Emsallerine faiktir

Mayıs 18, 2013

Narmanlı Yurdu ve Unutulan Bir Kiracı


Narmanlı Yurdu , İstiklal Caddesi Cephesi,  Aralık 2012

Tünel'den Galatasaray'a doğru yürürken, hemen başlarda caddenin genel mimari dokusundan oldukça ayrı, sert duruşlu bir yapı hemen dikkat çeker. Kalın, iki kat yüksekliğindeki tuskan kolonları,kesintisiz,sade frizini dengeleyen saçak çıkmaları ve ortadaki büyük, iki kanatlı kapının açıldığı avlusu ile sanki başka bir yer için tasarlanmış da, yanlışlıkla oraya kondurulmuşa benzeyen bu özgün kütlenin adı “Narmanlı Yurdu”dur [1].

Cephesindeki ölçülü bakımsızlığın onu daha da güzelleştirdiğini düşünürdüm hep. Bir yapı olarak zihnimde yer ettiği ilk yıllardan beri böyleydi. Ama son yıllarda  işin tadı kaçtı bir parça. Cephe çatlayan sıvalar veya  başka yapı malzemesi gelen geçenin kafasına düşmesin diye ince bir ağla kaplı. 




Avludaki hiç iş yapmıyora benzeyen içleri karanlık, yarı kapalı metruk dükkanlar dışarıda İstiklal Caddesinin gürültüsüne, keşmekeşine inat dingin bir sessizlik yayar, insana kendini İstanbul’da değil başka bir ülkenin eski kentlerinden birindeymiş gibi hissettirirdi. Kavisli köşesinde şimdilerde turistik pılı pırtı satılan dükkanın yerinde ne vardı hatırlamıyorum, ama kapının yanındaki dükkanda fotoğraf filmi ve makineleri satan dükkan, eczane ve içerideki noter sanki hep vardı. sonraları beni bu görkemli yapının hep daha iyi günler geçirmiş  olduğuna inandıran, acıklı ve iş yapmamaya mahkum bir iki “Cafe-Kitapevi” açıldı galiba [2]. 

Narmanlı Yurdu, Avlu, Mayıs 2013
Avlu terk edildiğinden beri buradaki ağaçlar, otlar iyice büyüdü. Hele baharda parlak, güzel bir yeşilliği var.  Gündüzleri oturup çay içen bekçisi ve yarı açık, üzerinde "girilmez" yazılı kapısının önünde onu seyreden turistlerle İstanbul'un orta yerinde  bir tür ıssız ada karikatürü gibi.


Pervititich , 1932

Yapının mimarı veya kesin yapılış tarihi, yapılış amacı bilinmiyor doğal olarak. Rus Konsolosluğu olarak yapıldığı söyleniyorsa da, bu konuda kesin bir bilgi bulamadım. Hemen biraz ötedeki Gaspar Fossati’ye yaptırılan  tasarımı Elçilik binası 1845’de açılana dek uzun yıllar Rusya Konsolosluğu olarak kullanılmış.Buna göre yapılışı 1800’lerin başları olmalı. Mekanın ve cephenin ele alınışı da, 19. Yüzyılın ortalarında itibaren Beyoğlunda çoğu yapıda rastlanan; batının engin parası,  birikimi ve zevkiyle iyi becerdiği, ama Rum kalfaların elinde malzeme ve görgü- bilgi yetersizliği ile epey çoraklaşmış neoklasizmden farklı. Kendinden sonra gelenlere kıyasla tutucu, bezemesiz ama daha özgün. Sevilen deyimle “Postmodern”.Bunu belki biraz da kütlenin serbest cephesinin kavisli formuna borçlu. Orta avlunun çatlamış, yer yer otlar çıkmış beton zemininden malta taşı döşemeler çıkacak gibiydi ve hep sanki buraya o kocaman kapıdan atlarla, at arabaları ile girilir-miş gibi gelirdi.  Neyse,   Rus diplomatik misyonu elçiliğe taşınmışsa da; çok uzun yıllar, taa 1933’e kadar bazı birimleri burayı kullanmaya devam etmiş [3].

Said Duhani "Başlangıçta bina bu kadar geride değildi ve caddenin büyük bir bölümünü işgal ediyordu. 1914'den sonra şimdiki hizasına gelindiğinde Rus Hükümeti binadan kurtulalı çok olmuştu" diyor. Üzerinde düşünülmeden birbiri ardınca tekrarlanan bu nakarat aslında önemli bir noktaya işaret ediyor: yapı 1914 sonrası ciddi bir değişiklik geçirmiş olmalı. Fakat önceki görünüme ait görsel bir  kayıt yok doğal olarak. Şu "Rus Hapishanesiydi" geyiği için de yine Duhani'ye başvurabiliriz:  Çar'ın bu eski sefaretinin tutukevi (kapütilasyonlar yabancı devlet temsilciliklerine özel mahkeme ve hapishaneye sahip olma hakkı tanımıştı) Sofyalı Sokağına bakardı. İstiklal Caddesine paralel olan Sofyalı Sokağı, Tünel'i Asmalımescit Sokağına bağlamaktadır" [4]. Yani, koskoca yapının tümü hapishane olarak kullanılmamış, arkada ufak bir bölümü bu işe tahsis edilmiş (Gerçekten, yapının  Sofyalı Sokağa bakan cephesi tarafı dikkati çekecek kadar sağır). 

Suat Nirven , 1950
Bin dokuz yüz otuz üç’de Narmanlı kardeşler satın almış. Bin dokuz yüz otuz iki  tarihli Pervititch haritasında Ex-Consulat De Russie” olarak adlandırılan bina 1950 tarihli Suat Nirven haritasında “Narmanlı Yurdu” olarak geçiyor.  Kardeşlerimizin burayı ressam, heykeltıraş taifesine kiraya verdikleri söyleniyor. Kiracıların en ünlüsü Ahmet Hamdi Tanpınar.  Onun dairesini  daha sonra Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüboğlu atölye olarak kullanıyor [5]. Ama artık hepten  unutulmuş, en az onlar kadar önemli başka bir kiracı daha var:  Bu zat 1937'de Kenan Yontunç tarafında Türkiye'ye getirilen Fidzek Karoly. "Kim ulan bu Macar ?" değil mi ?  Bin dokuzyüz otuzlar da Türkiye'de heykel yapmak kolaydı da, onu bronza dökmek pek öyle kimsenin götünün yiyeceği bir iş değildi... Zaten "Sinyor Kanonika" da Taksim'deki Atatürk Heykelinin bronz elemanlarını kendi ülkesinde modle edip, bronza döktürüp öyle getirmemiş miydi? 
Halbuki "Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlıda top döken en ileri seviyede 532 büyük top döküm ustası vardır.Macar Urban işsiz kalmış, Osmanlı'ya baş vurmuş Osmanlı'da 532 top ustasının yanında bu kişiye iş vermiştir" [6]. Ama nedense 20. Yüzyıl başında bronz heykel dökmek için Macar elinden kefere getirtmek gerekir. Neyse; işinin ehli, meslek namusu sahibi  bu adamcağız Narmanlı yurdunda bir dökümhane kurup temelli İstanbul'a yerleşir. Üç çırağı; Orhan Yurdagül, İzak Amon ve Hayrettin Kocaer. Üçü de iyi yetişirler ve Karoly  sağ olduğu sürece (1956'da ölür) onun yetiştirdikleri ayrı dökümhane kurmaz....[7]  Fidzek Karoly diye internette aratıldığında -  isterseniz deneyin- hiç bir şey çıkmıyor.  Şu "bilgi çağı" soytarılığının kalın unutkanlığı sıvaşmış oraya da. 

