Emsallerine faiktir

Eylül 16, 2013

Kadıköy II / Eski Hal ve Beşiktaş İskelesi

 Eski Hal  ( Kadıköy Haldun Taner Sahnesi)



Kadköy | Eminönü - Karaköy İskelesi | 2013
Vapur Kadıköy’e yanaşıp, şahsiyetsiz ve sıradan yolcu salonundan çıkıldığında insanın önüne deyim yerindeyse “lök” gibi başka bir yapı çıkar. Solundaki otobüs durakları, gazete bayileri, inanılmaz pislikte kokular saçan büfeler ile yanına yöresine konuşlanmış türlü anlamsızlığın ortasında ve ilginçtir. Dikkatle bakılmayı hak eder. Belediye tarafından 1920’lerin ortalarında hal olarak kullanılmak amacıyla, 225.000.- TL gibi büyük bir para harcanarak yapılmıştır (Sayar 1937).  1. Milli  Mimari  üslubundadır. Yani, tasarlayan zat Osmanlı historisizminden yana kullanmıştır tercihini.


Kadıköy | Hal | 1920'ler | Konservatuar |
 Haldun Taner Sahnesi | 1980'ler | 2013

Açık ucu kara tarafına bakar şekilde tasarlanmış U biçimli planın iki yandaki kütleler dükkan ve büroları içerir. Ortada ise cam örtülü bir teşhir, satış alanı olarak bırakılmıştır. Bu cam örtünün iklime ve yapılan işe uygunsuzluğu, büroların sayısının anlamsızca fazla olması anlaşılan yapıldığı dönemde sık dile getirilen şikayetlerdendir.  Mimar Zeki Sayar [1] Arkitekt dergisindeki makalede dönemin nezaket kurallarının elverdiği ölçüde “acımasızca” eleştirir binayı  (Bu konuda beyan edecek hem aklı hem de bilgisi vardır.  1933’de İzmir Şehir Hali yarışmasını kazanan proje onunkidir!).
 

Denizden | 2012
Hemen yanı başındaki Kadıköy çarşısı ve çevre yolları ile bağlantısı düşünülmemiş oluşu da eklenince, yapı uzun yıllar boş kalmış, otuzların ortalarında bir bölümü İtfaiye garajına çevrilmiş, yine de yeterince değerlendirilemeyen orta alan bir süre sonra hurda deposu haline gelmiştir. Uzun yıllar boş tutulur, sonra seksenlerde pek kötü eklemeler marifetiyle konservatuar  ve  tiyatro olarak kullanılmaya başlanır! Adı Artık “Haldun Taner Sahnesi”dir. Yakın zamana kadar yakınlardan geçerken tüm o keşmekeşin ortasında içeriden klasik müzik sesleri duyulurdu. Biz o sesleri duyabiliyorsak, ders çalışmaya çalışan zavallılar da dışarıda olan biteni duyuyorlardı büyük olasılıkla. Yapı bugün bir bütün olarak; yapılış amacıyla, öğrencilerle, tiyatro izleyicileriyle, pis kokulu döner büfeleriyle, Kadıköylülerle ve de  Rahmetli Zeki Sayar’la dalga geçip durur…

 
Beşiktaş İskelesi
 

Kadıköy | Beşiktaş - Adalar İskelesi | 1920'ler | 2013

Sağda, az ileride Beşiktaş iskelesi olarak kullanılan yapıyı görürüz. Civardaki birbirine yakın dönemde yapılmış üç yapı içinde  (Hal binası, Şehremaneti ve İskele) en yıkık dökük olandır ve anlamsız ilavelerle de iyice çirkinleştirilmiştir.  Aslında Mimar Vedat Tek Bey Haydarpaşa ve Moda İskelelerini yaparken burası içinde bir proje hazırlamış fakat ne hikmetse uygulanmamıştır.

Beşiktaş - Adalar İskelesi | Cepheden Detay| 2013
Taa 10 yıl sonra, 1926’da bu iki katlı yapı inşa edilir. Yapanı bilinmez. Bu da 1. Milli Mimari akımı izlerini taşır, çok kötü de değildir belki ama dediğim gibi eklemeler öyle berbattır ki, iç bulandırır.  Ön teras, çatı, kara tarafındaki yolcu şeyi, yandaki çay iktisadi teşebbüsü… Önünden aceleyle geçerken tüm bunlar algılanmaz elbette. Kara tarafında bir iki dakika zaman ayırıp göz gezdirirseniz, orijinal yapıyı sezmek – bir parça -  olasıdır. Deniz tarafından o da okunmaz. En son 1988’de restore! Edilmiş, iyice içine sıçılmıştır.

 
Tek hoş tarafı kapının önünde kimse tarafından rahatsız edilmeden rahatça uyuyan, şişman ve uyuşuk köpek galiba… Bu yaz  (2013 yazı) fazla denk gelmedim ama eminin havalar soğuyunca yine gelecektir.  

Kadıköy | Meçhul Balıkçı | 2013
Yolun karşısındaki “Kadıköy Şehremaneti”ne seyirtmeden, Beşiktaş iskelesi ile yol arasındaki yeşil alanda yakın zamanda zuhur eden “Meçhul Balıkçı” heykeline de bir göz atalım: Belediyelerin son zamanlarda severek uygulamaya koyduğu bir program galiba bu. Çevresi ile nasıl ve  ne ölçüde bütünleştiği; bölgenin hatırlanan, anlamlı bir özelliği olup olmadığı fazla düşünülmeden, estetik  vehimlere de kapılmadan serpiştirilen köksüz heykeller... Daha anlamsızı isteniyorsa, kentin karşı yakasında, Eminönü, Aşir Efendi Caddesindeki “Meçhul Sırt Hamalı” heykelini arayıp bulmak yeterli. 

