Emsallerine faiktir

Ağustos 19, 2010

Aphrodisias ve Büyülü Pantolon

Aphrodisias’ı ilk defa yetmişlerden kalma bir National Geographic’de gördüğümü hatırlıyorum. Etkileyici, yeşillikler içindeki kent ve görkemli tiyatrosuna ait hava fotografları, güzel heykeller, kazıları yöneten zarif bir beyefendinin fotoğraflarıyla bezeli, doğala özdeş aromalı bir National Geographic yapımıydı. [1] Heykelleri, üyelerinin Yurdum “iş alemi” ağır toplarından “sevenler derneği” (Prens Çarls da üyeymiş, hususi tayyaresine binip geliyor) adına düzenlenen defileleriyle ünlü bu kente gidememiştim bi türlü. Halbuki, mesela bir Vural Gökçaylı 1984’de tanışıyor, “Eski dostum Kenan Erim bir yaz günü beni Afrodisias’a davet etti. Antik şehrin hemen yanında bir köy evinde yaşıyordu. Bahçede otla kaplı bir çardakta tül bir cibinlikle örtülü bir masa kurulmuştu. Klasik müzik çalıyordu” ve ossat vuruluyor kente. Şu klasik müzik klişesi ve Türk elitinin kapsama alanı üzerine yazmak benim boyumu aşar bir iş. Ama, umarım günün birinde bu konuda derinlemesine düşünen birileri çıkar.
Bana ancak 2009’da kısmet oldu bu farize. Artık klasik müzik çalmıyordu, tül cibinlik falan da kalmamıştı amma, başka maymunluklar vardı heybede. Kentin hemen girişindeki fırlatma rampası genişliğindeki kocaman otoparkı kullanamıyorsunuz mesela, burası kazı ekibine ait(!), (eylül ayının o son günlerine ske sürülecek kazı ekibi taşıtı görmemiş olmam, elbette şirin Anadolu müteşebbisine, mülki amirine engel olmadı) Geyre’ye park etmeye mecbur tutup buradan ücreti mukabili traktör arkasında çekilen cihazla sevk ediyorlar girişe… Yine de ve her şeye rağmen güzel bir yer.
Denizli–Antalya yolu üzerinden batıya, Milas yolunu tuttuk biz. Yol üzerinde Tavas ve Kızılcabölük var. Her ikisi de muazzam. Bi kere Tavas’a Üniversite yapılması isteniyor. Bu talep her birkaç yüz metrede devasa afişlerle yinelenmekte. Kızılcabölük ise, öyle bir yer ki, yaşamının geri kalanını başka nerde geçirmek ister insanoğlu? İç Ege’nin bu bölümünde ne var ne yok meftun Mimar Cengiz Bektaş, Aphrodisias’la ilgili tüm rehberlerin yabancı dillerde olmasına dellenip kaleme aldığı [2] “betik” de bu iki yerleşimden de sitayişle bahsediyor, vernaküler mimariyi de öve öve bitiremiyor. [3]
Kente girdiğiniz yer gösterişli ve görkemli. Hemen sağda, bir grup heykelin sergilendiği göz alıcı salon var. Zemine zararı en aza indirebilmek için çelik kolonlar üzerine kaldırılmış Cengiz Bektaş tasarımı yapı gerçekten çekici, zarif. Sergilenen heykeller de öyle. İlerideki eski müze yapısı “doğal olarak” kapalı ve yine “doğal olarak” ne zaman açılacağı belirsiz. Oysa, esas kıllı eserlerin sergilendiği mekan burası. Bu iki yapının önündeki geniş bakımlı alanda kafeterya, Kapıdaki zilde “Arkeolog” olarak unvan ve ismi yazılı bir zatın evi ve hediyelik eşya bilmemnesi var. Kasaba geliştirme derneği yine fırsatı kaçırmıyor. Fakat bir mekan var ki, sizin de kaçırmamanız gereken işte o. Müze-içinde-müze. Burada kentin ve kazıların anlatıldığı bir belgesel gösteriliyor, Ara Güler tarafından çekilmiş kentin ve köyün kazılardan önceki fotoğrafları ve Kenan Erim’e ait şahsi eşyalar (belki de gerekmediği kadar şahsi) sergileniyor. Mektuplar, notlar, izlemekten hoşlandığı filmler, kazılarda giymiş olduğu pantolon! Özellikle ondan, çok ama çok etkilendim ben...
Kendinizi bu reliğin büyüsünden kurtarıp dışarı attığınızda, ilk göze çarpan,Temenos’un girişini vurgulayan M.S II. yy’a tarihli, çok özenle restore edilmiş, çok görkemli tetrapylon. Kenti tanıtan bir internet sitesinde onarımın Anadolu’da “şimdiye dek yapılmış en önemli restorasyon” [4] olduğu iftiharla vurgulanıyor. Hafif bir yükseltinin üzerindeki bakımlı çimlik alanın üzerinde. Restorasyonda inanılmaz para, zaman ve emek harcanmış olduğu her halinden belli. Zaten yine aynı sitenin dediğine göre Aphrodisias’lı yontucu ve mimarlar tarafından “salt gösteriş” amacıyla yapılmış! Alanın bir ucunda ise Kenan Erim’in mezarı var.

