Emsallerine faiktir

Ocak 23, 2013

Biber Cep Denizaltısı



Cüce Denizaltılar, İnsanlı Torpidolar, Torpido İnsanlar ve Seehund  yazısında cihazdan kısaca bahsetmiştim. Gerçekten çok ilginç ve fakat çok ürkütücü bu araç sanırım üzerinde durmayı daha fazla hak ediyor.
İkinci Dünya Savaşı sonlarına doğru ciddi “sıkıntı” içindeki  Alman Donanması denize düşen yılana sarılır misali 1943 sonlarında  İngiliz tasarımı bir Welman cep denizaltısı  ele geçirince pek sevinir. Eh, Welman’ın da pek sağlam ayakkabı olmadığı, en nazik tabirle, bir boka yaramadığı bellidir ama Üç numaralı Rayh için günler sayılı, seçenekler kısıtlıdır.  Zaten donanma da benzer bir şey geliştirmeye çalışmaktadır.  Dikkate incelenen İngiliz mucizesi  –nedense- Alman Mühendislerini derinden etkiler.  Şubat 1944’de benzer bir cihazın tasarımı bitmiş, üretim için görüşmeler başlamıştır bile.  Prototip üretimin testleri… Eh, çok ta kötü değildir. İlk olarak 24 adet sipariş verilir ve 1944 sonuna kadar bu garip makineden 324 tane üretilir [1].
Daha tasarım aşamasında böylesi küçük bir cihazda benzin motoru kullanmanın açacağı sorunlar  hakkında aklı erenler  kıçını yırtmıştır ya, gel gör ki tasarımın sorumlu kişisi nuh deyip peygamber dememektedir.  Denizaltı için Alman Ordusunun standart kamyonu Opel-Blitz’de de  kullanılan 3.6 litrelik benzin motoru seçilir. Bu şeyden bol miktarda bulmak mümkündür,   ucuzdur ve ek olarak çalışırken oldukça sessizdir.  Bununla birlikte, sağlıklı bütün benzinli motorlar gibi, çalışırken bolca karbon monoksit üretir! Çok ufak teknede kullanıcı ve motoru birbirinden ayırabilecek imkan yoktur, birlikte seyahat ederler.   Bu ciddi, ölümcül defo için üretilen çözümler kapaklar kapalı halde 45 dakikadan fazla motor çalıştırılmaması tavsiyesi ve  gemicilere dağıtılan 20 saat boyunca kullanılabilecek depoları ile  ilkel solunum cihazlarıdır. 
Baş ve kıçtaki birer dalış tankından başka, tekneyi dengede tutabilecek,  kontrollü dalışa yardımcı  “trim tank”ların olmayışı da başka bir tasarım rezilliğidir. Yani kontrol  karakteristikleri  yüzeyde iyi  sayılabilecek tekneyi dalışa geçtiği zaman tutabilmek imkansızdır, tam deyim yerindeyse “başı kıçı oynar”. Bu oynaklığın  bir bölümünü de depolarda  oradan oraya serbestçe  hareket eden yakıta ve sabit balast tankındaki  sıvılara borçludur. Burnu bir parça aşağıya verip dalışa geçtiğinizde hooop, kırk derece ile aşağıya iniyorsunuz,  “hadi biraz kıçtan yükseleyim, n’olacaksa” dediniz … Hey maşallah, yukarı şahlanıyor mübarek! Yani rezillik diz boyu. 
Unutmadan; bu manevraları  kafanızı 60 santim genişliğindeki kumanda kulesinin içinde, daracık bez iskemlede oturarak ve ense kökünüzde bir kamyon motoru çalışırken yapmalısınız.  Etrafınızdan sürekli bir şeyler sızdırarak geçen boru ve kabloları, Kuzey denizi ile aranızdaki  üç milimetre kalınlığında, birbirine kötü bir kaynakla tutturulmuş gövdeyi fazla kafaya takmayın. Açlığınızı bastırmak için de yiyebileceğiniz tek şey, asıl amacı sizi yorgunluğa karşı uyarmak olan bolca kafein ve kola katılmış çikolata parçaları olsun.. (Hani var ya reklamlarda; fıstık gibi karı yürek sıkıntısını izale maksatlı, bi ayağını altına alıp yumuşacık kanepe üstünde yumuluyor çikolataya. Bu da o hesap,  ortam farklı biraz işte) N'oldu içiniz mi karardı? Durun daha torpido kısmına bile gelmedik.  
Denizaltı silah olarak  teknenin  iki yanındaki girintilere hafifçe gömülmüş iki adet G7e  torpidosuna  [2] sahipti. Gövdeye kaynaklanmış makaslar üzerine  asılı  raya torpidolar halkalı cıvatalarla tutturuluyor, üzerinde de pnömatik bir silindir bulunuyordu.   Ateşleme sırasında bu silindir geriye doğru hareket ettirilerek  hem torpidoyu gövdeden ayırıyor hem de motoru çalıştırıyordu.  Zekice tasarlanmış ama oldukça kaba bu sistemin mekanik hataları  yüzünden kaç torpidonun tekneden ayrılmadan patladığı veya kaçının tekneden ayrılmayı reddederek   çalışmaya devam etmek suretiyle  anlatılamaz rezilliklere sebep olduğunu bilmiyorum.  Ama hiç de az olmadığını düşünebiliriz.