Eminönü | Meçhul Hamal | 2012 | 2013


Devam Edecek...
BvP

Fotoğraflar BvP 


..........
[1]  Zeki Sayar, Mimar dr. h.c ; 1905'de İstanbul'da doğdu. 1923'de Sanayi-i Nefise Mektebi Alisi'ne girdi, 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi  Yüksek Mimarlık Bölümünden mezun oldu ve serbest mimarlık yapmaya başladı. 1931'de Abidin Mortaş ve A.Z. Kozanoğlu ile "MİMAR" dergisini yayınlamaya başladılar. 1935'den sonra "ARKITEKT" adını alan dergiyi 1942'ye kadar A. Mortaş ile, sonra yalnız olarak 1980 yılı sonuna kadar 50 yıl boyunca yayınladı. 
1945-1948 yıllarında Türk Yüksek Mimarlar Birliği İstanbul Şubesi başkanlığını yaptı. Bu süre içinde T.M.M. Odalarının kurulmasına öncülük etti ve çalışmaları yürüttü 1972'de İDGSA Temsilciler kurulu tarafından "Türk Mimarisi, Türk Plastik sanatlarının yurt içinde ve yurt dışında tanıtılmasına karşılık, "onursal doktorluk" payesi verildi. 1981'de de Mimarlar Odası tarafında kendisine onur plaketi verilmiştir. (Arkitekt Dergisi Ciltleri arkasında yer alan biyografi) 2001 yılında hayatını kaybetti. 



Eylül 14, 2013

Kadıköy I / Haydarpaşa Garı ve Çevresi


Meraklının harita metot defterinin ilginç, dikkate değer yapılar bölümü hep “karşının” adresleri ile doludur ya, Kadıköy’de yabana atılmayacak, ilginç yapılar yönünden geri kalmaz sanki
Haydarpaşa Garı ve Silolar

Haydarpaşa Garı | Otto Ritter - Hellmuth Cuno | 1908 | 2011
Karaköy’den vapura binilip karşı kıyıya biraz yaklaşıldığında ilk göze çarpan, şu kuzey Avrupa otellerini andırır Haydarpaşa Garı ile silolardan ve limandan başlayayım: Her görüşümde “Weser Baroğu”  demek gelir içimden ama sanki o da değildir. "Bavyera 'dan sevgilerle".
Sirkeci Garı ne kadar “Doğu”yu yansıtıyorsa, Haydarpaşa’ya yapılan da o kadar yansıtır. Ama hiç olmazsa mimarları Bay Otto Ritter ve Bay Hellmuth Cuno parodisiz filan düpedüz, ne biliyorlarsa, ne gördülerse onu yapmışlardır.  Zavallının son otuz kırk yılının pek parlak geçtiği söylenemez. Galiba talihsizliği yetmişlerde “Haydarpaşa’nınGelini olarak” itelenmeye çalışılan bir “hamfendi” ye zemin, fotoğraflarına arka plan olarak kullanılması ile başladı . Christine Haydar’ı hatırlayanınız var mı? Bizim şu Haydar Paşa ile o karının kavat kılıklı kocası arasında en ufak bir korelasyon yok elbette. Söz konusu zat Kanuni’nin komutanlarından Gelendost’lu Haydar Paşa… Önceleri süvari talimgahı olarak kullanıldığı söylenen alana yaptırdığı köşk nedeniyle etraf Haydarpaşa’nın Bahçesi olarak anılmaya başlamış. Sonraları Selimiye Kışlasının yapımı sırasında III. Selim’in dikkatini çeken Haydar Paşa isimli başka bir vezir nedeniyle bizim padişah bölgeye resmen Haydarpaşa Çayırı adını vermiş. Atalarımız çayırı çimeni sevdiğinden olsa gerek düğünler, panayırlar ve tabii başta güreş olmak üzere çeşitli spor etkinlikleri tertib olunurmuş. Mesela Abülmecit’in oğulları V. Murad ve II. Abdülhamit’in sünnet düğünleri, Abdülmecit’in kız kardeşi Adile Sultan’ın 1845’deki yedi gün yedi gece süren “mutantan” düğünü de burada yapılır. Düğündeki en ilginç maymunluk o sıralar İstanbul’da bulunan Comasgi isimli İtalyan baloncu zatın yapacağı uçuş gösterisidir. Comasgi İstanbul’da iki uçuş daha yapmış hatta birinde yine mezkur çayırdan havalanıp Yalova’nın bir köyüne iner. gökten inen kefere karşısında şallak mallak olmuş köylülere elindeki fermanı göstererek kendini gerisin geriye Payitaht’a atar. Ez cümle, uçuşlarının pek kontrollü olduğunu söylemek mümkün değildir. Fakat bu son uçuşta baloncunun talihi önceki kadar yaver gitmeyecek, ipleri çözüp havalandıktan ve İstanbul semalarında bir saat kadar da gözlendikten sonra gözden kaybolacak ve bir daha şu saate dek kendisinden haber alınamayacaktır ! 
Bu hoş hikayeyi Bay S. Vural 5 Şubat 1952 tarihli Milliyet gazetesindeki “Her Gün Tarihten Meraklı Bir Vak’a” adlı köşede yazmış. Kaynak olarak dönemin gazetelerini, özellikle de Ceride-i Havadis’i gösteriyorsa da, Comasgi adlı bir baloncu hiç duymadım. S. Beyin yazıda bolca “artistik lisans” kullandığı seziliyor ama, olmayacak şey de değil… [1]