Kentin pagan geçmişi kadar Erken Hristiyan geçmişinin ağırlığı da her yerde seziliyor. Kiliseye dönüştürülmüş Aphrodite Tapınağı, O fiyakalı tetrapylon’a kazınmış kristogramlar ve Musevi simgelerinden memorah’a (yedi kollu şamdan) pek çok yerde rastlamak olası.

Yeri geldi, şu labarum veya kristogram işinden bahsedeyim biraz: Batı Anadolu’daki antik kentlerde, özellikle çok uzun süre iskan edilmiş olanların dinsel özellik taşıyan yapılarında sıkça rastlarsınız onlara. Mermer üzerine acemice çizilmiş bir araba tekerleğini andırırlar. Daire içine birbirini kesen iki tane artı gibi… IHCOYC ve XPICTOC kelimelerinin baş harfleri...”XI”. Heyecanlı, mümin hristiyanların dinsiz! mabetlerini kutsamasının ilkel bir yolu. Müslümanların kilise tasvirlerinin gözlerini oyması gibi. Göz oyma uğraşının güzel örnekleri Trabzon, Sümela’da görülebilir. Başka bir simge; “Khi-Rho” XP, "Χριστός" = “Xristhos” ... “Labarum” fakat bu simgenin ikinci harfini (P) taşa nakşetmek kolay bir ameliye olmadığından, bizim okuma yazması olmayan müminler çoğunlukla “XI” harfleri ile yetinmekteydiler. Bu simgeler Cengiz Bektaş’ın sandığı veya ”betik"te yazdığı gibi “değirmen oyunu” falan değil maalesef. Sahi, var mı böyle bir oyunu duyan? Oynamışlığı olan?
Bu tür yerlerde genellikle yaptığım gibi hevesle tapınağın bulunduğu yere seğirtiyorum. Hayal ettiğim kadar görkemli değil. Aslında temenos oldukça büyük. Yaklaşık 100 x 65 metre. Arkaik döneme ait seramik buluntulardan aynı alanda daha erken bir tapınak olduğu düşünülüyor. Bugün görülebilen 8 x 13 sütunlu pseudodipteros bir yapı. Opisthodomos’u yok. Pronaos ve cella'dan oluşuyor. Okumak zor. 1962’de bu alanın hemen dışında, celladaki kült heykelinin bir kopyası bulunmuş. Bugün Kentin ziyarete kapalı müzesinde sergileniyor [5].
Depremlerle tarumar olup, yetmezmiş gibi V. Yüzyılda bazilikal planlı bir kiliseye dönüştürülmüş olduğundan çok net değil (Bugün doğudaki apsisin üzerini kiremitle ile örtüp depo haline getirmek suretiyle tüyü de dikmişler hamdolsun). Doğudaki meanderlerle bezeli çok güzel duvar ve üç yönden çeviren portiğin Hadrian döneminde yapılmış olduğu biliniyor. Bu duvar gerçekten aval aval bakmaya değer. Güneydeki iyi korunmuş stylobat da öyle.