“Peki  işe yaramışlar mı bari” sorusu  geldi aklınıza değil mi ?   Bu sorunun cevabını  üstte uzun uzun sayıp döktüğüm tasarım saçmalıkları ile bulamadıysanız, harekat alanı olarak seçilen sulardaki müttefik hava – deniz üstünlüğünden ve saldırı için donatılmış  teknelerin azlığından da bahsetmek  gerekli. Ağustos 1944 sonunda Biber’lerle yapılması düşünülen ilk saldırı maalesef gerçekleşemeden başarısız olur. Harekat üssü olarak seçilen Le Havre sürekli müttefik bombardımanı altındadır. Şiddetli çatışmalar yaşanan liman ve kent 20 Ağustosta düşer!  Ama  “K-Flotille 261”  kafayı bu işe iyice takmıştır.  Belçika’daki ana depodan çıkan denizaltılar yemeyip içmeyip, 5 günde , 28 Ağustosta biraz daha doğudaki Fecamp’a varırlar [3]. 29/30 Ağustos gecesi  de (dikkatinizi çekerim, varışlarından 24 saatten az zaman geçmiş) 18 Biber denize açılır. İlginç bir şekilde kayıp vermeden geri de dönerler. Ama  resmi İngiliz kayıtlarında o gece yapılan “saldırı” ile  hiçbir detay yoktur! Denizaltılar hiçbir şey becerememiştir kısacası.  Zaten Müttefik ilerleyişi  yüzünden 31 Ağustosta Fecamp’tan da ayrılmak zorunda kalırlar. Geride bırakılan teknelerden bir kaçı kullanılamaz hale getirilir . Sağlam kalanlarında defterini bir Müttefik zırhlı kolu dürer.  Modelini yaptığım  Biber de  işte bu geride bırakılanlardan.


Çabucak değişen sınırların kalıcı harekat üssü belirlemeyi  nerdeyse imkansız hale getirişi  eli kolu bağlamıştır ya, “komtan”larda yaratıcı fikirler tükenmez. Önce Manş denizinin üst bölümündeki adaların civarı olası harekat alanı olarak düşünülür. Civardaki düşük süratli nakliye gemisi trafiği, evet iştah açıcıdır da, teknelerin  bölgeye ancak  uçakla nakledilebileceği anlaşılınca vazgeçilir! Başka parlak bir fikir de bir biber’in –yine-  havadan Süveyş Kanalı ile bağlantılı büyük acı göl’e indirilmesiydi! Göle bırakılan sivrisinek larvası yiyen  balıklar  misali bu denizaltı da  “uygun” bir anda “uygun” tonajda bir  gemi bulacak, “uygun” bir şekilde batırarak Süveyş Kanalı’ndaki deniz trafiğini bloke edecekti. O zamanlar yeryüzündeki en büyük nakliye uçağı olan Bv.222'yi  (kanat açıklığı yaklaşık 46 metreydi)  göle çaktırmadan indirmenin imkansızlığı akıllara gelince bu işten de vazgeçilir.  Kola girişinde Sovyet Savaş Gemisi  “Archangelsk”e, fotoselli fünyelerle Waal nehri  üzerindeki  Nijmegen Köprüsüne  düzenlenen saldırılar da bir sonuç vermez [4].

Umutsuz bu çabaların nihai sonucunun, son derece cesur ve görevine bağlı bir sürü genç insanın ölümü olduğu bir gerçek. Fakat  Manş denizi kıyılarında her an gelebilecek bir saldırıya karşı koymak için seferber edilen, sırf bu belirsiz tehdit yüzünden gerekli başka alanlara kaydırılamayıp dar bir alana çakılı müttefik hava ve deniz gücünün büyüklüğü göz önünde bulundurulduğunda, Biber’in verdiği zararın onu tasarlayanların hayal bile edemeyeceği boyutlarda  olduğu düşünülebilir.  



BvP

Edited By Batur

Model ve Fotoğraflar:   İtaleri tarafından üretilen 1/35 ölçekli plastik model kiti (Katalog No: 5609). BvP.

Fecamp Normandiya’da terk edilmiş Biber  fotoğrafı: Imperial War Museum /  Admiralty Official Collection, A 28252 http://www.iwm.org.uk/collections/item/object/205187549

………………
[1]  Kemp, Paul. Midget Submarines of the Second World War. Caxton Editions,  2003.

