Emsallerine faiktir

Temmuz 26, 2009

Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation

...ile oynarsan yakarsın insanların orasını burasını işte böyle. Hamfendiye üzülmemek elde mi? Gidiyorsun merkeze, “kaymak” olacak diye... Nihayetinde yakıyorlar cayır cayır...

Bu çok ilginç ve yararlı, ufuk açıcı haberde karanlıkta kalan bazı noktaları tartışsam, entelleküel kimliğim gözünüzde darbe alır mı?
Birinci konu ve hiç anlamadığım: bu tür bir rezillikten/haberden insanların, gazetelerin özel olarak DHA (Doğan Haber Ajansı) muhabirinin nasıl haberi olduğu. Muhabir makamında otururken telefon çalıp, birisi filmlerdeki gibi; “abi, lazerle epilasyon yaparken, kadının bla bla bla”? Yoksa, Mağdure mi açıp telefonu bildiriyor? Yüz yüze görüşme talep etmiş olabilir mi M.T.? Neticede, vücudun coğrafyasında öyle bir yerde ki bu tahribat alanı, öyle “şak” diye de söyleyemez insan.

Haber bir taraftan son derece enformatif, diğer taraftan bazı noktaları bilerek karanlıkta bırakıyor gibi. Bizlere bir tür ne bileyim, polisiye roman şeyi yaşatıyor. Burada Erol Akkır’ın ustalığına şapka çıkartmamak elde değil.

Başlığı okurken ürperiyoruz: “Lazerle epilasyon yaparken kadının vajinasını yaktılar” iki tür okuma yapılabilecek cümle bu. Sanki ters giden, şirazesinden çıkmış bir bilimsel deneyden söz ediliyor. “Amatör imkanlarla siklotron yapmaya çalışıyorduk, sonra nasıl oldu bilemiyorum, arkadaşın vajina’da yanıvermiş bulundu” gibi! Bir edilgenlik, kontrolsüzlük var işin içinde. Diğer okuma ise biraz daha tatsız; yakıcılar daha bir donanımlı, ne yaptıklarını bilir haldeler: Banka soygunu esnasında etrafa ateş açıp birilerini ağır yaralamak gibi. İlkinde vajinada hasara sebebiyet verenin edilgen salaklığı söz konuyken, ikinci durumda işin içine bir parça sadizm, bilinçli bir kötülük dürtüsü karışıyor.
“Epilasyon sırasında çok canım yandı”

Bu haberlerin bir güzel tarafı da, okuyucunun işin zaman boyutu ile kafasının karıştırılmaması: haberin yayınlandığı tarih ile bu tensel facia arasında güncellik açısından bir ilişkisizlik haberi ebedi kılıyor. Öyle ya; Antalyalı M.T.’nin vajinasının yanışı bilgisine ulaşmamızın ne zaman olacağı çok da önemli değil . Bu facianın/haberin gazetede var oluş anının; sayfa düzeni, gazetenin "gündem” adlı sayfalarının doluluğu ile yakın bir ilişkisi var. Fakat zaman adlı karmaşık olgu bir şekilde müdahil habere ve kafamızı karıştırmaya devam ediyor. M.T. birer hafta arayla iki defa girdiği iki seansta, genital bölgesinde, yani vajinasında yanık oluşmuş. (Gazete burada eğitici misyonu gereği bize facianın tam yerini tarif ediyor. “Genital bölge”! OHAL Bölgesi falan gibi bir yer olmalı bu, ama biraz daha aşağıda). İnsanın aklına hemen “peki, M.T.'nin makinayı daha birinci seansta yaktılarsa, niye o zaman inatla ikinciye devam etmiş, biraz daha yansın diye mi”? İnsan bu kadar saf olabilir mi ? Hadi, haberi yapan Erol bey saf, yoksa bizler mi safız?

Alınan rapor “Birinci ve İkinci derece yanık”. Maalesef haber bu açıdan da çok net değil. Acaba bazı bölgeler birinci, bazı bölgeler ikinci derece mi yanmış yoksa, inatla devam edilip, ikinci seansta mı sahip olunmuş “ikinci derece yanığa"? Aslında bildiğiniz gibi; Birinci derece yanık dediğin; güneş yanığı, yani sıyırsa M.T. bikini - ya da her neyse onun - altını, verse güneşe orayı. Al sana “birinci derece yanık”. Ama bir de mağduriyet var işin içinde. İnsan mağduriyetin nedenini öğrenmek istiyor ister istemez. İşlevde bir bozukluk mu olmuş? Kullanımda problemler nelerdir? İkincil kullanıcıların mağduriyeti söz konusu mu? Onların mağduriyeti nasıl giderilebilir? Hayat çok zor. M.T. için de, bizim için de…

Mevlana Müzesi’nin bahçesindeki şifalı su şebeke suyu çıktı!
Haberi ile yorumları da siz yapıverin bi zahmet.