Mermer bezeli, restorasyonuna sıkıca el atıldığı belli, sanki hafiften görgüsüz bouleterion [6] ve girişinde mermerden güzel yunus heykeli. Hemen yanda ise, ufakça bir agoranın kalıntıları duruyor. Ölçekli, zarif sütunlar ve entablatur yeşil örtünün arasında kararmış, oldukça bakımsız duruyorlar. Ama güzeller. Arşitrav ve kornişin arasındaki girlandlı frizler ilginç. Ben bu işlerden zerre kadar anlamıyorum tabii, ama insanın aklına şey geliyor. Bu kenti kazanlar acaba işin heykel tarafına kuvvet verdikleri kadar yapılara da özen gösterseler, anlaşılır ve tanımlı kılsalar olmaz mıydı? (Tetrapylon ve Sebasteion’u da [7] heykelden sayıyorum doğal olarak). Bu tür, davulcu ossuruğu araya karışan yapı elemanlarından biri de Stadion’un ucundaki kentin kuzey kapısı…
Kenti çevreleyen duvarlar M.S IV. Yy’dan sonraya tarihleniyor ve en iyi korunmuş bölüm kuzey tarafı. Devasa (ne boka yarıyorsa o kadar büyüğü!) stadionun hemen arkasında ve çoğu üzeri yazıtlı taşlardan oluşuyor. George E. Bean’a göre, daha önce kentin bir koruma duvarı ile çevrilmemesinde kentin kutsallığına güveniyor olmanın payı büyük.
Gelelim kuzey kapısına: Ulaşması zor bu kapının kente bakan yüzündeki sövede iki kısımdan oluşan çok ilginç bir yazıt var. Üstteki kent duvarının yapılışı ile ilgili. Alttaki ise “Stauropolisliler”in muhteşem metropolisinin iyi şansı için restore edilmiş olduğundan bahsediyor. Aphrodisias’ın adı bizim alıngan hristiyanların dellenmesi ile, VII. Yy.’da Stauropolis (Haç Şehri) olarak değiştirilmiş. Afrodit’in kenti oldu mu sana Haç şeyi… Al sana bir tane daha dini bağnazlık. Söz konusu restorasyon bu tarihten epey önce yapılmış. Çünkü yazıtta aslında “Aphrodisiaslılar’ın Metropolisi” yazıyor. Daha sonra bu isim silinip yerine yenisi yazılmış. Her iki isimde de bulunan “RO” harflerini bırakmışlar. Bu cambazlığı görebilmek için sık çalılıkları aşıp, yaban arısı yuvalarını dikkate almak gerekiyor. [8] Maa’tteessüf tetrapylon kadar kolay ulaşamıyorsunuz oraya.

Otopark üçkaadını, kapalı Müzeyi, Kenan T. Erim’in pantolonunu ve tetrapylon’un büyüsünü anlayamama rağmen, Aphrodisias güzel ve ilginç bir yer. Ama bizler turist değil miyiz? Ne olsa yeriz zaten.


Edited  by Miki
Fotoğraflar : BvP
………………….

[1] ERIM, Kenan T., Temmuz 1972,“Aphrodisias, Awakened City Of Ancient Art”. National Geographic Magazine.

[2] BEKTAŞ, Cengiz 2008, Afrodisyas. İstanbul. Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Ve, sanırım yanılıyor. Çünkü Kenan T. Erim tarafından hazırlanmış, Net Turistik Yayınları tarafından basılan 2002 tarihli bir kitap ve Müze Eski Müdürü Cumali Ayabakan’ın kent üzerine yazılmış kılavuzları var (Bu kitabı görmedim).

Şu “betik” kelimesi Nurullah Ataç kalemine, romatizmine yakışıyor olsa da, bugünlerde Sayın Bektaş’tan başka kullanan var mı? Bilmiyorum. Seksenlerde Kuzguncuk’taki büronun telefonunu “Bektaş Özyönetim İşliği” diye açarlardı.

[3] Aydınlarımız bir türlü, o tuvaleti dışarıda, duvarından, tavanından, tabanından danaburnu, cardon giren, türlü yetersizlikle biçimlenmiş o köhne küçücük evlerde yaşam sürdürmeye ikna edemiyorlar köylüyü, kasabalıyı… Nedense, bu tuhaf insanlar betonarme, daha büyük ve akıllarınca modern, tuvaleti, suyu bilmemneyi olan evlerde oturmak istiyorlar.

[4] O yazıyı yazan Sardeis’deki Gymnasion restorasyonunu bilmiyor olmalı.

[5] Ama siktir edin, Karacasu Kaymakamlığı Köylere Hizmet Götürme Birliği Satış Reyonu yeter size. Tanrıça heykelini ne yapacaksınız?

[6] Bence Batı Anadolu’daki en güzel bouleterionlar Teos (Sığacık) ve Iassos (Kıyıkışlacık)’da. Tavsiye ederim. Buradaki nedense “odeon” olarak tanımlanmış. Belki de hakkaten odeon olarak kullanılıyordu ne bileyim?

