Emsallerine faiktir

Eylül 27, 2009

Köpüklü Ayran Heykeli

Sanırım bir ülkeyi tanımanın, halleri hakkında gözlem yapabilecek malzemeyi edinmenin geçerli bir yöntemi de yollarında seyahat etmek. Otobüs veya özel otomobil, bunlar ayrı ayrı potansiyellere sahipse de, sosyal interaksiyon bünyeyi artık fazlasıyla yorar olduğundan, iç ve kıyı Ege’deki yaklaşık iki bin kilometrelik yolculuk için ikinci seçeneği kullandık. Bok varmış gibi, zorumuz “tatil”. Kentli; çok çalışan, başarılı bireyleriz ya, bunaldık tüm bir yıl, hak ediyoruz bu tür avarelikleri.

Fakat biz avare olsak da, ülkemin geri kalanı öyle değil-miş… O nasıl bir dinamizmdir yarabbi. Yurdumun güneye inen yollarında akıl almaz bir ticari faaliyettir gidiyormuş meğerse. Susurluk –Akhisar aksında, sayısız miktarda insan sayısız miktarda kavunu, sayısız miktarda insana satıyor. Yol kenarlarında “İnegöl”, “Akhisar” köfte mabetleri kurulmuş. Işıl ışıl, şıkır şıkır. Görsen, hamiyetinden gözlerin yaşarır. Mütevazi bir hesapla iki bin kişinin aynı anda bir buçuk İnegöl köfte söyleyip, üzerine Kemalpaşa tatlısı yiyebileceği büyüklükte yapılar oldukça sıradan bu yol boyunca. Bir Mustafakemalpaşa kasabası var, muhtemelen bir uçtan bir uca tatlı fabrikası. İnsanlar gece gündüz o sofistike tatlıyı yaparken yorulup, bunalıp, komşu kasaba yol kenarlarına köfte yemeye gidiyor olmalılar. Yok, başka türlüsü mümkün değil. Neredeyse hiç aralık bırakmaksızın ardı ardına sıralanmış benzin istasyonları ile, inanılmaz miktarda yakıt tüketen dev araçlarla dolaşıp, yirmi dakikada bir karnını doyurması gereken bir ordu için düşünülmüş lineer bir Disneyland  bu yol.

Fakat, bu yörenin insanlığa katkısı başka bir şey: “Kilo ile et” denen bu kavranması zor, inanılmaz icat yörenin insanlığa armağanı. Oturuyorsun masaya:

-Ne var oğlum, yiyecek?

-Kilo ile et var aağbi!

Bu son derece ilginç, yaratıcı kavramın sarsıntısını savuşturmak için, zorlukla yerinden kalkıp elini yüzünü falan yıkaman gerekiyor sonra. “Kilo ile et zevkini/coşkusunu yaşayın” yazılı tabelalar gördüm ben, en az dört metre yüksekliğinde oluyor bunlar.

Başka zevklere yelken açma peşindeysen “yörük” çadırında gözleme yiyip, ayran içebilirsin. Yörük çadırı ve gözleme vs. göçebeliği çağrıştırıyor bana. Yerleşik olmamak, benimsememek, belli bir yerde kalıcı olup orayı mamur etmemek, geçici süreyle konuşlandığı yeri kirletip, sonra başka bir yere konmak türü şeyler. Belki de, ülkenin büyük bölümünde görülen derbederliğin nedeni bu. Yolların kenarlarındaki bu binlerce rezilane, yarım bırakılmış, becerilememiş yapı. Her türden terk edilmiş çürümeye bırakılmış araç. Taşlı, çorak, bakımsız açık alanlar. Benzin istasyonu yapıp paranın amına koyma hevesi ile gaddarca açılıp bırakılmış, sonra terk edilmiş yıkıntı beton açıklıklar. Bu berbat pejmürdelik öyle yoksullukla falan açıklanabilecek türden değil. Kilometrelerce süren budalalık için büyük kaynakların sarfedildiği açıkça belli.

Bu sarfiyatlardan bir tanesini Susurluğa girişte görüyorum yıllardır. Yuvarlak bir havuzun ortasına oturtulmuş bir buçuk adem boyu yükseklikte ayran dolu bir maşrapa, bir “Köpüklü Ayran” heykeli!
Ayranın ansiklopedik tanımını araştırmaya kalktığınızda “Yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek” tanımı çıkıyor karşınıza. Nedendir bilinmez, tanımdan ayran yapmanın çok da karmaşık bir proses gerektirmediği hissine kapılıyor insan. İki bin yılı nüfus sayımına göre nüfusu 44.130 olan bir ilçenin yapabileceğinin en iyisi bu mu yani? “Yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek”. Ayran ve tost ikilisi ile tanınmak, bir ilçe için heykelini dikecek kadar gurur mu verici?

