Emsallerine faiktir

Mayıs 14, 2013

Kıbrıs Gezisi





Girne, Liman, Mart 2013

Elimiz hafiften para göreli Miki’nin mart ayı içindeki doğum günlerinde değişik yerlere seyahat etmek gibi bir alışkanlık edindik ne zamandır. “Değişik yer” dedimse; bizlerin aklının erdiği, elinin kolunu uzanacağı yerler işte… Öyle Ayers Rock falan değil. Geçen yıl  Bursa’ya, Çelik  Palas’a gitmiştik mesela (Bursa’daki  Cumhuriyet dönemi yapıları ile ilgili  bir şeyler yazmak için bir sürü fotoğraf çekip,epey de heveslenmiştim  amma,  çoğu proje gibi o da  hüsran oldu). Yine de güzel günlerdi. MeKaDe sepetinde semizce iri bir ıstakoz gibi ses çıkarmadan hafifçe kımıldıyor, bolca bira içmemize müsaade ediyordu. Artık büyüdü, zaptı imkansız hale geldi. Hem, kalmayı düşündüğümüz otellerde evcil hayvan kabul etmiyor. Biz de bu yıl Başkentte oturan aile büyüklerini çağırdık yardıma. Biraz da onlar güllabicilik etsin; ebelerinin torununu iyice bi görsünler, biz de baş başa iki üç gün kafa dinleyelim diye. Ana gemiye ışınlanmayı bekleyen bu sevimli insanlara kötü davranmaması, fizyoloji ve psikolojilerine kalıcı hasar vermemesi için onu (düzgün söyleyebildiği ilk kelimeler “karga” ve “pense” olan, “güven nesnesi” olarak elinde plastik salata kasesi ile dolaşan bir canlıdan söz ediyoruz)  ve bakıcısını sıkıca tembihleyip, üç günlük çiğ et stoku da yaptıktan sonra Kanatlı At Havayolları’nın bilmem kaç sefer sayılı uçağı ile “Yavru Vatan”a doğru yola çıktık.

Biliyorum süfli bir tatil coğrafyası ama, bu yaşıma dek gerçekleştirmemiş olduğum şu Yavru Vatan ziyaretinin utancı ile daha fazla yaşayamazdım. Üstelik mart sonlarında o sabah İstanbul’un bok gibi havası güneye indikçe yerini güzel ve parlak güneşli bir güne bıraktı. Öyle ki, ücreti mukabili bizi taşıyan, taşıma belgesini satarken de “acaba bunlara başka ne kitleyebiliriz” çırpınışı içindeki  Kanatlı At Şirketi, birlikte seyahat ettiğimiz rugan ayakkabılı,  daracık ceketli abiler, lanet olasıca-yere batasıca teyzeler bile gözüme şirin göründü bi an. Tatil insanı hakkaten değiştiriyor.

Miki sağolsun yine her şeyi ayarlamış[1]. Girne’nin içinde büyük, güzel bir otelde kalacağımızı muştulayıp kumarhaneli filan bu otelin tam istediğim görgüsüzlükte olacağının da garantisini verdi. Nedense kumarhane değil de, “casino” deniyor. Her hal akıllara Behçet Nacar’lı, Erol Taş’lı eski Türk filmlerindeki kumarhane dekoru gelmesin, damaklarda Las Vegas tadı bıraksın diye.

Vatan Yavrusuna kuzeyden yaklaşılıyor doğal olarak.Kıyının bir parça gerisinde pis rüzgarlardan koruyabilecek ve fakat işin tadını kaçırmayacak yükseklikteki dağ şeridi, arkasındaki güzel ova, temizliği binlerce metre yukarıdan bile sezilen parlak deniz ve Anadolu Karasına (Ana Vatan) makul uzaklık buralara neden altı yedi bin yıldır yerleşilmiş olduğunu rugan ayakkabılılara bile anlatıyor olmalı.Sağda uzanan kıyı şeridinde Girne’yi bulmaya çalışıp, civarda batmış tekneyi düşünüyorum. Gençliğimin kutsal kasesi, o zaman ve şimdi de çok saygı duyduğum, sevdiğim insanların zeka ve büyük çabası ile yeniden toparlanmış bu gemiyi de sonunda görebilecek olmak işin başka bir kıyak tarafı.