[2] İkinci Dünya Savaşı boyunca Alman Donanmasındaki tüm torpidobot ve denizaltıların standart silahı 53.3 santim çapında 7.163 metre boyunda, yaklaşık 280 kilogram patlayıcı (Hexanite) taşıyan “G7” tipi torpidolardı.  Boyutları değiştirilmemekle birlikte sürekli geliştirildiler. Savaşın ilk yıllarında üretilen  G7a hedefe ulaşmak için buhar  kullanıyordu. Tüplerdeki basınçlı hava, yanmayı kolaylaştırıcı katkı maddesi (decalin), benzin ve su ile yanma odasına gönderiliyor, ateşleme ile  elde edilen  yüksek basınçlı buhar dört silindirli  motoru,  motorun ürettiği güç ise iç içe iki şafttan hareket alarak aksi yönlere dönen   iki pervaneyi hareket ettiriyordu. Sistem sürat ve menzil açısından  mükemmel olmakla birlikte (örneğin torpidobotlar için  6.000 metreyi 81 km/h sürat  ile kat edebilecek bir konfigürasyon uygulanıyordu) gürültülü oluşu ve  arkasında bıraktığı köpük izi hedef tarafından kolayca tespit edilmesine neden oluyordu. Buna rağmen çok uzun süre denizaltı komutanlarının tercihi oldular.  Aslında,  köpük izi ve gürültü  Japonların zenginleştirilmiş oksijen kullanan “tip93”  torpidosu dışında tüm donanmaların başını ağrıtan,  çözülememiş önemli  bir sorundu. Basit ve akıllıca bir tasarım gibi görünen elektrik motorlu torpidoların ise, 1942’de Elektrik motorlu G7e/T3 modeli üretilene  dek  denizaltı komutanlarını çileden çıkaran bir dizi sorunu vardı. Çalışır durumda tutulabilmeleri için savaş şartlarında bir denizaltıda sürekli ihtimam gerektiren, yetmezmiş gibi optimum performans için ateşlemeden önce 30 santigrat derecede tutulmaları tavsiye edilen kurşun-asit aküler ve 100 beygirlik motorların yavaşlığı, menzil düşüklüğü gibi…   Hedef teknenin tam altında patlamak üzere geliştirilmiş manyetik fünyelerin bir mühendislik beceriksizliği olduğu ortaya çıkınca,  çarpma anında patlayacak şeklide tadil edildiler. Ama  torpidonun derinlik sabitleyici sistemindeki sorunlar yüzünden bu da pek bir işe yaramadı. Torpido çoğunlukla hedefin altından geçip gidiyordu! T3’lerde tüm bu teknik yetersizliklerin,  gecikmeli fünyeye ilişkin sorunların üstesinde gelinmiş ve  torpido mükemmel bir silah haline getirilmişti. 
[3] Müttefik hava ve deniz güçlerinin kesin üstünlük ve kontrolü altındaki Belçika-Fransa kıyıları boyunca yapılan  bu beş günlük yolculuğa ait detay  bulamadım. Fakat acayip bir şey olmalı. Bir yandan da, beş gün boyunca ortalıkta kıyılar boyunca  dolanan çok sayıdaki teknenin kıstırılamamış olmasına “o kadar da üstünlüğü yokmuş  Müttefiklerin işte” diyesi geliyor insanın.
 [4] (ibid; s.51) Eylül 1944’de  Amerikan 82. Hava İndirme Tümenince ele geçirilen bu önemli köprüye daha önce balıkadamlar tarafından düzenlenen  cüretkar ama başarısız saldırı önlenmiş,  saldırının sonucu da köprü ayaklarının olası saldırılara karşı  köprüden nehrin yukarısına 4 sıra önleme ağı gerilmesi olmuştu. Buna rağmen,  hayati önemdeki köprünün defterini dürmek amacıyla 14/15 Ocak 1945 gecesi  dört dalga halinde bırakılan 240 mayınla bir saldırı başlatıldı.  Mayınları sabit periskopları suda  su kuşlarının yuvalarının andırır şekilde kamufle edilmiş 20 adet biber takip etti. Kancalarla donanmış torpidoların ağlara tutunup bu engellerde büyük delikler açması hedefleniyordu. Bu deliklerden geçecek dört adet biber  özel hazırlanmış 300’er kilo patlayıcıyı köprü ayaklarına yakın bir noktada bırakacaktı… Falan filan. Bir bok olmadı tabii. Nehrin iki yanını tutmuş  Müttefik birlikleri  ağlardan önce denizaltıları avladı. Bu ilginç olay hakkında  da fazla  malumat yok maalesef.



Aralık 30, 2012

Didymaion

Helenistik Didymaion  | Apollo Tapınağı | M.Ö. 300 - M.S. 200
2011


Helenistik Didymaion  | Apollo Tapınağı | Kanatlı Griffon |  M.Ö. İkinci Yüzyılın İlk Yarısı
2011

2013 yılının yazılacaklar listesinde... 


