpidolar yüklenince, başta düşünülen 7 deniz millik su üstü süratinin de hayal olduğu ortaya çıkacaktı. Gövde tasarımı ve torpidolar hatır sayılır bir direnç oluşturduğundan,  mevcut aküleri ile 3 millik bir süratle su altında 63 deniz mili kat edebilmişti.

[8] Hammadde alokasyon sorunlarını, sürekli hava bombardımanı altındaki çökmüş ulaşım ağını, iş gücü kısıtlarını, tökezleyen Alman savaş ekonomisindeki öncelik çatışmaları falan göz önünde bulundurulduğunda, eh… Çok garip bir durum değil.

[9] Fransız milleti şu “ganimet” işine pek meraklı, Bu denizaltılardan başka, savaştan sonraki yıllarda “Panther” tanklarını, çok miktarda hafif silahı, topu, Heinkel He177 4 motorlu bombardıman uçaklarını, işgal altındaki ülkelerinde Alman Lisansı ile üretilen hafif siklet irtibat uçaklarını (Fieseler Storch) ve daha kim bilir neleri tepe tepe kullanıyorlar. Ama bu konuda başı Ruslar çekiyor kanaati içerisindeyim. Alman evlerindeki ampulleri bile söküp götürmüş oldukları biliniyor.

Temmuz 15, 2011

Ankara Garı


Ankara Garı ve Çevresi 1938
 Ankara ilginç bir yer. Doğruya doğru… Devlet cihazı, cihazın lacivert takım elbisesi ile dünyaya gelmişe benzeyen bıyıklı, çerçevesiz gözlüklü [1]  uzuvları. Uzuvların uzuvları. Haritada yeri bulunamaz  elçiliklerin, dost ve müttefik ülke ajanslarının, içinde ne işle uğraşıldığını, muhtemelen girişteki kapının yanına konuşlu beyaz plastik kutu mahkumlarının bile bilemediği 3-4 katlı lüks, villa irileri ilk göze çarpanlar. Ama, bilgi görgü artıracak, merak şeydecek başka şeyler de var helbet.

Bunlardan pek merak ettiğim bir tanesi, yirmilerin sonlarından günümüze kadar yapılmış/yapılamamış kamu binaları. Özellikle seksenlerde ve daha sonra yapılanları “Devlet Mimarlığı” temalı bir eğlence parkı, nebleyim bir lunapark etkisi uyandırıyor bende. Oysa gerçekten güzel olan, süzülüp keyif alınasılar otuzlarda yapılmış olanlar. Gençlik parkından Ulus’a, yukarı doğru yürürken yaklaşık 600 metrelik bir cadde üzerinde çoğu. Seyfi Arkan'ın İller Bankası Binasından başlayıp, Martin Elsaesser’in 1938 tarihli inanılmaz Sümerbank Binasına kadar... “Millete karşı örgütlenmiş devlet” [2]  için yapılmış olsalar da, yurttaşlarını ürkütüp, ezmeye yanıp tutuşan morumsu-gri bu heyulalar çok güzel. Hem; vatandaşları ile bütünleşme derdinde, “insan odaklı” –ne skim bir söz bu da- gibi görünen seksen binalarından daha az madrabazlar sanki. Öyle insanla falan pek ilgileri yok. Bugün ya hepten terk edilmiş ya da ilgili kurumun önemsiz birimlerinin tıkıştırıldığı yerler. Yine söyleyeyim, etkileyici, taşaklı ve güzeldirler işte. Ama, onların da boy ölçüşemeyeceği iki yapıdan [3]  biri Ankara Garı.


 Taksilerin Hücumu Altında   Ankara Garı 2011
1930’lar Türklerin ulusal tarihteki entelektüel başarılarının yüceltilip, tarihin ulusalcı eksende yeniden inşa edildiği, bilmem kaç kıtada nasıl başarıdan başarıya koşulduğu vurguları ile dolu. Dolu ama, açıklanamaz bir şekilde geçmişi parlak başarılarla dolu Türk ulusunun mimar çocuklarına yapı tasarlatılmaz pek. Oysa, yeniden inşa edilen ulus-devletin acilen yaptırmak zorunda olduğu çok miktarda kamu yapısı vardır. Ve o yapılar Türkiye’de bir daha eşine az rastlanır bir şekilde yabancı mimar emeği ile şekillenir. [4]
Durumun kolay açıklaması, mevcut iş gücünün küçüklüğünden –yetersizliğinden değil- kaynaklandığı olmakla birlikte pek inandırıcı değil, zaten kimse de yemez bu açıklamayı. Bu durum İkinci Dünya Savaşı sonunda dek Türk mimarlar tarafından sürekli gündeme getirilecek, yakınma konusu olacaktır. Yabancı mimarların ciddi paralar kazandıkları da bir sır değildi. Örneğin, Clemens Holzmeister’in ne özel ne de resmi statüdeki “büro”su uzun süre Tarabya Oteli’ndedir! [5]  

Şevki Balmumcu Sergi Evi - Paul Bonatz Opera
“Ecnebi Mütehassıs”ların büyük çoğunluğu ayrıntıları tam saptanamamış bir statüde ve doğal olarak yerli rakiplerinden daha avantajlı bir zeminde proje ve yapı ürettiler. Türkiye’de önemli ve –bence– iyi yapılar tasarlamış Paul Bonatz, Bruno Taut, Martin Wagner[6] ve Holzmeister’in resmi proje büroları yoktur. Dolayısıyla, nasıl vergilendirildikleri de meçhuldur. Örneğin Bruno Taut’un “bürosu” resmen Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır. Kendisi İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders verir. Büronun çalışanları devletten maaş alır. İlginç olan, burada üretilen tüm proje ve belgeler bugün Berlin’de “Akademie der Künste” de korunur! 1938’de Türkiye’de öldüğünde, mimarın mirasçılarınca tüm bunlar rahatça alınıp Almanya’ya götürülebilmiştir.[7]  

Bu durumda; Başkente giriş kapısı niteliğindeki şu önemli yapıyı Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışan bir Türk Mimara tasarlatma fikrinin hangi bürokrattan çıktığını hep merak ettim. Muhtemelen de hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.[8]

Stuttgart Garı
  
Düsseldorf Garı
 Gelişen kentin yetersiz kalan eski istasyon binası yerine yapılması düşünülen bu yapı için çizdiği ön proje beğenilen Bay Şekip Akalın çağdaş gar binalarını görüp incelemesi için Avrupa’ya gönderilir. Almanya gezisinde özellikle Stuttgart ve Düsseldorf garlarından etkilendiğini saptamak olası. 1927 tarihli Stuttgart Garının projesi, daha sonra Türkiye’de mimarlık eğitiminde önemli etkisi olacak Paul Bonatz’a ait. Paul Bonatz’la ilgili aklıma ilk gelen, Şevki Balmumcu’nun çok zarif ve güzel modern, Ankara Sergievi’ni opera binasına uyarlayıp, Osmanlı mimari bezemeleri ile maymuna çevirmesi oluyor maalesef. Oysa bu yapı  modern mimarlık alanında Türk Mimarının neler yapabileceğinin gerçek bir kanıtı. [9]
 


Gazino ve Bağlantı
 Bay Bonatz’ı bırakıp yeniden Şekip beyefendi’ye ve güzelim binasına dönelim:
Önündeki meydan ve –doğal olarak– ray hattı boyunca kuzeybatı-güney doğu yönünde uzanan Betonarme iskelet üzerine Ankara taşı kaplı bu simetrik ve epey yatay ana yapıyı, zarif bir yay çizen ikili sütun dizisi  gazinoya bağlıyor.