Ova üzerinde kıyıya paralel bir parça uçup sakince iniyoruz. Öyle kapıya yanaşan tüpler, pistte cirit atan bin bir türlü tekerlekli araç, otobüs filan, hiçbir şey yok.  Hava yolculuğunun o eski güzel ve şerefli günlerindeki gibi uçaktan çıkıp, sakince yürünerek terminale giriliyor.  Hafif rüzgarla berraklaşan hava ve parlak güneş, şimdilik her şey çok davetkar. Ufak yapının çıkışında, kapının üstünde kocaman “Ercan Havalimanı”yazıyor. Bu ismin – daha doğrusu- soyadının çok sıcak bir temmuz gecesi Girne yakınlarında sahilin az ötesinde yaşamını yitiren subaya [2] ait olduğunu bildiklerinden emin olduğum; yüksek topuklu ayakkabı ve leopar desenli tayt giymiş hanımefendilerle bekleşiyoruz.  Donanım ne işle uğraştıklarını ya da –en azından- bu hafta sonu ne işle meşgul olacaklarını apaçık söylüyor. Onlar camları koyu renkli lüks minibüslere binip gidiyor. Miki, ben,  lanet olasıca-yere batasıca teyzeler ve  sarı kocaman bir bavul, hep birlikte bizi Girne’ye götürecek tekerlekli cihazı bekliyoruz. Teyzelerin her biri sanki o hafta sonunda ucuzundan kumar oynuyor gibi yapıp hayatın heyecanlarına yelken açmak, dönerken de valizlerini türlü içki ve çaylarla doldurmak için burada değiller de, askeri birlik teftiş edip, şehitliklere çelenk koyacaklar.  Hepsinde “Hava İndirme Tugayının 3. Taburu ile o sabah Kırnı’ya indim. Biz atlarken 57’lik GTT ateşi çok kesifti. Epey zayiat verdik.  O yüzden aha buralar var ya, hep benim” tat ve dokusu var [3].

Boktan minibüs yerine bir tank, veya üstü açık bir jip gelse; arkasında şöyle 29 Ekim törenlerindeki gibi ayakta, beyaz naylon eşofmanları rüzgarda şişe şişe gitseler ne güzel olacak. Neyse ki bağıra çağıra konuşan, suni deri çantalı bu karıların bir kısmını yolda siktir ediyoruz. Ama hiç biri Girne yakınlarındaki o çok acayip ve rüküş otelde inmiyor. Uzunca bahçesinin ortalarında sırıtan garip altın rengi heykel yetmiyormuş gibi, girişin iki yanında inanılmaz uzunlukta limuzinler olan bir “tesis”burası. Biri “Hummer” adlı arazi şeyinden bozma. İç bulandırıcı öküzlüğü normal boyutlarıyla bile yeter, hatta fazla bu anlamsızlığın limuzin versiyonu ise altı yada yedi öküz uzunluğunda. Bin Girne’den hoooop, direkt LasVegas! Ammaaa otel gözalıcı hakkaten. “Hacı neden burayı ayarlamadın? Bak, tam istediğimiz gibi” diye Miki’ye söyleniyorum. O da, verdiği kapı gibi görgüsüzlük garantisinin arkasında olduğunu, sakin olmamı söylüyor.

Sonunda Girne’deyiz. Yüksekçe, tepelik bir alandaki ufak merkeze ulaşana kadar gördüğümüz dar ana cadde, çevresindeki derbeder ve zevksiz birkaç katlı yapılar filan,  bir parça hayal kırıklığı uyandırıyor. Merkez de pek bir şeye benzemiyor, orada burada  ellilerden kalma hoşça birkaç  yapı, parka dönüştürülmüş baldaken (sağır duymaz uydurur hesabı “baldöken”e dönüşmüş) türbenin çevresinde Osmanlı mezarlığı var. 

Girne,  Belediye, Mart 2013
Dikkati çeken; yetmişlerde yapıldığı belli, “iklim koşulları vs. gözettim” diyerek sıradan bir brütalizmi oldukça becermiş, bakımsız ve sevimli belediye binası. Belki çok sıradan, ama böyle yapıları görmek artık daha fazla hoşuma gidiyor. Ertesi gün duvarlarında tasarlayanın kimliğine, hiç olmazsa yapım tarihine ait bir işaret aradık, ama maatteessüf... Halbuki artık İstanbul’u çevreleyen taşra halkasının en boktan apartmanlarında bile yazıyor bu tür şeyler: “Götlek Kardeşler İnşaat – 2011”, “Zekeroğulları Group, 2012” gibi. Etrafta birkaç orta, orta altı turistle dolu tatsız kafe var. Az buçuk mart güneşinin tadını çıkarmak için don gömlek oturan kat kat enseli, dövmeli İngiliz Kamyon şöförlerini, tuhaf renkli örme ceketlerle ile oturan Anadolu platosu halkını yavaşça geçip batıya doğru aşağı iniyoruz. Kasabanın bizim geçtiğimiz en batı ucunda, solda mütevazi bir şapelden devşirme, yine mütevazi bir mescit ilgimi çekiyor.