Fotoğraflar: BvP

Aralık 16, 2012

Tunalı Hilmi II

Sheraton Ankara
von Gerkan Marg und Partner | 1991 
Kuğulu parkın yanından Tunus Caddesi boyunca ilerleyelim.  Bir parça yukarıda Von Gerkan nam kefere mimarın bina ettiği Sheraton oteli de sırıtıyor, göz kırpıyor filan ya, şimdilik ona bulaşmıyoruz. Zaten o hep gıcır gıcır, saçları taralı efendi  çocuk gibi. Ne doğramaları çürür, ne de bahçesinde gereksiz ot bürür. Üstelik 143 metre boyunda. 
Bu yol hem Atatürk Bulvarı boyunca dizili çoğu iddialı yapıyı ana cephelerinden değil de, arka cephelerinden ve yoğun yapı dokusu içinden seçmek,  hem de, özel kişi ve kurumlara ait nispeten mütevazi yapı örneklerini fark etmek için daha uygun. Çevre verileri göz önünde tutulmaksızın biçimlenmiş  çalışan, çoğu ilginç bu yapıların “tek başına” duruşları  onlara ilginçliklerinden pek bir şey kaybettirmiyor. 
Fakat bulvar üzerindeki güzel bir yapıdan  söz etmesem, bir iki fotoğrafını yazıya sokuşturmasam olmaz. Maalesef Emek İş Hanı’nın  arkasından -afedersiniz- bir bok görmek mümkün değil. 1960 tarihli Emekli Sandığı Mimarlık Ofisi tasarımı Emek iş Hanı. Alçak kütlenin cephesindeki güzel açık/kapalı oyunları,  yerden yükselen sağır betonarme yüzeylerin (plakların diyelim) birbiri ile açısal ilişkileri ve cephedeki şık güneş kırıcılar filan, ancak ön cepheden izlenebiliyor. Çok Katlı büro kütlesi ile de usturuplu,  dönem rasyonalizmine iyi bir örnek bence.  Bu yapı da pek çokları gibi,  çağdaş mimarlığımız içinde önemli bir yere sahip değil  (ama civarda  önemli, ipe sapa gelir örnekler de var hakkaten).  Eh, doğru ama, benzer ve çok bilinen, tekrarlanan birkaç örnek dışında, çağına benzemeye çalışan ve kıvırabilmiş bir yapıyı övmekte de sakınca yok. 
Civarda altmışların güzel ve alçakgönüllü stereotip  konut mimarisi örneklerinden bol miktarda var, nispeten de  iyi korunmuşlar. Bu yapıları zerafetleri yüzünden hep çok beğeniyorum ama, özellikle yapıldıkları dönemde kötü ahşap doğramalarla kaplı tek ve incecik cam geniş yüzeylerin Ankara gibi bir iklimde içindekineler neler yaşatmış olduğunu tahmin etmek beni üzüyor. İnsanlar belki de kış uykusuna yatıyor-du, kim bilir? Yapıldıkları dönemin modern anlayışı özellikle balkonlara vurgu yapıyor,  farklılığı oralarda arıyor. Miki'yle durup durup insanların balkonlarına dik dik bakıyoruz.  Bakmakla kalmayıp fotoğraflarını da çekiyoruz. Bi pencere açılsa aniden; bağırıp çağırmaya başlasa birileri, ne deriz? Günün pek erken bir saati de, bizim bilimsel dikiz işi sarpa sarmıyor.


Biraz ilerde dikkati ilk çeken şey Gündüz Özdeş’in 1992 tarihli  Tübitak Binası. Kulenin üzerinde, havada asılı bir çekmece saplanmış gibi!  Kalın, abartılı  konsolları, yan cephelerde  bu konsolun içine açılı otobüs yazıhanesi pencereleri ile gerçekten tuhaf. Kim oturuyor orada acaba? Esiyordur pencereleri açınca, masa üstünde kaat, maat kalmaz. Yapının mimarının “Tübitak bilimin anahtarı” anlayışı ile, yapıyı  o kabulün bir simgesine dönüştürdüğü, ama biçimi toplum tarafından ne kadar algılandığı sorulduğunda  “söylenmeyince anlaşılmıyor” dediği biliniyor. Yani, o kule uç kısmı göğü işaret eden bir anahtar (ya da, “anaktar”içinizden nası gelirse)! Bulvar tarafı bana hep çocukların şu üstüne bindiği sallanır tahta atları hatırlatmıştır ama neyse. Müellifi "anahtardır" diyor.  Mimarlığa anlamın bir göstergesi olarak bakmak fena bir iş değil, ama öz-biçim ilişkisi tam kurulamazsa… Kurulamazsa,  o vakit iş kof bir dekora dönüşüyor olabilir. 
Tübitak | Gündüz Özdeş | 1992
Tunus Caddesinden Görünüş 
Tübitak | Gündüz Özdeş | 1992
Bulvar'dan Görünüş 




