 Kütlesel simetri  yanlardaki yarı şeffaf merdiven kuleleri ve dışlara doğru azalan yükseklikler  ile de vurgulu. Önü arkası camlı on iki metre yükseklikteki yolcu salonunun iki yanında üçer, ikişer katlı kütleler ve sağ uçta bu gün fazla kullanılmayan “Şeref Salonu” yer alıyor.[10]
  

Pencere Sövelerine,
Kütleler  Arası Uyuma Dikkat!
Salonun hemen yanında, 1930’lar sonu ve 40’larda epey ceviz kırıldığı besbelli gazino ve ucundaki saat kulesi bugün lüzumsuzca terk edilmiş halde. Son elli yıldır yapıların bu güzel dengeleyici kütlesi ince ve dikey saat kulelerine ihtiyaç yok artık. Hislon ve Nacar ihtilali, sonrasında yetmişlerin quartz devrimi bu güzelim öğenin ağzına s.çtı maatteessüf. Ama bu sessiz, yitik haliyle bile çok güzel sanki.



Sütun, Arşitrav ve
Merdiven Kulesi





Lojman, Sağda Şeref Salonu
Ana kütlenin iki yanında köşeleri yuvarlatılmış merdiven kuleleri, pencere altlarını vurgulayan yatay bordürleri, girişteki anıtsal sütun düzeni… Tüm bunları, dönemin baskın mimari öğelerini ne güzel kullanmış.

Girişteki portik Hereke taşından mamul sütunları (ki, yükseklikleri 10 metre, boru değil) ve arşitravı bugün taksiler ve nasıl bir akıl strüktürü ile tasarlanıp oraya konduğunu açıklamakta yetersiz kaldığım, Fenike kökenli geç Hitit sanatı etkisi altındaki Akşehirli Nasrettin hoca (Belki de Karkamışlı. Bilmiyorum, onu da siz sorun Melih Bey’e) heykeli tarafında iyice etkisizleştirilmiş olsalar da çok güzeller. Kendinden önce ve çok daha yetenekli insanlarca yapılmış güzelim yapıların orasına burasına abuk sabuk şeyler sokuşturan, kendini denk gören zihniyete birkaç lafım olacak ilerde.

Geç Hitit, Geleleneksel Stil
M.Ö.VIII. Yy. İkinci Yarısı Ankara,
 Anadolu Medeniyetleri Müzesi
 

Geç Stilsiz!
XXI. Yy. Başı, Ankara,
Ankara Garı Önü
 

Bu Tavrın Başka Bir Örneği : Milas Baltalı Kapı Önünde
Gondor Piyadesi !  Eylül 2010

  
İki mümtaz devlet büyüğünün demiryolu alanındaki başarılarını [12]  vurgulayıp sonsuza taşıyan bir plaket ile yapıyı kısaca tanıtan ancak, hem yapılış tekniği hem de kullanılan malzemenin kötülüğü nedeniyle okunması tümüyle imkansız başka bir plaket [13] ana giriş duvarına çakılı.
Plaketler

Bagaj Dağıtım

Kapı üstü hizasındaki aydınlatma elemanlarına dikkat isterim. Muhtemelen şaşırtıcı şekilde orijinal form ve yapıdalar. Binada orijinal halini koruyan başka elemanlar da var. Pirinç kapı fikstürleri, asit indirme TCDDY amblemli camlar ve  bagaj dağıtım bölümümdeki bagaj tezgahı, kolonları darbeden koruyan çemberler..  
Giriş Holü


Tepeden ve iki yandan ışık alan ana hol yirmi üç metre uzunlukta altı çelik makasla geçilmiş . Yapının arkasındaki sonradan yapılmış yolcu platformunun üzerini örten çelik makas ve camdan örtü de Avrupa’daki benzerleri kadar fiyakalı olmasa da, ferah görünümlü ve net.


Yolcu Platformu Örtüsü
Asit İndirme
Orjinal Camlar
Ankara Garı’nın en güzel ve  sağlığımıza yararlı bölümlerinde biri de “Gar Gazinosu”. Yapılışından beri çok az değişiklik gördüğü anlaşılan; yüz binlerce kere hamdolsun ki, hiçbir müsteşarın, umum müdürün, umum müdür muavinin aklına “yenilemek” gelmediğinden olduğu gibi korunmuş bu köhne ve stilli mekan bugün gece geç saatte kalkacak Kapadokya gezi trenini bekleyen  Japon turistlerin rağbet ettiği bir yer. Her an kocaman paltosu ve şapkası ile Recep Peker'de girebilir kapıdan.  Sıradan ve basit bir menüsü ve hala satılıyorken içebilebileceğiniz soğuk birası, beyefendi garsonları var. Ambisyon gözlüğünüz falan yoksa da alıyorlar. Tadını çıkarmakta yarar olabilir...
 

Kısaca; titizlikle tasarlanıp üretilmiş hala iyi işleyen, yoğun kullanılan tutarlı, bakımlı ve  güzel bir yapı bu. Gidip görmek için Nasrettin Hoca heykelinin veya taksilerin kaldırılmasını beklemeyin.



Yolcu Platformundan Lokantaya,
Kapılardan Biri





BvP

Edited By Miki


Fotoğraflar : Bvp, Eski Kartpostallar İnternet, Karkamış Chimairası: Akurgal, E. Anadolu Uygarlıkları Kitabından tarama.
-----------
[1] Şu ambisyon gözlüklerinin sapları hafif kalınca ve tuhaf renkli olanları zannederim daha makbul. Allah rızası için biri de şu konuyu bi incelesin.

Oğlum olunca, onu 23 Nisan’da, 12 Eylül’de falan “Minik Müsteşar” olarak giydirmek istiyorum. O zaman alacağım  bu gözlüklerden ona da bir tane. Aslında; ”Minik Futbol Kulübü Başkanı”, “Minik Dizi Yıldızı”, “Minik Dürüst Gazeteci” de olabilir. Belki hepsini tek başlık altında “Minik Dlyarak” olarak toplar, uygun aksesuar ve kıyafetler ayarlarım.

[2] Günay, Ertuğrul.. 24. Haziran 2011: Mustafa Balbay ve Prof. Mehmet Haberal’ın Milletvekili seçilmeleri nedeniyle tahliye taleplerinin reddi konusunda yaptığı açıklamadan.

[3] Diğer etkileyici Ankara yapısı Anıtkabir gibi geliyor bana. Günün birinde yeterli bilgi, görgü sahibi olursam eğer, etraflı söz etmek istediğim bir simge.

[4] “Türkiye’de 1924 -1942 yılları arasında Almanya, Avusturya, Fransa ve İsviçre’den gelen toplam 40 mimar ve şehir plancısı çalışıyordu.”
Türkiye’deki Almanca konuşan mimarlar ve Ankara’daki izleri için şuraya bakılabilir.
Sitede ayrıca bu mimarların yapılarına ilişkin ipe sapa gelir bir katalog da yer alıyor.

[5] Tanyeli, Uğur: Erken Cumhuriyet’te Mimarlık ve “Modernite Projesi” veya Türkler ile Yabancılar. Sanat Dünyamız, Güz 2003 içinde. S:159-167.


[7] Tanyeli. op. cit.:164. İstanbul’da oturup, iğne deliğinden Bağdat’taki deveyi s.kebilecek maharet ve entelektüellikteki mimar taifesinin garip kavramsal tartışmalar üzerine fikir beyan edip de, neden böyle şeylere kafa yormadığı benim için yaşam boyu sürecek bir merak konusu… Belki Kültür Bakanımızın haberi olsa… Bi el atsa şu işe, ha?