Bizim köpüklü ayran uzun süredir orada. Birkaç yıl öncesine kadar daha bakımlı olduğunu, üzerinde yükseldiği havuzun dolu, fıskiyelerinin çalışır olduğunu hatırlıyorum. Gece hiç önünden geçmedim ama, bir zamanlar yeşil, kırmızı vs renklerle aydınlatılmış olduğuna da eminim. Ayran köpüğünün ifade edilişine dikkat. Kimin parası ve aklı ile kotarılmış olduğunu cidden merak ettiğim bu muazzam eser bu gün Bölge Trafik Denetleme Müdürlüğü’nün karşısında boynu bükük duruyor. Susurluklu birileri “hassiktir, yoğurdun içine su katılarak elde edilen bir tür içecek heykeli ulan bu” deyip yıkmadan veya Belediye yerine on dört katlı, tost biçiminde iş hanı vs. yapmadan gidip görmekte fayda var.

Edited By Miki

Ağustos 23, 2009

1947

Aslında her şey, sağlığı gittikçe bozulan Franklin D. Roosevelt’in yerine Cumhuriyetçi Thomas Dewey’in 1944 yılında başkanlık seçimini kazanması ile başladı. Düğün pastası üzerindeki damat şekerlemesini andıran, kısa kırpık bıyıklı düzgün giyimli beyefendinin Amerikan Dış politikasında çok kısa sürede neden olacağı büyük değişiklikler başlangıçta pek fark edilmemişti.

Atlantiğin diğer kıyısında da işler ve oyuncular hafiften değişiyordu. Dr. Morell’in[1] verdiği ilaçlar Führer’i günden güne kötüleştirmiş, özellikle testosteron yerine yanlışlıkla uygulanan östradiol [2] kürü tatsız sonuçlara yol açmıştı. Yüce Führer şimdi Wolfschanze’de paralı günler düzenleyen, örgü örüp, kek yapmaktan hoşlanan bir teyzeye dönüşmüştü maalesef. Artık saklanması imkansız diri göğüslerinden gurur duymayı da öğrenmişti. Havuz başında güneşlenirken gizlice çekilmiş fotoğrafları cephede askerler arasında elden ele dolaşıyor, bu resimleri bulunduranların yakalandıkları takdirde sorgusuz sualsiz kurşuna dizileceği tehditleri bir işe yaramıyordu.

İşlerin iyice çığrından çıktığı gören bir grup sanayici ve yüksek rütbeli asker olağanüstü bir toplantıda Albert Speer’i yeni şansölye ilan etti. Nazi Partisi ve Adolf Hitler’le çeşitli mimari projelerde çalışarak tanışan Speer, 1942’den beri Silahlanma Bakanı olarak görev yapıyordu. Giderek teknolojik bir yıpratma savaşına dönüşmüş yıllardır süren bu mücadeleyi Alman Ulusu’nun çıkarları doğrultusunda yönlendirebilecek bu parlak kişi; sağduyu, sakinlik ve böyle bir durum için gerekli rasyonel bakış açısına sahipti. Tıpkı yeni seçilmiş Başkan Dewey gibi... Şansölye ve Başkan bir dizi dolaylı görüşmeden sonra, 1945 yılı başlarında Göcek Türkiye’deki bir tatil köyünde bir araya geldiler.

Görüşmeye ilişkin tutanaklar hala açıklanmamış olsa da, Amerika Birleşik Devletleri Sovyet Komünizmine karşı Almanya’nın yanında yer alıyor ve birlikte yeryüzünden Bolşevik tehlikesini silmeye birlikte girişiyorlardı. Sonsuz hammadde kaynakları ve olağanüstü teknolojik birikimiyle bu iki gücün ittifakının yeni ortak düşmanı yere sermesi ilk başta kolay gibi görünse de, Sovyetler Birliği geçmiş yıllarda Birleşik Devletlerden aldığı çok büyük miktarda yardım, teknoloji transferi, gözüpek, zorluklara alışkın nüfusu ve zengin kaynakları ile hafife alınmaması gereken bir hasımdı.