Haydi, kalın sağlıcakla.
Edited By Miki

Temmuz 12, 2009

Yüz "Tır'nan" Gelen Adam

Michael Jackson’un öldüğünü esefle öğrendim ve birkaç gün süreyle, bu bilginin ezici ağırlığından kurtulamadım. Yaşamımı kolaylaştırma adına, kategorik olarak gazete radyo ve televizyondan kaçınıyor olmama rağmen, takdir-i ilahi Maykıl’ı Los Angeles’de, beni de, Maltepe – Üstbostancı arasında gelip buldu maalesef.

Radyodan bu elim haberi, yurdumun birinciye gelen organizatörlerinden birinin onunla ilgili anılarını naklederken öğrendim. Sürekli ağzında tatlı bir şeyi emermiş gibi konuşan bu mühim zat bize “Maykıl’nan” ahbaplığını, Yurdumuza ilk defa “yüz tır'nan” gelinip verilen bir pop konserinin yüce Türk Milleti’nin ufkundaki patlamayı, açılımları anlatıyordu. Onu, Türkiye’ye getirmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, “Maykıl’nan” kişisel ilişkisinin yardımı ile başarmıştı işi… İçinden çıktığı bu topluma görevini yerine getirmiş olmanın gururunu ses tonundan sezdim hemen. Fakat, bu iş nasıl oluyordu onu anlamamıştım. Bu organizatör nasıl hemen bulunup buluşturulup stüdyoya çağrılıp konuşturulabiliyordu? Diyelim; Afyon Oruçoğlu kaplıcalarında iken adamcağızı arayıp, “ismi lazım değil abi; Maykıl Ceksın sizlere ömür, bi bizim sütüdyoya gelsen de, şu yüz tır'nan gelip verdiği konseri anlatsan, gözünün yaanı yidiim?” mı deniyor? Adamın telefonu boku püsürü nasıl bu kadar çabuk bulunuyor? Afyon Otogarından stüdyoya mı ışınlanıyor bizim organizatör? İnsanların Los Angeles’de ölen bir pop şarkıcısı ile ilgili görüş ve anılarını bizimle paylaşmak için gösterdikleri bu çaba yüreğimi yakıyor. Fakat, devrisi gün televizyonda ana haber bülteni haber sunucusu yavrunun iki adet uzman ile yaptığı söyleşi yürek paralayıcıydı... Mevtanın müzikalitesi hakkında fikir beyan edecek insanları bulup çıkaran bu televizyonculuk hadisesi karşısında ben de şapka çıkardım hakkaten. Yurt genelinde 20-25 dakika boyunca tüketilen elektriğe de yanmamak mümkün değil ya, ne çare...


Burada gerçekten merak ettiğim bir husus var. Televizyon kanallarının elinde çok kapsamlı bir veri tabanı olmalı. Diyelim: yirmi kasım 2009’da Howard Wilson Tindall Jr.’ın ondördüncü ölüm yıl dönümünde veya, yirmi temmuz 2009’da aya inişin 40. Yıl dönümünde, televizyona çıkarmak için ellerinde yörünge mekaniği konusunda uzman birilerinin adı, adresi, cep telefonu numaraları olmalı. "Tak", bulup çağrılıyor insanlar. Bu, “konunun uzmanları” fenomeni ciddi olarak incelenmesi gereken bir konu aslında. Bildiğini aklının erdiği kadarı ile anlatma yeteneğine sahip bu “uzman”ları her defasında muazzam bir şaşkınlıkla izliyorum. Karpuzun akşam yemeğinden kaç dakika sonra yenmesi konusu ile Maykıl Ceksın arasında, hemen her konudaki bu uzman bolluğu bende “Allah belanızı versin” refleksini tetikliyor ister istemez.
Yörünge mekaniği, dolayısıyla Ay’a iniş daha kavranabilir bir fenomen benim için. Ama, görüntüsünün gerçekliğinden bile emin olamadığım, tümüyle illüzyon şu “şey”, – bu bağlamda çizgi roman kahramanlarından farkı yok- fazla akıllı olmayan bir birey olarak bana fazla bir anlam ifade etmiyor. Maykıl Ceksın ile ilgili aklımda kalanlar; kutsal mekan “Neverland”daki atlı karınca, orta yaşlı bir pezevengi anıştıran baba Ceksın, kedi yavrusu gibi tutarak öz evladını pencereden gazetecilere gösteriş ve çok duyarlı, ince bu adam-çocuğun cinsel gelişimini tamamlamamış homosapiens’lere hastalıklı ilgisi... Gezegenimizin kültürel birikimine yaptığı cömert katkılardan, NTV akşam haberlerine çıkan uzmanlar bizleri aydınlatana dek bilgim yoktu işin açığı… Onların hiç biri çocuklara olan ilgisinden bahsetmedi, uzmanlık diye buna derim işte. Dar bir alana yoğunlaşmış ilgi ve bilgi. Hadi, organizatör başka hesaplar yapıyor, onun için Maykıl Ceksın yüz adet dizel motorlu kamyonu ifade ediyor, anladım. Olabilir. Ama, haber sunucusu yavru neden söz konusu defodan hiç söz etmiyor?