[8] Son on yılda mimarlık intelligentsiası bu konulara epey merak salmış; söyleşi, panel, diploma projesi gırla gidiyor olsa da, tüm bu kalabalık içinde yeni bir bilgiye, karar sürecine ilişkin özgün bir saptamaya ulaşmak pek olası değil.

[9] Aslanoğlu, İnci. Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları. 2001. Ankara. S:77. Bu saptamaya katılmamak elde mi?

[10] O zamanlar da, şimdiki gibi “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir millet” olsak da, anlaşılan böyle şeylere her zaman ihtiyaç var demekki. Bu bölümüne boktan bir yassı televizyon eklemekten geri durulmamışsa da, epey iyi korunduğu kesin. Çaktırmadan bir fotoğraf:

[11] Aynı motif benzer tarihli Afyon Garında da mevcut.

[12] 2004 – 2010 arası tren kazaları :

22 Temmuz 2004. Pamukova'da tren kazası.       38 ölü.

11 Ağustos 2004. Kocaeli tren kazası.                  8 ölü.

27    Ocak 2008. Pamukkale tren kazası.              9 ölü.

19    Şubat 2008. Sincan'da tren kazası.              13 yaralı.

23    Şubat 2008. Sivas'ta tren kazası.                   5 yaralı.

17    Mayıs 2009. Sivas'ta tren kazası.                   1 ölü.

27 Ağustos 2009. Bilecik'te tren kazası.                 5 ölü.

  3 Ocak     2010. Vezirhan'da tren kazası.            1 ölü.

[13] Okunamayan plakette:

ANKARA GARI

Yapılış Tarihi

1935 – 1397

Mimarı

Şekip Akalın

1930’lu yılların

anıtsal neo-klasik

uslubunda

yapılmıştır.

(Yazıyor.  Altında, çevresinde “Büyük Şehir Belediyesi” kelimeleri okunan güneş kurslu bir amblem var!)

[14] Aslanoğlu, op.cit., s.227.

[15] Benzer stil ve köhnelik için Atatürk Orman Çiftliği Merkez Gazinosu’nu da önerebilirim. Bunlar belki bu günün fiyakalı ve cilalı mekanlarından değil. Ama ne olursa olsun görülesi yerler.






















Temmuz 11, 2011

Kayışdağı'nda Var Bir Gentile Bellini


Canım İstanbul’umun her köşesi nice san’at eserleri, hazineleri ile doludur. Gezmek, görmek ve dehşete düşmekle tükenecek gibi olmayan Belde-i Mahruse’ye ait eşsiz hazinelerin bir örneği de, Kayışdağı Yolu Caddesini kesen “Öküzderesi” Sokağının köşesinde maalesef. Günümüzde kaderine terk edilmiş bu çeşme üzerindeki müstesna eserinde sanatçı, Gentile Bellini nam kefereye atfedilen ama ne hikmetse hakıykısi günümüzde “National Gallery” isimli yerde sergilenen Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin portresine gönderme yapıyor. Fakaaat, deli sanatçı ruhu bu, bittabi yorumlar katacak, düzeltecek, şeydecek. O da, portrenin gerçeği sola bakarken betebelisini sağa çevirmiş. E koskoca padişah sol tarafa bakacak değil a! Sağ tarafa dönüp yatmak bile sünnet değil midir? Figüratif yaklaşım Selçuk Erdem izleri taşıyorsa da, betebe ile çalışılmış olmasının Roma-Bizans mozaiklerine bir gönderme olduğunu düşünüyorum.

Kayışdağı, Öküzderesi Sokak, Sıva üzeri BETEBE                      National Gallery, Londra, Tuval Üzeri Yağlıboya                                                    


Ne gideceksin Londra’ya, Ulusal Galeriye bilmem neye, Batı Avrupa resim sanatı göreceğim diye? Kayışdağı'mız da daha iyisi var işte!

Sanatın ışığı yolunuzu aydınlatsın her daim.
BvP

Temmuz 10, 2011

Sütlüce'nin Neyi Meşhur?

Bir Grup Genç Festivalde Eğlenirken
Miki yakında yavrulayacak, bir kaç hafta kaldı. Ne olur ne olmaz diye; gelecek olan için dükkandan güzel bir karton kutu getirdim, talaş, kağıt kırpıntısı falan topladık bekliyoruz. Pazar günü “kalk! Sıkıldım, şöyle Eyüp taraflarına gidesim var. Sen de Müsiad Genel Merkezi,  AKEPE Istanbul İl Başkanlığı binasına falan bakar, güler eğlenirsin” dedi. Gebeliği boyunca hiç bir abuk sabuk istekte bulunmamış kadının masum bir isteği olmuş, yerine getirmek boynumuzun borcu helbet.
Yolda Efes Pilsen One Love Festival diye bir şeyden bahsetti de, inci gibi dizilmiş yeme-içme imparatorluklarına bakarak kendimden geçmiş olduğumdan pek bir şey anlamadım. Meğerse, Izgara tek toynaklı hayvan pankreası [1] ve plastik kutuya saplı pipetli ayran sevenler için fevkalade öneme haiz Sütlüce’ye gelmişiz.
Bu müstesna semtimizde mukim hususi üniversitenin bahçesinde çadır kurulunup şenlikler yapılıyormuş. Ben “Herhal sancaktar Ebu Eyyub el-Ensari hatırasıyçün toklu kesilip pilav karılacak, temmuz sıcağında buz gibi şerbetleri kafaya dikip, sancaktar efendimizin ruhunu yad edeceğiz” diye düşünürken, Kendimi çeşitli haberleşme cihazları ile donanmış çok miktarda mühim insanın gözetiminde buldum. Bu canlılar ellerinde, kulaklarında, göbeklerinde, göğüs çatallarında (dişi olanlara daha dikkatle bakıyorum) muhtelif ataşmanlar, boyunlarında sallanan dosya kağıdı yarısı kadar şeylerle hep çok meşguller. Oradan oraya seken bu canlıları seyredip, eli yüzü düzgün birine “şerbetçiler ne tarafa düşmekte yavru ceylan, oh deyiver hele” demeye çalışırken içeri girdik heyvah !

Bu gençlikle iletişimin olmazsa olmazı onlara köpek muamelesi yapmak, adam hesabına almamak, zannederim.. Mesaj mı vereceksin? Bir şey mi soracaksın? Birinci tekil şahısla seslen. “Hoşuna giden kızı içerde ayılar pompalıyor mu?”, “Konserden sonra ne yapacaksın”, “Huop sen!, saçma sapan şortlu! Hah sen, Parti çadırına gel sonra okey?” yazmışlar oraya buraya. Ama filhakika, içeri girip gençliği görünce adam hesabına almamanın fevkalade isabetli olduğunu tefrik ettim. Tabii, salak mı bu kadar reklamcı? Var bir bildiği heriflerin. Soytarı gibi giyinik, bira sponsorluğunda şeye eşek yüküyle para ödemek suretiyle girip, sonra bir bardak biraya yedi tele ödeyecek kadar salak bu gençliğe... Eh, ben de yaparım kelp muamelesi.

Alışveriş merkezlerinin her tarafına bulaşık ucuz çoğunluk giyim mağazalarının vitrinlerindeki acaip şeyleri kim giyiyor biliyorum artık. Eyüp Askerlik Şubesi bir tamim yayınlayıp, “Yaşı şu kadardan şu kadara genç oğlanlar altlarına yanları cepli kötü kalite kumaştan, garip renklerde b.ktan dikimli şort, üste de yakası, ağzı burnu kaymış, tercihan yıkanmamış tişört, ayaklara da lastik ayakkabı veya benzeri süfli birşey giymek suretiyle ortalıkta dolaşacaktır. Kamuoyuna önemle duyurulur” dese ortalık ayağa kalkar. Ama herkes pek memnundu üniformasından, şeyinden.