Vakit geçirmeden, çok kapsamlı bir stratejik plan üzerinde çalışmalara başlandı. İki yeni müttefik askeri her alanda kaynaklarının birleştirecek, sivil halkı savaşın zorluk ve yıkımından uzak tutacaktı. Teknolojik altyapısı güçlü, uzmanlaşmış profesyonel bir ordu fikri iki taraftan da kabul gördü. Robert S. McNamara başkanlığındaki stratejik planlama birimi bu yeni ordunun destek hizmetlerinin dost ve müttefik bir ülke tarafından karşılanması, bunun da ihale usulü ile olmasını önerdiğinde, tasarı ortak kurulda çoğunluk oyu ile kabul edildi. Söz konusu askeri destek ihalelerinde arslan payını Türkiye’nin alması kaçınılmazdı. Bu konuda Türkiye’nin gizli görüşmeler sırasındaki tutumu; Alman Ulusu’nda Birinci Dünya Savaşı’nın hatıralarının hala çok canlı oluşu, Yukarı Yamuklar Beldesi’nin kardeş belediyesi Gelsenkirschen’in Berlin’deki lobi faaliyetleri etkili oldu.

Yüzlerce ufak müheahhit, sanayi kuruluşu, sanayi sitesi birlikleri [3] sayıları binlerce olan, yeme içme, nakliyat, giyim kuşam tedariki gibi ihalelere girip kazandılar. Böylece, savaşmak bir daha eskisi gibi olmadı...
...

Hava Yüzbaşı Heinz Wilfried von Augensteinab günün bu saatinde oldukça tenha yemekhanenin leş gibi pencerelerinden dışarıya göz attı. Pis, ince bir yağmur sabahtan beri kesilmeden yağıyordu. Samsun 216 paketine eli gitti. Son sigarayı çıkardığını gören İkram Usta’nın yamağı Nazilli’li, çay ocağından yay gibi kopup ateş yetiştirdi ve bir nefeste:“adaçayıişçenmikomtanım?”.

Yavaşça yükselen dumanı seyrederken duvardaki postere takıldı gözü. Resim altındaki yazıyı hecelemeye çalıştı. Seviyordu Türkçe okumayı… Süü-perstar Aj-daa Pee-kan. “Ulan; taş gibi, biraz kart, ama bizim Marlene Dietrich eline su dökemez onun” diye geçirdi içinden. Hemen yandaki resim daha da kıyaktı. Sırt çantalı bir grup genç kız kırlık bir alanda yürüyor, altında da “delikanlı kızlar için… Hozi – Dağda Bayırda Hozi Kullanıyoruz – İçimiz Rahat” yazıyordu. Bu Hozi herhalde yürüyüş malzemeleri markası falan olmalıydı. Hani şu dağcılık ayakkabısı, sırt çantası, ıvır zıvır yapanlardan. En arkadaki beyaz pantolonlunun kıçı da hiç fena değildi. Tam o anda, midesindeki yanmayı hissetti ve gürültüyle geğirdi. “Yemeyecektim içli köfteyi!”
Görevden geç döndüğü için öğle yemeğini kaçırmış, bir buçuk Adana söylemişti. Çok aç olduğundan önden de, Antepli garsonun ikramı içli köfte ve fındık lahmacunu reddedememişti. Aslında, böyle sabah görevleri öncesi fırına tırnak pidesi söylüyor, tulum peynirli, maydanozlu dürüm yapıp onu atıştırıyordu.

Karnındaki sancıyı unutup, dikkati dağılsın diye, uzakta belli belirsiz görünen uçağını seçmeye çalıştı. Gıcır gıcır bir Messerschmitt Me-1099’du bu. İki motorlu ve biraz hantal görünmesine rağmen atölyedekilerin deyimiyle “kemikli” idi. Kaporta sorumlusu Hamdi Usta’nın birkaç kere ondan “hele bizim yaprak sarmaya, hele” diye bahsettiğini de duymuştu. Sarmayı o da seviyordu evet, ama bu lanet şey uçarken biraz hantaldı sanki. Neyse; zararı yok. Savaş epey tavsamış, özellikle bulundukları sektör iyice sakinleşmişti. Gelecek ay iznini Antalya’da kullanmayı düşündü. Yağmur kesilmiş, gökyüzü pırıl pırıldı. Midesindeki ağrının geçtiğini fark etti…

İyi uykular,

[1] Dr. Theodor Morell (1886-1948). Adolf Hitler’in özel doktoru. Pratisyen hekim olarak kariyeri olmasına rağmen, Morell savaş boyunca sürekli yaptığı enjeksiyonlarla Hitler’in sağlığının git gide bozulmasına sebep olan bir şarlatan olarak tanımlanmaktadır. Hitler’e ne de başkalarına açıklamadığı ve tümüyle doğal içerikler ve vitaminler den oluştuğunu söylediği bu karşımların bu gün Potasyum Bromid, Amfitaminler, Morfin, Testosteron, Karaciğer ve boğa testisleri vs gibi maddeler içerdiği biliniyor.