Buna rağmen, benim gönlüm hala, pedofil olmadığından emin olduğum Howard Wilson Tindall Jr.’dan yana! Yüce Allah’ım bu olağanüstü zeki insana gani gani rahmet eylesin. Amin!
Edited By Miki

Komşu Komşunun Külüne Muhtaç (Siktir Git !)

İstanbul’da yaşıyoruz. Daha doğrusu, Kentin -dolayısıyla- merkezin bir parça dışında. “Star Wars” ağzı kullanılacaksa, “outer rim” de denebilir evimizin olduğu bölgeye… Karımın da benim de şöyle firaklı, bilinen bir soyadımız yok. Bu yüzden ne aklımız ne de çalışkanlığımız tescilli değil. Başarımız da, garantide değil doğal olarak… Aslında şöyle uygun bir soyadı ile karım mucizevi bir şekilde kendi yaptığı pastaları satar veya stil danışmanı olabilirdi. Ya da ben, tahsilimi ikmal ettikten sonra ailenin endüstri işletmesinde -nedense, söyleşilerde hassasiyetle vurgulanır şekilde "en alttan" başlanır- elbette hep çok başarılı olurdum ve, her iki durumda da inanılmaz paralar kazanırdık… Olabilirdi tabii, ama olmadı işte. Periferide kendimize ait bir evin kapısını açabilmek benim için yirmi , karım için beş yıl eşşek gibi çalışmayı gerektirdi.
Bizler de, Klitorisli Evler’deki mülkiyet kalesinin kapısını açtık açmasına da; havuzu, kapalı garajı, proleteryanın duvarları aşarak hücumu halinde bizleri cansiperane korumaya yeminli kavruk Anadolu’lu delikanlılardan oluşan ücretli-hususi emniyet gücü ve saymaya değmez nice iç bunaltıcı özelliği olan bu yerdeki esas tatsızlık; etrafta başka canlılar olmasıydı. Genel olarak “Komşu” adı verilen bu fenomenle bilinen yöntemlerle iletişim kurmak pek olası değil. Diyelim asansörde bu cisimlerden bir veya bir kaçına rastladınız; reflekslerinize yenilip “günaydın”, “merhaba” derseniz bu sözler ebleh bir surat veya kaçırılan gözlere çarpıp havada kalıyor. Siz de, yere düşen bu lafları alıp onların kıçına sokmak istiyorsunuz doğal olarak ! Aslında nasıl olsa hiçbir durumda tepki göster/emeyeceklerin emin olduğum için bazen “ananızıskym” veya nasıl? Dün gece eşiniz hamfendiyi güzelce düzdünüz inşeallah” demek istiyorum ama, her zamanki gibi muazzam bir üşengeçlik geliyor üzerinize afiyet.