 Böyle giyin, gel tabii müziğini canlı dinle

Miki’ye “Bir gurup Körpe dimağlı Homo Sapiensi böyle bir örnek giydirip, ‘farklı oldum’ dedirtecek, iki gün boyunca buraya doldurabilecek kadar zeki Türk vatandaşları başka ilimlere kuvvet vermiş olsa, yeniden yedi iklime hakim olmaz mıyız ecdadımız gibi, ha?” Dedim ama tüm dikkatini tam o anda sahneye çıkan orta yaşlı sıska İngilizlere vermiş olduğundan duymadı beni…Şükürler olsun dayanamadı da, arabamızı park ettiğimiz Sütlüce Parkı’ndaki çekirdek “çitleyen” teyzeleri dirsekleyerek arabamıza ulaşıp, terk ettik Cornucophia’yı.

Son bir şey daha; Bir radyo istasyonunu standının önünde itişip kakışan, tepinen (dans), hamburger yemekten göbekli, diz çorabı dizlerine kadar çekik, dövmeli ablalar gördü bu gözler! Dolayısıyla; artık tencere takırtısı duysa oynayan, kenar mahallelerin düğün salonlarında zülüfleri ve şifon tuvaletleri ile elektro bağlama eşliğinde göbek atan, gerdan kıran, taş gibi seksi dilberlere gülüp geçmeyeceğim. Uzun uzun onları seyredersem, belki o görüntüleri silebilirim zihnimden.

Bir not daha: Sigara satıcısı ablalar bile, bir Rokandkok’dakiler gibi değildi sanki…

Bir sonraki Festivalde görüşene dek, ne haliniz varsa görün.

Bvp

Edited By Miki



[1] Yurdumuzda sevilerek yenilen  hayvan pankeası,lenf bezleri  – “uykuluk”- nedense  Sütlüce’de pek meşhur. Neden böyle olduğunu sizin için tercümeye çalışayım:  Tarabya koyu dibinde konuşlu balıkçılar da aynı pazarlama madrabazlığına kuvvet veriyor. Sanki  her gece Karadeniz’e açılan yağız balıkçıları sabaha karşı getirdiği  lüferleri satıyorlarmış gibi...Sütlüce'de de ,  Sütlüce Mezbahası’ndan  sabah kesimi yapılmış hayvanatın orasını burası paket kağına sarılı ekmek arası yapılarak sunuluyormuş gibi... Ufak bir malumat vereyim: Mezbaha 1990’da kapandı. Onun yerinde şimdi yapımı yıllarca sürmüş, tuhaf bir “Kültür ve Kongre Merkezi” var. Bildiğim kadarıyla o belediye bile, kültür merkezinde kesime izin vermez. Şu lüfer ve uykuluk saçmalıkları  için esnafı suçlamak gerekir mi? Averajın biteviye  salaklığı ile ilişkilendirmek daha makul bir tavır sanki.

Mayıs 17, 2011

Hayat Dergisi 1962 -1964 : Telif ve Tehlikeli Bir Dünyanın Tarzı


Magazin içerikli dergilerde sunulan gündelik yaşam kurguları ve onları şekillendiren, gerideki politik/ekonomik retorik çok ilginç.[1] Türlü biçimlerde egemen kültürü yeniden üreterek yapılan bu sunum, genellikle net bir ideolojik savunma içermiyor. Hayat Dergisi örneğini dikkate değer kılan –her türden- ideolojik savunmanın çok net, kalın çizgilerle yapılıyor oluşu sanırım. Tavrın 1950’lerin, 60’ların çok naif Türkiye’si için bile fazla kaba saba olduğunu düşünüyorum kimi zaman.
Amacım söz konusu ideolojik nalbantlığı deşifre edip, Hayat Dergisi fonunda iktidar bloğunun yerleştirmeye çalıştığı dünyaya bakışı yeniden okuyabilmek. Ancak, yerleştirilenin doğruluğu, topluma ne ölçüde yarar sağladığı ve sonuçlarını tartışmak bu yazının sınırları dışında kalıyor.

Genel hatları ile çizmeye çalıştığım söylemin örneklerini Kasım 1962 – Ağustos 1964 arasından seçtim. Kamplar arası gerilimin çok yüksek olduğu 60’ların başlarındaki bu kısa zaman dilimi bile yaptığınız okumaya bağlı olarak, işlerin nasıl yürütüldüğüne dair net örnekler içeriyor.

5 Nisan 1946. Abanoz Sokağı, Istanbul, Turkey

Mimarlık Tarihi üzerine yazıp çizen Charles Jencks “modern mimarlık”ın ölüm tarihini nasıl şaşmaz bir doğrulukla, 15 Temmuz 1972 saat 15:32’de Pruitt-Igoe konutlarının dinamitlenerek yıkışı olarak saptamış ise, alın benden de size bir saptama: “Amerikan Yaşamına Giriş” ya da Amerikan Tarzı Yaşamın bize “girişi”: 5 Nisan 1946. Teknolojik heyula, yüce savaş makinesi, hür dünyanın şeyi Missouri Zırhlısının Dolmabahçe önlerine demirleyişi…[2]

Savaş gemisinin getirdiği yalnızca Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün’ün “naaşı” değildi elbette. Esas gelen, bir yaşam biçimiydi. Misafir kutsaldı bu topraklarda. Onu en iyi şekilde karşılamak, ağırlamak için elimizden geleni yapacaktık kuşkusuz. Minarelere “Wellcome Missouri” mahyaları asılıp, hatıra pulları çıkarıldı. Tekel de üzerine düşeni yapıp piyasaya “Missouri” adında bir sigara sürdü. Tüm bu güzellikler hatırlarda kalmayıp, konu ile ilgili tek anımsanan Kerhaneler sokağı “Abanoz”un günler öncesinden pırıl pırıl yıkanıp paklanması, -af buyurun- sermayelerin tepeden tırnağa, kılı kırk yararak yapılan tenasüli muayenesi oldu. Akşama Dolmabahçe Sarayı’nda geminin yüksek rütbeli subaylarına ve Büyükelçi Alexander W. Weddel’e verilecek ziyafet heyecanı yüzünden Ertegün’den kalanların (ölümü 11 Kasım 1944) gemiden nasıl çıkarıldığı, ne yapıldığı pek kimsenin umurunda olmadı. [3] Ama Abanoz Sokağından yayılan neş’e uzun dönemler boyunca politikacılarımızın suratından silinmeyecekti.

İşler öyle 4 Nisan’ı 5’ine bağlayan tek bir gecede olmadı tabii. Her ne kadar dandik bir blog yazısı olsa da kısaca anlatayım:

Sovuk Savaş… Geliyor Galiba [4] 


1945’de ikinci dünya savaşının bitimiyle değişen, yeniden şekillenen uluslararası düzende, savaş sırasında izlediği politika nedeniyle yalnız kalan Türkiye’de siyasi iktidarın gönlü kapitalist bloğun ve onun lideri Amerika’nın yanında olmaktan yanaydı. Hem, atom bombası vardı heriflerin elinde. Boru mu bu?