Wilhelm II
1870’lerde bu alandan başlayıp İzmit’e kadar uzanan demiryolunu ucuna,  şimdikinin yerine 1872’de ufak bir istasyon binası yapılır. İngilizler tarafında işletilen bu demiryolu 1880’de önce Adapazarı’na sonra da Ankara’ya kadar uzatılmak istenir, fakat İngilizlerle anlaşma yapılamaz. Politik iklim ibreyi Almanlardan yana çevirince 1888’de Deutsche Bank ortaklığında bir şirketle anlaşma yapılır. Şirket Anadolu Osmanlı Demiryolu  Şirketi “Societe du Chemin de fer Ottoman d’Anatolié” kurulur (Elbette batı insanı tüm bu güzellikleri sevabına yapmıyor. Kilometre garantisi ile yapılan bu işler tarımsal ürünler ve  hammaddeye en ucuza ulaşım, nüfuz etkinliği – Almanların palabıyık Wilhem’inin Doğu ile ilgili hoş hayalleri var –  ve benim yazmaya üşendiğim türlü başka dümenler için çok uygun. Fazlasına merak durumunda Orhan Kurmuş’un pek güzel “Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi” kitabına bakabilirsiniz).

Uzatmayalım; Bu işler olur, mallar şakır şakır demiryolu üzerinden civara akarken bir de liman yapımı gerekir. Gel gör ki, istasyonun önündeki kıyı lodosa fazlasıyla açıktır. “Bir de dalgakıran yapalım n’olacaksa” denir ve istasyonun hemen önüne 1899’da 595 metre uzunluğundaki ilk dalgakıran yapılır. Liman için de çalışmalara başlanır. Temel atma töreni için uygun görülen 1 Eylül 1900 günü tesadüfe bakın ki, II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yılına denk gelmektedir. Bu kutlu olayı belgelemek üzere dalgakıranın ortasına Mimar Vallaury tasarımı ? [2]  bir hatıra sütunu dikilir ve kitabe yazılır.

Tüm çabalara rağmen tören planlanan günde yapılamaz, 17 Kasım 1902’de gerçekleşir. Tesadüf eseri bu tarih de aynı zatın doğum günüdür. Üzerindeki yekpare mermere oyulmuş günün anlam ve ehemmiyetini nakleden altın yaldızlı kitabe bugün yerinde değil maalesef. Belki ona da bir “düzenleme” yapacaklar kim bilir?

Garın Önündeki Dalgakıranın  Hatıra Sütunu
1900 | 2012

Kitabede ne yazdığını çok merak edip  geceleri ter içinde haykırarak uyanmayın, sıkıntıdan kurdeşen olmayın diye :
Revnak Efzayı Sediri Şevket
Masiri Osmani Essultan İbni
Sultan Elgazi Abdülhamid Han
Sani Hazretlerinin Yirmi
Beşinci Sene-i Devriye-i Cülusı
Hümayunlarının Hatıra-i Fahiresi
Olmak Üzere Anadolu Demiryolu
Şirketi Osmaniyesi Tarafından
İşbu Amud Teyemmünen Rekz Olunmuştur
1318 [3]

Dalgakıran yapıldıktan sonra  çeşitli depolar, gümrük binası, elektrik santralı binası, pasaport dairesi filan yapılır, daha sonra bekleme salonu, muhacir misafirhanesi eklenir. Bu hoş yapı da Mimar Kemalettin Bey tarafından 1903-1908’ arasında yapılmıştır.
Rivayete göre - 1903’de Liman Tesisleri bitirildikten sonra, II. Abdülhamit tüm bu yapılanları yeterince gösterişli bulmamış ve “Bunca kilometre demiryolu yaptım, memlekete, çelik yayların bir ucu Haydarpaşa’da. Bana o rayların denize kavutluğu yere öyle bir bina yapın ki, ümmetim baktığında ‘buradan bindin mi, hiç inmeden Mekke’ye kadar gidilir’ desin” demişti. Bu söz üzerine şimdiki gar binasının yapına başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de de bitirilmiştir. Deniyorsa da, -  öğlen yemeklerinde çılbır yemeyi seven, devletin parasını harcarken ardıllarında rastlanmayan bir sorumluluğa sahip  bu mütevazi ve akıllı adamın yaşayışına, fermanlarına bakıldığında, emredeceği en son şeyin ota boka gereksiz para harcanması olacağı kesin. Kısa sürede genişleyen demiryolu ve liman tesislerinin getirdiği yönetsel büyümenin ihtiyacı büro alanlarını karşılayabilmek için daha büyük bir yapı düşünülmüş ve uygulamış-tı muhtemelen. U biçimindeki kocaman binanın kollarından uzun olanı Kadıköy’e bakar, yolcu trafiği için düşünülmüştür.  Kısa kol ise yük taşımacığı ile ilgilidir. Bugün bile aynı işlevin, çok yakın zamana kadar sürdürülmüş olduğu bellidir. Gümrüğe doğru genişleyen alan silolar, enerji tesisleri, bakım bölümleri ile doludur.