[2] Dişilerde bulunan üç ana östrojenden biri. Menaş ile monopoz arası dönemde daha etkindir.

[3] İhalelerin bir bölümü de cephe birliklerinde yapılacak hafif tamirat faaliyetleriydi.


Edited By Miki

(Model 1/72 Revell)


Güdül'üm

Gereksiz turistik seyahatleriniz oldu mu hiç? Benim var. Öyle bir tane falan da değil. Sevdiğin insanların pek övdüğü yerlere gider, bir de bakarsın ki, senin kafandaki bazı kavramlar ile onunkiler arasında diametral bir husumet varmış aslında. Bazen de gazetelerin Pazar ekleri geyik tanrısına kurban eder seni. "Ebesinin dibindeki saklı cennet: Kazuratkaya!” türü yazıları okuyup kendini farklı yerleri keşfe çıkan seyyah olarak görürsün. Bir heyecan, bir heyecan. Sanki, El Dorado’yu tarif etmiş sana o yazıyı yazan. Bilmezsin ki aynı yazıyı o pazar bilmem kaç bin avanak daha okumuştur. Devrisi hafta sonu bir daha gazetelerin yarım akıllı akıl verenlerine inanmamaya yemin edersin.

Yaz başlarında bir ara, durup dururken bize de rahat battı. Hem gidip Ankara’da oturan akrabaları görürüz, hem de bahçelerindeki meyveleri talan ederiz diye İstanbul’dan kalkıp “Güdül”e gittik. Burası, güzide Başkentimize doksan kilometre uzaklıkta bir orta Anadolu kasabası. Sakarya’nın kollarından Kirmir’in aktığı dar bir vadi boyunca ilerleyerek ulaşılıyor. Çayın kıyısında, bir kum ocağında terk edilmiş sallama kepçelere rastlıyoruz. Çok güzeller. Durup fotoğraflarını çekmemek olmaz. Miki'ye emeklilik evimizi yapacağımız yer civarına bu tür paslı iş makinelerinden bir miktar serpiştirmeye söz veriyorum. Evi bunlara göre tarif edeceğiz.


–“O, 1962 Bucyrus Erie’den sağa dön. Hah, biraz gidince, karşına filizi yeşil bi...”

Güdül bir zamanlar oldukça hareketli olan yün ticareti uzun süre önce tavsayınca yoksullaşıp unutulmuş. Aslında; doğa, moğa idare eder. Eder de… Bu ve benzeri silik yerleşimlerinde var olan bir tür kompleks var havada. Toplam nüfusu on bini geçmeyen garip yere girişte TOKİ tarafından yaptırılan, kimin oturacağını pek anlayamadığım çok katlı konutlar yapıyor. Halbuki ortada pek alan sorunu yok, yassı Orta Anadolu tepeleri göz alabildiğine uzanıyor her yönde. Ama Güdül Belediyesi tarafından bastırılmış tanıtım şeyinde [1] ilçeye yapılmasına, Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından verilen talimatın sebep olduğunu öğreniyorum. Boşuna günahlarını almışım Güdül’lülerin. Modern ve tıkışık yaşamın merkezine ışık yıllar mesafede olsa da, uyanık bir belediye başkanının iktidarın nimetlerinden nasıl kıyasıya yararlandığı ve çarçur ettiği apaçık. Zaten, “eser”in içindeki gazete küpürlerinde bu “gerçek” arsız bir gururla deklare ediliyor.