İşleri kolaylaştıran Türk-Sovyet Saldırmazlık Antlaşmasını yenilemek istemeyen Sovyetler Birliği oldu. [5] Adamlar resmen yiyecek bizi. Fakat bizim ne istediğimiz dönemin anti komünist ağzı ile, “hür dünya”nın hala pek skinde değildi. Amerikalılar “kerize” yatıyor, Potsdam Konferansında Truman Sovyetler Birliği’nin toprak isteklerinin bu iki devleti ilgilendirdiğini, dolayısıyla iki ülke arasında çözülmesi gerektiği yumurtluyordu. Bu arada dünyada bir demokrasi gazıdır gidiyor, herkes siyasal sistemini gözden geçiriyordu. Bizde bu geçirme işi milli şefimize düştü doğal olarak. 19 Mayıs 1945’de “…memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir” buyurdular. Bir şeyler daha yapılsa, komünizm tehlikesi falan olsa… Şöyle, içten “kızıl azgınlık” falan… İyi olacaktı. Olmayınca, eh eldeki malzemeden; siyasal liberalden, sosyalistten idare edildi. 4 Aralık 1945’de Tan Gazetesi ve matbaası gençler tarafında basıldı, makineleri parçalandı. [6] Polis müdahale falan etmedi zaten. Birkaç gün sonra da, gazetenin yöneticileri ve sahibi tutuklandı tabii. Unutmadan: 7 Ocak 1946’da da Demokrat Parti kuruldu!

Tam da bu hayhuy içinde Churchill Amerikalıların gözünü korkutan şu meşhur “demir perde” konuşmasını üflüyor kulaklara (Mart 1946). Aynı ayın sonunda da, Amcanız Sam, Bay Ertegün için Missouri’yi seferber ediyor. Eh, biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. İlerleyen yıllarda IMF’ye üye olup, Kore’ye asker gönderiyor, NATO’ya üye oluyor, askeri yardım [7] alıyor, modernize oluyor, topraklarımızı Amerikan üslerine açıyor[8], bamsı beyrek uykuda iken, boy boylayıp, soy soyluyoruz.

Ben Magazinin Telif Olanını Severim, Ellilerde Amerikalı, Altmışlarda Avrupalı Olsun

Amerikan eksenli burjuva demokrasileri ile Sovyetler Birliği merkezli sosyalist yönetimler arasındaki gerilimin askeri bir çatışmadan çok kültürel, sosyal ve ekonomik çatışmalarla sürdürüldüğü, propagandanın gırla gittiği bu yıllar Türkiye için de sanayileşme, kentleşme, ulaşım ve iletişim ağlarının genişlemeye başladığı önemli bir dönem. Magazin içerikli çeşitli Amerikan dergilerinin Türk versiyonlarının yayınlanması tam da bu ideolojik açılıma denk geliyor. “Bütün Dünya”, “Akis”, “Resimli Hayat” ve “Hayat” [9] sayesinde Amerika’ya gitmeye gerek yok. O bize misafir... Bir daha da gitmiyor, “yüz verdik ayıya, geldi sıçtı halıya” hesabı misafirliğin bokunu çıkarıyor zaten.

Kıyasıya süren ideolojik savaşın basılı araçları Ellilerde Amerikan imgesine olan inancı ve hayranlığı sarsılmaz şekilde pekiştirmekle kalmayıp, bu hayranlık ekseninde Amerika’yı Türk modernleşmesinin yeni rehberi olarak sunar. Yeni kurgu içerisinde alt ve orta sınıfın yeri aslında bellidir, ama egemen sınıfın yaşam biçimine özendirilir, sınıf atlama içgüdüsü sürekli kışkırtılır. Bunun her an gerçekleşebileceği düşü, ama ve ancak- anti komünist bir söylemle - iktidarı sürekli destekleyen bir perspektiften sunulur (Oktay, 1994:71)(Yıldırım, 2002:217).

Altmışlarda durum biraz değişir. Amerika halen demokrasi, teknoloji ve askeri gücün tartışılmaz yıldızıdır; Hollywood dünyasının ünlüleri, Amerikalı “zenci şarkıcılar"a ilişkin dedikodu malzemesi yine bolca tüketilir ancak, artık en sevilen magazin figürü olma tekelini müsrif ve çok zarif Avrupalı, Doğulu prensesler, sürgünde, kütür kütür ve yalnız kraliçeler (İran Şahı’nın taburcu ettiği “Sabık İmparatoriçe” Süreyya), “Avrupa’nın en hovarda prensesi Ira”, Eski Mısır Kıralı Faruk, sonradan aristokrat Hollywood yıldızları ellerinde tutar. İkinci Dünya savaşının yıkım ve travmasından kurtulmaya başlayan Avrupa kültürel derinliğini yeniden hissettirmeye başlamıştır. Hemen her sayıda uyduruk bir Avrupa monarşisinde kraliçeliğine soyunmuş Hollywood oyuncusu Grace Kelly niye film çeviremediğini anlatır umutsuzca ve yana yakıla, ama geri zekalı magazin okuyucusu aklında tutamaz bi türlü! O yüzden birkaç haftada bir tekrar anlatılması gerekir.

Renkli, dünyadaki ile eş zamanlı, “real time” bir sosyal hayatın ışıltısı her sayıda göz alır. “Gerçekten görülmeye değer giyim ve kuşam zarafeti içinde biri birinden güzel gruplar arasında genel olarak Türk basınından sadece Hayat davetli” olur doğal olarak. 60 başlarının Türkiye’sinde mekanlar kısıtlı ama yeterlidir. 1955’de Hilton, 1958’de de Çınar Otel açılmış, İstanbul’da misafir bulunan prens ve prenseslerin katıldığı “mehtap kokteylleri” (Sayı:36, 30 Ağustos 1962), “çaylar”, “suvare”lerin fonunu oluşturmuşlardır. Stil ikonlarının, manken-sunucuların bilinmediği, taşralı ikinci ve üçüncü kuşak sanayi burjuvazisinin kamışına daha su yürümemiş bu demokratikleşme, özgürleşme hevesindeki dünyanın sosyal referansları maalesef halen aristokrasi olmak zorundadır. Prenses Hanzade, Prens Abbas Hilmi, Neslişah’ın kızı Prenses İkbal her taşın altından çıkar. Bu davetlerde hep “İngiliz dostlar” la selis bir İngilizce konuşulur (anadilleri gibi Fransızca görüşebildiklerine zaten şüphe yok). Hanedan ailesinin Amerikalı dostları olup olmadığını bu haberlerden anlamak olanaksızdır. Ama sosyal sınıflar arası farkları önemsemeyen, sıradan ve rahat Amerikalı imajının halen revaçta olan bu zerafet ve görgü kurgusuna pek uygun düşmeyeceğini düşünebiliriz.

Aslında derginin magazin perspektifi de ilk yıllardakinden farklıdır. Temel eğitim artık yerini daha incelikli konular ve mesajlara bırakır. Hayat sayfalarında artık “İstanbul Kız Talebe Yurtlarından Röportajlar” (Sayı:84, 16 Mayıs 1958), “1958’in İdeal Sekreteri” (aynı sayı içinde), “Nişanlılar Okulu” gibi yazılara fazla rastlanmaz. (12 Aralık 1958 tarihli 114. sayıdaki bu yazı ilginç. Birkaç sayfa sonra bir futbolcu ve eşi ile yapılmış röportaj da benzer mizansenle süslenir.) Gönül Postası Sütunlarındaki, “Ben bir kızı seviyorum. O da beni seviyor. Fakat en yakın arkadaşlarımız bize mani olmıya çalışıyorlar. Acaba bu neden ileri geliyor?” saçmalıkları yerini başka saçmalıklara bırakmıştır. Bununla beraber, kentleri kısa sürede ve çok miktarda dolduran, ama kentlileşememiş kalabalıklara edep-erkan misyonu halen geçerlidir. “Temizlik… Evet ama, komşulara zarar vermeden”. Anlaşılan köylülüğü apartman dairelerinde yaşama hevesi kimi sıkıntılara sebep olur. Oysa, “Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi, temizlik günleri, apartman sakinleri tarafından anlaşarak ayarlanacak olursa, bundan hiç kimse zarar görmez” (Sayı:47, 12 Kasım 1964). Avrupalı moda evlerinin giysi modelleri, dönemin vazgeçilmezi topuzlar  Avrupa’dan bildirilir.