[7] Var, evet bir de akıllara zarar Sebasteion (fotoğrafı yanda) var. Ama ondan söz etmeyi istemiyorum. İlgi alanım değil.

[8] Ben onları adam yerine koymadığım için soktular! Berbat bir şey. Özellikle Stadion civarında çok var o namussuzlardan. Sakınmak gerekli.

Ağustos 12, 2010

BOZCAADA


BvP

Ağustos 02, 2010

Ekmek Heykelleri

Ağustos 01, 2010

Medine İsimli Genç Kız ve Kıpraşan Karma



- “Işıh seninle olsun emmi !”
- “Hee, garmanın gıpraşması yolunnğu aydınlatsıng yiğenim”

Köylerinde sabahın erken saatinde kimi tenis oynamaya, kimi yoga kursuna giderken, karşılaştıklarında, birbirlerini böyle selamlayan, iyi dileklerini sunan köylüler… Onlar ki, operadan çıkıp kahvede asılı Aleksey Stakhanov’un çerçevelenmiş resmi onları yukardan izlerken Leni Riefenstahl sineması üzerine tartışıyorlar. Hey gidi Çetin Altan, hey gidi Bülent Ecevit. Bu garip, çocuksu özlemin kırk yıl önce ciddiyetle tartışılmış olduğunu, yakın zamana kadar da, Çetin Altan’ın artık kendisiyle mi yoksa bu fantezi ile mi tatlı tatlı dalga geçerek yazdığını hatırlıyorum.

Oysa bilemediler ki benim köylümün tenis, üretim arttırıcı kolektif metotlar, deodorant falan pek umurunda değil. “Tek Parti döneminde Köycülük”, Köy Enstitüleri projesi, “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”, “Erken Cumhuriyet Edebiyatının Sosyalist Köy Romanı” ulaşamadı ona. Çeşme başında komşunun karısını, kızını nasıl düzecek onun hesabında o. Aslında, burada devreye Kemal Tahir girip, işi bize enine boyuna anlatmaya çalışmıştı ama, uyarısını ciddiye almayıp, üstadın “yerli sosyalizm” arayışı, marksizme bakışı ile uğraştık. “Kemal Tahir, marksçı düşüncede kuramla somut arasındaki ilişkinin bir ‘karşılıklı belirleme’ ilişkisi olduğu konusundaki problematiği derinden kavramış bir düşünürdür.” [1]

Misalen; Iowa köylüsü de “Ulan şu Rufus’ın kızını kuyu başında, tarlada nası skerim” derdinde ama, onlarda ahlak n’arasın? Gidip kibarca istiyebiliyor. “Sizi pek beğenmekteyim, Acaba…?" Diye. Rufus emmi’nin kızı da neden kassın, çok istiyorsa domalır verir. Daha az tutucu olmayan Amerikan toplumu İkinci Dünya Savaşı yıllarında silah altına alınan milyonlarca kereste insana alışsın, karı kızla nasıl iki çift laf edilir öğrensin diye tanışma toplantıları, partiler düzenliyordu. [2] (biliyorsunuz da, yine de hatırlatayım 1939 ile 1945 yılları arasında cereyan etmiş bir hadise bu)

Zorla almak, hoyratlık, hayvanlık, [3] yitip gittiği saplantısı ile, namusu insan bedeninin muhtelif deliklerinde arayış bu coğrafyanın sevilen işlerinden. Bu durum bende fazlasıyla kusma isteği uyandırıyor. Kesif bok kokuyor hava… Lafı uzatmayayım daha fazla: Aile fertlerinin diri diri toprağa gömdüğü onaltı yaşında genç kızlardan [4] , üzerine benzin dökülerek yakılan, burnu kulağı kesilen kadınlardan ve bu durumu karanlıkta yüzüne el feneri sıkılmış tavşan apatisi ile izleyen “kadın” milletvekillerinden bahsediyorum.

Özel bir not : Bu yazı ile ilgili, düşündüklerimi yazdıklarımı eleştirecekseniz, çok, ama çok dikkatli olun. Abuk sabuk yorumlar yapar ve sözünü ettiğim karakter özelliğini savunur türde şeyler yazarsanız, ananıza çok pis küfür edeceğim.

Edited By Miki.
Teşekkür ederim Batur.