Hafta sonunu geçireceğimiz yer gayet hoş, büyük eski bir ev. Eşyalardan kurtulduktan sonra ilk iş bahçedeki kirazları keşfe çıkıyorum. Biraz ufak olmakla beraber; eh, potansiyel var. Boşuna gelmemişiz o kadar yolu. Bizim akrabaların akrabaları ve arkadaşları da gelmiş Istanbul’dan (Aaa ne güzel, böyle yerlerin tadı kalabalıkla çıkar elbette). Biz, akrabalar, akrabaların akrabaları ve arkadaşları yine de dolduramıyoruz evi. Bu arada, ev sahiplerimiz vakit teyze ve “az müsaade et” beyamca ile tanışıyorum. Vakit teyze, hakkaten hoş ve tatlı bir hanım. Mangalda közlenmiş patlıcanla bizlere akşam bir iki figür göstereceğini de öğrendiğim için daha bir sevgi kabarıyor içimde vakit teyze’ye karşı. Amca, “tot homines, tot sententiae” [2] deyişini haklı çıkarırcasına devamlı fikir beyan ediyor. Onun nedense birden fazla kanaati var her konuda. Bunca lafın arasında, yararlı bilgiler de veriyor. Dedesinin ve babasının meyve bahçesinin köşesinde gömülü olduklarının söylüyor. İlgi ile, hangi köşe olduğunu öğrenip, aklımın bir köşesine not ediyorum. Geldiğimizden beri devamlı bira içiyorum çünkü. Hava karardıktan sonra bahçeye işemek gibi bir planım var. Bu sevimli beyefendi’nin atalarının üzerine yapmak istemiyorum doğal olarak.

Biraz dolaşmaya çıkıyoruz. Bakımlı ve temiz sokakları, evleri çabucak geçip, kasaba’nın merkezine ulaşıyoruz. Tahmin ettiğim gibi bi bok yok. Bir kahve, bir büyücek bakkal, kasap falan filan. Kahve’nin önünde bir amca, hemen hemen herkesin bahçesinde en az birkaç kiraz ağacı olan bu kasabada kiraz satmaya çalışıyor. Orta Anadolu İnsanı'nın bu kararlılığı yüreğimi sevinçle dolduruyor.


Eve dönüp, mangalda pişen ne varsa silip süpürmeye kararlıyım. Yemekte, “az müsaade et” amcanın yanı münasip görülüyor. Ama, bu zorlu görevi Efes Biracılık ve Malt Sanayii’nin yardımı ile atlatıyorum. Biz yemeğe devam ederken, Ankara’dan başka akrabalar geliyor. Arabalarını yemek yediğimiz açıklığın içine kadar sokup, masanın hemen önüne park ediyor cihazın idaresinden “sorunlu” akraba. Herhalde Burdur 58. Piyade alayı’da sabaha doğru intikal edip, evin önündeki açık alanda konuşlanacak. Yemekten sonra, kahve faslı da sona erince, ezilmeden sağlimen kendimizi odamıza atıyoruz. Çok şükür bizim başımızı sokacak bir odamız var! Toplumun geri kalanı nerede kalacak sahte kaygısına takılmadan uyumaya çalışıyorum. Gece tuvalet yolunda, holde “az müsaade et amca” gürültüyle bana tuvaletin nerede olduğunu anlatıyor. Hemen tuvaletin yanında, holde bir kerevette uyuyor o da. Uyku sersemi, hades’i bekleyen cerberus gibi olduğunu düşünüyorum.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra, akrabaların hepsiyle vedalaşmak çok zaman alacağı için ortaya bir hoşçakalın patlatıyoruz. Amca bize güzel leblebiler hediye ediyor. Leblebiler ve bol miktarda kirazla mücehhez arabamıza binip ayrılıyoruz oradan.

Saygılar sunarım,


Güdül’üm
Küçüklükte Başkentin birincisi,
Güzellikte Türkiye’min tek incisi,
Kenetlenmiş, sağcısı, solcusu, dincisi,
Sümbüllerle Kekiklerle kokuyor Güdül’üm…

Beypazarı dır önü, İstanbul yolu arkası
İyi ki yok, iyi ki yok, sanayisi, fabrikası,
Burada yaşanır Anadolu kültürünün hası,
Sapanlı’yla, Karacaören ile bakışır Güdül’üm...

Başka güzel, üç beldesi, yirmiüç köyü,
Dağlardan, yeraltından çıkar suyu,
Dürüstlük, mertliktir, insanının huyu,
Tarihinle, soyunla yolun çakışır Güdül’üm…
Batı ülkelerine özenmedi, özenmez,
Yaktığı Cumhuriyet ateşi asla sönmez,
Yeşilidir yatırımı, bu yoldan dönmez,
Yeşil, bir ilçeye bu kadar yakışır Güdül’üm…

Kırları kekik, sokakları leblebi kokulu,
Oksijen deposu, bozulmamış dokulu,
Türk kültürünün son okulu,
Secdan yürekten yüreğe akışır Güdül’üm…

Göletlerinde lezzetli sazanın var,
Mis kokulu pekmez kaynar kazanın var,
Nizo diye değersiz bir ozanın var,
Sana her güzellik yakışır Güdül’üm…

Nizamettin ÜNLÜ


[1] “Şey” dememek lazım aslında. Magentası fazla kaçmış renkli resimlerle bezeli falan altmışdört sayfalık bir “eser” bu. İçinden bir de “Güdül Kültür ve İnaç Turizm Haritası” çıkıyor ki, eser onsuz zaten tamam olamaz. Olmamalı da. Detaylı olarak incelemek bir vatandaşlık görevi benim için.
[2] Ne kadar insan varsa, o kadar kanaat vardır.