Şimdilerde avluya açılan kapıları zincirli, öylece duran, karşısındaki sıradan ve sıkıcı, kolalı gömlek gibi cephesiyle sırıtkan İsveç Konsolosluğuna [8] – kötü bir niyeti olmasa da tepeden bakan bu  güzel  yapının sonu bakalım ne olacak? “Dönüşüm” rüzgarları İnegöl köfteden yana mı, ev yapımı nane yapraklı limonatadan yana mı esecek? [9]

BvP
Fotoğraf  ve Harita taramaları: BvP 


……………

[1] Otuzların modern - ulusalcı tutumu ile  yeni sahiplerini böyle isimlendirmiş olmalı. "Yurt", hana kıyasla  daha Türkçe ve modern, daha bir "avant-garde"  geliyor-du herhalde kulağa. Ama daha sonraları bu ek tutmamış olmalı ki, kapının üzerindeki tabelada "Narmanlı Han" yazıyor.  Muhtemelen lüks konuta dönüştürüldüğünde adı boktan bir şekilde "Narmanlı Residences" olarak değişecek.

[2] Doksanların bu türden mütevazi girişimleri yerini daha sonraları Beyoğlu’nun “İlginç mekanları”nı yine acıklı ama  çok para dökmeye hazır ve hırslı, şık projelere bıraktı.
Yenilenen pasajların, yapıların içi bu defa pahalı – ama çok rafine ve hiçbir yerde satılmayan-  kadın giysileri, nane yapraklı, ev yapımı  limonata, ev yapımı kek, enginar konservesi (ama cam kavanozda), ev reçeli,  zeytinyağı (ama soğuk sıkma) dükkanlarıyla doldu. Zeminleri mozaik parke olur, tavanların volta döşemesi çıplak bırakılırsa daha makbul, kimi şık, parlak kaada basılı “City Guide” larda tanıtılan bu dükkanların hevesli, amatör sahiplerinden bayrağı şimdilerde büyük elektronik ıvır zıvır mağazaları, daha amelece ama ödenebilir ve yenebilir  yiyecekler sunan yerler devralıyor. 
Kentin merkezindeki eciş bücüş sahiplenme savaşı bir sürü bazıları güzel, bazıları eh idare eder yapının ırzına geçti ve geçmeye devam ediyor maalesef. Kentin soyluları prensesi kötü adamın elinde kurtarıp, tam da onun yapmak üzere olduğu şeyi yapıyorlar.  Vay arkadaş; ne prensesmiş, rahat bıraksanız ya, az.


[3] Birimler “Intourist” ve “Neft Syndicat” mış. Bu bilgiyi, yapı hakkında internette bulmaya alışık olmadığım kadar ciddi yazılmış, 
sitesinde buldum.  On numaralı dip not (Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 1994. Cilt 6 ) –muhtemelen -  bu bilginin kaynağını gösteriyor. Ayrıca, şu atla girilme hikayesini de doğruluyor.

[4] Dunahi Sait, N., Eski İnsanlar Eski Evler. 19. Yüzyıl Sonunda Beyoğlu'nun Sosyal Topoğrafyası. TTOK, 1984. 

[5] Herkesin birbirinden kesip yapıştırdığı bilgileri tekrarlamak istemiyorum. Ama sanırım şu küpür, yapının  bir dönem kullanıcılarını ilk elden anlatan:
2000’lerin başında yapıya yeni işlevler kazandırılacağının ortaya çıkması üzerine  “Mor salkımlar kesilecek”, “Kediler ne olacak?”  çığlıkları ve kes yapıştır karman çormanlığını alt alta okumak, “Aklınızı akasyaların küçük çırpınışlarına bırakmak”  için de, şurayı kullanabilirsiniz 

[6] Bu muazzam bilginin kaynağı internet. İmla yanlışlarının düzeltip, bu alıntıyı okunabilecek hale getirdim tabii. Son derece karmaşık, antik çağdan beri  kıskançlıkla sırları saklanan yüksek nitelikli kalıplama ve alaşımlı metal  döküm işini  bilen, öyle bir değil , iki değil , yüz bile değil; tam  532 , evet Beş - yüz - otuz - iki usta var Osmanlı'nın elinde 15. yüzyılda. 

[7] Berk Nurullah, Gezer Hüzeyin, 50 Yılın Türk Resim ve Heykeli. 2. Baskı.  İstanbul, 1973. 

[8] 1757’de yapılmış elçi evi 1818’de yanınca, 1870’de yapımına başlanıp, bir yıl içinde bitirilen bu  çok sıradan yapının mimarı Avusturyalı Mimar D. Pulgher. Pulgher’in  İstanbul’un Bizans yapılarına ve yapı elemanlarına ait  çizimleri görülmeye değer. Hanlar da yapıyor. O kadar da boşta gezer değil yani...



[9]‘Aslında, “Residence”de olur vallahi…’Yazmıştım ki, internette basit bir detaya iniş zaten böyle bir şeye uzun süredir heveslenildiğini ama,sayıları çok fazla olan hisse sahiplerinin rant güreşinde yenişememeleri yüzünden hale yola koyulamadığını gösterdi. Olsun,  yine de bir yer bulunur nane yapraklı limonata satıcı karılara.





Mayıs 14, 2013

Kıbrıs Gezisi





Girne, Liman, Mart 2013

Elimiz hafiften para göreli Miki’nin mart ayı içindeki doğum günlerinde değişik yerlere seyahat etmek gibi bir alışkanlık edindik ne zamandır. “Değişik yer” dedimse; bizlerin aklının erdiği, elinin kolunu uzanacağı yerler işte… Öyle Ayers Rock falan değil. Geçen yıl  Bursa’ya, Çelik  Palas’a gitmiştik mesela (Bursa’daki  Cumhuriyet dönemi yapıları ile ilgili  bir şeyler yazmak için bir sürü fotoğraf çekip,epey de heveslenmiştim  amma,  çoğu proje gibi o da  hüsran oldu). Yine de güzel günlerdi. MeKaDe sepetinde semizce iri bir ıstakoz gibi ses çıkarmadan hafifçe kımıldıyor, bolca bira içmemize müsaade ediyordu. Artık büyüdü, zaptı imkansız hale geldi. Hem, kalmayı düşündüğümüz otellerde evcil hayvan kabul etmiyor. Biz de bu yıl Başkentte oturan aile büyüklerini çağırdık yardıma. Biraz da onlar güllabicilik etsin; ebelerinin torununu iyice bi görsünler, biz de baş başa iki üç gün kafa dinleyelim diye. Ana gemiye ışınlanmayı bekleyen bu sevimli insanlara kötü davranmaması, fizyoloji ve psikolojilerine kalıcı hasar vermemesi için onu (düzgün söyleyebildiği ilk kelimeler “karga” ve “pense” olan, “güven nesnesi” olarak elinde plastik salata kasesi ile dolaşan bir canlıdan söz ediyoruz)  ve bakıcısını sıkıca tembihleyip, üç günlük çiğ et stoku da yaptıktan sonra Kanatlı At Havayolları’nın bilmem kaç sefer sayılı uçağı ile “Yavru Vatan”a doğru yola çıktık.

Biliyorum süfli bir tatil coğrafyası ama, bu yaşıma dek gerçekleştirmemiş olduğum şu Yavru Vatan ziyaretinin utancı ile daha fazla yaşayamazdım. Üstelik mart sonlarında o sabah İstanbul’un bok gibi havası güneye indikçe yerini güzel ve parlak güneşli bir güne bıraktı. Öyle ki, ücreti mukabili bizi taşıyan, taşıma belgesini satarken de “acaba bunlara başka ne kitleyebiliriz” çırpınışı içindeki  Kanatlı At Şirketi, birlikte seyahat ettiğimiz rugan ayakkabılı,  daracık ceketli abiler, lanet olasıca-yere batasıca teyzeler bile gözüme şirin göründü bi an. Tatil insanı hakkaten değiştiriyor.

Miki sağolsun yine her şeyi ayarlamış[1]. Girne’nin içinde büyük, güzel bir otelde kalacağımızı muştulayıp kumarhaneli filan bu otelin tam istediğim görgüsüzlükte olacağının da garantisini verdi. Nedense kumarhane değil de, “casino” deniyor. Her hal akıllara Behçet Nacar’lı, Erol Taş’lı eski Türk filmlerindeki kumarhane dekoru gelmesin, damaklarda Las Vegas tadı bıraksın diye.

Vatan Yavrusuna kuzeyden yaklaşılıyor doğal olarak.Kıyının bir parça gerisinde pis rüzgarlardan koruyabilecek ve fakat işin tadını kaçırmayacak yükseklikteki dağ şeridi, arkasındaki güzel ova, temizliği binlerce metre yukarıdan bile sezilen parlak deniz ve Anadolu Karasına (Ana Vatan) makul uzaklık buralara neden altı yedi bin yıldır yerleşilmiş olduğunu rugan ayakkabılılara bile anlatıyor olmalı.Sağda uzanan kıyı şeridinde Girne’yi bulmaya çalışıp, civarda batmış tekneyi düşünüyorum. Gençliğimin kutsal kasesi, o zaman ve şimdi de çok saygı duyduğum, sevdiğim insanların zeka ve büyük çabası ile yeniden toparlanmış bu gemiyi de sonunda görebilecek olmak işin başka bir kıyak tarafı.

Ova üzerinde kıyıya paralel bir parça uçup sakince iniyoruz. Öyle kapıya yanaşan tüpler, pistte cirit atan bin bir türlü tekerlekli araç, otobüs filan, hiçbir şey yok.  Hava yolculuğunun o eski güzel ve şerefli günlerindeki gibi uçaktan çıkıp, sakince yürünerek terminale giriliyor.  Hafif rüzgarla berraklaşan hava ve parlak güneş, şimdilik her şey çok davetkar. Ufak yapının çıkışında, kapının üstünde kocaman “Ercan Havalimanı”yazıyor. Bu ismin – daha doğrusu- soyadının çok sıcak bir temmuz gecesi Girne yakınlarında sahilin az ötesinde yaşamını yitiren subaya [2] ait olduğunu bildiklerinden emin olduğum; yüksek topuklu ayakkabı ve leopar desenli tayt giymiş hanımefendilerle bekleşiyoruz.  Donanım ne işle uğraştıklarını ya da –en azından- bu hafta sonu ne işle meşgul olacaklarını apaçık söylüyor. Onlar camları koyu renkli lüks minibüslere binip gidiyor. Miki, ben,  lanet olasıca-yere batasıca teyzeler ve  sarı kocaman bir bavul, hep birlikte bizi Girne’ye götürecek tekerlekli cihazı bekliyoruz. Teyzelerin her biri sanki o hafta sonunda ucuzundan kumar oynuyor gibi yapıp hayatın heyecanlarına yelken açmak, dönerken de valizlerini türlü içki ve çaylarla doldurmak için burada değiller de, askeri birlik teftiş edip, şehitliklere çelenk koyacaklar.  Hepsinde “Hava İndirme Tugayının 3. Taburu ile o sabah Kırnı’ya indim. Biz atlarken 57’lik GTT ateşi çok kesifti. Epey zayiat verdik.  O yüzden aha buralar var ya, hep benim” tat ve dokusu var [3].

Boktan minibüs yerine bir tank, veya üstü açık bir jip gelse; arkasında şöyle 29 Ekim törenlerindeki gibi ayakta, beyaz naylon eşofmanları rüzgarda şişe şişe gitseler ne güzel olacak. Neyse ki bağıra çağıra konuşan, suni deri çantalı bu karıların bir kısmını yolda siktir ediyoruz. Ama hiç biri Girne yakınlarındaki o çok acayip ve rüküş otelde inmiyor. Uzunca bahçesinin ortalarında sırıtan garip altın rengi heykel yetmiyormuş gibi, girişin iki yanında inanılmaz uzunlukta limuzinler olan bir “tesis”burası. Biri “Hummer” adlı arazi şeyinden bozma. İç bulandırıcı öküzlüğü normal boyutlarıyla bile yeter, hatta fazla bu anlamsızlığın limuzin versiyonu ise altı yada yedi öküz uzunluğunda. Bin Girne’den hoooop, direkt LasVegas! Ammaaa otel gözalıcı hakkaten. “Hacı neden burayı ayarlamadın? Bak, tam istediğimiz gibi” diye Miki’ye söyleniyorum. O da, verdiği kapı gibi görgüsüzlük garantisinin arkasında olduğunu, sakin olmamı söylüyor.

Sonunda Girne’deyiz. Yüksekçe, tepelik bir alandaki ufak merkeze ulaşana kadar gördüğümüz dar ana cadde, çevresindeki derbeder ve zevksiz birkaç katlı yapılar filan,  bir parça hayal kırıklığı uyandırıyor. Merkez de pek bir şeye benzemiyor, orada burada  ellilerden kalma hoşça birkaç  yapı, parka dönüştürülmüş baldaken (sağır duymaz uydurur hesabı “baldöken”e dönüşmüş) türbenin çevresinde Osmanlı mezarlığı var. 

Girne,  Belediye, Mart 2013
Dikkati çeken; yetmişlerde yapıldığı belli, “iklim koşulları vs. gözettim” diyerek sıradan bir brütalizmi oldukça becermiş, bakımsız ve sevimli belediye binası. Belki çok sıradan, ama böyle yapıları görmek artık daha fazla hoşuma gidiyor. Ertesi gün duvarlarında tasarlayanın kimliğine, hiç olmazsa yapım tarihine ait bir işaret aradık, ama maatteessüf... Halbuki artık İstanbul’u çevreleyen taşra halkasının en boktan apartmanlarında bile yazıyor bu tür şeyler: “Götlek Kardeşler İnşaat – 2011”, “Zekeroğulları Group, 2012” gibi. Etrafta birkaç orta, orta altı turistle dolu tatsız kafe var. Az buçuk mart güneşinin tadını çıkarmak için don gömlek oturan kat kat enseli, dövmeli İngiliz Kamyon şöförlerini, tuhaf renkli örme ceketlerle ile oturan Anadolu platosu halkını yavaşça geçip batıya doğru aşağı iniyoruz. Kasabanın bizim geçtiğimiz en batı ucunda, solda mütevazi bir şapelden devşirme, yine mütevazi bir mescit ilgimi çekiyor.




Girne, Şapel - Mescit, Mart 2013
(Basit geometrili ana kütleye eklenmiş  minarenin formu ne kadar uygun. Belki bilinçli bir tercih değil bu, ama yine de cuk oturmuş. Pek güzel) 
Otelimiz de bu yolun aşağısında, orduevine yakın “Kayalar Otel”. Ordunun evi yüksekçe, deniz kenarındaki kayaların üzerinde oturmuş büyücek bir yapı.   Giriş kapısı civarında Anavatan’dan sevk celp erlerini görüyorum, hepsi kamuflajlı pırıl pırıl üniformaları içinde çakı gibi. Büyük bir ciddiyetle kapı civarındaki ufak yeşil alanı düzenlemekle meşguller.
Kayalar Otel ilk bakışta bile hayal ettiğim kadar süfli ve yavşak gelmiyor, fazla – hatta hiç-   görgüsüz olmayan, düzgün ve ölçekli bir şehir içi oteli işte. Resepsiyon, odaların bulunduğu kanadın altındaki büyük salon her şey çok normal. Eskice şıklığı ile kocaman odamızı,  hele sehpanın üzerindeki tüplü televizyonu da görünce pis bir bakış atıyorum Miki’ye: “Hani kıroluk havuzlarında yüzüp altın madalyalara boğulacaktık,  hani otelimiz Keops piramidinin Sen Basil Katedralinden olan evlilik dışı çocuğu  gibi olacaktı, nedir bu kepazelik ?” diyorum.  O da şaşkın. Çaresizlik içinde ellerini iki yana açıyor. Hevesimizi kumarhaneye saklıyoruz. Ama çok ümitli değilim. Her tarafı bu kadar düzgün, ve normalse “casino”sundan  ne olacak ? Yine de moralimiz yüksek.   

Eşyalarımız atıp ortalığı kolaçan etmek istiyorum bir an önce. Aşağıdan  kaleye kadar yürümek, yolda içki dükkanlarını, vesaireyi tarassut etmeyi istiyorum çok. Halbuki  çatallanan sesim ve gittikçe  artan bitkinlik önümüzdeki günlerin pek parlak geçmeyeceğini söylüyor. Grip kapıda.

Aşağıdan, sahilden sakince yürüyoruz. Bir içki dükkanında durup viskilere ve çikolatalara bakıyoruz mal gibi. Alkollü bok püsür ucuz hakkaten. Başvekilin burayı sevmediği kadar var. Acayip şişelerde daha önce hiç görmediğim Bourbonlar nedense salak turistleri vergisiz satış yapılan dükkanlarda sövüşlemek için üretilmişler hissi oluşturuyor.  Bize hangi gümrük kapısından giriş yapacağımızı soruyorlar. Bazıları müsamahakar, bazıları ise pek acımasız oluyormuş. Hangi gümrükten bavulda ne kadar geçirildiğini söylüyor satıcı. Çok  nazik dükkan sahiplerine Türkiye’ye dönüşte  bütün alış verişimizi (bavul bavul)  buradan yapacağımız sözü verip ayrılıyoruz.  Herkese verdiğimiz bu sözü tutmayacağımızı söylemeye gerek bile yok. Çarşının içinde hep aynı şeyler satılıyor.  Çin malı ıvır zıvırın satıldığı, akıllara zarar bir dükkan en dikkat çekeni. Bu şeyleri üretenleri, satın alanları, alanların evlerini, her şeyi ama her şeyi çok merak edip, bu muhteşem yerin sahipleri ile uzun uzun hasbıhal etmek, hayatımın geri kalanını burada çalışarak geçirmek istiyorum umutsuzca,  ama  Miki izin vermedi.  Vitrine  bakmakla yetindim ne yazık ki. 

O Muhteşem Dükkan 
Dış dünya ile ilgisi kesik, ihracatı olmayan ve Türkiye’nin para yardımı ile yetinmek zorunda bu yitik yerin  hakimi  göğsünü gere gere  atı ve mızrağı ile dolaşan bir şövalye… “Bürberi” diyorlar galiba. Çarşıda pazarda hemen her yer onun, kapılarda hep resmi var. Yalnız bir de  “çakmabürberi”  var ki, her dükkancı “onun esas dükkanı bu, benim kayınçonun hala oğlunun askerden bir tanıdığı var, işte  o Çorlu’daki  fabrikadan çıkartıyor bunları”  diyor. Hemen Miki’ye birkaç kat urba, pelerin, zembil filan beğeniyorum. Onları Türkiye’ye dönmeden önce gelip alacağımız sözü verip nazik satıcımızla vedalaşıyoruz. Ne tuhaf, hemen yandaki dükkanda da gerçeği satılıyor! Kırmamak için onlardan birkaç bir şey beğenip almaya söz veriyoruz. Dükkanlardan birinin sahibinin götü iyice kalkmış,  tenezzülen satıyor. En hakikiler onunki olmalı, çünkü satılan şeyler gerçekten son derece zevksiz ve pahalı, Anavatan insanları keyifle alıyorlar o şeyleri, herkes memnun hayatından. 

Bekçi!  

Girne, Archangelos Michael, 1860, Mart 2013
Çarşıdaki bu maskaralık bitince kıyıya hafifçe paralel yumuşak yokuşlardan, dar, özelliksiz sokaklardan limana yakın bir yerlere iniyoruz. Yukarıda, hemen önce geldiğimiz yerin bir parça solunda ufak, güzel bir kilise göze çarpıyor. Archangelos Michael Kilisesi. Tonoz ve kırma çatıları,  içe doğru çekilmiş duvarları üzerindeki taşıyıcı kemerleri ve sıvaları hafifçe dökük beyaz  cephesi ile çok hoş görünüyor. Öyle çok eski bir şey değil, 1860’da yapılmış. Çan kulesi pek uymuyor yapıya (kulenin daha sonra yapılmış olduğunu okudum sonra). İç mekan sıradan ve sıkıcı, sergilenen ikonalar da öyle. Ama “müze”nin bekçisi  ters çevirip oturduğu sandalyesi , güneşin altında giydiği parlak siyah takım elbise ve uzun burunlu rugan ayakkabıları ile hiç te sıkıcı değil! 
Gazino Tabii, Ne sandın?
..............
Havaalanında yere batasıcalarla birlikte bekleyen sarı kocaman bavulu hatırladınız değil mi? Hah, o bizimdi işte. İçine şık bir otelin şık kumarhanesinde giyilmesinin uygun olacağını düşündüğümüz pılı pırtıyı tıkıştırdığımız için bizle beraber yolculuk etmesi gerekti.  Hatta Miki smokinimi götürmediğime de epey söylendi, yola çıkmadan önce hafif bir aile sıkıntısı oldu. Sanki Monte Carlo’da Ömer Şerif’le karşılıklı poker oynayacağız. Sonunda bleyzırlı, mavi gömlekli standart beyefendi kılığına razı oldu. Kocaman odamızda iki dirhem bir çekirdek hazırlandık. Akşam yemeğine “ineceğiz”. Oradan da ver elini gece hayatı…

Tıkınırken etrafta mevcut o akşamın şerefine saçlarını yaptırmış, iş yerinden üç tane samimi kız arkadaş (Miki Kimberly Clark eşrafıdırlar filan dedi ama, bana daha çok olgunlaşma enstitüsü öğretmenleri gibi geldiler), birkaç hafta sonu güreşçisi ve rakipleri,  masaların sandalyelerin üzerini zostera marina gibi kaplamış teyzeler sağolsun yemeğimizi yerken  hoşça vakit geçirtti. Bunların çoğu sık geliyor olmalı ki,garsonlarla diğer çalışanlarla aralarında belli bir hukuk olmuş.
Elde tabak sıraya girip, oracıkta pişirmiş gibi yapıp servis edenlerin karşısına dikiliyorsun:

- Hoş geldiniz Taharet Hanım.

- Ertan nasılsın yavrum? Fevzi yok mu Fevzi? onu göremedim. Mmmm taşşak kebabın da iyiye benziyor. Ver bakalım, ama az…
Yemeğimizi bitirip hemen yanı başımızdaki yapıya seyirtiyoruz. Artık “casino” dünyasının içindeyiz.  Girişte “kaydınızı alalım”diyorlar, nüfus cüzdanını toka ediyorsun filan ama hikaye. Kıyafetin nasıl olması gerektiğini gösteren tabelalara bakıyorum. Herhalde okuma yazma bilmeyenlere de hitap etmek adına şort ve terlik giymiş bir insan çiziminin üzerinde kırmızı bir çarpı var.  Çalışmayan bir metal detektörünün yanından dolanıp girdik olaya. O şeye Taharet Hanımları sokmaya kalksalar baş etmek mümkün değil elbette. Takıp takıştırdıkları tüm metali soyunmaları saatler sürer. Birkaç basamakla çıkılan büyücek bir salon burası, Genişliğine oranla oldukça basık tavanlı çok gürültülü ve herkesin cigara içtiği bir yer.  Çok iyi havalandırılıyor olmalı ki, koku, duman bok püsürden eser yok .

Kocaman salonun bir bölümü hayatımda görmediğim tarzda ışık ve gürültü çıkaran türlü makine ile dolu. Bunların ekranlarında akla hayale gelebilecek senaryo ile kurgulanmış oyun düzenleri var. Sualtı  dünyası, uzaylılar, gangsterler, uzaylı gangsterler, türlü tarihi olay, tek çenekli  meyve veren bitkilere karşı smokinli adamlar, ilah… Ana fikir benzer bir takım objelerin bir veya birkaç benzerini  yatay , düşey, zigzag, (helisel çakışma var mıydı bilmiyorum) sıralanması. Mevzuubahis sıralama olunca  cihazın beyninde bir yerlerde bir sevinç, bir küşayiş vuku buluyor ve ekranına yansıtıyor. Sen de seviniyorsun.  Ama tüm bu senaryolar aynı sonla neticeleniyor: “Sonunda kahramanın cebindeki üç beş kuruş söğüşlenir!”Bu aletlerden birinin başında Yirmi TeLe ile bir buçuk saat geçirdik ve halen ne yaptık ta kazandık, ne oldu da kaybettik anlamış değilim (sonuçta kaybettik elbette). Miki cihazla daha bir karşılıklı güven ve interaksiyon tesis etmişti. Kendinden emin ve ne yaptığını bilir bir tarzda basıyor düğmeye. Birbiri ardına yuvarladığı martinilerin zihnini açtığını düşünüyorum. Halbuki  dükkan sahibi orda ekmek parası derdinde, mekan yapmış, o kadar para dökmüş,  yirmi kaadımızı kapmak için türlü maymunluk ediyor. Bir de beleşe içkisini mi içeyim yani?“ne alırsınız ?” diye soran oğlanlardan hep “bir bardak su” rica ettim ayıp olmasın diye. Hem ortalık öyle eğlenceli ki, ayık olmanın avantajları bir yana, isteseler üste birkaç yüz kaat vereceğim, sırf insanlara bakmak için.

Bu uyduruk “kumar” makinelerinden sıyrılınca,  biraz ilerde işler değişiyor. Buradaki masalarda mavi bir örnek elbiseler giymiş, çoğu oldukça hoş (fakat kendilerine yönelik en ufak bir sululuğu ölümcül bakışlarla bertarafa  yeminli ) ve suratsız genç kadınlar habire kaat dağıtıyor. Alanlar da evrenin sırrı ellerindeymiş te, biraz daha dikkatli baksalar çözebileceklermiş halet-i ruhiyesi içinde bu  kaatları süzüyorlar. Dağıtma-süzme-açma işine nezaret eden (galiba)  daha yüksek bir iskemlede oturan başka bir mavili var. Hem bu işi, hem de o kısa elbise ile bacakları ve daha yukarıları göstermemeye çalışma büyük maharet gerektiriyor ve hepsi de bu konuda çok mahir ne yazık ki.

Masalardan birinde o ünlü televizyon şaklabanı tek başına ve sıkıntı içinde görüyoruz. Yamuk yumuk oturduğu için, kıçındaki yeşil naylon kumaş  eşofman altı iyice sıyrılmış,“çatal”ı görmemize ramak var !Hemen kafamı çeviriyorum. Şu işe bak; mavi ceylanlar  Aman oramız buramız görünmesin  diye kılı kırk yarıyor, mikron aralıklar hesaplanıyor, bunun umurunda değil. Görmemiz gerekeni değil, aklımızdan bile geçirmememiz gerekeni göreceğiz nerdeyse.  Yanına gidip “Efendi! Şu tepende  seni alıcı kuş gibi süzen beybiden biraz edep erkan belle, hele rezil”  diyecektim, Miki engel oldu.

Başka masalarda rulet oynanıyor. En azından o şeyin adını biliyorum.  Boş olanlardan birinde kim bilir ne tür cinsel sorunları olan   bir herif cebinden çıkardığı dolar destesinden  yüz dolar çekip masaya atıyor ve siktir olup gidiyor sessizce. Krupiye de  yüzünde hiçbir kas oynamadan,  parayı alıp, afiyetle kasaya koyuyor. Hepsi android gibi, ifadesiz ve donuk.  Ama eminim bu ve benzeri hıyarların  bir cumartesi gecesi yapayalnız, ceplerinde  bir deste para ile dolaşıp onları böyle saçma sapan saçıyor olmaları  ile taşak geçiyorlardır.  Masalardaki krupiye trafiği oyunculardan daha hızlı. Anlayamadığım bir tarife ve sıralamaya göre sürekli içeriye gittikten   sonra disiplinli bir şekilde ve tek sıra halinde yere sertçe bastıkları uygun adımları ile  masalara dağılıyorlar. Tümünün android olduğuna ve yeraltında  gizli bir merkezden yönetildiklerine gittikçe daha fazla inanmaya başlıyorum. Bir yolunu bulup o merkeze girmek,  birkaç komut değişikliği  ile onlara daha ilginç ve eğlenceli işler yaptırmak  eminin daha hoş olurdu. 
Bu geçit resmi gösterisini de seyredip tükettikten sonra canımız sıkılmaya, hafiften uykumuz gelmeye başlıyor. Oysa saat  on bir bile değil  ama otelin lobisindeki tütün içilebilir alanda sakince bir kadeh hoş bir şey ve  puro içmek, Miki’yle günün değerlendirmesini yapmak istiyorum. Yüzüme bir bakıp ne yapmayı düşündüğümü hemen anlıyor telepatik yetenekleriyle ve  yavaşça sıvışıyoruz oradan. Ertesi günü planlamalıyız. Daha kaleyi, batığı ve limanı gezeceğiz. Üstelik vakit daralıyor ve  daha çok bira içmeliyiz.

Girne, Limanda Geziniyoruz, Çok "Kuul"uz, Mart 2013



BvP. 

Fotoğraflar BvP 
Edited by Miki 



[1] Miki’yle birlikte şu on yıl,dünya kocaman bir otel de, ben de orada yaşıyormuşum gibi geçti. Günlük hiçbir şey için kaygulanmaya gerek yok. Tatiller, bavullar, biletler, ödemeler, birikenler, gömleklerin ütüsü, onu ski, bunun sapı, akla hayale gelebilecek her türlü bok püsür bu sevimli yaratık sayesinde kolayca halloluyor. Ben de böyle saçma sapan şeyler yazmakla, aya gidildiğine inanmakla, Niteliksiz Adam’ı Almancasından okuyamayacak olmaya hayıflanarak vakit geçiriyorum. Teşekkür ederim.

[2] 21 Temmuz 1974’de (çıkartmanın ilk gecesi) sahilin 300 metre kadar doğusunda,harekat merkezi olarak kullanılan villada 50. Piyade Alayı Komutanı Albay Karaoğlanoğlu birlikte hayatını kaybeden Hava Pilot Binbaşı Fehmi Ercan. Resmi tarih “Düşman ateşi sonucu” şehit olduklarını söylüyor. Wikipedia ise,  Bedrettin Demirel’in anılarına dayanarak dost ateşi ile olabileceğini… (Bu anıları daha bulup okuyamadım maalesef)

[3] Bu çare bulmaz kendini beğenmişliği, bu üçüncü sınıf sömürge küstahlığının örneklerine Ada’da geçirdiğimiz üç gün içinde kusacak kadar çok rastlayıp, Kıbrıslıların neden Anadolulu Türklerden hiç hoşlanmadığını, neden kendilerine gösterilen en standart nezaketi bile hayretle karşılayıp, memnun olduklarını anlayacaktım.  

Everything in Life Colourful

Karaköy | İstanbul | Mayıs 2013 - Manhattan | N.Y. | Mayıs 2009

Şubat 13, 2013

MeKaDe ve Donsuz Ayı


"Şallak Mallak Dolaşmakta İnat Edersen,
Yersin Cezayı  İşte Böyle. Sırıtma... Sırıtma!"
Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Hastaneden evde beslemek üzere bize getireli tam on sekiz ay  olmuş. Yani artık bibuçukMeKaDe. Çarçabuk büyüyen, akıllı bir cins bu. Hani o çok sevimli haliyle "valla büyümez hamfendi, cins bunnar" olarak satılan minicik ada tavşanını alır eve getirirsin; kısa sürede kolun kadar olur, duvarları kemirir, etrafa işer ya, bu da onlar gibi işte. Büyümek için iyi beslenmesi gerektiğinin farkında: kahvaltıda sofrasından yumurtayı, peyniri, portakal suyunu ihmal etmeyip akşam yemeklerinde su böreği ve aşureyi filan aynı anda gövdeye indirebiliyor. Ispanağa bayılıyor. Korku içinde, ne zaman bi akşam yemeğinden sonra midesini ovalayarak “şşş sakallı, bakma ööle aval aval da buzdolabından bi soda çıkar hadi” diyecek diye bekliyoruz.
Dediğim gibi, kolay öğreniyor ve anlıyor namussuz. Mesela; Miki’nin işerken rahatsız edilmekten çok hoşlanmadığını çabucak anladı. “Aaannneeee”diye ortalığı yıkıp  bir yandan  elinin içiyle kapıya vurmak yerine, artık işaret parmağını hafifçe büküp kapıyı tıklatmayı tercih ediyor “aaannneeee” ile ortalığı yıkarken.  Fakat,  öğrenme konusundaki esas sıkıntısı adı  soyadında… Ona hep “Mekade Hayır” veya “Hayır MeKaDe” diye seslendiğimiz için, “Hayır”ın adı mı, yoksa soyadı mı olduğuna karar veremedi bir türlü. Büyüyüp aklı erince zaten en doğru kararını  kendisi verecektir  diye pek üstelemiyoruz.

Zihinsel gelişme derken; bu mucizeye yardım maksatlı -sanki evimizde yeteri kadar yokmuş gibi- basılı yayın filan da tedarik ediyoruz. Kitaplarla ilişkisi çok boyutlu olacak, belli bi şey. Her akşam tulumunu giyip sütünü içtikten sonra, edilgen bir şekilde yanımda oturup resimlere bakmak, minicik parmakları ile nesneleri gösterip “ıhh”, “ıhh” eşliğinde onlarla ilgili uydurduğum sapık hikayeleri dinlemek yetmiyor ona. Dişliyor, kemiriyor, lezzetli buldukları ile karnını doyuruyor. “Kitapların bir gıda olarak ehemmiyeti” hakkında uzun uzun anlattıklarımı yanlış anlamış olabileceğini düşünüyorum.