Şu pek beğenilmeyen (ah evet, epey tatsız örnekleri var da, mimar milleti neyi beğenir ki zaten ?) ikinci milli mimari akımı aromalı, pek  özenli “Derya Ap.” Dikkat çekici. Tümüyle yeni, yerel ve özgün dil yaratma çabalarının,  -hiç olmazsa bir dönem- yaygın, uygulanabilir türde mimari stile dönüştüğü farklı yapılar üzerinde görmek hoşuma gidiyor. Bu dili okuyabilmek, şifrelerini çözebilmek için mimarlık eğitimi gerekmiyor. Zaten yapılar da yalnızca mimarlar için üretilen nesneler değil. Balkon çıkmaları altındaki destekleri, saçakları ve alt kottaki girişe uzanan merdiveni ile gerçekten hoş. Bu terk edilmiş haliyle kısa süre sonra yok olacağını bilmek de o kadar  iç burkucu. 

Derya Apartmanı | Tunus Cad. | 1940'lar

Devam Edeceğim, 

BvP 



Aralık 13, 2012

SALT



 
Bu çok güzel  tavan   Karaköy  Voyvoda caddesindeki Osmanlı Bankası Binası kat merdivenlerinin üstünü süslüyor. Mimar Alexandre Vallaury   (veya Osmanlı Türkçesi  söylenişi ile  “Valluri”)   tasarımı  kocaman göz alıcı yapı yarı yarıya Osmanlı Bankası ile  Merkez Bankasına ait. Merkez Bankası kendi bölümünü paracılık  faaliyetlerinde kullanmaya devam ediyor.  Halen Osmanlı Bankası Binası olarak anılan diğer yarı ise,   içinde bulunmanın insan evladına çok iyi geleceği;  sergi alanı, kütüphane ve kamuya açık geniş bir arşiv, kütüphane ve Banka'nın müzesine dönüştürülmüş. Geçen hafta sonu MKD’yi Miki’ye sepetleyip buradaki Atatürk Kültür Merkezi sergisini gezeyim, iki satır şey  öğrenip, adam olayım diye düştüm yollara. Evcek sabahın köründe uyandığımız için binanın önüne vardığımda güvenlik görevlisi kahvaltı ediyordu.  Doğal olarak böyle entelektüel aktivitelerin meraklısı o saatte uyanamadığından, saat  12:00 de açılıyormuş! Neyse, orada burada biraz  sürttük te vakit geçti.


Bu Manzaraya Karşı Simit mi Yesinler?
Evet, maalesef günümüzde  içine sanat, sergi mergi türü yeni işlevler  giydirilmiş her yapı gibi, bunda  da işemenin ve el yıkamanın çok zor olduğu  modern ötesi tasarıma haiz  tuvaletler, zengin, rafine entelektüel taifesi çoluk çombalak (Aleyna, Ceylin) [1]  pazar sabahları kahvaltı etsin, akşamları da baş başa  sofistike tadlara koşsun diye  kazık ve züppe bir lokanta, kafe mevcut.  Fakat  var ya, o manzarayı da beleşe gazlamazlar adama. Ne olacaktı yani, simit sarayı mı? Eskiden pek ucuza Osmanlı Bankası yayınlarının satıldığı alt kattaki kitap satış girintisinin yerine üst katta şimdi pahalı,fiyakalı kitapların satıldığı genişçe bir alan semirmiş.  (indirim filan yapmıyorlar, gidip Beyoğlu’ndaki robenson kitapçısından  internet marifeti ile alınırsa, onlar indirim yapar-mış, ama orada; membaında, etiket fiyatı neyse o!). Her şeyin bi şeyi var işte. 

Lakin, kitapçıdaki nazik delikanlı "Osmanlı Başkentinden Küreselleşen İstanbul'a: Mimarlık ve Kent, 1910-2010" kitabındaki tek bir makaleyi okuyacağım diye otuz kaat vermekten fazla hazzetmediğimi ossat anlayıp,  kütüphaneye gitmemi, orada okumak için deli gibi kıvrandığım yazının fokopisini çektirebileceğimi, üstelikte beş para almayacaklarını “ekmek musaf çarpsın” diyerekten deklare etti. Hemen seyirttim tabii. Yapının merkezini oluşturan iç avluda çok ustaca üstesinden gelinmiş bir işlev bu kütüphane. Aşağı kata inen kasa dairesinin kocaman kapısı, pleksiglas la korunmaya alınmış nadir kitap rafları, şık masaları, kocaman bilgisayar ekranları ve ortaklıkta ilim irfan , feyz peşinde koşan beybileriyle cennet gibi bir yer. Bankodaki çok nazik hamfendiye (şişmanca bi hamfendi daha vardı, o da nazikti belki ama, konuşamadık. Bişeyler atıştırıyordu)  maruzatımı bildirdim, sağolsun “kılığını kıyafetini gören adam zanneder amma  otuz kaatlık kitap pahalı geldi herhal  yiğenim” diyip aşağılamadı, hemen seyirtip mevzuubahis kitabı elime tutuşturdu. Benden önce fotokopi makinasının önündeki deyyus  tuğla kadar bir kitabın bir yerlerini kopyalamakla meşguldü ama, sevabına sırasını bana verdi. Çok şükür kaat kopyalama  işini hallettikten sonra, burada daha önce gezdiğim  iki serginin [2] gazı ile, yine çok sıkı olacağını düşündüğüm şeye doğru  davrandım yukarı.