Ne Muazzam Bir Millet Şu Türkler Yarabbi!

Yeni düzende Amerika Türk Modernleşmesinin ana referansıdır ve gerilim altındaki hür dünyanın ufkuna sabahları güneşin Manhattan civarından doğduğu/doğması gerektiği bıkıp usanmadan anlatılır magazin okuyucusuna. Ama bu uğraş içinde Türkiye’nin, Türk toplumunun Amerika için öneminin altı da sürekli çizilir. Evet, Türkiye Kore’ye asker göndermiş, topraklarında üsler kurulmasına izin vermiştir, yine de alttan alta, kendimizi adam yerine koydurmak için bunların yeterli olmadığı hissi yakamızı bırakmaz. Türklerin basit, yetersiz bir doğu toplumu olmadığına –esasen- bizi ikna etmeye yönelik yoğun bir çaba gösterilir.

Oysa, gezegenin “hür” tarafında sesini duyurabilmek, bir yer edinebilmek, “ulan bizi de adam yerine koyun işte, ne var?” diyebilmek için sepetimizde fazla bir şey yoktur. Bu dar hareket alanında, yazar ancak maddiyat ve onun sağladığı boğucu atmosferde yaşayıp bunalmış olduğu kurgulanan batı insanı için “mertlik”, “cesaret”, “tevazu”, “cömertlik” gibi soyut kavramlar sunabilir. Bu sunumun gerçek hedefi ise, gurur ayarları ile geçen yıllarda epey oynanmış Türk dergi tüketicileridir.

“Türkiye Çalışma Kamplarını Teşvik Derneği” adına Yakacık’ta buluşan Dünya gençlerinin (yazıya konu kampta Dünya Gençleri topu topu 15 öğrencidir) hepsinin “Biz Türklere karşı yapmacıklıktan uzak bir sevgileri var”dır. Ohio Üniversitelerinden birinde Tarih ve Siyasal Bilgiler öğrencisi Miss Joan da çok pis hayrandır, şu fakir ama onurlu ülkeye ve insanına: “Bu misafirperverliğe bizim memleketimizde asla rastlanmaz. Batının maddeciliği karşısında Türklerin Ruh üstünlüğü var!..” Şeklinde duygu ve düşüncelerini ifade eder. (Sayı:36, 30 Ağustos 1962)

Sepetteki başka bir mal da, halk oyunlarıdır... Çoğu sayıda “Folklor Ekiplerimiz Beğenildi” başlığı ile “festivale katılan ve takdir toplıyan” halk oyuncularına ait resimler görürüz. (Sayı:47, 12 Kasım 1964), “Türk Folklor Ekipi Venedikte” dir, üstelik Türk Folklor “Ekipi” yalnız İtalyanlardan değil, İtalya’ya gitmiş binlerce turistten de alkış toplar. “Tığ gibi delikanlıların” Kılıç-Kalkan oyunları “bilhassa çok alkış toplıyan” gösterilerden olur! (Batı insanının kesici silahları birbirine vurarak daireler çizen, kısa pantolonlu bir grup bıyıklı adamı ilginç bulacağı düşüncesinde doğruluk payı olabilir hakkaten!) ”Kılıç Kalkan Ekibimiz Holanda’da”dır. (Sayı:36, 30 Ağustos 1962)


“Yarınki Nükleer Harblerin Tesirli Silahları” ve “Çakı Gibi Çocuklar”

Eninde sonunda çıkacağına hiç şüphe olmayan “Yarınki Nükleer Harb”, sürekli gündemde ve alet edevatı da devamlı dergi sayfalarındadır. Burada tartışmasız hakimiyet Amerikan silahlarına ve teknolojisine aittir. Polaris denizaltıları (Sayı:18, 25 Nisan 1963), Uçak gemileri (Sayı:46, 8 Kasım 1962)(Sayı:17, 19 Nisan 1962) uzun uzun anlatılır. Magazin dergiciliğin ötesinde, apaçık bir militarizm hedeflenir, sunulur. Bu çizgideki haber ve röportajların yerli olanlarında da rastlanır. Derginin henüz çözemediğim denizaltı fetişizmi kapsamında romantizm soslu “60 Kademde Bir Aşk Sahnesi: Yunus Balıkları Sevişiyor” Sakarya Denizaltısı [10] röportajı gibi (Sayı:36, 30 Ağustos 1963). “Sırası gelmişken söyleyelim: Denizaltının arşivindeki plaklara henüz İstanbul radyosunda rastlayamazsınız. O kadar yeni. Daha bizde işitilmemişleri var. Sağ tarafı bir dergi rafı kaplamış. Üzerlerinde: Post, Time, Life, Hayat, Ses, All Hands gibi tanınmış mecmuaların son sayıları dizilmiş. Personelden çoğu Amerikada bulunmuş. İngilizce bilen çakı gibi çocuklar. Geniş bir dünya görüşleri var. İnsanın Türk Silahlı Kuvvetlerinin içten içe ne büyük bir değişiklik gösterdiğini anlaması için, yakından şöyle bir temasa geçmesi yeter.” (‘Tanınmış mecmualar’ arasındaki ‘All Hands’ Amerikan Donanması tarafından propaganda amaçlı  yayınlanan bir dergi. Raftakiler de muhtemelen gemiyle birlikte 1948’de gelmiş sayılar… Muhabir bu ufak noktayı görmezden gelmeyi tercih etmiş. Eh, bana da bunca yıl sonra bok yemek düşer.)

Kapağında Claudia Cardinale’in yer aldığı olan 16 Mayıs 1963 tarihli sayının 3. sayfasındaki “Yurtta ve Dünyada Hayat” başlığı altındaki haberler, Cento Genel Kurmay Başkanları toplantısı ve “Kaybolan lale sevgisini tekrar aşılamak amacıyla düzenlenen” ve büyük ilgi gören festivale ilişkindir! (Hayat okuyucularını ne kadar ilgilendirir bilmiyorum ama, o hafta ünlü yazar Barbara Tuchman’ın Pulitzer ödülü aldığın söylemek geldi içimden).

Hayat Dergisi’nin topluma karşı bir görevi daha vardır. Dünyanın gerilimli coğrafyaları ve hepsinden önemlisi, Kızıl Tehlike konularında okuyucularını eğitmeyi, bilgilendirmeyi görev edinir. 25 Ekim 1962 tarihli 44. sayıda işlenen konu “kendisini komünizmin kucağına canu gönülden atmış” Arnavutluk ve lideri Enver Hoca’dır. Enver Hoca’nın “memleketini koyu bir komünizme götürmek için giriştiği geniş tasfiye hareketine ilaveten en mühim icraatı da din mefhumunu ortadan kaldırmak” olmuştur. “Bütün komünist memleketler gibi şiddetli bir iktisadi buhran” içindeki “Arnavutlara Çinliler geniş yardım vaat etmişlerse de henüz gemiler ufukta görünmemektedir”.

Arnavutların Kafası Bozulursa ?