Girne, Şapel - Mescit, Mart 2013
(Basit geometrili ana kütleye eklenmiş  minarenin formu ne kadar uygun. Belki bilinçli bir tercih değil bu, ama yine de cuk oturmuş. Pek güzel) 
Otelimiz de bu yolun aşağısında, orduevine yakın “Kayalar Otel”. Ordunun evi yüksekçe, deniz kenarındaki kayaların üzerinde oturmuş büyücek bir yapı.   Giriş kapısı civarında Anavatan’dan sevk celp erlerini görüyorum, hepsi kamuflajlı pırıl pırıl üniformaları içinde çakı gibi. Büyük bir ciddiyetle kapı civarındaki ufak yeşil alanı düzenlemekle meşguller.
Kayalar Otel ilk bakışta bile hayal ettiğim kadar süfli ve yavşak gelmiyor, fazla – hatta hiç-   görgüsüz olmayan, düzgün ve ölçekli bir şehir içi oteli işte. Resepsiyon, odaların bulunduğu kanadın altındaki büyük salon her şey çok normal. Eskice şıklığı ile kocaman odamızı,  hele sehpanın üzerindeki tüplü televizyonu da görünce pis bir bakış atıyorum Miki’ye: “Hani kıroluk havuzlarında yüzüp altın madalyalara boğulacaktık,  hani otelimiz Keops piramidinin Sen Basil Katedralinden olan evlilik dışı çocuğu  gibi olacaktı, nedir bu kepazelik ?” diyorum.  O da şaşkın. Çaresizlik içinde ellerini iki yana açıyor. Hevesimizi kumarhaneye saklıyoruz. Ama çok ümitli değilim. Her tarafı bu kadar düzgün, ve normalse “casino”sundan  ne olacak ? Yine de moralimiz yüksek.   

Eşyalarımız atıp ortalığı kolaçan etmek istiyorum bir an önce. Aşağıdan  kaleye kadar yürümek, yolda içki dükkanlarını, vesaireyi tarassut etmeyi istiyorum çok. Halbuki  çatallanan sesim ve gittikçe  artan bitkinlik önümüzdeki günlerin pek parlak geçmeyeceğini söylüyor. Grip kapıda.

Aşağıdan, sahilden sakince yürüyoruz. Bir içki dükkanında durup viskilere ve çikolatalara bakıyoruz mal gibi. Alkollü bok püsür ucuz hakkaten. Başvekilin burayı sevmediği kadar var. Acayip şişelerde daha önce hiç görmediğim Bourbonlar nedense salak turistleri vergisiz satış yapılan dükkanlarda sövüşlemek için üretilmişler hissi oluşturuyor.  Bize hangi gümrük kapısından giriş yapacağımızı soruyorlar. Bazıları müsamahakar, bazıları ise pek acımasız oluyormuş. Hangi gümrükten bavulda ne kadar geçirildiğini söylüyor satıcı. Çok  nazik dükkan sahiplerine Türkiye’ye dönüşte  bütün alış verişimizi (bavul bavul)  buradan yapacağımız sözü verip ayrılıyoruz.  Herkese verdiğimiz bu sözü tutmayacağımızı söylemeye gerek bile yok. Çarşının içinde hep aynı şeyler satılıyor.  Çin malı ıvır zıvırın satıldığı, akıllara zarar bir dükkan en dikkat çekeni. Bu şeyleri üretenleri, satın alanları, alanların evlerini, her şeyi ama her şeyi çok merak edip, bu muhteşem yerin sahipleri ile uzun uzun hasbıhal etmek, hayatımın geri kalanını burada çalışarak geçirmek istiyorum umutsuzca,  ama  Miki izin vermedi.  Vitrine  bakmakla yetindim ne yazık ki. 