Yazıya konu canlıların bir özelliği de, akıl almaz üreme yetenekleri. Mesela bizim yan komşular doğum kontrolü diye bir kavram olduğunu sanırım çok yakın bir zamanda keşfetmişler. 2001-2006 yılları arasında determine bir şekilde çiftleşip; günlerini banyoda, su ile doldurulmuş küvette mutluluk ve çığlıklarla geçiren çok miktarda dev kurbağaya sahip olmuşlar. O evde, çocuk dev kurbağalar ve dişi dev kurbağadan başka canlı olmadığına eminim. Hiç erkeğe benzeyen bir canlının sesini duymadım. Muhtemelen kesip yediler onu. Karşı daire, yan, yanın üstü ve yanın üstününün karşısı vıcır vıcır çocuk kaynıyor. Ortalık illegal bir kreş gibi. Karımın çalıştığı plazanın girişinde öğle vakti, bir takım beybiler, tahıl gevreği, hijyenik ped, çukulata, gazlı içecek bok püsür dağıtıyorlarmış. Hani; “bak kullan, belki alışırsın” vs. vs. hesabı. Ben de ciddi olarak sitenin girişinde prezervatif dağıtmayı düşünüyorum.

Burası fevkalade sosyal bir yerleşim alanı. Bazı Pazar sabahları aşağıda hep birlikte kahvaltı yapılıyor. Sonra ev karıları ve vıcır vıcır çocuklar kocaman bir günü aylakça havuzun kenarında geçiriyor. Mutfağa her gidişimde pencereden aynı canlıları aynı beyaz plastik şey üzerinde yatalak halde görüyorum. (Maalesef, şöyle “havuz güzeli” tabir edebileceğim, yüksek topuklu terlikler üzerinde seken acayip karılar yok bizim sitede, mutfak balkonundan görülebilecekler; saçını boyayanların koyu renk saç dipleri ve aşağıya doğru birkaç dilimde inen göbekler.)

Akşamüstleri iş dönüşü binaların orta yerindeki havuzun kenarında yatay kalın çizgili merserize tişört ve şortları ile toplanmış erkek komşuları görüyorum bazen. Plastik terlikleri var hepsinin. Yanı başlarındaki içinden çiçekler fışkıran bir at arabası kalıntısı da görüş alanımda… Nedense sevilen bir öge bu, ev için evcilleştirilmiş olanı da kömürlü ütünün içine konan kuru çiçek galiba. Bu kadar çok yetişkin erkeğin işten gelince kendi başlarına yapacakları hiçbir şeyleri yok gibi görünüyor. Okul dönüşü çantayı fırlatıp atan sonra da sokağa koşan çocuklara benziyorlar. “Ulan, her akşam bahçede toplanmayı gerektirecek kadar ilginç ne konuşuyor olabilirler?” diye düşünüyorum hep. Geçen yıl eski bir yarış arabasının arka tekeri ve yuvarlak camdan muazzam bir yaratıcılıkla oluşturulmuş orta masasının etrafındaydılar. Etrafında çeşitli oturacak şeyler var ve bunların arasında, şu “Emmanuel” filminde kullanılana benzer bir koltuk da vardı sanki! Ama, uyduruyor da olabilirim. Neyse. İçten içe onları kıskanmamak mümkün değil. Yapacak hiçbir şeyi olmadan aylakça vakit öldürebilecek bir bünyeye sahip olmak güzel bir şey olmalı. Bir gün cesaretimi toplayıp ben de ineceğim aşağıya. Fikir tamam, bir de kalın yatay çizgili merserize tişört ve plastik terlik edinsem… Ya da en iyisi, buradan siktir olup gitmek. Ama nereye ?
Edited By Miki