Anlatılanlardan Enver Hocanın pek yakında ebesinin fercini feci surette göreceği kesindir. N.S. harfleri ile yazıyı kaleme alan bize iki tahmin sunar. Birincisi, Çin’e yanaşan bu dandik ülkenin Rusya tarafından kabak gibi oyulma olasılığının orta vadede olabilirliği, ikinci tahmin ise Arnavutların “kafası kızıp” Hoca’yı sktir edebilecekleri. Bu seçenek pek yakın görünmez ama ilerisi için “en kuvvetli” sidir. Maalesef N.S.’nin politik tahminleri epey osuruktandır. Ne Sovyet saldırısı gerçekleşir, ne de Arnavutlar adamı def ederler. 1985’de gönül çarkı durana kadar, 41 yıl ülkenin başında kalır!

Aynı sayıda Irak ihtilali ile ilgili yazıda N.S.’nin aslında Naci Serez olduğunu öğrenmek mümkün. Arnavutluk ile ilgili yazıda adını vermek istememiştir de, “komünistlerin dev propaganda makinesi yeni yağlanmış şekilde işlemeye başladı” bilgisini kendi adı ile vermeyi tercih etmiştir. Yazı “Birden Irakta o zamana kadar malum olmayan bir siyaset edebiyatı meydana çıktı. Nutuklarda emperyalist kelimesine ilaveten artık burjuva kelimesi de yer almıştı” türü saptamalarla aydınlatır okuyucuyu.

Hayat çalışanı Naci Serez bıkıp usanmadan komünist blok ülkelerini ve içinde bulundukları durumu nakleder okuyuculara. “Bugünkü Dünya” Köşesinde “Kübada Neler Oluyor” başlıklı yazının sonunda “Evvela idari teşkilatın en mühim mevkilere komünistleri getirmeye muvaffak” olan – vay puşt vaaay - Castro’nun da önündeki ihtimalleri sıralar ki, seçenekler pek de parlak değildir: 1. Castro tasfiye edilebilir 2. Siyaset değiştirip komünistlere cephe alabilir 3. Castro ile komünistler arasındaki ihtilaf genişler vs. vs… Maalesef çok isteniyor olmasına rağmen bunların üçü de gerçekleşmeyecektir. (Sayı:36, 30 Ağustos 1962)

Uzun süre her türden okuyucuyu meşgul edecek başka bir bölge de Vietnam ya da dönemin yazışıyla Viet-Nam. Uzgörü burada da Dünya Savaşı odaklıdır. “İnsan oğlu aklını başına almazsa, idareciler soğukkanlı hareket etmezse, bu tehlikeli çıban başından fırlayıveren bir kıvılcım, bütün dünyayı yakabilir.” Derginin gönlü, her ne bok olacaksa cangılda olup bitmesinden, bu işin fazla dallanıp budaklanmamasından yanadır. Bu defa gerçekten de istedikleri gibi olur! (Sayı:36, 27 Ağustos 1964)
Francis Gary Powers
İdeolojik yanlılık konusunda inceleyeceğim son örnek 29 Ekim 1964 tarihli 54. sayıdan. Burada “Amerikalı Feza Casusu Powers’in Dramı” başlığıyla 1 Mayıs 1960’da Sovyetler üzerinde düşürülen U-2 [11] pilotu “feza casusu” Francis Gary Powers ve uçuşu anlatılıyor. Telif olduğu belli bu yazıyı yazan veya çevirenin adı yazılmamış. Hikaye genel hatları ile doğru ve tarafsız gibi görünmekle birlikte, yanlı bir üslupla CIA tarafından ve Başkan Eisenhower’in bilgisi ile yapılan bu apaçık tecavüzkar izlemelerin haklılığı geçmişten örneklerle verilir. “İlk hava casusluğu 1917 yılında Fransız, Alman ve Amerikan uçaklarının cephe gerilerine uçup kıtaların miktarları ve hareketleri hakkında bilgi vermeleri ile başlar…Göring’in hava kuvvetleri de daha tesirli hava bombardımanları tertiplemek için İngiliz adalarının mükemmel fotoğraflarını çekmişlerdi”. Ancak, bu keşif uçuşlarının savaş zamanı, düşman bir ülkeye karşı düzenlendiği, düşürülen U-2’nin ise barış zamanı, bağımsız bir ülke topraklarını havadan gizlice izlediği detayı üzerinde hiç durulmaz. Olayı duyan Sovyet Rusya Lideri “yumruğunu sıkarak” ve “tepine tepine” Powers’in casus olduğu söyler. Dünya “şaşkınlık içinde”dir. Başkan Eisenhower bi bok yendiğinin farkındadır elbette “Evet Amerikanın casus uçuşları tertiplediğini kabul ediyordu. Fakat elli eyaletini ve hür dünyayı Demir perde ardından gelecek ani bir baskına karşı nasıl koruyabilirdi?.. Amerikanın tek savunma vasıtası olarak ortada sadece bu casusluk uçuşları kalıyordu.” Yüzsüzlük iyice almış yürümüş, karşı taraf suçlu duruma düşmüştür bir anda! Zaten Sovyetler Birliği “hür dünya memleketlerinde amansız bir casusluk şebekesi kurmuştu. Rosenberg’lerin faaliyeti sayesinde atom sırları Rusya’ya aktarılmamış mıydı?” Evet Ruslar da sütten çıkma ak kaşık değildir ama, bu kadar yanlı bir tavır elli yıl sonra okurken bile iç burkucu.

Son Söz

Yazının blog standartlarına göre epey uzun olduğunun farkındayım. Ancak, yakın geçmişe yönelik bu basitlikte bir toplumsal tarih gözlemi bile, olgular arasındaki çeşitli bağlantıları açığa çıkarabilmek ve zihinsel kurguların önemini doğru saptayabilmekle mümkün. Verdiğim örneklerin bu kadar kapsamlı incelenişi sözünü ettiğim kurguları sağlam verilere dayandırma kaygısından kaynaklanıyor.

“Bilmiyorum bu izah efkarı umumiyeyi tatmin eder mi?”

BvP

Edited By Miki

Notlar :

[1] Türkiye’de popüler kültürü ele alan çalışmaları içerisinde magazin dergilerinde Amerikan imajı önemsenen bir konu.

Konu ile ilgili önemli bir kaynak: Oktay, Ahmet. Türkiye’de Popüler Kültür. YKY, İstanbul. 1993.

İleri tarihli başka bir derleme: Kültürel Çalışmalar. Toplum ve Bilim 94, Güz 2002 içinde, Yıldırım, Umut. Magazin İçerikli Dergilerde Amerikan İmgesinin İnşası: Başka Bir Modernleşme.

[2] Amerikan Donanmasının Missouri adındaki bu dördüncü gemisi (BB-53) gerçekten kıllı bir savaş makinesi. 1941 yılında kızağa konulup, savaşın bitmesine bir yıl kala, 1944’de bitirilebiliyor. Japonya’nın teslim anlaşması bu geminin güvertesinde imzalanmış. 1991’de hizmetten çıkarılana kadar bulaşmadığı iş yok.

1946 baharında gerçekleştirilen Akdeniz seferi popüler kültürümüzde sezdirildiği gibi özel olarak Münir Ertegün ve Türkiye için yapılmıyor. 5-9 Nisan tarihlerini Türkiye’de geçiren gemi, daha sonra sırasıyla Yunanistan, İtalya, Cezayir ve Fas limanlarını ziyaret eder. Sefer ile ilgili ilginç fotoğraflar için: http://www.history.navy.mil/photos/sh-usn/usnsh-m/bb63-m1.htm

[3] Merak edeni olacağını düşünerek: Münir Ertegün’ün gemiden alınan naaşı Üsküdar, Özbekler Tekkesindeki aile mezarlığına defnedilir.