Edited By Miki

Ağustos 21, 2009

Vallaha mı?

"Vallaha mı?” derken, önündeki ahşap kaptan bir şeyler avuçladı yanımdaki hayvan. Elindekinin ne olduğuna bakmadan ağzına atıp çiğnedi sonra. Kadıköy’de bir ara sokak birahanesinin sokağa atılmış masalarında oturduğumuza göre, herhalde kuru yemiş. Hoş, keçi boku ya da çelik bilya bile olsalar bakmadan ağzına atıp öğütebilirdi. Ayaklarını her sabah o, tuhaf uçları hafifçe kalkık et rengi pabuçlarının içine zorla tıkıştırdığına emimin. Bence, nal çaktırsa daha iyi olur.
Ne konuştuklarına dikkat etmiyorum pek. Nasıl olsa, Şanghay Borsası’nda beklenen sert düzeltme hareketinin yatırımcıları ne kadar rahatsız edeceğini tartışmayacaklar. Ama belki de, Euthyphron ve Sokrates’in Kadıköy’de cisimleşmiş halleridirler. O, “Vallaha mı?” bir anlık kaymadır. Bunu hiç öğrenemeyeceğim.
Euthyphron – Ne o, Sokrates? Nasıl oldu da Lykeion’daki konuşmaları bırakıp buraya,”Kral Kapısı”na geldin? Senin de benim gibi “Arkhont Kral” önünde bir davan olacağına bir türlü inanamıyorum.

Sokrates – Euthyphron, benim işime Atina’da pek dava denmez. Beni ağır suçtan kovuşturuyorlar.

Euthyphron – VALLAHA MI?

Gözüm tam önümde oturan ve öğrenci olmaları gereken güruha kayıyor. Kıçı bana dönük oğlan belli ki, küçük yaşlarda başlanmış bir karbonhidrat rejimi hala inatla uyguluyor. Ucuz, kolları sökülmüş bir blucin mont var üzerinde. Montun sırtına birileri tükenmez kalemle şeytana benzeyen bir yaratık çizmiş, sınırları belirginleştirilmiş dudakları kıpkırmızı. Bu haliyle bluminia’lı Zeki Müren’i andırdığını eğilip söylesem mi? Fikir hoşuma gidiyor, gülmeye çalışıyorum, ama olmuyor. Oğlanın neşeli sefaleti içimi burkuyor. Yanındaki zayıfça kızın ensesi çocuk gibi tıraş edilmiş; sert, siyah kıllar var ensesinde. İnce, kötü kumaştan pantolonunun sıyrılan kısmından bu sert siyah kılların devamını görmek zorunda olmak ne fena. Daha çok bira içmeli. Bir de, gizli işsizlerin bunlar mı, yoksa, loş lokantalarda tüm işi masalara sessizce yaklaşıp, maharetle kül tablalarını değiştirmek olan komi çocuklar mı olduğunu düşünmeli uygun bir zamanda.

Akşamın erken bir saati, hava aydınlık. Dikkatimi toplamaya çalışıp bu dar sokaktan geçen sayısız insana bakmaya çalışıyorum teker teker. Gençten olanlar inanılmaz şekilde birbirine benziyor. Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan giydirilmişler ve orada tıraş oluyor gibiler. Farklı olabilmek için niye bu kadar aynı olmaları gerektiğini anlamaya çalışıyorum ama, bu kafayla zor.

Büyücek olanların bir kısmı daha bir insana benziyor sanki. Önümden geçen beyaz gömlekli herifin omzuna “3G” yazısı işli. Yazının sınırlarında çeşitli renkte şeritler var. Kısa kıvırcık saçlarının üzerine itilmiş güneş gözlükleri olan, özelliksiz bir hıyar bu. Belki de, görüntülü cep telefonu ile Devrek’teki halaya kahve falı baktırmamızı, fırındaki börek çöreğin durumunu öğrenmemizi sağlayan icadın mucidi geçiyor önümden, bilemiyorum. O icat ne kadar anlamlı ise bu herif de o kadar anlamlı sanki. Çıkan hafif serinlik hepsini siktir ediyor kafamdan. Masaların arasından kıvrakça kurtulup hesabı ödüyorum. Gidip ciğer yiyeceğim.