Boyuna Kesit Maket | Atatürk Kültür Merkezi | Hayati Tabanlıoğlu |1969
Niyet iyi, malzeme iyi amma, netice nakıs şeklinde özetlenebilecek; bir odaya hapsolmuş karanlık ve izlemesi zor, kulağa mimarlık açısından heyecan verici şeyler üflemeyecek bir sergiydi karşımdaki  maalesef. Tek öğretici yanı Hayati Tabanlıoğlu’nun gerçekleşen projesinin öncesinde tasarlanmışları görmek oldu. Paul Bonatz’ın ve yapılarını çok sevmeme rağmen, Rüknettin Güney’in çizdiklerinin mevcut usta işi modern yapı ile boy ölçüşebilecek kalibrede olmadığını gördüm içim burkularak. Mimarlık adına kulağa bir şeyler üflemiyor dedim ya, her dediğime inanmayın.  Serginin dışında, holde yapının  bir maketi var. Kesit halindeki bu maket son derece öğretici ve etkileyici. Üstelik, oraların mülk sahibiymiş gibi görünen bir bey “fotoğrafını çekebilir miyim” şeklinde  yönelttiğim soruya,  yüreğimin yağlarını eriten “binadaki her şeyin fotoğrafını çekebilirsiniz” cevabını verdi! Genellikle bu tür müze sergi, bok püsürde ne ske hizmet ettiğini anlamadığım bir  fotoğraf çektirmeme modası çıktı kaç zamandır (Sabancı Müzesi pek meraklı mesela, sergilerde fotoğraf çektirmemeye). Kitapçıdaki nazik delikanlıyı, Kütüphanedeki hoş hamfendiyi ve aşağı yukarı süratle hareket eden o cam şeyin bir asansör olduğu konusunda beni aydınlatan güvenlik insanlarını aklıma getirip, “Tuvaletleri bir parça tuhaf  buranın ama, çalışanlarının nezaketi, yardım severlikleri on numara” diye düşünerek güzelce çektim fotoğrafları.

Binadan çıkarken  duvarda güzel, öğretici bir yazı gördüm.  "EXTRA  FORTUNAM EST QUIDQID DONATUR AMICIS; QUAS DEDERIS, SOLAS SEMPER HABEBIS OPES" demiş bilge bir kişi.  Elbette benim aklım ermez böyle şeylere de, sanki serbest çevirisi   "harcadığı ve bağışladığı kişinin kazancı, biriktirdikleri ise kaybettikleridir" olabilir gibi geldi.
Özetle, sergi beklentileri karşılamasa da, yapı ve insanlar itibarı  ile her zaman gidilesi bir yer. SALT’ın internet sitesinin fevkalade sofistike  tasarımı yüzünden belki bulamazsınız, anlayamazsınız diye yazayım :  "Modernin İcrası: ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ, 1946-1977" sergisi 6 ocak 2013’e kadar açık.

Aslında amacım yapıdan ve Vallaury’de genişçe bahsetmekti ya, laf çok uzadı. Ama bir ara  kessin yazacağım, Osmanlı Bankası Binasını da, Voyvoda Caddesini de.

Entelektüalitenin aydınlığı sizlen olsun.

BvP
Fotoğraflar: BvP
............
[1] Bu şık isimler şu güzel blog'dan

[2]  Bunlar 2006 ‘dan “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” Türkiye’de Hayat Tarzı Temsilleri 1980-2005 ile  2009 Tarihli,  Sedad hakkı Eldem ile Retrospektif  sergileriydi. Özellikle “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor”un sergi kataloğunu, ki halen satıyorlar, hararetle tavsiye ederim.