Yapıların bir kısmını bugün denizden görmek mümkün. En dikkati çeken ise, Garın solundaki ilk silolar. Dik çatısı ve cephe özeni ile garla aynı dönemde (belki de aynı kişiler tarafından) tasarlandığı anlaşılıyor. Fakat benim favorim bir parça feri kaçmış olsa da “T.M.O. Ofis Çiftçinin Kara Gün Dostudur” yazısı halen okunabilen son silolar. A.H. BAU Düsseldorf ve İbrahim Yolal firmaları tarafından 1954’de yapımına başlanan 34.000 tonluk bu silo ülkemizde kayar kalıp tekniği ile üretilmiş ilk yapı. Aynı grup daha sonra İzmir/Alsancak  Limanındaki bir parça ufak olanları da yapar.
"Ofis Çiftçinin Karagün Dostudur" - 1954 | 2013
Kayar kalıp tekniği siloların yapım haberini veren 1954 tarihli Arkitekt Dergisi işi “kalıbın iç ve dış yüzleri demir profil bağlantılarla birbirlerine raptedilmişlerdir.Bu bağlantılara kaldırıcı denilen bir nevi kriko tertibatı monte edilmiştir. Bu kaldırıcıların içinden 25 mm. kutrunda çelik çubuklar geçer. Bütün kaldırıcılar (Haydarpaşa Silo inşaatında102 adet vardır) yağ boruları ile yekdiğerlerine merbut olup, merkezdeki bir yağ tazyik tulumbasına bağlıdırlar. Tulumba çalışınca yağdaki tazyik, borular vasıtasile kaldırıcılara intikaleder. Bu tazyik dolayısile kaldırıcılardaki hususî ve patentli bir tertibat harekete geçer ve kaldırıcılar, çelik çubuklar üzerinde2,5 sm. yükselir ve kendilerine merbut olan kalıbı da yükseltir. İşe başlarken önce 1,20 m. yükseklikteki kalıbın demir teçhizatı konur ve arası betonla doldurulur. Bundan sonra yağ tulumbası harekete getirilerek kalıp 2,5 cm. kaldırır ve bu ameliye saatte 6-10 defa tekerrür eder ve bu arada gerekli demir teçhizat ve beton doldurulur. Bu suretle 24 saat zarfında ortalama 3 - 3,5 m. irtifaında inşaat yapılabilir.” şeklinde anlatıyor.
Ne Güzel Bir Plastik Asma Tavan | 2013
Yetmişlerin sonu ile seksenlerde kir pas içindeki banliyö trenleri ile  hafta sonları Marmara kıyılarına denize gidenler ve  otobüse bile verecek parası olmayan Anadolulu çaresizlerden başka müşterisi kalmamıştı. Sonraki yıllarda dıştaki holün tavanı  plastik bir hazır tavan ile cüceleştirildi. Bu parlak fikir sayesinde de büyüsü  iyiden iyiye kayboldu. Sonunda; Kasım 2010’da çatısını yakmayı da başarınca yeni “düzenlemelere”, “vizyonlara”, şeylere yolu açıldı. Çatısının izolasyon uygulaması sırasında alev alıp yanışı ile  “Lazerle epilasyon yaparken kadının vajinasını yaktılar” haberi arasında bir paralellik varmış gibi geliyor hep.
  
Kitch Unutulmasın!
2013
Aslında yangınlar Garın hayat hikayesinin önemli bir parçası, kaderi. Ağustos 1908’deki açılıştan sonra 1917’ye kadar  bir “sıkıntı” olmamış, fakat o yılın Eylülünde taşınan cephanenin “berhava” oluşu (havaya uçuşu) neticesi çıkan yangın üst katları, çatıyı matıyı tarumar etmiş, yapı otuzlara kadar çatısız, dımdızlak (şimdiki gibi) hizmet vermişti. Başka bir felaket de Kasım 1979’da Romen tankeri “Independenta”nın garın önündeki dalgakıranın biraz açığında patlamasıydı (bu olayı gayet iyi hatırlıyorum. İnanılmaz bir patlama olmuş,  gecenin bir vakti ortalık gündüz gibi aydınlanmıştı. O sıra bizde olan Büyükannem 'ortalık gündüz gibi aydınlandı, mehdi geliyor' şeklinde fikir beyanatında bulunmuş, Teşvikiye karakolunun karşısındaki  beyaz eşya bayiinin camı çerçevesi inmişti! Kadıköy ve Beşiktaş civarındaki tüm camcılar bayram etmiş olmalı. Gemi uzun yıllar kaldırılmadı oradan. Seksenlerde reklam filmi ve müzik klibi seti olarak pek revaçtaydı. Galiba bir Derimod reklam filmi de  çekilmişti. Geminin yanıp hurdaya dönmüş karkasının orasında burasında elleri ceplerinde ve kabarık saçları ortadan ayrık reklam insanları müzik eşliğinde aniden kah beliriyor, kah yok oluyordu). Yapı büyük hasar görmüş, orada da cam çerçeve ve –özellikle- vitraylar inmişti.  Daha sonra büyük emeklerle yeniden tamir edildi. Son yangınla da 1917’deki haline geri dönmüş oldu.

2011
Haziran 2013’den beri tren seferleri durduruldu. Galiba bir daha bu işlev için kullanılmayacak. Buna rağmen insanı kıllandıracak derecede iyi korunan, bakılan (yanmamış bölümleri elbette)  yapının fazlasıyla ilginç bir dekor önünde evlilik fotoğrafı çektirmek için yanıp tutuşan ve bu yüzden Pazar günü erken saatleri tercih eden  gelin ve damatlardan,  onların “photography” yancılarından başka  ziyaretçisi yok bu aralar.  Gar ve çevresi için “halk yararına” nelerin düşünülüp uygulanacağını,  ortaya nasıl bir “eser” çıkacağını hep beraber göreceğiz.