Haziran 04, 2009

Orman'daki Arslanlar

Olanca saflığımla ,“Büyük Düşünmek” diye bir terimi Mr. Turgut Özal uydurdu sandım yıllarca. Meğerse, pek çok şey gibi onu da bu ülkeden araklamış. Görkemli kamu yapıları, müzeler, parklar, tren istasyonu, vb. pek alışık olmadığımız bir dünyasal düzeni ve onunla şekillenmiş kent dokusunu yansıtıyor.
“Kamu” denen, ve bizlerin sürekli didiştiği, rahatımızı ve muhtelif haklarımızı -kısaca yeryüzündeki yerimizi- ona karşı sürekli korumak zorunda olduğumuz, yeri geldiğinde adice kazıklar atmaktan çekinmediğimiz bu düşsel canlının esas varlık nedeninin bireyin yaşamını kolaylaştırmak, zenginleştirmek olduğu sezgisi sağlıklı bir Türk vatandaşı olarak bende bir takım travmalara neden oldu. Belediye, yerel yönetim,hükümet ne derseniz deyin, nasıl olur da, toplumun yararına bu kadar işlevsel, güzel, gurur duyulabilecek açık ve kapalı kamusal alanlar yapabilir ? Allahın koskoca New York’unda yüzyıl içinde bir tane şöyle akıllı uslu fen memuru, imar müdürü, kadastro şefi çıkmamış. Hadi onlar yok, tamam. Peki; simit, sosis, dondurma satıcılarını tek tip kıyafet ve satış şeyi ile bezeyecek bir tane eşcinsel modacıları da mı yok? Yok işte temeline tükürdüğüm kentinde…
Sözgelimi, oturup kentin göbeğine kocaman kütüphane yapıyorlar. Üstelik, “Halk Kütüphanesi”… Aslında “Lenox” ve “Astor” nam kalburüstü iki adet zaten varken[1]. Fakat ne fayda ki, bu taşaklı iki kütüphane de daha çok araştırmacılar ya da bibliomanlar için. Anlaşılan bu sorun çok paralı başka bir New York’lunun da zihnini kemirmiş, tatlı uykudan can havliyle fırlatmış ki, o da cebinden bağımsız ve halk tarafından kullanılacak bir kütüphane için ikinoktadörtmilyon dolar çıkarınca Lenox ve Astor[2] kütüphanelerini de içine alacak yeni “halk”[3] kütüphanesi yapımına başlanıyor. Bin dokuz yüz iki yılında oluyor bu iş. Mart 1911’de Başkan Howard Taft tarafından açılana dek, zamanın parasıyla yirmi dokuz milyon dolar daha harcıyorlar utanmadan. (Haa, 1902’de Türkiye’de de inanılmaz şeyler oluyor, Şair Nazım Hikmet Ran doğuyor mesela).
Hala insanların büyük bir keyifle kullandığı bu yapının girişindeki merdivenlere oturmak suretiyle sevgilini öpüp koklayabilirsin, çeşitli koleksiyonlarından[4] hayasızca yararlanabilirsin, basitçe kitap okuyabilirsin ya da benim gibi koridorlarında sürter, giriş holünde şallak mallak ve ağlamaklı kala kalırsın! Hele, tüm bu olan bitenin devlet güdümü, parası, zartı zurtu ile olmayıp, yerel yönetim ve hayırsever çook zengin vatandaşlar tarafından kotarıldığını, yaşatıldığını biliyorsan kendini daha da berbat hissedersin.

Kurulduğu, inşa edildiği günden bu güne dek yapının orasına burasına saçma ekler yapılmamış olması, nebleyim, mesela doğramalarının değiştirilip alüminyuma falan çevrilmemiş olması da garip tabii. Oysa, Uygarlıklar beşiği İstanbul’umun Haydarpaşa garındaki gibi, büyük kubbeli ana holün alüminyum iskeletli plastik bir asma tavanla (galiba açık pembe veya krem rengiydi. Gözlerim doluyor, dikkatle bakamıyorum böyle şeylere) ortadan bölmeliydiler. Bir başka gariplik de; hiçbir hükümetin, yerel yönetimin aklına 1911’den beri “Ey ihvanlar: şurayı satsak da, bir alışveriş merkezi otel, konge bilmemnesi yapsalar” demek gelmemiş olması elbette.

Tuhaf millet bu Amerikalılar vesselam.

Edited By Miki (İlk fotograf Miki'nin)




[1] Yaşadığı çağda Amerika’daki en zengin kişi olan John Jacob Astor, 1848 de öldüğünde, vasiyeti üzerine servetinden 400.000 doları yaşadığı kente bir kütüphane yapılması için ayrılıyor!
[2] Girişin iki yanını süsleyen, binanın girişi için özel olarak yontulmuş güzel arslan heykellerinin adları o yüzden Astor ve Lenox !
[3] “Halk Otobüsü”, “Halk Pazarı”, “Manav Reyonunda Halk Günü” falan gibi osuruk işler çağrışımı yapmasın sizde, bu “New York Halk Kütüphanesi” lafı. Amman ha !
[4] Mesela, ilgili (ve zengin tabii) bir zat tarafından toplanılarak, müzeye armağan edilen Shelley el yazmaları; döneme ait rahat koltuklar, kitap dolapları ile bezeli ufak bir salonda haftanın belli günlerinde, bu konuda meraktan kıvrananların ilgisine sunulmuş.

Haziran 02, 2009

Amerika'dan Öteye Köy Var Mı ?