Aralık 02, 2012

Tunalı Hilmi



Büyük Şefler, Camiler, "Rezidans"lar.
Dolu Dolu On Yıl 
Ankara’ya her gidişte  gaza gelip, kentin müthiş yapı stoğu ile ilgili bir şeyler yazmaya kalkıyorum ama, sonu araya giren bin bir türlü başka şey ve –hadi, açığını söyleyeyim- tembellik yüzünden hüsran oluyor. “Müthiş yapı stoğu” ile  kastım,  hangi saiklerle tercih edildiği ve  yapılaşma kararlarının  ne türlü şekillendiği benim için tümüyle anlaşılmaz alanları kaplayan, Orta Anadolu insanının yanıp tutuştuğu türlü özlemin  yâresine melhem çok katlı konut yığınları değil tabii. Bu yığınlar için  esas anahtar türlü geometrik formların yapının orasına burasına – tercihan tepesine – akla ilk nasıl gelirse öyle yerleştirilmesi sanırım. Cephe için de bu yaklaşımın iki boyutlu olanı fazlasıyla yeterli. Son on yılın fazlasıyla zenginleşen/zenginleştirilen başkentinde farklı olma dürtüsü genellikle  postmodern mimarlığın zaten tüketilmiş klişelerinin iç bayıcı bir sığlıkta ve sıklıkta tekrarı ile   ete kemiğe bürünüyor. 
Herkesin kazandığı veya kazanmayı hayal ettiği paraya göre bir şeyler var burada. Yapımı alengirli, dolayısıyla pahalı betonarme tuhaflıklardan, çocuk kakası rengi plastik yüzeylerle kaplı,  bir zamanların btb ile halı deseni sıvalı alçak yol kenarı apartmanlarına  kadar. Yapıları üreten ve tüketenler arasındaki bu zevksizlik ittifakı gerçekten göz alıcı. İş eksen değiştirip, daha iddialı, daha ciddi bürolar tarafından tasarlanmış  ve  kentin her yerinde ossuruk ağacının süratini yine aynı ağacın sefaleti ile birleştiren,  bok sineği gözü tonlarında yeşilden maviye çalan camlarıyla  “plaza”lara gelince şaka olmaktan çıkıp, düpedüz korkutucu  bir hal alıyor.  Ama esas ürkütücü olan; bu yapıların bir kısmının yeryüzünün en acayip, işlevleri en anlaşılmaz hükümet ajansları tarafından işgal ediliyor oluşu.  

Pis hastalıktır haaaa. 
Yıllarca “Şap Enstitüsü”, “Toprak Reformu Genel Müdürlüğü”, “Gübre Sanayii T.A.Ş.”, hıyar adlı bitkinin  standardı ile uğraşan “Türk Standartları Enstitüsü”  gibi devlet kurumlarına güldüm durdum (Toprak Reformu Genel Müdürlüğü  hala güldürüyor). 70’lerden kalma büro mobilyası donatılı, bol paça pantolon, geniş  yakalı gömlek, ceket giyip  kocaman şal desenli kravat takan,  uzun favorili, tozlu ayakkabıları ile  bir grup insanın sürekli sigara içerek, sigaralarını kocaman cam küllüklere söndürerek çalıştığı kurum fikri ne  güzel değil mi?  Zamansal bir kabızlık içinde debeleniyorlar... Takvimler hep bin dokuz yüz yetmiş beş. Yıl bitiyor, 31 Aralık 1975. Yeni yıl geliyor takvimin ilk yaprağını bi koparıyorlar,  “cart”… 1 Ocak 1975! 


Enver Tokay, Teoman Doruk,Behruz Çinici
DSİ Genel Müdürlüğü, Ankara | 1959-1967
Zemin katına  bir hazır giyim mağazası konuşlu,  ana girişine otopark bariyeri monte, hepten cam cepheli  “Yurtdışındaki Akrabalar ve  Eş Dost  Başkanlığı” binası ile  bi parça aşağıdaki Avrupa Birliği Birşeyi Başkanlığı"nı görünce, 60’lardan kalma btb kaplı cepheleri, zarif cephe bölümlemeleri, harikulade girişleri ile  Elektrik İşleri Etüt İdaresi,  Toprak Reformu Genel Müdürlüğü gibi kurumlar, Doğu Kıyısı Üniversite Kampüslerini andırır peyzaj içerisindeki 50'li, 60'lı yılların diğer devlet yapıları başarılarının devamını son Türk devleti durdukça  durasıya var olmalarını arzuladığım kadim dostlara dönüştüler. Sanırım son yıllarda kamu kurumlarının sakil ve zevksiz yapı ihtiyacı teşebbüs-i şahsi tarafından karşılanıyor. Çeşitli renk ve tonlarda cam rengine haiz  bir plaza arzı var devamlı. Ama arzın da talebi oluyor  demek ki... 

Altı  Kaval Üstü Daire Başkanlıkları, Konya Yolu, Ankara 

Hemen moral bozmaya gerek yok. Ankara’da bunların dışında miktarda özel kesime ait hatırı sayılır miktarda ilginç yapı da var. Mesela, Tunalı Hilmi civarında, Tunus caddesinden  aşağıya, Kızılay’a doğru inerken, insanın dikkatini çeken (“insan” kelimesi  burada akil, çevresine duyarlı, dikkatle bakan memeli manasında alın) bir grup yapıdan söz etmeli.