Fotograf : BvP

Temmuz 26, 2009

“There is No Question of Final Success” Demiş Adam!

Galiba on altı yaşındaydım, National Geographic dergisini bir bok zannetiğimiz yıllar işte… Bu, inanılmaz fotograflarla bezeli, son derece ciddi görünüşlü organ yayınının aslında ne olduğu; yeryüzünde Kürtlerin dağılımı gösteren haritada tesadüfen(!) Türkiye adlı bir ülkenin varlığını ıskaladığında, aynı isimli televizyon kanalında hep aynı formatta kurgulanmış belgesellerde[1] ya da boka tüy diken “National Geographic’i Doğru Okumak" adlı kitabı okuduğumda[2] kafamda şekillenmişti. Fakat tüm bunlar, 1979’da Neil Armstrong’un uçları silikon eldivenlerini bu derginin sayfalarında gördüğümde önemli değildi. O günden sonra, ilgimi çeken ne olsa bulunduğu yerden emindim… “Smithsonian”!
Gerçekten görmeye değer herşeyin bu sihirli, kırmızı tuğla kaleyi andırır mekanda olduğunu sandım yıllarca, benim için o kadar derin bir ulaşılmazı simgeliyordu ki, nerede olduğu, nasıl bir yer olduğu bile pek önemli değildi, kafa yormadım pek. Eşelenmedim, endişelenmedim. Nasıl olsa oradaydılar işte. Günün birinde gidecektim.

Bay James Smithson hayatında yeni dünyayı bir kez olsun ziyaret etmemiş bir İngiliz bilim adamı. Kuzeni bulunan beyefendi eğer mirasçısız ölecek olursa… Tahmin ettiniz sonunu değil mi? “İnsan evlatları arasında bilimin yayılması ve gelişmesi için malım mülküm, neyim varsa, nah şu Amerikan Hükümetine anamın ak sütü gibi helal olsun”. Ama, Amerikan Devleti bu. Boru değil. Öyle, her hediyeyi kabul eder mi bakalım? Kenan Paşa’mıza hediye edilen pekin ördekleri mi, yüzbin küsür İngiliz altını? Uzatmayalım, hararetli tartışmalardan sonra, bu eşek yükü ile parayı almayı kabul ediyorlar.

Sadece almakla mı kalıyor olabilirler mi? Yaşamının büyük bir bölümünü coğrafya, mineral bilim, kimya, tabiat bilim bok püsür ile geçiren Bay James Smithson gibi onlar da uğraştıkları, topladıkları ve kısacık tarihleri adına önem verdikleri ne varsa tıkmışlar oraya. İpin ucunun biraz kaçıp işin zıvanadan çıktığı yerler yok değil. Abraham Lincon’ün şapkasını görmeye her yıl on binlerce Amerikalı ortaokul talebesinin seyirtmesi beni bıyık altından güldürse de, sonra aklıma Topkapı Sarayındaki kaftanlar , vs. geliyor.

Ama, tüm bu kompleksi oluşturan on yedi müze arasında beni gerçekten ilgilendiren bir tanesi var ki, hah bak o akıllara ziyan işte. “National Air And Space Museum” denen bu yapı insanı dinden imandan çıkarmaya kafi, hatta fazla. Karımın mangal gibi yüreğinden yüz bulmak sureti ile yedi saat geçirdim. Oysa gitmeden önce neyi göreceğimi, hangi salonda nelerin görülmeye değer olduğunu küçücük aklımla tesbit etmiş, kısa sürede gezip kalan vakitte de, Amerikan Tarihi Müzesi’ne seyirtip, Benjamin Franklin’in kavanozdaki beynini falan görmeye hazırlanmıştım! Bunların hiç biri olmadı tabii. Ana salonda girince kendimi kaybettim. Oradan oraya seyirtmek, deli gibi bir oraya bir buraya koşturmak benim yaşımda, yüzünden ciddiyet akan, sakallı bir doğulu için pek saygın bir davranış değil elbette.