Haydarpaşa Vapur İskelesi:

Haydarpaşa İskelesi | Mimar Vedat Tek | 1915 | 2013

Garın önündeki iskele binası gözü okşar, geçen yüzyılın sonunda yapılmış çini bezeli hoş bir yapı. Deniz cephesindekiler de pek güzel olmakla birlikte, Gara bakan taraftakiler,  özellikle de  köşelerdeki serviler beni benden alır. Bu çiniler Kütahyalı Mehmet Emin Usta [4] tarafından yapılıp, Kütahya’dan getirtilmiş. Beşiktaş iskelesi kadar büyücek ve detaylı
Gar Cephesinden
Detay | 2013
değil. Tek bir mekanın üzerini örten çatı ve kubbesi ile daha basit olan şimdiki yapı, denilene göre gar yapılırken inşa edilmiş  önceki iskele  ile aynı plan özelliklerini taşıyor. Bir dönüştürme projesi olabilir. Özellikle  Gara bakan cephesi anlamsız türlü ekle maymuna çevrilmiş olsa da (Kadıköy’e bakan cephedeki şeffaf telefon kulübelerine bakın! Şaka, tatsız bir şaka gibi değil mi? “Eşeğe şaka yap demişler, osurmuş” hesabı…) Bence İstanbul’daki en iyi Birinci Milli Mimari örneklerinden.  Haziran 2013’den itibaren  tren seferleri durdurulmasıyla Kadıköy-Karaköy-Eminönü vapurlarının Haydarpaşa iskelesine uğrayışları azaldı. Şimdilerde cumartesi Pazar günleri sefer yok, hafta içleri de ancak sabah ve akşam saatlerinde uğruyorlar.
Pencere Detayı | 2013
Eski  iskeleye ait bulabildiğim tek fotoğrafta yapı ana mekanın üzerindeki soğan kubbesi ile sanki daha oryantalist tat ve kokulu. Özellikle Eski pasaport dairesinin eski resimlerinde bu çizgi epey belirgin.  Ama şimdiki tipik bir Birinci Milli Mimari yapısı.  Deniz tarafındaki çini panoya göre 1334 (1915) tarihinde yapılmış. En azından bunun MimarVedat Tek  tarafından yapıldığı biliniyor. Kendisinden  bir parça bahsetmiştim.  İstanbul’da  ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da çok yapısı olan çok mühim ve çok yitik  bir zat.

Onun, Mimar Kemalettin Bey’in, Arif Hikmet (Koyunoğlu) Bey’in Yirmilerin sonlarına kadar sürdürdükleri; malzemesini Türk-Osmanlı geçmişinin  öğelerinde arayan bu ulusal mimarlık arayışı “Mürteci Mimari” olarak adlandırılıp,  sonunda mücadeleyi  “Kübik Mimari” 1930’da kazanınca iyice unutulur, adından söz edilmez olur [5]. Lakin şimdilerde bir “Milli Şahlanış” var, memleket idarecileri filan hep mimarlık fenninden anlar, bilgili eşhas. Üstelik kamu yapıları, özellikle okullar “ecdad”ın yaptığı gibi olsun isteniyor ya; adamcağızın işlerine biraz daha dikkatli bakılır, hem ruhu şad olur hem de  yapılanlar – belki-  bi boka benzer diyorum, ama…


Gar Cephesi | 2013
Devam edecek...
BvP

Fotoğraflar :, Doğal olarak, Wilhem'in dışındakiler BvP !

..................
[1] Aynı Hikayeden Adnan Giz’de “Bir Zamanlar Kadıköy…” kitabında bahsediyor (Giz:1990,61)

[2] (Atılgan:2011, 27) Atılgan başka hiçbir yerde rastlamadığım bu ilginç bilgiyi vermekle birlikte, “o yıllarda İstanbul’da bulunan ve oldukça tutulan İtalyan Mimar” diyerek işin güvenilirliğini azaltıyor. Doğma büyüme İstanbullu bir levanten olan Vallaury Paris’te geçirdiği öğrencilik yılları dışında tüm yaşamını burada geçirmiş Osmanlı imparatorluğu vatandaşı idi! Bir Kadir Topbaş, bir Mustafa Sarıgül kadar İstanbullu yani. Çok, ama pek çok yapısı var.

[3] (İbid,27)

[4] (İbid, 40)

[5] O yıl Güzel Sanatlar Akademisindeki Türk-Osmanlı Seçmeciliğini savunan atölyesi ile Avrupa-Latin seçmeciliğini savunan Mongeri atölyeleri 1930’da kapatılır 



Ağustos 25, 2013

Addendum: Balıkesir'deki Kervansaray Oteli

- Çevre düzenlemesini de sizden mi öğreneceğiz? Edeb yahu…

Balıkesir’deki güzelim Kervansaray Otelinden daha önce bahsetmiştim. O yazıyı yazarken elimde yapı çevresinin yıkımdan sonraki haline ait bir fotoğraf yoktu maalesef (aslında olmaması mı “maalesef” yoksa olması mı, artık çok emin değilim). Yıkılanın yerinde duran, alanın hemen yanı başındaki benzincideki adamcağızın bile hafifçe tiksinerek eliyle işaret ettiği şehir içi otobüs durakları, ekmek arası köfte  lokantası ve göbeklerdeki adem ejderhası gibi duran pleksiglas çiçekler. Ama o  şeylerle lokantanın şemsiyeleri arasındaki renk uyumu var. Şimdi doğruya doğru.