Galiba var. Adına da New York demişler sanki...
Yılın bahardan yaza döndüğü günlerden birinde on gün süreyle Karımın dostlarından birinin evine kapılanmaya gittik yine! Tuhaf bir insan benim şu benim Karım. Şahsımı dehşete düşüren pek çok inanılmaz yeteneğinin yanı sıra, Yeryüzünün muhtelif yerlerinde – ama özellikle gidilesi, görülesi yerlerinde - çalışan, didinen işleri başlarından aşkın ve küçücük evlerde oturan çok iyi insanları, gidip evlerinde bir süre geçirmemiz için ikna etmek gibi bir yeteneği de var! Bu evlerinde kaldığımız dostların evleri küçük dedimse; yürekleri geniş ve aydınlık haa. Sadece ona değil benim gibi bir canlıya da on gün katlandılar. Genellikle abartmayı, uydurmayı seviyorum, doğru. Ama bu defa yalan yok. Ev o kadar küçük ki, tuvalette lavabo yok. Sıçarken bir şey okuyamamanın acısını bilir misin ey İnsanoğlu… Karşıdaki duvar yüzüne o kadar yakın ki, dergi okumak imkanı yok, gazetenin sayfalarını açmak imkansız, illa “yok hayır okumam aydınlanmam lazım” diyorsan, okuyacağın yeri cep telefonu boyutlarında katlayıp öyle giriyorsun mabede. Ama, ev sahiplerimizin mangallar yürek, yürekler derya… Kaldığımız süre boyunca iki şey içimi dağladı durdu. Biri; tuvalette okuduğum kitabın sayfalarını rahatça çevirememek. Diğeri de, bu yüce gönüllü insanların iyiliğinin, konukseverliğinin, adamlığının hakkını nasıl vereceğim şeyi.
Kaldığımız yer Brooklyn’de bir İtalyan Mahallesi. Atlet ve altın kolye ile bezeli, bol tüylü orta yaşlı erkeklerin açılır kapanır (kıçı güzel terletsin diye oturulan ve sırt dayanan yüzeyleri naylon olur hep. Bildin mi?) bahçe koltuklarında gelen geçene baktıkları sakin, sürekli uykuda bir semt. Çok uzun zaman önce ölmüş ama öldüğü nedense fark edilmemiş teyzelerin ne bok sattığını hiçbir zaman anlayamadığın, köhne dükkanları olan yerlerden.
Evin hemen yanı başında muhtemelen mahalle sakinlerinin devam ettiği bir bar var. Barın kapısı önünde dikilip sigara içmek gerekiyor. Aptal ya, bu Amerikalılar. Nedense kapalı yerlerde tütün içmeyi yasaklamışlar! Özgürlüklerin beşiği bu ülkede sokakta elinde içki şişesi/kadehi ile de sürtemediğinden, alkol içerde, nikotin dışarıda bir hengamedir gidiyor. (Haa bu arada, kaldığımız evde de tütün içmek yasak-dı! Mülkün sahibi olacak kaltak, mukaveleye böyle bir madde koydurmuş. Ev sahiplerimizin de kurallara uymak gibi rahatsız edici bir şeyleri var. Anlayamadım bi türlü) Mahallenin içindeki bu barın küçücük bahçesinde hafta sonları çook geç saatle kadar insanlar vakit geçiriyor. Duyduğun şey sadece insanların neşesi, konuşmaları. Şöyle gürültülü bir müzik, bağırış çağrış, isterik kahkahalar atmak kimsenin aklına gelmiyor. Dedim ya, çok akıllı değil buranın insanı…
İlk günün sersemliğinden kurtulup, devrisi sabah iş Manhattan’ı keşfe geldi. İstanbul’u büyük kent sanan birinin el değmemiş hıyarlığı ile, buranın da şehir olduğunu sanıyorum hala. (Düşün ey insan evladı, yaş kırkaltı hala acaib-i aleme yelken açma peşindeyiz) Denizleri , gökleri ve karaları ve binlerce alemi yaratan Yüce Rabbimin başka neler yaratmış olacağı düşüncesi aklıma gelmiyor.
East River isimli verilmiş nehrin altından geçerekten Manhattan’a varan metrodan yeryüzüne çıkınca ben de ossat bir yürek pırlanması peydah oldu. Say ki, öldük de başka bir aleme açtık gözleri. Bu ürkütücü büyüklükte, gürültüde ve kokudaki kent şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen bir heyüla. Anlatılır bir bok değil çok afedersiniz. Ama anlatacağız çaresiz.




Edited By Miki (Birinci ve beşinci dışında tüm fotograflar Miki'nin)