[4] Uzun bir zaman aralığında casuslar, aşk, entrika, seks, cinayet, teknoloji, her türden avantür, bin bir türlü maymunluk içeren Soğuk Savaş doğası gereği çok ilgi çeken bir konu. Yayınlanmış çok miktarda çalışma mevcut. Konuya başlangıç için yakın tarihli iki metin:
Gaddis, John L., Soğuk Savaş “Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek” Çev. Cenkçiler, D. YKY. İstanbul. 2008.
Freeman, Lawrence. The Cold War. Cassel & Co. London. 2001.










[5] Molotov Feliks Çuyev’le yaptığı söyleşilerde bu durumu ve hoşnutsuzluğunu açıkça ifade eder. “Boğazların denetimini Türkiye’yle ortaklaşa yapmamız gerektiğini ileri sürmüştüm. Bu fikir aslında çok iyi bir fikir değildi ama görevi yerine getirmem gerekiyordu” (s:116-117). Çuyev, Feliks. Molotov Anlatıyor. Çevirenler: Hacıhasanoğlu A, Kabasakal S., Yordam Kitap,2. Basım. Istanbul. Mart 2010.

[6] Çabalar, tezgahlar ve dönem için bkz:
Ünlü, Barış. Bir Siyasal Düşünür olarak Mehmet Ali Aybar. İletişim Yay. İstanbul. 2002.
Berkes, Niyazi. Unutulan Yıllar. Sezer, R. (yayına hazırlayan). İletişim Yay. 3.Basım. İstanbul. 2005.

[7] Amerikan Askeri Yardımı, Türkiye’ye geliş süreci ve sonuçları için bkz : Paker, B., Akça, İ.,(der). Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti içinde: Güvenç, Serhat. ”ABD Askeri Yardımı ve Türk Ordusunun Dönüşümü: 1942 -1960” İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay. İstanbul. 2010.

[8] Karadeniz kıyılarındaki dinleme-izleme tesisleri ve U-2 uçuşlarında kullanılan İncirlik Hava Üssünden başka 1952’de kurulan Çiğli Hava üssü, orta menzili balistik Jüpiter füzelerine ve nükleer başlıklara ev sahipliği yapıyordu. Avrupa’daki toplam 45 adet Füzenin 15’i 1959 sonlarından itibaren Türkiye’ye, İzmir civarına yerleştirilmeye başlandı. 1963’de Küba Krizinden sonra Sovyetlerle varılan gizli anlaşma sonucunda söküldüler. Sevinilmesi gereken bu durum Hükümet ve ordu çevrelerinde hayal kırıklığı yarattı! Topraklarımızda bulunduğu için kendimizi güvende hissettiğimiz silahlar gerçekte daha Türkiye’de konuşlandırılmaya başladıklarında Amerikalı analistlerce eski ve kullanışsız oldukları, bir çatışma anında Sovyet hava gücünü bu bölgelere çekmekten başka bir işe yaramayacakları biliniyordu! Füzelerin üretim ve montaj ana yüklenicisi Chrysler çalışanlarından birinin İzmir yılları ve ilginç fotoğraflar için : http://www.hlswilliwaw.com/

[9] Hayat Dergisi’nin ilk sayısı 6 Nisan 1956’da yayınlanıyor. Sahibi Şevket Rado, “neşriyat müdürü” ise Hikmet Feridun Es. 4 Nisan 1958 tarihli, 3. Sayfadan yayınlanan “Hayat ikinci yıldönümünde” başlıklı haberde dergi “ilk çıktığı günden itibaren Türk mecmuacılığına Avrupai bir çehre veren ve memleketimizde pek düşük olan mecmua tirajını derhal yüz binin üstüne çıkartan” olarak tanıtılıyor.

[10] USS Boarfish (SS-327) 1944 – 1948, TCG Sakarya (S-332) 1948 – 1975? İkinci Dünya Savaşında Pasifik’te aktif savaş görevinde bulunmuş, 1948’de Türk donanmasına ödünç verilmiş Balao Sınıfı Dizel-Elektik Denizaltı. Röportajdaki bilgiler şaşırtıcı şekilde doğru. Denizaltının İlk Komutanı Royce L. Gross ve (Metinde L. Grosse olarak geçiyor) kutuptaki buz kütlesi altında yapılan sonar testlerindeki rolü oldukça doğru olarak anlatılmış.

[11] U-2 Uçuşları aslında ayrı bir yazının konusu olacak kadar kapsamlı bir incelemeyi hak ediyor. 1 Mayıs Pazar günü Moskova saatiyle 04:36’da Pakistan, Peşaver’den başlayan görev-4154 Sverdlovsk’un 175 mil kuzeybatısında yerden havaya atılan bir füze (SA-2) marifeti ile sona erer. (Yanıltma için İncirlik’ten 4154’den 10 dakika sonra başka bir U-2’nin kaldırılmış olması uzun yıllar popüler kültürde Powers’in bu göreve Türkiye’den başlamış olduğu sanısına sebep olmuştur..) CIA ‘daki üstlerinin hayal kırıklığına uğratma pahasına Uçaktan sağ olarak atlayan, sonra da intihar etmeyen Powers Sovyet mahkemelerinde yargılanır. Suçlamaları kabul eder ve 10 yıl hapse mahkum olur, 1962 Şubatında da Sovyet Casusu Rudolf Abel karşılığında serbest bırakılır. Amerika’ya dönen ama haber alma çevrelerince tarafından her zaman kendisinden şüphelenilen bu gariban adam sonunda U-2’leri üreten Lockeed firmasında, 1969’da test programı sona erene kadar test pilotu olarak çalışır. Daha sonra, hafif ticari uçak pilotluğu, radyo istasyonlarında trafik muhabirliği yapar, Son işi bir televizyon kanalında helikopter pilotluğudur. 1 Ağustos 1977’de bu helikopterinin düşmesi sonucu ölür.

U-2 operasyonları, Powers’in son görevi ve uçağın kendisi için kapsamlı bir kaynak: Polmar, Norman. Spyplane, “The U-2 History Declassified”. MBI Publishing Company. 2001.


Resimler Hayat Dergisinden. Üzerine tıklarsanız büyüyorlar.  Kitap kapakları da üşenilmeyip tarandı. BvP

- "Vita’yı çok seviyor."  29 Ağustos 1963.
- "Siyah desenli krepten kayık yakalı japone kollu Laroché rob."  30 Ağustos 1963.
- "Capece Faruk ile evleneceklerini… "25 Nisan 1963.
- "Kokteylin saatleri ilerledikçe… "30 Ağustos 1963.
- "İstanbulda Prens ve Prenseslerin Mehtap…" 30 Ağustos 1962.
- "Nazari Derslerden Sonra Sıra…"30 Ekim 1959.
- "Plaklarıyle baş başa…"30 Ekim 1959.
- "Gençlikte Olağan Şeyler…"7 Kasım 1964.
- "Elele – Dünya gençlerinin biri biri…"30 Ağustos 1962.
- "Tığ Gibi…"27 Ağustos 1964.
- "Her Yıl Holanda’nın Arnhem…"30 Ağustos 1963.
- "Kaptan ateşleme düğmesini parmağı ile…"25 Nisan 1963.
-"Limanımızda Bir Uçak Gemisi…" 8 Kasım 1962.
- Kafası Bozuk Arnavutlar. 25 Ekim 1962.
- "Arnavutluğun Stalin hayranı..."25 Ekim 1962
- "Kübada Neler Oluyor? Neler Olabilir?" 30 Ağustos 1963
- "Urallar üzerinde bir casusluk uçuşu sırasında..."29 Ekim 1964