Fotograf: 2 Numaralı nottaki kitaptan tarama.
[“Hoş bir kızla tanışma”: Iowa’lı er, USO görevlisi gözetmen tarafından Columbia, South Carolina’lı kıza tanıştırılıyor… Ulusal Arşivler.]

[1] YAVUZ, Hilmi, “Kemal Tahir Ne Zaman Marksizmin Dışına Çıktı?” E Dergisi No.25, Nisan 2001, s.6
[2] KENNET, Lee. “G.I.” The American Soldier in World War II. , Charles Scribner’s Sons, New York 1987.
[3] Böyle davranışları “Hayvanlık”  diye  nitelemenin hayvanlık onurunu kırdığını biliyorum. Çok özür dilerim onlardan.





Temmuz 30, 2010

PERİFERİ

Evimiz kentin dış halkalarında. Hadi, daha açık söyleyeyim: dış mahalle bile sayılamayacak uzaklıktaki varoşlarda aslında. Kentli olan ile köylü olanın arakesiti. Bir zamanların kırlığına çöreklenmiş yarı-köy. Adı da zaten “köy” ile bitiyor. Fakat en azından yaşadığımız çevre daha önce yerleşilmiş, bizden önceki sakinlerinin uzun süredir üzerinde var olduğu bir alan. Köy alanı içinde, aradaki açıklıklara kondurulmuş tatsız, anlamsız bir havuzun etrafındaki birkaç apartman bloğunun fiyakalı bir duvar ile çevrildiği o acıklı “….li evler” de oturan bizler aslında işgalcileriz. Bulunduğumuz halka, ne köylü ne de kentli bir ara kültür.

Korkunç bir süratle Şile yolu boyunca düz ve boş alanlarda, sürekli “konutları”, ”evleri”, “…li-evler” ürüyor. Etrafında hiçbir şey olmayan, bir karayolunun iki yanındaki düz arazilerde kendi evrenini yaratma girişimleri. Köy veya kentlilikten, ara kültürden söz etmek bile olası değil buralarda. Asıl şehrin duvarlarından çok ötelerde –kentliliğin biçimlendirdiği- kendi kültürlerini yaratmaya aday açık hava sirkleri. Kısa bir süre önce bu cüce evrenlerden birine gitmemiz, Miki’nin illa bir lokanta zincirinin şehrin bu noktasındaki tavuklarını tatması gerekti. Hamdolsun evimize çok uzak değil tecrübenin gerçekleşeceği kum havuzu. Seyirttik biz de. Öylesine sentetik bir yer ki burası, yeryüzünün her yerinde, herhangi bir galakside olabiliriz. Gözümü hafifçe kısıp gökyüzüne baksam, ufka yakın birkaç güneş görebilirim gibi geliyor.

Bu yerleşimleri okumak kolay. Algoritmaları basit. Satanların da, oturanlarında “rezidans” demeyi pek sevdikleri bir veya birkaç yüksek katlı konut kütlesi*, civara serpiştirilmiş alçak konut grupları, etrafındaki alanda hazır yiyecek sunan lokanta zincirleri ve -olmazsa olmaz- kahve türevlerinin şeffaf bir kaba adınız yazılarak ya da karton bir kapta elinize tutuşturulduğu sosyalleşme mekanı. Kahve satılan yerin dışına atılmış masa ve sandalyelerde birkaç kişi spor yazlık beyaz gömlekleri ve bilgisayarları ile dünyayı kurtarıyorlardı. Ama, öyle tek başına kurtulabilecek bir şey değildir Kürre-i Arz. Maalesef ve geri döndürülemez şekilde tavuklarını zıkkımlanmaya karar verdiğimiz yerin sahibi olduğunu tesbit ettiğim gençten adam da, kendisine ait alandaki masalardan birinde bilgisayar eşliğinde bu çalışmalara katkıda bulunuyordu… Sanki bir an sonra basacağı tuşla, üzerimizde asılı akıl almaz büyüklükteki uzay gemisi yeri göğü paralayarak fezalara doğru tırmanışa geçecekti. O derece yani. Çok yaygınlaşacağı apaçık belli yiyecek zincirinin ancak zavallı, uzak köşedeki halkasına tutunabilmiş, plazaların cangılından, şeyinden sıkılmış, hayallerinin peşinden koşmaya kararlı, ama çok da uzağa gidememiş şu yiğit bizle pek ilgili değildi. Belki de, soyunduğu zenaatin “hizmet sektörü” olduğunu bilmiyordu.