Emin Onat | Hayat Yapı Kooperatifi | 1956
Ama, aşağıya inmeden, kuğulu parktan bir parça yukarıda Emin Onat’ın [1] son yapılarından 1956 tarihli Hayat Yapı Kooperatifi’ni ıskalamayalım.

Ankara Lisesi mezunları ve dönemin ileri gelen bürokratları için 1956’da yaptığı projeye 1958’de başlanmakla birlikte mali olanakların kısıtlılığı nedeniyle 1967’de anca bitirilebiliyor (O zaman Ankara gerçekten bir memur kentiymiş). Orijinali dokuz katlı olan ve  “kendine yeten bir konut birimi” olarak yapı programında yer alan toplantı/sinema salonu, teras katındaki kulüp, çatı bahçeleri, pastane gibi ortak kullanım birimleri yine parasızlıktan programdan çıkarılması gerekiyor. Bu haliyle sıradan bir kent apartmanına dönüşmüş olsa da yine de dikkat çekiyor ve çok bakımlı. Modern yaşamın konut kavramına eklemlediği farklı ihtiyaçları, karmaşık fonksiyonları bir arada sunmayı amaçlayan  bu tür hırslı  konut grupları  İsviçre doğumlu Fransız mimar  Le Corbusier’in savunuculuğunu yaptığı bir fikir.  En önemli örneği ise 1947-1952 arasında Marsilya’da  inşa edilmiş   Cité radieuse. Yapı büyük beğeni topluyor ve dönemin konut tasarımlarını büyük ölçüde etkiliyor [2]  Uygulanmamış olsa da konut grubunun fonksiyon zenginliği, zemin katı topraktan koparan kolonlar (piloti) üzerindeki yatay kütle, önemli bir görsel işaret olarak balkonlara yapılan vurgu türü öğeleri ile Hayat Yapı Kooperatifinde de aynı etkiyi görmek olası. 


Haluk Baysal-Melih Birsel | Hukukçular Sitesi | 1960
Bir dönem üretilmiş ve ciddi, özenli  tasarım süreçleri sonunda şekillenmiş oldukları her hallerinden belli bu yapılardan Haluk Baysal-Melih Birsel tasarımı, 1960 tarihli İstanbul, Mecidiyeköy'deki Hukukçular Sitesini atlamayalım. Faklı nitelik ve nicelikteki dublex, yarı dublex ve normal daireleri  tek blokta toplayan ve bunları cepheye yansıtan plan oyunları,  sağır cephelerindeki usta işi açıklıkları ile, atlanabilir bir şey değil zaten. Yanı başındaki çirkin alışveriş merkezi yüzünden bir parça cüceleşmiş, bakımsız ve şiir gibi cephelerinin bir kısmı cep telefonu sapıklığına kurban gitmişse de, halen dikkat çekici. 


Nejat Ersin | Meydanlar Yapı Kooperatifi | 1957 
Ankara’da, aynı tarz ile baş edebilecek tek bina, yukarıda Cinnah Caddesi 19 numaradaki 1957 tarihli Meydanlar Yapı Kooperatifi. Mimarı Bay Nejat Ersin.  Maalesef şimdilerde bakımsız ve yorgun, çevresindeki yeşil örtü yüzünden anlaşılabilir fotoğrafları bile çekilemiyor.  Ama güzelliğinden ve çarpıcılığından eksilen hiçbir şey yok.  Nejat Ersin Ankara’lı bir mimar ve S.H. Eldem bu kentteki diplomatik yapılarının uygulamalarını onunla yapmış. Söğütözü’ndeki Renault-Mais servis istasyonu da onun 1973 tarihli bir yapısı. Maalesef başka projelerini bilmiyorum [3].

Devam edeceğim.
BvP

Edited By Miki 

Fotoğraflar BvP, 2010-2012

[1] Anıt Kabir’in mimarı olarak ünlenen ve erken bir yaşta hayatını kaybeden bu çok parlak mimari kişiliğin tasarımları hep söz konusu yapının gölgesinde kalmış gibi. Oysa, Ankara’da da dikkat çekici yapıları var. İ.Ü. Fen ve Edebiyat Fakülteleri 1944 (Sedad Hakkı Eldem ile) Yarışma ile  projelendirilen  İstanbul Adalet Sarayı 1951-1955 (Sedad Hakkı Eldem ile) Anıtkabir dışında en bilinen yapıları.

[2] Fakat daha eskisi ve acayibi var. Moskova’daki Narkomfin Binası! 1932’de tamamlanan ve  “kolektif yaşam” ütopyasını kulaklara üfleyen yapı bugün Unesco’nun “tehlikedeki binalar” listesinde.

[3] Mimarlar Odası Ankara şubesi “Bina Kimlikleri” Söyleşileri” kapsamında, Aralık 2010’da bu yapıyı konu almış. Oda’nın sitesinden bu söyleşinin basılıp yayınlandığını öğreniyoruz. Belki özel olarak yapıyı konu alan bir yazmalı.