“Düzenleme”den sonra,  en azından yolun karşı kıyısındaki güzel gar binasının önüne gerçek bir kent meydanı tasarlanır, yoğun bir şekilde yeşillendirilir, yıkım bir şekilde “hayırlara vesile olur”, en azından gar sebeplenir diye hayal etmiştim.  Bu iki yapının önünden; daha doğrusu Balıkesir’in merkezinden geçen, bir zamanların çok yoğun İzmir-Bursa karayolu artık kullanılmıyor, trafik kentin dışından dolaşan bir bağlantı yolundan akıyor zaten. Ama ne gerek var uygar bir yaşamın gereklerini yerine getirmeye? “Zaten kentin hemen dışı bağ bahçe, çayır çimen. Hayır, Nüyork mu burası? Aha hazır köfte lokantası yaptık, üstelik bilmem şu kadar lira farkla büyük seçim de yapıyorlar, eee? ” Diye düşünmüş olabilirler tabii. Şu muazzam “eser”in en hüzünlü/güzel tarafı da bir zamanlar binanın önünü süsleyen palmiye ağaçları. Muhtemelen bu görkemli ağaçların, yapılanın cüceliğini daha da netleştirdiğinin farkında değiller. Esas ona bi uyansalar, var ya…

Balıkesir | Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi | Ağustos 2013
Fakat bu işlerin müsebbibi ortak akılsızlık  halen kavrayamadığım bir şekilde kentin bazı yapılarını esirgiyor. Merhamete mazhar olanlardan  biri de “düzenleme”nin az ilerisinde Yüksek Mimar Şeref Demirel tarafından 50’li yıllarda Elektrik Su Otobüs İşletme Müdürlüğü ve lojmanı olarak tasarlanmış, bugünün Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi”. Yapı 80’lerde Türkiye Elektrik Kurumu, 90’ların sonuna kadar da Belediye Su-Otobüs İşletmesiymiş. (Birol,2009).  2004’de de yenilenerek müze ve kent arşivi! olarak kullanılmaya başlanmış (neyi arşivliyorlar acaba? Evet; yine otelden söz edeceğim bozuk plak gibi, çünkü çok ağrıma gidiyor hakkaten. Ama  yitip giden bununla sınırlı değil. Bak, internet ne güzel bişey, referans gösterdiğim yazının hemen hemen aynısını koymuşlar buraya. Adam ol, oku.  Zaten Mimarlar Odası bu çok ilginç sempozyum kitabından 750 tane basmış. Muhtemelen İstesen de bulamayacaksın. He, yedi yüz elli tane!). 
Balıkesir | Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi
|Ağustos 2013 | Cephe Detay 

Ön cephenin  pencere ritmi, öndeki kemerli saçak ile çok zarif ve çekici. Bayan Gaye Birol  "yenileme sırasında yapının ön ve yan cephelerinde bulunan ve yapıya özellik katan balkonlar kaldırılmıştır” diyor. Fotoğraflar ile de belgeliyor gerçekten. Bu balkonları hiç hatırlamıyorum ama, yapı onların kaldırılması ile daha netleşmiş sanki. Bence bu haliyle de çok güzel. Yanında da eski Elektrik Santrali, şimdinin “Salih Tozan Kültür Sanat Merkezi” var. Fotoğrafını bile çekmemişim. Belediye AKePe’li ise genellikle “Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Sanat Merkezi” isimli, “Müslüman Ailede Hanımın Rolü” konferansları ve/veya Fetih 1453 filmi  gösterilen,  CehaPe’li ise; sürekli Carmina Burana videosu dayanan “Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Merkezi”  adlı bu uygarlık odakları hiç ilgimi çekmiyor artık.

“Balıkesir her ne kadar elbirliğiyle hadım edilmeye çalışıyor olsa da bir zamanların zengin sosyal ve kültürel yaşamının izlerini taşıyor halen" diye yarım yamalak düşünceler geçerken kafadan, Miki ve MeKaDe sabırsızlanıp, söylenmeye başlıyor. Biraz daha vakit geçirirsem beni yiyebilirler. Onları besleyecek  bir şeyler bulmak için gaza basıp ayrılıyoruz Balıkesirden.

Çağdaş sanatın  ışığı ile aydınlanın ama, Kervansaray Oteli’nin laneti her daim üzerinizde olsun.
BvP .
Fotoğraflar BvP 

Birol, G. 2009. “Cumhuriyet Dönemi Modern Mimarlık Pratiğinin Balıkesir’deki İzleri”, Cumhuriyet'in Mimarlık Mirası Sempozyum Bildirileri Kitabı.  TMMOB Mimarlar Odası. Haziran 2011.

Ağustos 12, 2013

Addendum : Mustafakemalpaşa'daki Dinlenme Tesisi


Mustafakemalpaşa’daki eski Varan dinlenme tesisinden  2011 yılında bahsetmiştim. Seksenlerin özellikle Ege bölgesini kasıp kavuran o  postmodern tarzda üretilmiş yapısı.   “Eklektik” nitelemesinin bile çaresizce yetersiz  kaldığı bu bitiştirme mimari, öndeki yansıtmalı cam kütle, silindir, piramit gibi temel geometrik formlar, kolon dizileri ve cephe dokusunun çeşitliliği ile belirli bir kimlik kazanıyor (belki). Önde, üst katın cam kütlesi ve okunaksız doğrama bölümlemesi de iş hanı mimarisinin “tarzı” olarak halen çok seviliyor.
Tüm bu yazdıklarım olumsuz gibi görünüyor değil mi? Ama değil. Önünden geçişimde öğrencilik yıllarıma götürüyor beni. Sanki özenli ve çalışkan öğrencinin  bitirme projesi gibi. Bu kadar çeşitli iki ve üç boyutlu elemanın, yüzey dokusunun bir araya getirilişini sonraki benzer örneklerle kıyaslandığında halen nitelikli, ağırbaşlı görünüyor bana. Tüm Ege’de kıyı şeridi boyunca (özellikle İzmir ve çevresinde) görülen bu akım  Karabağlardaki mobilya mağazalarının cephesinden, otogarlara, üç yıldızlı otellerden küçük kentlerin çıkışlarındaki  kamyon ve binek araç galerilerinin cephelerine dek,  yetersiz ve  taklidin taklidi kusmuğa dönüşmüş durumda. Bu civara her yolum düştüğünde dehşetle irkiliyorum.