“Hizmet vermeyi düşlediği yerin, refahı bir ucundan yakalamaya çalışan yeni üst orta sınıf “sakin”lerinin tutturmaya çalıştıkları boktan standardın bile, ancak eşşek gibi çalışarak sabit kılınabildiğini anlatsak mı şu özlem avcısına?” diye sordum Miki’ye. “Bi günümüz…, bi günümüz de, terbiyesizlik ve kepazeliklerin olmadan geçsin!” dedi.

“Hemen ilerimizdeki parka dizilmiş, plakalarının altında, çimen yeşili zemin üzerine “interbilmemne, rent-a…” yazıları ile bezeli, içleri boş, ama pahalı (gibi) görünüşlü şu şirket arabalarının hangi müdürün, bölüm yöneticisinin, nerelerinin yalanarak alınmış olduğunu, onlara sahip olabilmek için vasatın altındaki taşakların, vasatın üzerinde okkalandığı, bunun bile epey determinasyon gerektirir bir iş olduğunu anlatsaydım bari şu girişken/girişimci ruha” dedim. Dik dik bakarak öldürmeye çalıştı bu defa da (Beni hiç anlamıyor bu kadın…Ama hiç.).

Sessizce oturup, yiyeceğim şeyi bekledim. Tavuk adlı canlının uzun aks boyunca ikiye bölünerek elde edilen parçalardan birinin tabağa konulmasından oluşan bir süreçti benimki. Ama Miki, insan zeka ve becerisine sarsılmaz güveni ile, “tavuk bilmemneburger” istedi. Önce, bu karmaşık ürünün yapım aşamalarını kavranabilir parçalara bölebilmek için bir dizi toplantı yaptılar galiba mutfakta. Zaten siparişi alan yavaşçabey “uzun sürebilir” diye uyarmıştı bizleri. Hazırlama alanı apaçık göründüğü için, bu mekandaki konfüzyonu, tansiyonu, gerginliği, şeyi biz de okuyorduk yüzlerden. Bir süre bazı fırınların, tuhaf cihazların kapakları açılıp kapandı. Sonra “patates” adlı, yumruları yenen otsu bir bitki buldular bir yerlerden. Miki’nin tabağına da olsun istediler. Gönülleri zengin, akılları az becerileri de sıfırdı. Tavuğun arasına domates bile koymaya çalıştılar. Başardılar da, yanında küçük pis bir çürük vardı ama olsun. Ben tabağımdakileri bitirdikten çok sonra o da yemeğine kavuşabildi. Ben hep çok naziktim. Küfür falan etmedim hiç.

Yemekten sonra, yan taraftaki süpermarketten bir şeyler de alalım dedik ki, soytarılık tam olsun. Günün o saatlerinde, kentteki işlerinden bitkin ama şık ve kelle kulak yerinde bir sürü genç kadın dönüyor… Eve girmeden birkaç şey (iyi bir peynir, güzel bir şişe şarap, kepek ekmeği, tampon .... aslında, turşu ve çiğ köfte standı da iyi iş yapıyor gibi geldi bana, sarımsak turşuları gördüm güzel) almak üzere dalgın ve yorgun raflar arasında dolaşıyorlar. Bir başka grup da, yürüyen/yürüyemeyen çocukları ile alışveriş eden genç anneler. Bunların iki ila beş yaş arası çocuklarına mahallenin yakınlarındaki Çocuk Esirgeme Kurumu “crocs” marka lastik terlikler dağıtmış. Galiba fazla renk yok ellerinde, sarı veya çimen yeşili oluyorlar hep.

Bu tatsız akşamüstünün en güzel anısı, süpermarketin kapısı önündeki çimenliği mesken tutmuş, altısı da birbirinden farklı; çok neşeli, dost canlısı ve tatlı köpek arkadaşlardı. Bi de o, raflar arasında dalgınca yürüyen, otuzlarındaki güzel bacaklı kumral.

Saygılar sunuyorum.

Edited by Miki

Fotograf : BvP, Ny.2009


(*)Pahalı -görünen- yapı malzemelerinin bu kadar zevksizlikle bir araya getirilişi, bol miktarda alüminyumun, renkli camın cephelere sıvanışı, hepsinin tek bir mimarın elinden –muhtemelen M. Ali Erbil- çıkmış olabileceği izlenimini uyandırıyor bende. Bilmiyorum, belki gözlük çerçeveleri yüzündendir. Bilemiyorum yani…Hakkaten.