O Muhteşem Dükkan 
Dış dünya ile ilgisi kesik, ihracatı olmayan ve Türkiye’nin para yardımı ile yetinmek zorunda bu yitik yerin  hakimi  göğsünü gere gere  atı ve mızrağı ile dolaşan bir şövalye… “Bürberi” diyorlar galiba. Çarşıda pazarda hemen her yer onun, kapılarda hep resmi var. Yalnız bir de  “çakmabürberi”  var ki, her dükkancı “onun esas dükkanı bu, benim kayınçonun hala oğlunun askerden bir tanıdığı var, işte  o Çorlu’daki  fabrikadan çıkartıyor bunları”  diyor. Hemen Miki’ye birkaç kat urba, pelerin, zembil filan beğeniyorum. Onları Türkiye’ye dönmeden önce gelip alacağımız sözü verip nazik satıcımızla vedalaşıyoruz. Ne tuhaf, hemen yandaki dükkanda da gerçeği satılıyor! Kırmamak için onlardan birkaç bir şey beğenip almaya söz veriyoruz. Dükkanlardan birinin sahibinin götü iyice kalkmış,  tenezzülen satıyor. En hakikiler onunki olmalı, çünkü satılan şeyler gerçekten son derece zevksiz ve pahalı, Anavatan insanları keyifle alıyorlar o şeyleri, herkes memnun hayatından. 

Bekçi!  

Girne, Archangelos Michael, 1860, Mart 2013
Çarşıdaki bu maskaralık bitince kıyıya hafifçe paralel yumuşak yokuşlardan, dar, özelliksiz sokaklardan limana yakın bir yerlere iniyoruz. Yukarıda, hemen önce geldiğimiz yerin bir parça solunda ufak, güzel bir kilise göze çarpıyor. Archangelos Michael Kilisesi. Tonoz ve kırma çatıları,  içe doğru çekilmiş duvarları üzerindeki taşıyıcı kemerleri ve sıvaları hafifçe dökük beyaz  cephesi ile çok hoş görünüyor. Öyle çok eski bir şey değil, 1860’da yapılmış. Çan kulesi pek uymuyor yapıya (kulenin daha sonra yapılmış olduğunu okudum sonra). İç mekan sıradan ve sıkıcı, sergilenen ikonalar da öyle. Ama “müze”nin bekçisi  ters çevirip oturduğu sandalyesi , güneşin altında giydiği parlak siyah takım elbise ve uzun burunlu rugan ayakkabıları ile hiç te sıkıcı değil! 
Gazino Tabii, Ne sandın?
..............
Havaalanında yere batasıcalarla birlikte bekleyen sarı kocaman bavulu hatırladınız değil mi? Hah, o bizimdi işte. İçine şık bir otelin şık kumarhanesinde giyilmesinin uygun olacağını düşündüğümüz pılı pırtıyı tıkıştırdığımız için bizle beraber yolculuk etmesi gerekti.  Hatta Miki smokinimi götürmediğime de epey söylendi, yola çıkmadan önce hafif bir aile sıkıntısı oldu. Sanki Monte Carlo’da Ömer Şerif’le karşılıklı poker oynayacağız. Sonunda bleyzırlı, mavi gömlekli standart beyefendi kılığına razı oldu. Kocaman odamızda iki dirhem bir çekirdek hazırlandık. Akşam yemeğine “ineceğiz”. Oradan da ver elini gece hayatı…

Tıkınırken etrafta mevcut o akşamın şerefine saçlarını yaptırmış, iş yerinden üç tane samimi kız arkadaş (Miki Kimberly Clark eşrafıdırlar filan dedi ama, bana daha çok olgunlaşma enstitüsü öğretmenleri gibi geldiler), birkaç hafta sonu güreşçisi ve rakipleri,  masaların sandalyelerin üzerini zostera marina gibi kaplamış teyzeler sağolsun yemeğimizi yerken  hoşça vakit geçirtti. Bunların çoğu sık geliyor olmalı ki,garsonlarla diğer çalışanlarla aralarında belli bir hukuk olmuş.
Elde tabak sıraya girip, oracıkta pişirmiş gibi yapıp servis edenlerin karşısına dikiliyorsun:

- Hoş geldiniz Taharet Hanım.