Kim Hakkaten?
Muhtelif kargo oğlanları evimize her ay bir kutu içerisinde çeşitli zihinsel avadanlıklar bırakıyor. Bu kutularda o ayki gelişme paralel, dolayısıyla yardımcı olacağı iddia edilen nesneler (en azından o nesneleri kutuya koyanlar öyle düşünüyor) ve belli bir konuyu işleyen “kitap”lar var. Biz bakımdan sorumlu kişilere çeşitli talimatlar vermeyi de ihmal etmeyen bu yayın organlarının başlıkları kimi zaman “bedenimi keşfediyorum” filan gibi iç gıcıklar nitelikte. Çeşitli kavramlar, durumlar, mekanlar, aile fertleri ve çeşitli sosyal durumlar çok basit, güzel çizimlerle anlatılıyor. Bazen o kadar basit, cinsler arasındaki ayrım o kadar belirsiz ki; ilk bakışta, lezbiyen annenin kız arkadaşı ile bizim sevimli küçük oğlanı eşcinsel babasına bırakıp kaçtığını sanarak olayları böyle anlatıyorum. İşin doğrusunu “Anne babaya talimatlar” [1]  bölümünde okuduğum zaman da iş işten geçmiş oluyor. Ne yani, şimdi “yok öyle değilmiş, işin esası buymuş” deyip adamın önünde yalancı, ne dediğini bilmez durumuna mı düşelim? Zaten onu ilgisi bilimsel eserlere. Elinden ve ağzından düşürmediği (evet, onu da yiyor)  “ansiklopedi”sindeki meyveli yoğurt, dondurma, hamburger, lolipoplar, ülkemizde benim bile bu yaşıma dek görmemiş olduğum börülce tarzı bir fasulye ve banyo bölümündeki kullan-at tıraş bıçağını  inceleyerek geçirmeyi seviyor gününü.
Çiftlik:  Ne Gürültülü Bir Yer! 
Bir de; dünya ile tanıştıran, ona meslek seçimlerinde yardımcı olacak kitaplar var. Sanki onun çiftçi veya zoolog olmasını çok istiyormuşuz gibi, her kitabın konusu çiftlikte geçiyor, veya egzotik hayvanatla ilgili. Sevimli domuzlar, sevimli inekler, sevimli atlar ve sevimli eşşeklerle dolup taşıyor kitaplar. Zürafalar, zebralar, pandalar, kuyruğu ile dala asılıp sallanan maymunlar gırla. Tırtılın şarkı söyleyeni [2], ineğin uyuşturucu almış olanı, 
Kimbilir Ne Kullanıyor? 
kültürümüzün önemli bir parçası, günlük hayatımızın ve  sofralarımızın vazgeçilmezi o sevimli domuzcukların pembe taytlı olanı var. Kıçı açıkta ama, nedense dik yakalı kazak giymiş bir ayı doğum günü partisine davet edildiği bu taytlı domuzcuğun portresini balla yapma kalkıyor, sıçıyor tabii. Aklına gelen ikinci en iyi şey de bal kavanozlarını yerden topladığı çiçeklerle süsleyip hediye etmek! “Kıçına don giymeyi bile akıl edemeyen bir ayının aklına gelebilecek en yaratıcı hediye bu kadar olur işte!” diyorum MeKaDe’ye. Hikaye bitince Miki onu kucaklayıp yatmaya götürüyor.


İyi iyi,  erken uyuyup iyice dinlensin. Zihinsel gelişim adına daha yapacak çok işimiz var. Yarın-pazar sabahı- kör vakitte uyanıp, çocuk kanalındaki o travesti makyajlı trenin kıçındaki vagonlara zürafaları, filleri, tukan kuşlarını sokmaya uğraşmasını seyredeceğiz daha!


Sizlerin de içiniz benim gibi çocuk sevgisi ile dolup taşsın.


BvP

Edited by Miki 
……………….
[1] Resmin yanındaki “Duygusal Gelişim” başlığından aynen alıntı :
Amaç: Bu yaştaki çocuklar bir yabancı ile tanıştıklarında çoğu zaman utanırlar. Bu etkinlikte çocuğunuzun bu duyguya ilişkin farkındalık kazanması amaçlanmaktadır.


Talimat: Yandaki resmi göstererek “Bak, baba ve çocuk gezmeye gitmişler. Yolda babasının arkadaşıyla karşılaşmışlar. Ama çocuk bu kişiyi tanımıyor ve utanıyor. Babası onun utandığını anlıyor “sen biraz utandın galiba” diyor. Ama onu bakması için zorlamıyor.

[2] Fikir fena değil sanki.  Orijinali belki "Book Worm" du ve bir parça anlamlıydı. Ama,  şarkı söyleyen bir larva? Üstelik, larvanın repertuarında "baltalar elimizde, uzun ip belimizde" şarkısı filan var. Baltayla ormana gidip kaçak kesim yapacakken, yolları kelebek larvasının kanatlarına düşen bir grup ayı yavrusu ateşin etrafında dans ederek bu şarkıyı okuyorlar! 






Ocak 26, 2013

What the fekk!


dünyada en güzel, en zengin
ve en kolay olabilecek bir dil
Geçen gün Hong Kong ve Şangay Bankacılık Şirketinden aradılar. Nazik bir hamfendi  ne zamandır şubelerinde duran kaadı alma zamanının geldiğini, hatta bu zamanın epeydir  geçmiş olduğunu anlatarak,  ürkütücü bir “süresi geçerse merkezden yeniden istememiz gerekebilir” i de eklemeyi ihmal etmedi. Öyle ya; bundan kaç sene evvel  ev alalım, kafamız girsin diye  Ümraniye’ye dükkan açıp ona buna –sevabına tabii- borç veren   elin Hong Kong'lusundan aldığımız parayı her ay tıkır tıkır ödeyerek  borcumuzu  bir tamam ödemişiz, o da bize kıyak yapıp,  “Size verdiğim borçla aldığınız evi, ev almak için aldığınız borca karşılık rehin tutmaktan vazgeçiyorum” demiş.  Bunun kağıdını alacağım ki,  göğsümü gere gere tapuya gidip  durumu kayda geçirteyim.

Saat tam 09:00’da dayandım Hong Kong'lunun kapısına.  Teşrifatçı  bir yiğit içeri aldı bizleri . “Elin gavuru  çok güveniyor buna. Oğlan zebun görünüyor amma, baksana beline tabanca bağlamış; içerideki karıların namusu, para pul, varidat  hep bundan soruluyor” diye düşündüm. Atını göremedim.  Herhal seyisler alıp tımara veya suvarmaya götürmüştü.

Ayakçı birahaneleri gibi dar uzun , karanlık sevimsiz bir yer burası. Anlaşılan Ümraniye halkı alkeulun katresini ağzına sokmamakla; birahane talebi olmadığından, bizim uzak Asya'lı müteşebbise şube olarak kakaladılar. Tabancalı'nın üstüne iliştiği taburenin yanındaki  makinenin ön camına sabahın o saatinde bankadan ne muradımız olduğunu parmakladık, o da bize üç haneli bir numara kustu. Tavşana niyet çektirmek gibi bir şey,  pek hoş ha!

Numarayı alıp, gidip boş bir yere seyirttim. Yanımda benimle birlikte bir bey oturuyordu. Mühendis olduğunu öğrendiğim yaşlıca bu zatla, görüşeceğimiz yetkiliyi beklerken havadan sudan hasbıhal ettik. Bana zevcesinin ve kendinin yirmi küsur sene, toplam şu kadar paket filtreli cigara ve şu kadar adet kesme şeker tüketmeyerek nasıl bir ev parası kadar tasarrufta bulunduklarını gururla  nakletti.  Kötü dikilmiş kötü kumaştan takım elbisesi, ceketi ile aynı boy ve renk ucuz kabanı,   yukarı doğru sert bir kavis çizerek yükselen dilli  mokasen ayakkabılarının kalın kauçuk altları ile bu bey gerçekten de  cigara içmeyip,  kesme şeker tüketmeyerek yapılan görkemli tasarrufun maddeleşmiş kanıtıydı! Dışarıya park ettiğim kocaman, gıcır gıcır  otomobili, üzerimdeki  bir parça eskimiş olmakla beraber halen güzel görünen pahalı kaşmir kazağı ve gömlek cebimdeki gövdesi bilmemne ağacından altın uçlu dolma kalemi düşündüm [1]. Hakkaten, belki ben de her gün içtiğim Küba purolarını iki günde bire indirerek şu anda olduğumdan bambaşka bir yerde olabilirdim. Ama artık yaş elliydi. Bu ve benzeri saçma sapan tasarruf tedbirlerinin bir boka yaramadığını,  para kazanmanın çoğunlukla ancak ve uzun bir eğitim sonrası çok çalışmak ve kendini gerçekten adamak sureti ile   başarılı olunabilen karmaşık işlere boğazına kadar gömülmekle mümkün olduğunu biliyordum (tabii, kaçakçılık, orospuluk, jigololuk, şarkıcılık,manken-fotomodellik, futbolculuk gibi işler de vardı da, bende o zenaatler için gereken ne taşak, ne de yetenek vardı).

Böyle düşünüp dalga geçerken, yaremize merhem olacak ilgilinin  ortalıkta olmadığını , vaktin de boşu boşuna ilerlediğini fark ettim. Ben o pahalı kaşmir kazağı,  bilmemne ağacı gövdeli altın uçlu dolma kalemi  çayıma kesme şeker atmayarak değil;  gün boyu hiçbir dakikayı boşa geçirmeden eşek gibi çalışarak  sahip olduğum, ilerdeki kazak ve gömleklere de ancak bu yöntemle sahip olabileceğim için durum epey canımı sıktı. Gönül bunaltısını gidip silahlı oğlana bildirdim. “Taplantıdalar, birazdan gelirler” cevabı üzerine gerisin geri bizim tasarruf sihirbazının yanına döndüm. Hakkaten arası çok geçmedi,  üst kattan  merdivenlere doğru bir nalın şakırtısı kapladı ortalığı ki, çarşı hamamı  mübarek. “Eh, ehli İslam muhit ya hep buralar, helbet ticaret erbabı işe başlamadan abdest alacak” diye akıldan geçiriyordum ki, meğer o ses  bizle ilgilenecek bayanın iskarpin şakırtısıymış [2] !

Hanım kardeşimizin masasına seyirtip işi bir an önce bitirme maksatlı, (işin veya toplantının her neyse onun b.ku iyice çıkmaya başlamış saat dokuzu epi geçmeye durmuştu)  tasarruf mühendisi zat ve ben bir ağızdan “ipotek kaldırma yazısı için gelmiştik” diye  mırıldandık. “Evet, ipotek fekki yazısı vardı sizin di mi?” Şeklinde karşı cıvıldayış oldu. Tasarruf mühendisi “fekk” ne demek diye sorunca, ona seviyeli  bir şekilde açıkladım ne olduğunu: “Fekk; kurtarma, koparma demektir amma, anatomide çene kemiği anlamında da  kullanılır. Mesela ‘fekki-ala’ üst çene demektir” dedim.

Türkçenin, içinde pek az Türkçe barındırmasına rağmen Türkçenin “dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dil” olduğuna hepimizin inancı tamdı.  Anlaşılan devletimiz de  aynı fikirdeydi,  yurdumuzda artık pek konuşan kalmadığını da görüp [3]; her sene  Kürre-i Arz’ın muhtelif yerlerinden Türkçe konuşabilenleri yurdumuzda bir araya getirip muhtelif eğlenceler, müsabakalar  tertib ediyordu.  Bizler de televizyonda seyredip gururlanıyorduk.  Ama işte “bankamız adına tesis edilen ipoteğin fekki”ne   pek aklımız ermiyordu.

Sonra aklıma Sigorta, örneğin nakliyat sigorta poliçelerindeki genel şartlar, kredi kartı sözleşmelerindeki anlaşılmaz, küçücük boyutlarda sayfalarca yazılmış garabet geldi.

Örneğin “İğtinam, zaptü müsadere, hapsü tevkif, mümanaat veya alıkoyma ile bunların ve bunlara matuf her türlü teşebbüslerin neticeleri, kezalik muhasematın veya harp mahiyetinde harekatın (…) neticeleri  sigortanın dışındadır” Beyan ediyor.  Unutmadan; Kaptan ve gemi adamlarının “Baratarya”sı da  sigorta dışında. Amman ha!  Gemi sigortası yaptıracakların bu hususu göz önünde bulundurmasında faide var.

Fakat ya gemi adamları  baratarya ederlerse? Veyahutta hile ve
hud'a, ihmal, ihiyatsızlıklarında ileri gelen, hamuleye  ziya ve hasarlar
sigortaya dahil midir ?

Hukusal metinlerin çetrefilliğinden yararlanıp kündeye getirir miyim refleksleri cehalet ve salaklıkla aynı kapta karışınca ortaya böyle saçmalıklar çıkıyor işte. Ulan, iki lafı bir araya getirmekten aciziz, "dahi" anlamına gelen “de” bizim için halen evrenin çözülememiş bir sırrı, nerde kaldı “baratarya”! Nerde kaldı ipotek "fekki" ?

Ama nasıl olsa Türkçe “dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dil”, onun  ve kesme şekerden yaptığımız tasarrufun  haklı gururu bize yeter.


Hadi daalın!

BvP



Plaza duvarında şakıyan  Türki kardeş fotoğrafı BvP. 
"Mutiny on the Bounty" 1935 filminden sahne, internetten. 

………………..
[1] Sistem eleştirisinin alıştığı şekilde yapılmayışını götünden anlayıp, saçma sapan yorum yapabilecek, karşılığında galiz küfürlerime maruz kalması muhtemel arkadaşları uyarayım önceden: Burada yetersiz gelir ve donanımı ile hasbelkader  toplumsal gelir piramidinin altlarında yer alanlar  aşağılanmıyor.

[2] Böyle yüksek topuklu kadın iskarpinlerine sert zeminlerde çıkardıkları sesten dolayı “clackers” diyor Anglosakson milleti. Bunların “düzbeniayakkapları” olarak adlandırılanları da olmakla beraber,  şu an konumuz o değil. 

[3] Üniversitelerin Türk Dili Bölümlerinde  bile pek konuşulamadığını  Sayın profesörün “dil bayramını kutlarken” konulu yazısından anlıyoruz.

… “Cumhuriyetimizin kuruluşunun 78. yılını kutlayacağımız bu yıl, ayrıca oCumhuriyeti bize armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ebediyenayrılışının da 63. yılıdır. Kemal Atatürk, kurduğu Cumhuriyetin 15. yılınıgördükten 13 gün sonra aramızdan ayrılmıştı. Cumhuriyetin ilânında doğanCumhurlar 78. yaşını kutlarken Atatürk’ün ölüm günü doğanlar; Ogünler,Mustafalar, Kemaller, Mustafa Kemaller de 63 yaşına girmiş bulunmaktadır. Üçkuşağı geride bırakan Cumhuriyetimiz daha nice 78 yıllara bütün güzellikleriyleakıp gidecektir; buna olan inancımız tamdır.”

Metindeki imla yanlışlarının dijital ortama taşınırken yapılan sıradan umursamazlıktan kaynaklandığını  düşünsek  bile – ki, o da bir üniversitenin "Türk Dili Bölüm Başkanlığı” adına  epey acı verici – metin maalesef oldukça amatör.
Metnin tamamı : http://www.aku.edu.tr/web/Sayfa.aspxID=57JQM25NDAU828332AQ101