Yukarlarda, tavanın bir ucundan Portakal renkli bir şey sallanıyor,”Ulan Bell X-1 bu işte, ses duvarını aşıyor elin adamı bununla, karısı var yavru gibi, Glennis ” diyorum kendi kendime. Tavanda neler yok ki? Şu Sam amca, “Eenkıl Seem” çok fena, yüreğime indirecek benim. XP-59 “Airacomet” de sarkıyor tavandan, İkinci Dünya Savaşı sırasında tasarlanıp az miktarda üretilmiş, başarısız bir jet avcı uçağı, başarısız maşarısız. Washington’da bir binanın tepesine geçip kurulmuş işte. Ben de dahil bir sürü avanak alttan, yandan bakıyoruz ona. Yanında da X-15 denen tayyare mevcut, tayyare diyorum ya, lafın gelişi. Bildiğin cehennem makinası. Yüz kilometre yükseğe çıkıp saatte yedibinikiyüz kilometre hızla uçar mı insan? Bu insanlardan biri, Neil Armstrong, 1969 temmuzunda daha garip başka maceralara kuvvet veriyor. Neil’e acaba, küçükken hiç, “oğlum terli terli su içme”, veya ne bileyim, “Neiiiiil, in ordan, düşersin” denmiş midir?
Bu ülke yurttaşlarının geçmiş, bu gün ve geleceğe ait maymunlukları ile dalga geçme, onlarla birlikte yaşamı hazmetme gibi bir özellikleri var. Yoksa insan Rusları dikizleyeceğiz diye uçak yapıp, düşen uçağın pilotunun babasına düşürenler tarafından çekilmiş telgafı sergiler mi? Resmen taşak geçiyor Bay Kruşçef bunlarla, ama anlayan kim?
Müze ile ilgili istediğin kadar plan program yap, bir salonun kapısından kazara içeri şöyle bir baktın mı… “Tak”! İnsan “Havacılığın Altın Çağı” bölümünde iki saatini geçirmek gerekiyor. Her şey insanı – özellikle de Karımı zıvanadan çıkarmaya ayarlı. Çıktı da nitekim. Fakat o kadar güzel ki, sergilenen şeyler, Karım bile olsan ister istemez kaptırıyorsun kendini.
Zorlukla bu ince bıyıklı, smokin ve rugan çizmeleri ile uçağa binmekte ısrarcı beyefendiler bölümünden kurtulup bir gayret kardeşler’in salonuna yollanıyoruz.
Bisikletçilikten zenginleşen iki kardeş bunlar. Bekarlar da. Uzatmayalım, gel zaman git zaman, karısızlıktan olacak, kafayı uçmaya takıp, işi iyice kuşbazlığa vuruyorlar. Fakaat, analarının fercinden mühendis olarak çıktıkları besbelli. Ne yapıp edip, inanılmaz detaylı düzenekler ile çözüyorlar işin ilmini. Uçabilecek bir aletin yapısal ve mekanik problemlerine getirdikleri çözümler ve kuvveye döküşleri insanı ağlatacak cinsten. İnsan her abazanın böyle “kontrollu uçuş” falan gibi yararlı işlerle uğraşmasını istiyor! 1903’de en uzunu elli küsur saniye olan bir dizi uçuş gerçekleştiriyorlar. Çok kısa sürmüş olsa bile bizim kardeşlerin olayı bitirmiş olduklarına dair inançları tam! Wilbur’un “There is no question of final success” dediği biliniyor. Tüm bu işler olup biterken ne yaptıklarının, başardıklarının ne anlama geldiğinden tümüyle eminler. Orjinali kongre kütüphanesinde saklanan telgraf (sevilen bir motif bu müzede), telgrafın çekilmiş olduğu makine, kronometreler, dışarıda imal ettirmek pahalı olduğu için oturup kendi yaptıkları motor ve bitmez tükenmez didişmeler yüzünden 1948 gibi geç bir tarihte de olsa, sonunda Smithsonian’da sergilenen 1903 tarihli uçan makine… Her şey duruyor. Eminin Orville’nin fanilaları falan da vardır bir yerlerde.

Devam edeceğim.

Edited By Miki (Son iki fotograf Miki'nin)



[1] Bu belgesellerin hepsinde, aynı tornadan çıkmışçasına bir ”tehlikede olma”, “her şeyin bir anda mahvolabileği ihtimali” ile bezeli tansiyon yüklü şaheserler 1986’da Uluburun Batığı kazısını anlatan belgeselin çekilişine tanık olmamla büyüsünü yitirdi. O zamandan beri National Geographic belgeselleri ağzımda Cüneyt Arkın’ın “Dünya’yı Kurtaran Adam” filmi tadı bırakıyor!

[2] “National Geographic”i Doğru Okumak: “Reading National Geographic”, Lutz, Catherine A., Collins Jane L., The University of Chicago Press, 1993, Chicago.