- Ertan nasılsın yavrum? Fevzi yok mu Fevzi? onu göremedim. Mmmm taşşak kebabın da iyiye benziyor. Ver bakalım, ama az…
Yemeğimizi bitirip hemen yanı başımızdaki yapıya seyirtiyoruz. Artık “casino” dünyasının içindeyiz.  Girişte “kaydınızı alalım”diyorlar, nüfus cüzdanını toka ediyorsun filan ama hikaye. Kıyafetin nasıl olması gerektiğini gösteren tabelalara bakıyorum. Herhalde okuma yazma bilmeyenlere de hitap etmek adına şort ve terlik giymiş bir insan çiziminin üzerinde kırmızı bir çarpı var.  Çalışmayan bir metal detektörünün yanından dolanıp girdik olaya. O şeye Taharet Hanımları sokmaya kalksalar baş etmek mümkün değil elbette. Takıp takıştırdıkları tüm metali soyunmaları saatler sürer. Birkaç basamakla çıkılan büyücek bir salon burası, Genişliğine oranla oldukça basık tavanlı çok gürültülü ve herkesin cigara içtiği bir yer.  Çok iyi havalandırılıyor olmalı ki, koku, duman bok püsürden eser yok .

Kocaman salonun bir bölümü hayatımda görmediğim tarzda ışık ve gürültü çıkaran türlü makine ile dolu. Bunların ekranlarında akla hayale gelebilecek senaryo ile kurgulanmış oyun düzenleri var. Sualtı  dünyası, uzaylılar, gangsterler, uzaylı gangsterler, türlü tarihi olay, tek çenekli  meyve veren bitkilere karşı smokinli adamlar, ilah… Ana fikir benzer bir takım objelerin bir veya birkaç benzerini  yatay , düşey, zigzag, (helisel çakışma var mıydı bilmiyorum) sıralanması. Mevzuubahis sıralama olunca  cihazın beyninde bir yerlerde bir sevinç, bir küşayiş vuku buluyor ve ekranına yansıtıyor. Sen de seviniyorsun.  Ama tüm bu senaryolar aynı sonla neticeleniyor: “Sonunda kahramanın cebindeki üç beş kuruş söğüşlenir!”Bu aletlerden birinin başında Yirmi TeLe ile bir buçuk saat geçirdik ve halen ne yaptık ta kazandık, ne oldu da kaybettik anlamış değilim (sonuçta kaybettik elbette). Miki cihazla daha bir karşılıklı güven ve interaksiyon tesis etmişti. Kendinden emin ve ne yaptığını bilir bir tarzda basıyor düğmeye. Birbiri ardına yuvarladığı martinilerin zihnini açtığını düşünüyorum. Halbuki  dükkan sahibi orda ekmek parası derdinde, mekan yapmış, o kadar para dökmüş,  yirmi kaadımızı kapmak için türlü maymunluk ediyor. Bir de beleşe içkisini mi içeyim yani?“ne alırsınız ?” diye soran oğlanlardan hep “bir bardak su” rica ettim ayıp olmasın diye. Hem ortalık öyle eğlenceli ki, ayık olmanın avantajları bir yana, isteseler üste birkaç yüz kaat vereceğim, sırf insanlara bakmak için.

Bu uyduruk “kumar” makinelerinden sıyrılınca,  biraz ilerde işler değişiyor. Buradaki masalarda mavi bir örnek elbiseler giymiş, çoğu oldukça hoş (fakat kendilerine yönelik en ufak bir sululuğu ölümcül bakışlarla bertarafa  yeminli ) ve suratsız genç kadınlar habire kaat dağıtıyor. Alanlar da evrenin sırrı ellerindeymiş te, biraz daha dikkatli baksalar çözebileceklermiş halet-i ruhiyesi içinde bu  kaatları süzüyorlar. Dağıtma-süzme-açma işine nezaret eden (galiba)  daha yüksek bir iskemlede oturan başka bir mavili var. Hem bu işi, hem de o kısa elbise ile bacakları ve daha yukarıları göstermemeye çalışma büyük maharet gerektiriyor ve hepsi de bu konuda çok mahir ne yazık ki.