Bizim yapı halen yitik ve terk edilmiş. Fakat iki senede çok yıpranmamış. Dış aydınlatma elemanlarının armatürleri de dahil hiçbir pencere camı kırık değil.  Etrafını çeviren yeşil doku da  iki yıl içinde vahşi bir ormana dönüşmemiş. Düzgünce budandığı belli şimşirler ve otlar az da olsa bakım gördüğünü, gözlendiğini gösteriyor. Tüm bu yavaşça çöküşün içinde “müessesemiz sorumlu değildir” yazıları ise ürkütücü biçimde şıkır şıkır! Belki de mal sahibi de yapıyı ve çevresini benim gibi, bu şekilde seviyordur.  Şu  haliyle hiç kötü değil. Yaklaşırken sabırsızlanmak , önünden her geçişte  bir iki dakika durup, 1987’ye dönmek de öyle.    

Ağustos 04, 2013

MKD'ye Bazı Öğütler II

Bizim MeKaDe Temmuzun sonunda iki yaşını bitirdi.  Eh doğum günüdür,  hediye filan bi şeyler almak lazım da, hadi  şimdilerde çocuk bakımının olmazsa olmazı ayped alsak ne işine yaracak [*] ; herkes gibi önüne oturtup, çizgi film seyrederken ağzına kaşıkla yiyecek mi tıkıştıracağız? Zaten öküz gibi yiyor herif. İşi ucuza, hatta bedavaya getirip yine biraz öğüt vereyim diyorum. Zaten adam olmasına, insan içine karışmasına az kaldı. En azından bi işine yarar.

Geçenlerde ecnebinin birinin yüz bir tane öğüt verdiği bir yazıya denk geldim (eloglu ne meraklı sevabına akıl fikir vermeye. Çok acayip insanlar var). Bazılarının; mesela, ”iş yerinde mutlaka sutyen giy” diyeninin bizim oğlana pratikte bir yararı yok, hatta zararı olacak belki! Bazıları gerçekten işe yarar şeyler, bazıları da var ki; sanki aklımdan geçeni okumuş, yazacaklarımı yazmış elin keferesi… Hepisini bir arada yazdım. Bazıları benim, bazıları onun.  

-  Otobüsten inerken, onu kullanana teşekkür etmeyi unutma: Üniversiteyi okumaya gittiğim kentte ilk ayımdı. Belediye otobüsü ile seyahat ediyorum o zamanlar.  Bir gece son durağa geldiğimizde, yolcuların hepsinin şöföre iyi akşamlar dileyip, teşekkür ederek indiğini tespit ettim. Adamcağızın şu boktan işi kim bilir kaç saattir yaptığını anlaşılan gecenin o saatinde gelecekteki babandan başka herkes biliyor ve taktir ediyordu! Oysa ben “Dergah-ı Mualla”dan geliyordum,  burası da “Gavur İzmir”di! Belki de “gavur”luk böyle bir şeydi işte. Ota boka teşekkür etmek, tanımadığın başkalarının senin için gösterdiği çabanın farkında olmak filan. Bunlar adam olmanın, adam sayılmanın olmazsa olmazıdır fındığım.

-    Hiçbir zaman bar önüne arabanı park etme. Pek anlamlı bir öğüt değil. Yaşadığın ülkede bar önleri bin bir türlü ayakçı, değnekçi, bar önü duranı ile dolu olur, istesen de park ettirmezler zaten.

-   Hediye edilen bir giysiye teşekkür etmenin en iyi yolu, -bir kez bile olsa- onu giymektir. Bak bu doğru. Birine giysi hediye etmek her ne kadar tehlikeli ve hediyeyi alanın  özel alanına, kişisel zevklerine  müdahale olsa da,  hoş görmek gerekebilir kimi zaman.

-   Tüm silahların dolu olduğu, onları taşıyan kişilerin de her zaman yeterli zekaya sahip olmayabileceği hep aklında olsun. Bu yüzden silah taşıyanlarla konuşurken ciddi ve nazik ol.  Zart zurt etme.

-    Bindiğin araçlarda önündeki koltuğun yatırılabildiğini unutma ve kendini buna hazırla.

-   Hiçbir zaman, ama hiçbir zaman elinde içki bardağı ile poz verip fotoğraf çektirme. Mal gibi görünmenin başka yolları da vardır. 

-   Kimseyi iskeleden, havuz kenarından suya itme. Bu “şaka”  suya düşeni değil, düşüreni budala gösterir tavşanım.

-    Özür dilemek için hiçbir zaman geç değildir.

-    Önemli bir şeylerin öncesinde tıraş ol, aynı gün değil. Özellikle saç tıraşı ne kadar iyi olursa olsun, o ilk gün insanı eşek gibi gösterir, eğreti durur. Yeni ayakkabı, elbise için de geçerlidir bu. Astronotların bile  çok karmaşık, yapımı zor ve pahalı giysilerinden üç tane olduğunu; birinin tümüyle yedek tutulduğu, birinin eğitimde kullanıldığını, ama uçuş sırasında üstlerinde olan, esas giysiyi de birkaç defa giyip hem kendilerini hem de giysiyi alıştırdıklarını unutma tatlı oğlum.

- Tuhaf ve anlaşılmaz bir şekilde, karşı cins duş alan erkeklerden hoşlanır! Sen de duş almayı alışkanlık edin.

-     Asla parmak arası terlik giyme.

-   Seksi ve çekici olanla sürtük gibi olan arasındaki farka dikkat et (tam alnından vurmuş gavur. Benim aklıma gelmemişti bu).

-     Telefon şirketleri “akşam şu saatten, sabahın şu saatine kadar cak cak konuşmak bedava” diyerek kıçını yırtıyor olsa da, sen insanları akşam dokuz ile sabah dokuz arasında arayıp rahatsız etme. Şu boktan cep telefonları yüzünden özel hayat sınırlarının devamlı ırzına geçiliyor,   en azından sen bu rezilliğe alet olma cimcim tekirim.

-   Biraz büyüyüp aklın erince geç yatmayı –afedersin- bi bok sanacaksın. Büyümek, yetişkin olmak ile uyumak için yatağa girdiğin saat arasında bir ilişki yoktur, inan (evet, yetişkinler yatağa her zaman uyumak için girmeyebilirler). Yetersiz uyku alan kişioğlu huysuz, aksi ve sevimsiz olur,  çabucak yaşlanır küçük farem.

-   Suni Deri Perspektifi:  Hiçbir nesne ve canlı; aslen sentetik ama doğal görüntüsü verilmiş, gerçekte olduğundan daha farklı özelliklere büründürme çabası gösterilmiş olanlar kadar süfli ve acıklı olamaz.  Ne kadar uğraşılmış, iyi kıvrılmış olsa da böyledir bu.
Taklit olan her şeyden kaçın. Orgazm taklidi yapan kadınlardan (var-mış böyle şeyler, hep duyuyoruz. Gerçi bana hiç denk gelmedi...),  taklit saatlerden, taklit giysilerden, taklit ilgilerden, taklit yakınlıklardan, taklit nezaketten ve suni deriden üretilmiş her şeyden uzak dur tulumba tatlım.

- Seyahatlerinde kullanmak için şöyle elde taşınabilecek güzel, kaliteli bir çantaya sahip ol. Böyle şeyler pahalıdır, ama para harcamaktan çekinme. Üst baş düzgünlüğünü, özeni,  stili bir anda alıp götürür elde dolaştırılan veya çekiştirilen o dandik şeyler.

  -   Evet, maalesef artık ortalıkta şu resimdeki gibi dolaşılmıyor doğru, yine de  yazın güneşten, kışın soğuktan korunmak için bir şeyler kullanman gerekebilir. Kapalı yerlere girdiğinde veya birisiyle konuşurken hemen şapkanı kafandan çıkar, elinde tut. El sıkacaksan da mutlak eldivenini çıkar: On dört on beş yaşlarındaydım. Yazları evlerinde kaldığım okul arkadaşımın komşuları; biri bizden birkaç yaş büyük, diğeri tıp fakültesinde okuyan yavru gibi iki kız kardeş vardı (özellikle küçük olana çok fena hastaydım). Kardeşlerden büyük olan ile o kış şehirde karşılaştım. Yazlık pejmürdeliğinin aksine çok şık giyimli  bu tıbbiyeli beybi kendisinden bilmemkaç yaş küçük olmama ve dişi olmasına rağmen ”şak” diye eldivenini çıkarıp, elimi öyle sıktı. Düşünülmüş bir davranış değil, zarif bir refleksti bu. Artık küçüğü değil, aha buydu hayallerimin kadını! O durumu hiç unutmadım. Nezaket ve stil refleks olarak gelişmişse, doğal ve anlamlıdır – dolayısıyla - ancak o zaman kişiliğimizin gerçek bir parçası olarak taşımaya değer. Diğeri ossuruktur başka bi bok değil, fındıkkafabademgöz.
                
Yazı pek uzadı. Dur  bi hikaye anlatayım da bitireyim:

Şapkanı Çıkarmayı Unutma,
 O Şapka İşi Mühim. 
Lisede bazı hayvan kardeşlerim ellerindeki toplu iğneyi şöyle ucundan tutup hafifçe ve çaktırmadan milletin kıçına bacağına dokundurmak gibi bir huy edinmişlerdi. E, haliyle iğne ucunu kıçına giyen zıplıyor, bu insanımsılar da “khki, khkik, kik” diye sesler çıkarıyorlardı.  Uzatmayalım, bi gün teneffüste  bu “şaka” dan ben de nasibimi aldım maalesef. Hemen aynı cihazdan edinip, sonraki ilk teneffüste bizim primatlardan birinin bacağına adı geçen cihazı “top” kısmına kadar ithal ettim. Muhtemelen hala eline toplu iğne alamıyordur bizim yiğit. 
Kıssadan Hisse: Prensip olarak kavgadan kaçın, ama illa itişip kakışman gerekirse önce sen vur. Eğer denk getirememişsen, ilk darben onunkinden daha şiddetli olsun.





Gözlerinden öperim  oğlum.

BvP

.....................
[*] Aaa olmadı hiç değil mi? Teknoloji ile tanışır, etkin bir biçimde kullanır,  internetin engin bilgi denizinde zihin yelkenlerini şişirerekten seyahat eder, daha akil, daha uygar, daha bilgili, daha… daha…, olur diye alınıyor bütün o bok püsür. Halbuki ben MeKaDe’nin arkadaşının evinden dönüşte dehşet içinde “Babaaaaa  arkadaşın evinde  bi telefon gördüm öyle kablosu filan yok, sevk-i kabil,  alıp elinde dolaştırabiliyorsun!” demesini istiyorum. O kadar yani.