Masalardan birinde o ünlü televizyon şaklabanı tek başına ve sıkıntı içinde görüyoruz. Yamuk yumuk oturduğu için, kıçındaki yeşil naylon kumaş  eşofman altı iyice sıyrılmış,“çatal”ı görmemize ramak var !Hemen kafamı çeviriyorum. Şu işe bak; mavi ceylanlar  Aman oramız buramız görünmesin  diye kılı kırk yarıyor, mikron aralıklar hesaplanıyor, bunun umurunda değil. Görmemiz gerekeni değil, aklımızdan bile geçirmememiz gerekeni göreceğiz nerdeyse.  Yanına gidip “Efendi! Şu tepende  seni alıcı kuş gibi süzen beybiden biraz edep erkan belle, hele rezil”  diyecektim, Miki engel oldu.

Başka masalarda rulet oynanıyor. En azından o şeyin adını biliyorum.  Boş olanlardan birinde kim bilir ne tür cinsel sorunları olan   bir herif cebinden çıkardığı dolar destesinden  yüz dolar çekip masaya atıyor ve siktir olup gidiyor sessizce. Krupiye de  yüzünde hiçbir kas oynamadan,  parayı alıp, afiyetle kasaya koyuyor. Hepsi android gibi, ifadesiz ve donuk.  Ama eminim bu ve benzeri hıyarların  bir cumartesi gecesi yapayalnız, ceplerinde  bir deste para ile dolaşıp onları böyle saçma sapan saçıyor olmaları  ile taşak geçiyorlardır.  Masalardaki krupiye trafiği oyunculardan daha hızlı. Anlayamadığım bir tarife ve sıralamaya göre sürekli içeriye gittikten   sonra disiplinli bir şekilde ve tek sıra halinde yere sertçe bastıkları uygun adımları ile  masalara dağılıyorlar. Tümünün android olduğuna ve yeraltında  gizli bir merkezden yönetildiklerine gittikçe daha fazla inanmaya başlıyorum. Bir yolunu bulup o merkeze girmek,  birkaç komut değişikliği  ile onlara daha ilginç ve eğlenceli işler yaptırmak  eminin daha hoş olurdu. 
Bu geçit resmi gösterisini de seyredip tükettikten sonra canımız sıkılmaya, hafiften uykumuz gelmeye başlıyor. Oysa saat  on bir bile değil  ama otelin lobisindeki tütün içilebilir alanda sakince bir kadeh hoş bir şey ve  puro içmek, Miki’yle günün değerlendirmesini yapmak istiyorum. Yüzüme bir bakıp ne yapmayı düşündüğümü hemen anlıyor telepatik yetenekleriyle ve  yavaşça sıvışıyoruz oradan. Ertesi günü planlamalıyız. Daha kaleyi, batığı ve limanı gezeceğiz. Üstelik vakit daralıyor ve  daha çok bira içmeliyiz.

Girne, Limanda Geziniyoruz, Çok "Kuul"uz, Mart 2013



BvP. 

Fotoğraflar BvP 
Edited by Miki 



[1] Miki’yle birlikte şu on yıl,dünya kocaman bir otel de, ben de orada yaşıyormuşum gibi geçti. Günlük hiçbir şey için kaygulanmaya gerek yok. Tatiller, bavullar, biletler, ödemeler, birikenler, gömleklerin ütüsü, onu ski, bunun sapı, akla hayale gelebilecek her türlü bok püsür bu sevimli yaratık sayesinde kolayca halloluyor. Ben de böyle saçma sapan şeyler yazmakla, aya gidildiğine inanmakla, Niteliksiz Adam’ı Almancasından okuyamayacak olmaya hayıflanarak vakit geçiriyorum. Teşekkür ederim.

[2] 21 Temmuz 1974’de (çıkartmanın ilk gecesi) sahilin 300 metre kadar doğusunda,harekat merkezi olarak kullanılan villada 50. Piyade Alayı Komutanı Albay Karaoğlanoğlu birlikte hayatını kaybeden Hava Pilot Binbaşı Fehmi Ercan. Resmi tarih “Düşman ateşi sonucu” şehit olduklarını söylüyor. Wikipedia ise,  Bedrettin Demirel’in anılarına dayanarak dost ateşi ile olabileceğini… (Bu anıları daha bulup okuyamadım maalesef)

[3] Bu çare bulmaz kendini beğenmişliği, bu üçüncü sınıf sömürge küstahlığının örneklerine Ada’da geçirdiğimiz üç gün içinde kusacak kadar çok rastlayıp, Kıbrıslıların neden Anadolulu Türklerden hiç hoşlanmadığını, neden kendilerine gösterilen en standart nezaketi bile hayretle karşılayıp, memnun olduklarını anlayacaktım.  

Hiç yorum yok: