Emsallerine faiktir

Ağustos 09, 2015

Ayran Heykellerine Addendum 2015

Susurluk Belediyesi Logosu (Kısmi) 
Türkiye coğrafyasında plastik sanatlara, hem de üç boyutu olanına  Susurluk kadar meraklı başka bir yerleşim alanı var mı bilmiyorum. Mübareğin her  köşesinden, kavşağından  san’at fışkırıyor.  Tam ortasından geçen  Bursa  - İzmir kara yolu yüzünden,  ziyareti zorunlu bir galeri gibi. Her yıl yaz mevsimi boyunca  en az birkaç kere ben de ziyaret ediyorum. Artık alışkanlığa dönüşen, hatta sevinçli bir  sabırsızlıkla beklediğim, iple çektiğim  “Susurluk Açık Hava Galerisi”ziyaretlerine ait 2015 raporu:

Nerde bu Giacometti Heykelleri?

Susurluk | Eylül 2014
2014 yılı Susurluk Ayran Heykelleri yazısında detaylı olarak tanıttığım; Kasabanın yüzük taşı,  ana kavşaktaki  “Giacometti”esk çifti maalesef bu defa yerlerinde bulamadım. Yoklardı... Yok işte,  yok olmuşlar-dı! Dar kalçalarına sımsıkı oturan şalvarı, yüksek topuklu  ayakkabıları , gergin memeleri ile dibekte ayran döven avret ve karşısında onu (kim bilir aklından neler geçirerek) seyreden dayının yeni Türkiye'nin mütedeyyin belediyecilik anlayışında yeri olmadığını sezmiş ve sarahatle dile getirmiş olmakla birlikte, süreli sergileme için yurt dışına gönderilmiş olduklarını düşünmek istiyorum. Yerel yönetim erbabının işe sanat galerisi mantığı ile yaklaşmış olmaları da yaban atılacak fikir değil. Belki belli bir süre sergilenip, daha sonra özenle depoya kaldırılıyor veya  yerleşim alanının başka yerlerini süslüyorlar. İşte hem bu dürtüyle hem de “acaba içerilere doğru, sakinlerin yabancı gözlerden kıskançlıkla  sakladıkları başka eserler, şeyler var mıdır?” düşüncesiyle birkaç saat ötede beni bekleyen soğuk biraları, tavuk kanatlarını, Miki’yi, MeKaDe’yi filan hiçe sayıp kendimi Kasabanın içlerine attım. Sanat aşkı işte böyle bir şey, insanın gözü hiçbir şeyi görmüyor. Doğal olarak o heykelleri bulamadım, fakat gerçekten de “yabancı gözlerden kıskançlıkla saklanan” bambaşka bir şey kasabanın meydanında, tam adıyla "Çarşı Meydanı"nda beni bekliyordu.

Artık Yoklar | Ağustos 2015
Bosna Hersek Çeşmesi  (Arıtmalı)   ile İlk Temas

Bosna Hersek Çeşmesi | Ağustos 2015
Arıtmalı Su Keyfi 
Belediyenin internet sitesinde coşkun bir övgüyle sözü edilen o muhteşem ve muazzam “Bosna Hersek Çeşmesi”ni görkemli istirahat ve dinlenme alanında buldum. Çabamın karşılığını tam olarak almış olmanın tatmini ve göz kamaşması azıcık geçince huşu içinde usul usul yaklaştım o’na. Evet gözlerimin önünde, Batı Anadolu taşrasında “18. Yüzyılda Bosna Valisi Muhammed Paşa tarafından yaptırılan, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, Başçarşı’da bulunan Osmanlı mirası tarihi çeşmenin (bakın burası çok enteresan) birebir aynı olarak Bosna Hersek Devletinin ilk devlet başkanı Aliya İzzetbegoviç Anısına inşaa”edilen  çeşme karşımdaydı işte. Çarşı Camii yanında bulunan alan “tekrardan restore” edilirken, vatandaşlara böyle kıymetli bir eser kazandırılmıştı. Üstelik,alandaki ağaçlar bin bir özenle yerlerinden alınmış, yemleri suları ihmal edilmeden en uygun toprak ve bölgeler seçilerek “nakil işlemleri yapılmış”tı. Önemle vurgulanan ve kısacık metinde üç kere tekrarlanan başka bir husus işbu çeşmeden akan suyun arıtılmış oluşu. Boru mu bu? Dinlenme ve istirahatını yaparken bir yandan da arıtılmış su içiyorsun. Say ki uzay istasyonundasın. Şahsen ben çok etkilendim. Zaten başka türlüsü mümkün değil.

Aynısının Tıpkısı

Mustafakemalpaşa  Kız Kulesi 
Ağustos 2015
Donanımı, görgüsü ve becerisi ile kendisi üretemeyip, sırtını “ecdat yadigarı”nın sığ taklitçiliğine dayayanlarca geliştirilen şu  “bire bir aynı”  mucizesinin tezahürlerinden biri de hemen bir parça ötede, Mustafakemalpaşa adlı başka bir şipşirin ilçemizde mevcut. Gastronomi dünyasına “Kemalpaşa Tatlısı” adlı o muhteşem lezzeti hediye eden ilçedeki  teşebbüs erbabı, işletmesine Kız Kulesi’ni “birebir”e yakın,  - sanırım “üç aşağı beş yukarı” daha doğru bir ölçeklendirme- replikasını yaptırmış. Bu örneğin bir tür "Disneyland refleksi" ile yaptırılma olasılığı da yüksek elbette. 

“Birebir” ve uygulama alanları epey geniş meşrepli ve dahi kullanışlı  bir kavram;  “Birebir”, “Birebire yakın”, “Birebir örneği” gibi elastikiyetler söz konusu. Mesela,   Kuzey Karadeniz’de  bin üç yüz metre yükseklikte dağın hoyratça biçilen zirvesine “mekana uygun bir cami için yoğun çalışmalar”la başlayıp, işi İstanbul Üsküdar'da inşa edilen Kuşkonmaz Camisi'nin (Şemsi Ahmet Paşa)birebir örneği” olarak bitirmek  mümkün. Hem işin içinde ecdat varsa kumaş kartelasından döşemelik kumaş beğenir gibi  yadigar seçip,  dağın tepesine oturtmanın neresi tuhaf ki?


Atatürk Anıtı

Susurluk Atatürk Heykeli
 Belediye Önü | Ağustos 2015
Susurluk Atatürk Heykeli  Detay
Ağustos 2015
Görkemli Çarşı Meydanında Çeşme’nin biraz aşağısında  doğal olarak bir de Atatürk heykeli var. Kruvaze ceketli,  sol eli havada (bazen havadaki ele zeytin dalı tutuşturuluyor,  sağ elinde Nutuk tutar şekilde yapılmış olanları da çoktur) betimlenmiş. Daha fantastikleri ile karşılaşmış biri olarak söyleyebilirim ki, sol koldaki oran  sorunu dışında bir rahatsızlığı yok.  Büyük İhtimalle 1980 sonrasının toplu sipariş usulü Atatürk heykellerinden biri ve yine büyük ihtimalle fiberglas bu heykel benzerlerinden yüzlercesi bulunuyor [1]. Bu açıdan pek  özel değil. Ama özel olan, heykel kaidesinde mevcut Bay Hüseyin Can isimli sanatçımızın rölyefi.  19 Mayıs gençlik ve spor bayramı kıyafetli kızlı-erkekli güruh  ve Mehmetçik son Türk Devleti Cumhuriyetimizin kurucusunu  bir tepsi üzerindeymişçesine başlarının üzerinde  taşıyorlar.  Emanet ettiği eseri değil de kurucunun kendisini taşıttıran bu sanatçının yaratıcılığı, üstün figüratif yeteneği, eserin kompozisyon sağlamlığı hayranlık uyandırıcı. Grubun merkezindeki yavuz ve gürbüz oğlanın rol çalma merakı  yüzünden hanım kızımızın elindeki meş'ale azıcık güme gitmiş, Mehmetçiğin elindeki defne çelengi de yersizlikten dizi ile  def çalıyor gibi görünse de, eserdeki  retro hava dikkate değer. 

Eski Dostları Ziyaret

Belediye Dinlenme Tesisi Önü Ayran Heykeli
Susurluk | Ağustos 2015
Yine daha önceki yıllarda sözünü ettiğim iki eserden  Belediye çay bahçesi önündeki  köpüklü ayran heykelini bir parça bakımsız buldum. Kaidesindeki harflerin bazıları dökülmüş, Kulplu bira/ayran  bardağı formundaki nesnenin plastik boyası yer yer soyulmuş, Bozuk çamaşır makinesinden akan köpüğe benzemiş canım ayran. Buradan yetkililere sesleniyorum. En kısa zamanda bakıma alınması lazım.  Önünden her gün  binlerce  insanın geçtiği bu önemli  simgenin berduşluğu yürek burkucu. 

Az geride, yol üstündeki eski dostlar yine dibekte ayran üretimi ile meşguldüler. O kavşaktaki  -afedersiniz- fingirdek karı gibi değil buradaki bacımız. Giysileri filan hep  mazbut ve mütedeyyin. Petrol yeşili el örgüsü hırkası bile tam.  Yanındaki ere göz ucu ile bakmadan, yaz kış dinlemeyip yoğurt ve suyu dövmeye devam ediyor. Fakat kaide konusunda  yerel yöneticiler halen bir karara varamamışlar anlaşılan, onluk yatay delikli tuğla örgü haliyle duruyor. Figürler üzerindeki geçmiş yılların o  fovist denemeleri de halen korunuyor. Dibekten taşan köpüğün beyazlığını dengeleyen yüzlerindeki siyah boya (hani şu eski okul müsamerelerinde arap bacı rolüne çıkanların sürdüğü… Ayakkabı boyası tarzı)   yalçın bir anlam kazandırıyor. Huşuyla karşılarında durup bir süre izledim onları. Hızla  gelip  geçen dev kamyonlar bir parça  türbülans yapıyor, yere  ayağı sıkı basmak gerekiyor,   uğultu insanı bizar ediyor filan ama, değer…

Mazbut ve Vakur
Susurluk
| Ağustos 2015
Esas Yüzük Taşı Burada

Yine Kara yolu üzerinde, Susurluk 283 Sayılı Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifi’nin önünde rastladım o’na. Su ve yoğurdun bir araya getirilişinde rol oynayan  en önemli ve temel öğenin, yani “dibek” [2] adı verilen o karmaşık cihazın sofistike bir yorumuydu. Dikeylik ortadaki metal şaftla vurgulanıyor, esas eleman da sımsıcak ahşabın kullanılışı ile çağdaş bir yorum kazanıyordu.  Zannederim ortadaki bilezik gibi nesne de  ayranın evrenselliğine vurgu adına dünyamızı simgeliyor. Özenli kaidesi,  dikkatle seçilmiş malzemesi ile belediyenin  “kullan at heykelcilik” anlayışının ötesinde. Kendisi ile  gelecek yıllarda da karşılaşacağımızı hissediyorum.
 
Ayranın Evrenselliği
283 Sayılı Yağlı Tohumlar
Tarım Satış Kooperatifi Önü
Susurluk | Ağustos 2015

Aynı konuda gelecek yıl da yazma hevesiyle, 
Ayranınız daim ve bol olsun.

BvP, 

Fotoğraflar;  En yukarıdaki  kısmi Belediye logosu dışındakiler BvP 

.................... 

[1] Aylin Tekiner  Atatürk Heykelleri  Kült, Estetik, Siyaset  adlı kitabında  Necati İnci’ye ait Kaş Atatürk Anıtı’ndaki Atatürk figürünün çoğaltılarak gönderildiği il ve ilçeler arasında Susurluğu da sayıyor. Fakat bu figür bahsedilen Kaş Anıtı’ndaki figürden oldukça farklı.  Kaş’taki heykelde Atatürk sol eli cebinde, yelekli bir takım elbise ile görünüyor. Yine de Necati  İnci’nin söz konusu figürü 213 (iki-yüz-on-üç) adet çoğaltarak gönderdiği düşünüldüğünde,  Susurluk’daki anıtın 1981 sonrasının “Atatürk Anıtı Çılgınlığı” dönemine ait bir “fabrika işi” olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Tekiner, Aylin; 200 ve ilgili sayfadaki dipnot. 

[2] Ayran (geleneksel) yapımında kullanılan bu cihazlarla ilgili bir terminoloji karmaşası var. Genel olarak tek veya iki noktadan bir sabitlenerek, ileri geri itilmek sureti ile  horizontal hareketi sağlanan ince uzun iki yanı kapalı, üstten yoğurdun ve suyun konduğu,  iki uçtaki yüzeylerden birine musluk takılarak bitmiş ürünün alındığı ahşap dar silindirik kaplara "yayık" deniyor. Dibekte ise sonuç üst ucu açık ahşap kaplara bir çubuk vasıtası ile uygulanan dikey hareketler ile kabın içindeki nesnenin dövülmesi ile alınıyor. Bu kahve, buğday, veya herhangi bir tohum olmakla birlikte, örneğimizdeki gibi su ve yoğurt olabiliyor. 

Sorunsalı daha önce irdelemiş olmakla beraber,  (BvP; Eylül 2014), Konuya yeniden dikkatimi çeken Sayın Bompay Segundo'ya teşekkür ederim. 

Temmuz 05, 2015

Yadigar-i Cümhuriyet veya Sarayburnu Atatürk Anıtı


Atatürk Anıtı | Sarayburnu |
 1926 Heinrich Krippel (1883-1945)
Bilmiyorum hiç dikkatinizi çekti mi? Sarayburnunda, tam Gülhane Parkından sahile inen yolun karşısında,  etrafını çeviren  saçtan eğreti bir duvar dizisi içinde kalmış, yüzü denizde dönük bir heykel  var. Deniz kenarında olduğu için Kadıköy - Eminönü vapurlarından da azıcık görünüyor amma,  hem etraftaki keşmekeş hem de sahile uzaklık yüzünden bir şeye benzetmek zor. O pek bir şeye benzetilemeyen heykel maalesef Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk figüratif heykeli, Heinrich Krippel’e ait Sarayburnu Atatürk Anıtı! (Tekiner;69) [1]. Şimdilerde sahil yolu  tarafından bölünmüş olsa da,  bir zamanlar  Gülhane Parkı’nın parçası olan bu alana  Cumhuriyet’in kurucusuna ait ilk heykelin dikilişi yakın zamanda politik jargona giden tanımlama ile epey “manidar”. Onu söyleyeyim baştan. Bununla birlikte,  erken Cumhuriyet döneminin politik itiş kakışları hatırlandığında... İşler azcık anlam kazanmaya başlıyor.

Cumhuriyet’in kurucusunun  Osmanlı’nın [ecdat] kültürel ve entelektüel birikiminin merkezi “eski” başkente yönelik tutumu bilinmedik şeyler değil [2]. Tavrın temelinde yatan  gelenekten kopuş, kendi ayakları üzerinde yeni bir başlangıç,  her şeyi sıfırdan inşa  dürtülerine bir de  muhalefete verilmek istenen “ders”ler eklenmeli. Böyle bakınca Boğaz’dan 1924’de vapurla geçmesine karşın uğramadığı [3],  1 Temmuz 1927’ye kadar adımını atmadığı kente kendisinden  önce  heykelinin gelişi ve neden böyle, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhane parkının  denize bakan ucunda,  kente giriş çıkışı kolayca  kontrol edebilecek o stratejik noktaya koyuşun "feraset"i kolayca kavranabiliyor!  Ne zaman duyduğumu hatırlamadığım, ama kafamın bir kenarına yer etmiş ve ihtimal bir zamanlar benim de alıp sattığım, şu “Bandırma Vapuru ile Samsun’a yola çıktığı yere dikilen heykel” lafı esaslı bir palavra [4].

Esasen, Ankara’da yapılacak anıt projesinde (Ankara Ulus Anıtı)  birinci olduğu için  ülkeye gelen Krippel’e  alelacele Sarayburnu ve Konya Atatürk  anıtlarının sipariş ediliş nedenlerini  Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan iki buçuk ay sonra İstanbul’un on bir bölgesinde şube açışında, İstanbul Basınının tavrında, ve hatta İzmir Suikastında (Haziran 1926) aramakta  gerekebilir.  
*** 
Tarihsel arka planı ve siyasal anlamları  epey alingirli  bu anıt günümüzde (Ağustos 2015)  son derece işlek bir yolun yamacında usulca  çürümeye terk edilmiş durumda. Heykele konu olanın kişiliği ve simgelediklerine yönelik, zeminini şimdilerde güzelce bulmuş,  nazikane tabirle “menfi hisler”in bu işte ne kadar parmağı var, yoksa düz budalalık mı  pek karar veremedim. Muhtemelen her ikisinden de miktarlı olarak var.  



Anıtın kontrollü  bir çöplük ve yıkıntıya dönüştürülmüş yaklaşık üç metrelik kaidesi ile  çevre düzeni dönemin hakim üslubu Birinci Milli  Mimari Dönemi özelliklerini taşıyor. Yakın çevreyi  tanımlayıp, sınırlayan elemanların üzerindeki bezemeler uzun zaman önce sökülüp götürülmüş. Düpedüz çalınmamış, usulüne, “mevzuata uygun” şekilde “depoya kaldırılmış” olsalar bile eminin artık izlerini bulmak olanaksız. Üstelik kimsenin istediği bir şey de değil artık sanırım.
Evet, Ne Var Ne Yok Sökelim,G.tümüze Sokalım 
Keza,  kaidenin üzerindeki madalyonlar da uzun zaman önce taburcu olmuş.  Her neyseler onlar,  balustradları üstündeki (bunlar prekast sanki) -büyük ihtimalle pirinç- boruların yerlerinde de  yeller esiyor. Yerlerini  bir kaç bira tenekesi, kuşlara atılmış bol miktarda ekmek, onların boku ve eşcinsel orospulara ait ,telefon numaralı filan birkaç ilan dolduruyor. Bir ihtimal anıtla ilgili bilgiler içeren bir plakaya destek oluşturan  ve daha sonraları yerleştirilmişe benzeyen  mezarlık mermeri kaplama pis şeyin üstü de artık boş. (özür dilerim,  kuş boku  kaplı). 

Kuru Kuş Boku ve Kuru Ekmek 
Herhalde ince pirinç bir levha vardı ki, vida delikleri görülebiliyor. İç bulandırıcı bir şekilde her şey  bu alanın yok sayılması için insanüstü bir çaba sarf edildiğine işaret ediyor.

Siz de Merak Ettiniz Değil mi 
Orada Ne Olduğunu ?
*** 
Figür uzaktan da sezildiği gibi,  çok parlak bir heykeltıraşlık örneği değil. Krippel’in Ulus Anıtında becerdiği kompozisyon zenginliği, gerilim  ve figüratif ustalık göz önüne alındığında bu durumu işin biraz – hatta çok- aceleye getirilmiş oluşuna bağlamak mümkün. Beline dayalı eli ile  ufka bakan Atatürk sağ elini yumruk yapıp sıkmış olsa da;  atletik vücuduna iyice oturmuş ince kumaştan dar  takım elbisesi, kısa paçaları ile   en kibar tanımla “kurucu baba” figürünün epey uzağında.


Ülkede yapılmış ilk Atatürk heykelinin sivil kıyafetli oluşu ilginç bir özellik, ancak detayların özensizliği ve oran sorunları işin tadını bozuyor. “Ata yaka” olarak adlandırılan o meşhur smokin gömleğinin yakaları, kravat ve ayakkabıların üzerindeki getrlere ait detaylar pek acemice.  Ancak, maalesef iş burada bitmiyor. Vücudun geri kalanına kıyasla çok daha özenli  ve detaylı çalışılmış baş vücuda göre anlamsızca  büyük.  Kaş ve bıyıkların abartılı ifadesi dışında epey  gerçekçi, anlamlı yüz ifadesine sahip   bir portre için daha da can sıkıcı bir durum bu. 

Gövde ve Baş
Sanki Aynı Malzemeden  Bile Dökülmemiş,
Ya da Farklı Dökümhanelerin İşi Gibi. 
Üstelik sanki kaidesine göre de oldukça hantal duruyor, başka bir deyişle ya heykel büyük ya da kaide küçük! Fakat kaide figür ilişkisini algılayabilecek kadar mesafe olmadığı için bu konu benim ahkam kesebileceğim türden değil.


Ezcümle; kentsel bir öğe olarak  anlam kazanabilmesi için – bence -  taa başından beri yanlış bir yer seçilmiş, fazla parlak figüratif özelliklere de sahip olmayan Sarayburnu Atatürk Anıtı' nın hali berbat.  Başarılı bir anıt olmayışı, “yeni devlet”in kurucusuna ait bu ilk heykelin, (ilk  diyorum ulan,   boru değil. Yitip giderse, elinde “ilk” diye bir şey kalmayacak. “ikinci”, üçüncü” den başlayacaksın, anlıyor musun beni!) içinde bulunduğu durumu haklı çıkarmıyor.

Umutsuz ve Kırgın 
Pek kimsenin umurunda olacağına sanmıyorum ya,  ana haber kuşaklarına vakit doldurmak için yapılan “sevimli pantolon balıkları genç kızların sevgilisi oldular” türünden  otuz saniyelik bir haber de bu anıta yapılsa keşke. Görse halini insanlar. Ama,  maalesef bu aralar alıcısı yok böyle malın. İlgi açlığı yüzünden iyiden iyiye  maskaraya dönmüş o tarihçi  "hoca" bir iki laf ederse filan belki... 

BvP.

Fotoğraflar: BvP 
    


[1] Tekiner, Aylin:  Atatürk Heykelleri, Kült, Estetik, Siyaset. İletişim Yayınları. 2014, ikinci Baskı. İkinci baskısı yapılmış bir heykel kitabı. Üstelik Atatürk Heykelleri! Şaşırtıcı gibi görünse de, konunun genel ele alış biçimi, yer alan örnekler ve  değerlendirme niteliği doktora tezi olarak yazılmış bu kitabı son derece ilginç, eğitici  ve okunur yapıyor. Yazan kişi gerçekten “konunun “mütehassısı”. Hiç saçmalamadan, hamaset yapmadan, tekrarlamadan anlatıyor bize bildiklerini.  İletişim yayınlarının pek sevdiği o okunamaz, okunsa da bir şey söylemez   “doktora tezlerinden kitap yapalım, güzel olur” saçmalığına ait önyargımı kıran kitaplardan.  Konu ile ilgilenen herkesin edinmesi gereken bir avadanlık.  Yazıdaki saptama ve tezlerin çoğu bu kitaba dayanıyor.

[2] Bu tutum öyle pek de  hayra alamet değil.  İstanbul’u “Bizans” olarak niteleyip, Siirt Mebusu Mahmut Bey’e yazdığı bir cevapta Cumhuriyet’in Bizans’ı “elbetteki ve muhakkaka behemehal  hal-i tabii ve nezihine (temiz haline) icra eyleyeceğini” söyler. (Aydemir, Tek Adam, 1975:313. Akt. Tekiner)

[3] 12 Eylül 1924’de Hamidiye Kruvazörü ile Mudanya’dan, Trabzon’a gitmek üzere Karadenize çıkar, ama kente uğramaz.

[4] Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma’ya  Beşiktaş’tan kalkan bir motorla gidiyor. 

Merzifonlu Karamustafa Paşa Mescidi

Ben de farkındayım, Karaköy'deki Merzifonlu Karamustafa Paşa Mescidi bu Blog'da düşündüğümden fazla  yer işgal etti. Fakat şu fotoğrafa denk gelince, buraya koymamak olmazdı. 
Yüzlerindeki   o nefret ve  tiksinti dolu ifadeye bir anlam veremesem de, iki kadının saç ve makyaj biçimlerinden, arkalarındaki "SANA" panosundan (alttaki cümle okunamıyor, kelime uzunlukları sanki o yıllardaki slogan "sana'lı bir dilim sıhhat ve güç verir" e denk geliyor, neyse) Altmışların başı olduğunu - belki de 1962-1965 arası-  düşündüğüm bir zamanda, tesadüfen o meşhur Artamonoff fotoğrafı ile aynı açıdan çekilmiş. Öyle aynı açıdan çekilmiş ki, Karaköy Ziraat Bankası'nın köşelerini kolayca oturtabilmek mümkün. Bakmakta yarar var. Etrafındaki  mezbelelikten kurtulmak yerine, kendisinden kurtulma yolu seçilmiş bir yapının çaresizliği kolayca görünüyor. 

Eğer acıklı bir replikası  gerçekten oraya kondurulacaksa  durum çaresizlikten ironiye kayıyor. Çevreye diş geçiremeyip, etrafı adam gibi hale yola koymadan, derinliksiz nedenlerle yeniden  o mezbeleliğin içine yapıyı yeniden  oturtma hevesi  sanki başka yazılara da konu olacak. 








Temmuz 02, 2015

Bir Uçak Yolculuğu Hikayesi


Çok uzun zamandır, bisikletçi o  iki tuhaf kardeşin icat ettiği,  tayyare denen  acayip nakil vasıtasına (hiç uçan makine olur mu?)  inip binmem icap ediyor. Semalarda  yolculuğun hasretle andığım o güzel günleri çok gerilerde kaldı. Yetmişlerde  dize konulan ufak beyaz yastıkların üzerine yerleştirilen tepsilerde sunulan yemekler, İstanbul’dan Diyar-ı Bekir’e,  Ankara ve Kayseri’ye uğrayarak geçen dört buçuk saatin sonunda Diyarbakır Havaalanında  pistin yanına ip gibi dizilmiş  sonsuz – o zamanlar bana öyle gelirdi – RF84/F84 dizilerini, beton  bunkerleri  seyrederek inişler, seksenlerin  “uçağa teşrifleriniz rica olunur”ları, doksanların kıtalar arası uçuşlarında arkadaki boş koltuklarda keyifle doldurulan, tüttürülen  pipolar filan… Bitti, gitti artık. 
İlk Yolculuklarımdan
Yakın zamanda yine acilen “Türkiye”nin Kalbi”, “Kemalist devrimin simgesi” yüce başkentimize ani bir yolculuk icap etti.  Reklamlarında üçüncü sınıf Holivut artistlerini, muhtelif topçu oğlanları kullanıyor, arada pistte deve filan kesiliyor olsa da, eski alışkanlıkları terk etmeme adına göksel yolculuklara umumiyetle milli havayolumuz vasıtası ile çıkıyorum. Fakat bu defa beni  istediğim saatte götüremeyeceklerini, götürseler bile getiremeyeceklerini öğrendim. Tamam, geçmiş hukukumuz, hasretle andığım güzel günlerimiz var da,   burundan bu kadar  kıl aldırmamazlık  fazla yani.
Kara kara düşünürken; “bak,bir  Kanatlı At Şirketi peyda olmuş, eskinin Taksim-Karaköy dolmuşu gibi dakka başı tayyare çalıştırıyor, kocaman  karasinek gibi  oradan oraya  konup, konup  kalkıyor.  Üstelik biletler pek ucuz. Niye ona binmiyorsun?”  Dedi yakın akrabam.  Ne de olsa yakın hısım.  Kötülüğümü ister mi hiç diyerekten  “ha bereket” diyip gayret kemerini yedi yerinden perkittik, geçtik bilgisayarın başına. İnternet sitesini anlayabilirsen (neticede at)  ucuza alışveriş mümkün sanki.  Fakat arkadaş,at deyip geçme. “Zeki hayvandır” derlerdi de inanmazdım. Bileti satarken üç beş tırtıklamak için öyle cambazlıklar yapıyor, öyle derelerden su getiriyor ki, akıl fikir şaşar. Al hayvanı,  yap  Yunanistan’a maliye vekili, birkaç ayda  Merkel’midir nedir, o suratsız karının kıçından donuna kadar almazsa, ben buradayım. Bileti aldığımda ödediğim paraya emniyet kemerinin dahil olduğunu taa uçağa bindiğimde öğrenip sevindim. Ne olur ne olmaz, uçak kalkmadan önce o şangır şungur  tekerlekli dolabı gezdirip, “emniyet kemeri almak isteyen konuklarımız için  (zinhar “müşteri” veya “yolcu” demeyeceksin, hepimiz ücreti mukabili birer “konuk" statüsündeyiz) bu uçuşta fiyat 16.95  tele’ye inmiştir” derler diye,  cepte  bi yirmi kaadı hazır bulunduruyordum. Çok  şükür, o ve kabin basıncı fiyata dahilmiş.
Her Şeyimizi Çıkarıyoruz.
Oldukça erken bir saatte, At’la sözleştiğimiz gibi kapıdayım. Şimdi artık eskisi gibi değil, uçağa binebilmek taa kapıdan başlayarak türlü maymunluk gerektiriyor. Bi kere, soyunup döküneceksin iyice. Zaman makinesine benzeyen o  cihazın yanında nöbet tutan  zabite kulak veriyorum. “Manevra kayışı, kemer, kabaralı çizme, sustalı, fotokopi makinesi,  gaz tenekesi, matara … Üzerinizde   ne var ne yok çıkacak!,  içme suyunu da  dert etmeyin, içerde eşşek yüküyle paraya  size dayayacağız zaten” diyor. “Hepisi mi?” Demenin yararı yok. Soyunuyoruz çaresiz. Ne var ne yok  güzelce  diziyorum ortaya.  Fakat bu işlerde en çok kafamı kurcalayan konu şu “Silah Teslim Masası” meselesi.  Sanki on dokuzuncu yüzyıl ortalarında  Tulsa’dan El Paso’ya gidiliyor, herkes ateşli silah sahibi.  Bi bende yok sanırım. En güzeli ise Esenboğa’da.  Nasıl bir bunalıma sebebiyet verildiyse artık, dosya kağıdına “DOLDUR BOŞALT KESİNLİKLE YASAKTIR”  yazıp,  kapıya  asmışlar. Aslında militer, bu işleri bilir – geçinen-  milletiz. Şöyle  bankonun yanına hat boyu nöbet kulübelerindeki gibi kırmızıya boyanmış kum dolu variller koysalar, uyarılmadan etmeden silahını gönül ferahlığı ile boşaltacak gariban “konuk”lar.
Son kapıda telsizli melsizli bir bayanla rastlaşıyoruz,  nefretle yüzüme ve hüviyetime bakıp, elimdeki kağıdı ışıklı bir şeye değdirip  yırttıktan sonra  birazını bana veriyor. Sineğin yağını çıkarıyor, “para verin, koridor kenarına oturun”, “para verin, bilet numaranızı telefonunuza gönderelim”, “para verin, istiyorsanız amuda kalkın”  kabilinden cinlikler yapıyor ama, teknolojiye de çok para döküyor bu şirket. Doğruya doğru.  Halbuki o cihazlar kim bilir kaç para. Şöyle han koridorlarında çaycıya seslenmek için kullanılan türde bir cihaz denkleseler spotçulardan falan, tasarruflu olur.  Bu fikrimi o gözlüklü güleç çocuğa iletsin diye tam bayana  diyecektim ki, arkadakilerin itiş kakışı ile  bizi tayyareye ulaştıracak olan yerden bitme otobüse doluştuk. Karşımda kaportacı çırağı veya rap şarkıcısı, -büyük ihtimalle her ikisi de- olduklarından kesin emin olduğum  iki oğlan var.  Sanayideki  dükkana ustadan sonra  girip, eşşek sudan gelene kadar dayak yememek için gece İstanbul’daki  konserin  “afterparty”sinden doğruca  buraya akmış gibiler. Türkçeye benzer bir dille  konuşuyorlar ama  pek bir şey, daha doğrusu hiçbir şey  anlayamıyorum. Oysa Türkçem fena değildir. Buraların dillerine hakimiyetim vardır yani. Tarassut zaviyemdeki en ilginç tipler olmalarına rağmen Konuşmalardan bir şey anlamayınca çaresiz kafamı başka yöne çeviriyorum. Hem,  o parlak yeşil naylon eşofman altları artık gözümü acıtıyor. 
Diğer “konuklar”  yüzlerce, belki binlerce defa rastladığım; kötü dikilmiş  takım elbiseleri,  tokası  beyaz metal, ucuzdan  kemerleri  ve dar beyaz gömlekleri ile sabahın o saatinde  niye böyle bir yolculuk yapmaları gerektiğini hiçbir zaman  anlayamadığım gençten oğlanlar. Muhtemelen bunların patronu bulunan zatlar gerçek işleri için  daha normal saatlerde kalkan uçakları tercih ediyor,  adam gibi binip gidiyorlar. Hemen hepsinin askılı,  siyah suni deri  bilgisayar çantaları var. O bilgisayarlar öyle önemli, öyle şey bilgiler içeriyor ki, hafazanallah şimdi bineceğimiz  uçak düşse, batar  bu ülke… Musluktan suyu akıtamazsın,  o derece.  Tüm bu insanlar garip şekilde neşeli ve canlı, genellikle ikişerli üçerli gruplar halinde ayakta konuşup,  sabahın o saatinde benim aklımın ermediği işleri yüzünden bir yandan da  telefonlarını dikizliyorlar. Daha anlaşılabilir bir Türkçe konuşabildikleri için de, hep çok meşgul  olduklarını, yaşamlarını bu işin ölesiye doldurduğunu anlamakta zorlanmıyorum.
Yemin Ederim Böyle Günleri
Gördü Havayolu Taşımacılığı
Uçağa tek sıra halinde doluşup, ilgili koltuklarımızı  bulmak suretiyle oturuyoruz. Ben oturuyorum fakat bacaklarımı kıçımla aynı aksa getirmem biraz  zaman alıyor. Uçağımızın koltuklarını monte eden insan evladının aklına “konuk”ların iki ayağı olduğu gelmemiş, geldiyse bile umursamamış anlaşılan. Belki de böyle bir uzvu olmayan yaratıklar; nebleyim, dev sümüklü böcekler ilişsin diye düşünülmüş.  Bu güzel fikri bizim oğlan, her türden böcek uzmanı MeKaDe ile paylaşmak üzere aklın münasip bir köşesine not etmeli. At’ın bu satış nişini oluşturduğu şu   nesnel zeminde  değerlendirmemiş oluşu eksi bir puan tabii. Koltuğun önüne fazladan her santim için “TRL 6,99” desene mesela. Ya da,  kafalar iyice karışsın diye 3 santimi TRL 20.97 değil, 18,63 olsun.  Gtüne güveniyorsan sen  de hiç mesafe olmayanından al, minderde kedi gibi , veya sırtını koltuk duvarına verip “it oturumu” pozisyonu  ile  yolculuğu daha da ucuza  getir. Böyle güzel düşüncelerle hoşça vakit geçirirken ön  tarafta  gençten bir hanım efendi yüzündeki  muazzam  bıkkınlıkla elinde tuttuğu kemer tokasına öbür uçtaki dili sokup çıkararak bir şeyler yapıyor, tepemizdeki cızırtılı bir hoparlörden  (burada o han duvarlarına takılan çaycı hoparlörlerini en azından uçaklara monte etmeyi akıl ettiğini fark edip seviniyorum) Türkçeye azıcık benzer, ama kelime boşluklarının kullanılmadığı başka bir dilden koridorun ucundaki bayanın sokup çıkardığı şeyin mahiyeti ve ehemmiyeti anlatılıyor “görülitakılırbelinizegeayarlanırptelefonuvediğerelektroniczlar…” gibi bir şeyler duyuluyor. Aynı metnin  sanırım İngilizce olanı da var, ama yokmuş gibi yapmak sağlık açısından daha akıllıca.
Dikkatimi  öndeki koltuğun  kafa dayama şeyine iliştirilmiş bezin üstündeki  “saçların da senin kadar enerji dolu ve güçlü” yazısına, böyle şeyleri nasıl insanların ne maksatla yazmış olabileceğine  veriyorum. Bu arada, uçan makinemiz beton pistte sakin, dingin,  tenezzüh sür'ati ile uzun süredir yolculuk ediyor,  “bir sonraki ışıklardan sola dönüp otoyola çıkacak da Ankara’ya karadan mı gidilecek” diye kendi kendime dalga geçerkeen;  bu muazzam karmaşıklıktaki makinayı uçuran – belki de parçaları tek tek birleştirmiş de olabilir -  kişiliğin o ulvi sesini duyuyoruz.   

 "Kaptan"ımız Sanırım Bu Beydi

Buğulu, yorgun, Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzunun hesabını bile verebilecek kadar ona buna hakim,  bir o kadar da güngörmüş ve kırılgan bir ses bu. Diğerlerinin aksine tane tane konuşuyor,  ses tonu o kadar nemli  ki, o konuşurken yardımcısının  kokpitin buğulanan  camlarını sürekli  sildiğine eminim. Adına “pilot” denilen kişilik grubunun niye şu  ses tonu ile konuşması gerekir? Neden uçak kalktıktan yaklaşık 10-15 dakika sonra biz ölümlülerle “malumaten bildirmek” sureti ile iletişim kurarlar?  Neden  “Yalova üzerinden Beypazarı – Göynük istikameti” nin fevkalade  önemi konusunda saplantılıdırlar? Eskiden kokpitin kapısı uçuş sırasında sıklıkla açık bırakılır, içerideki kır saçlı favorili ve çok nazik beyefendilerin ne tür bir iş yaptığı konusunda fikir sahibi olurduk. İnişte de çoğunlukla bir tanesi  kapıda durur, milleti yolcu ederlerdi.  Doksanların ortalarına kadar uçak yolcusuna  sanki gerçekten  “konuk” gibi davranılıyordu.  ASIANA pilotları diğer uçuş ekibi aprona tek sıra halinde dizilip otobüse binen yolcuları baş selamı ile uğurlarlardı. vs, vs). Şimdilerde çelik kuşaklarla sağlamlaştırılmış kapılar – öyle sağlam ki, “anahtar” olarak balta kullanılsa bile  açılamıyor - hep kapalı. Ama kabinde dolaşan ses tonu dikkate alındığında, içerde kalmaları daha hayırlı galiba. Sabahın o saatindeki hava trafik yoğunluğu yüzünden “kalkışta bilmem kaçıncı” olduğumuzu fısıldayan bu ses  önü açık ipek bir sabahlık giymiş ve elindeki bu kovasının içindeki şampanya şişesini hafifçe döndüren kır saçlı zampara bir herifi getiriyor gözümün önüne. Kapıyı çalıp  “yoğunluk”  nasıl oluyor? Bu bilinmedik bir şey mi?  Bazı uçaklar “aabi şuraya bi ilişeyim sevabına” mı diyor? Karşılıklı birer kadeh şampanya eşliğinde tartışsak…
Ama bunlara vakit kalmadan “kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin”  komutu duyuluyor. Biz avanak yolcularla anlayacağımız şekilde  tane tane konuşan gökler hakimi bir anda profesyonelleşip, sadece o büyülü dünya üyelerinin anlayacağı dile dönüp,  uçağı pistte koşturmaya başlıyor.  Yaklaşık yirmi dakikadır kapalı telefonunu  daha en az  bi kırk  dakika kapalı tutmak zorunda kalacağı, yaşamsal bu en önemli  fonksiyonu hadım edildiği  için korkudan büyümüş gözleri ile pencereden  bakan yan koltuktaki komşuma;  “beyefendi sizce de  tuhaf değil mi  şu meretin uçması? Netice itibarıyla yetmiş sekiz ton ağırlığında, basınçlanmış metal bir tüp bu.   Bir de şu var; kanatların altına skindirik bir şekilde  tutturulmuş o her biri iki buçuk ton ağırlığındaki motorların  111 kilo newtonluk bir itme sağlayacağını söylüyorlar! Hayır, dedikleri gibi 111.000 newton  itme olsa, efendime söyleyeyim; kanadın, gövdenin  orada ne tür momentler oluşturur, torsiyonlar, yırtıp tarumar etmez mi oraları?”  diye muhabbet açmaya hazırlanırken, havalandığımızı fark edip boş veriyorum.
“Catering” olayına da  belki başka bir yazıda değinirim.


Evet! Aynen Böyleydi. İşte.  
Kabin Genişliği Olsun, Yiyecekleri Olsun.

Şimdilik;
“kabinekibiarkşlrımkalkışiçinyelrize-kabnkruvtekofpzişin” 
Capt. BvP
Fotoğraflar:İnternet. (Dip not filan da yok!)

Haziran 05, 2015

Yadigar- ı Ecdat ve Art Nouveau

Tophane Çeşmesi| Tophane | I. Mahmut | 1732 | Aralık 2012
Yok, konumuz şu resimdeki fiyakalı çeşme ve/veya türevleri değil,  rahat olun. İstanbul’da halen daha ilginç ve dikkate değer şeyler var. Hem Allahıma bin kere şükürler olsun ki;  bunlar “Muhteşem Osmanlı”yı televizyon dizisi dekoru estetiği ile yansıtmadıklarından politikacıların, kent yöneticilerinin, bil umum mes’ul eşhasın dikkatini çekmiyor, “restorasyon” filan görüp mıncıklanmıyorlar.  Uzun süredir bu kendi haline bırakılmış olma halinin,  bir yapı ögesine ait estetik kalibreyi belirleyen türden gösterge olduğunu düşünür oldum. Basitçe:  kurcalanmamış, orası burası ellenmemiş ise, ya da saçma sapan bir işlevle kullanılıyorsa dikkatli bakın; ilginç, güzel ve sıra dışı bir şeyler görme ihtimaliniz yüksektir. 
Kentte var olan gündelik malzemenin çoğu pek dikkati çekmeden, önemsenmeden usul usul hayatlarını sürdürüyor olsa da, esasen şu önemsenmeme hali de bir dezavantaj. Muktedir  kafasında canlandırdığı geçmiş estetiği tanımına uymayanı önemsemediği için, hayat hakkı tanımıyor. Üstelik şimdilerin yaygın, ham ve kulaktan dolma o kibirli ecdat hassasiyetinin oturmaya çalıştığı kronolojik zemin de oldukça gevşek. Neyin “Şanlı Ecdat Hatırası” olduğu müphem. Mesela Veznecilerdeki Kuyucu Murat Paşa sebili gayet iyi durumdadır, Sultanahmet Meydanı’na başka bir gezegenden inmiş gibi  o çirkin ve görgüsüz Alman Çeşmesi  şıkır şıkır durup durur da;   Lale Devri’nin ve bir parça sonrasının rokoko kartuş ve madalyonlarla bezeli  tuhaf, ilginç ve sıra dışı sebillerinin çoğu tost ve portakal suyu sıkma cihazı ile mücehhez olup, önlerindeki üstü camlı kırmızı buzdolaplarından çubuklu dondurma alınabilir.
Hamidiye Külliyesinin köşesindeki 1777 tarihli [1] I. Abdülhamid HanSebili, külliye IV. Vakıf Han yapılmak üzere yıkılınca, Evkaf Nazırı Şeyhülislam Hayri Efendi tarafından yirmi birinci yüzyıl başlarında çiklet, gazoz satılsın diye Alemdar Caddesi’ndeki Zeynep Sultan Camii’nin avlu kapısına taşıttırılmıştır. Ona çok benzeyen,  Kabataş’taki az daha geç -1785- Koca Yusuf Paşa sebilinde ise menemen söylemek, hatta bir yandan duvardaki “Ediba sen de yaz itmamına tarih-i zibasın / Söz olmaz tarhına a’la sebil-i dil küşadır bu” beyitini okuyarak sahanda ekmek gezdirip, afiyetle gövdeye indirmek mümkündür. Ancak, tuhaf bir yaklaşımla yine aynı sırada Dolmabahçe’ye doğru,  Bezmi-alem Valide Sultan Camii karşısındaki 1740 tarihli Mehmet Eminağa Çeşme ve Sebili yıllardır boş durur… Halbuki bir zamanlar o da çay ocağıydı. Hayır, bu ayrımcılık, bu zulüm neden? Hem, Rokoko üslubunun yurdumda ilk defa bir bütün olarak kullanıldığı, daha eski, daha güzel bir yapı. Kubbesi, cephenin sürekliliği ile seyrine doyum olmaz. Oralara yolunuz düşerse dikkatli bir bakın.
 
Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Derdim fevkalade nadirattan, yeryüzünün başka hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan Osmanlı rokokosu yapılarının korunma(ma) ve varlıklarını sürdürüşlerine ilişkin sorunları şeyetmek değil. Madem çeşme, sebil; muhteşem ecdat filan konuşuyoruz, bir iki laf edeyim dedim. Hem, en azından bu sebiller oldukça şanslı: yol mu genişletilecek, yaslandıkları duvar mı yıkılacak? Hoop al oradan,  sökülür takılır çocuk karyolası gibi götür başka yerde kur. Mesela yine bizim şu menemen sebili’nin sırasında, duvar dibindeki Silahtar Yahya Efendi Çeşmesi yol genişletme çalışmaları sırasında bulunduğu yerden sökülür ve kaybolur. Uzun yıllar sonra parçaların bir kısmı Feriköy’deki İ.E.T.T. garajında bulunur da, eksik parçalar tamamlanarak şimdi bulunduğu yere yeniden köternelenir.
On sekizinci yüzyıl sonlarının “ecdat yadigarı” bu eserlerinin;  barok, rokoko filan, haline üzüldünüz değil mi bir parça? O zaman, daha geç dönem mimarlık akımlarının temsilcileri olan ve aslında sayıları şu saydıklarımdan bile az başka örneklere bakalım:
Bunlardan en dikkat çeken ve sıra dışı olanı, Şişhane’den Galata’ya doğru inen ve nedense tüm dükkanların külliyen adına "elektrik" dediğimiz o esrarengiz şey aksamı ticareti ile uğraştığı caddenin, adına yaratıcı bir biçimde “Laleli Çeşme Sokağı” denmiş sokaklarından birinin köşesinde yer alır. Bölümünün uzmanlık alanı endüstriyel “anaktar”, “sikörta”, priz ve kablodur. Mesela, caddenin karşısındaki sokaklar abajur, avize mavize satar (90’ların başında oradaki her dükkan tavanları halojen molekülleri ile bombalayarak endirekt aydınlatma yapan ayaklı lambalarla doluydu, hep korkardım “ulan zayıflayan demir ve beton yüzünden tavan günün birinde başımıza çöker mi? ” diye. Öyle çok elektrik harcayıp öyle çok ısı yayarlardı ki,  hem aydınlanmak, hem de ısınmak mümkündü) Arada buradan geçip güncel zevk(sizlik) trendini yakalamak, hangi pahalı ve acayip tasarımın ucuz kopyalarının ve onların kopyalarının yapılmış olduğunu görmek mümkün olabilmektedir. 

Laleli Çeşme | Şişhane
| 1903? | 2013
Mukarnas Yorumu
Neyse, başka şey anlatıyoruz burada. Sokağın köşesinde iki cepheli çeşme, üzerinden arsızca geçen telefon kabloları,  hazne çatısının yağmur oluğu, tam önündeki girilmez tabelası ve etrafındaki keşmekeşle cinnetüstü bir yer ve konumda. Öyle ki, hafta içi mesai saatlerinde etrafında nakil vasıtası, homo sapiens,  vs olmadan fotoğrafını çekmek pek mümkün değildir. Üstelik Çelik Gülersoy gibi, “sokağın süsleri, ağaçlar, asmalar ve çardaklarla bitmezdi: Şimdilerde bile, sağda solda tek tük yaşayan bir dizi ‘aksesuar’ sokağa bir kişilik ve onu öbürlerinden ayıran özellik, renk ve tad katardı. Nelerdi bunlar. Hepsi sayılamaz ki. Yılların birikimi ile bir köşede mekan tutmuş,  oranın ayrılmaz parçası haline gelmiş ‘tabloyu tamamlayan’ değişik figürler: Çıkrıklı kuyu bileziği, bir namazgah, köşe mezarlığı, malta taşı ile kaplı bir set, meydan çeşmesi, ünlü bir fırın, akşam olur olmaz ampullerini yakan, gümüş rengi deniz ürünlerini kırmızı tablalarda resim gibi sergileyen köşebaşı balıkçısı, turşuları ve kıpkırmızı turplarıyla, mor lahanaları ve yeşil salatalarından resim yapan lakerdacı…” [2]  gibi şeyleri aramaya kalkarsanız, işiniz daha da zordur.

Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş
| 1903 | 2013

Denk gelir de karşısında durup birkaç dakika geçirebilirseniz, bir süre sonra tuhaf ve tekinsiz gelmeye başlaması kaçınılmazdır (biraz ince olun, şaşırın böyle şeylere). Evet, art nouveau ya da Osmanlı mülkünde söylendiği üzere “Tarz-ı Cedid” [3]  olduğuna eminsinizdir ama; sanki köşe bileşiminde, o üstteki ampir madalyonla az “eklektiğimsi”dir, çeşme aynasını oluşturan basamaklı nişin içi de mukarnas yorumuyla Osmanlı mimarisine de göz kırpar (hani pseudo egzotik mi, yerel historisizm mi demeli, bilemedim şimdi). İstanbul’daki hiçbir şeye benzemiyor gibi görünmekle birlikte; Beşiktaş’tan Yıldız’a doğru çıkarken cep telefonunuzla oynamak yerine sağa bakarsanız, tam parka gelmeden göreceğiniz şeyle arasında bir bağlantı vardır. Hatırladınız değil mi Şeyh Zafir Türbesini? [4]. 
Solda, Dergah-ı-Hakim Bahçeleri içinde  Abdülkadir Hakimüddin Türbesi |   Burhanpur, Hindistan | 18.Yüzyıl |
| Sağda, Şeyh Zafir Türbe ve Kitaplığı |Yıldız Caddesi, Beşiktaş | Müellif Tarafından Çizilmiş Perspektif

Hiçbir şeye benzemez de, belki biraz her şeye benzer…  Kare Planlı türbenin geometrik  formu az Olbrich kütüklüğü taşır, üzerine oturan dilimli/kaburgalı kubbe (sanki) hint hibridi’dir. Şimdilerde öyle değil tabii.  Yanındaki kütüphanenin ana pencerelerine, duvarlarına da biraz Mackintosh “değdirmiş” gibidir. 
Ezcümle, bu tuhaf şey de  çeşme kadar garip ve ilginç. Adamı, yapıyı münasip gördüğü coğrafyayı, esinlendiklerini; tüm bunları bir araya katarsanız iş iyiden iyiye içinden çıkılmaz hale gelir. Amma,  kötü de değildir haaa !

 Solda,  Şeyh Zafir Tekkesi Kitaplıkta Pencere | Raimondo D'Aranco  1903
Sağda, Glasgow Sanat Okulu Ana Girişte Pencere | C.R. Mackintosh  1897 -1899
İkisinin de Mimarı Art Nouveau’ya İslam motiflerini ustaca katışı ve sıra dışılığı  ile Türkiye’de iz bırakmış diğer İtalyan mimardan daha yaratıcı ve fantastik bulunan Bay Raimondo D’Aronco [5]. 
1893’de Osmanlı Milli Tarım ve Sanayi Fuarı’nı tasarlamak üzere Türkiye’ye çağrılan ama, Temmuz 1894’de İstanbul depremi yüzünden fuar işleri yalan olmasına rağmen (Tarım Orman ve Maadin Nezareti Binası; bugünün Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nü yapıyor en azından) 1903’e kadar kalan, II. Abdülhamit’in saray mimarı bu zat ayrıca Türkiye’de bilinen ilk Art Nouveau örneğin de mimarı olma şerefini taşıyor.  II. Abülhamit’in terzisi Hollanda uyruklu Bay Botter için tasarlanan, İstiklal caddesinin sonundaki Botter Apartmanı. 1900 tarihli bu yapı, dönem itibarıyla öncel  Brüksel-Paris/Nancy eksenli eğrisel ve çiçeksi dönemine ait. 
Siz kısaca “floral” stil deyip geçebilirsiniz. Çizmenin oralardakine doğal olarak İtalyan “Floreale”si de deniyor [6]. Yapılarının çoğu ayakta:  Yıldız Sarayı dış bahçesindeki Yıldız Porselen Fabrikası (o da çok acayip)  Cumhurbaşkanlığı Yazlık Konutu olarak kullanılan Huber Köşkü, İtalyan Elçiliği Yazlık Sarayı ve Vallaury ile yaptığı Haydarpaşa Numune Hastanesi, şu anda Maçka Parkında bulunan ama orijinal yeri Tophane olan (yukarıdaki çocuk karyolası örneğini tekrar okuyun) Abdülhamit Çeşmesi halen duruyor. Maatteessüf yerinde yeller esen bir yapısı var ki, insanın içi acır. Menderes “imarı” çok bilmişliği ve hevesine kurban giden, yıkıldığı ile kalan, Karaköy, rıhtım’da Osmanlı Bankası’nın arkasındaki o çok acayip  1903 tarihli Karamustafa Paşa Mescidi… Ama durun! Yöreye yaptığım son seyahatte İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu eseri (maatteessüf) tekrardan bize kazandıracağını öğrendim. Şu,  “eser ihya etmek”, “yeniden ayağa kaldırmak” tutkusu, kibri nasıl bir şeydir arkadaş? Üstelik; yıkılmasına sebep olanın politik kimliği, o kimliğin son elli yılda  dillendiriliş biçimi  göz önüne alındığında iyice sıkıntılı bir "görünür kılma"  ameliyesi.  Neyse, İş iyice tatsızlaşmadan esas diyeceklerimi edeyim.  

 Karamustafa Paşa Mescidi | 1903 - 1958 
Soldan  Sağa, Yapının  Eski Fotoğrafı,  Yeniden Yapıma İlişkin Canlandırma,  
İnşaat Alanı ve Çevreleyen Panolar | Eski Fotoğraf  Pano Üzerinden  | Mayıs 2015

Yapım tarihi bilinmeyen çeşme, biçimsel benzerlikleri dikkate alındığında 1903 tarihli türbe ile birlikte  tasarlanıp yapılmış olmalı. Ama şu tarihsizlik, mimarın bilinememesi konusu sizi fazla üzmesin, zaten az yukarıda epey sıkıldınız. Yüzyıl başında ülkemize girmiş,  epey de yaygınlaşmış bu tarza ait diğer yapıların da çoğunlukla ne mimarı ne de yapım tarihi biliniyor zaten. Halen yetkin ve yeterli katalog çalışması bile  yapıl(a)mamış bu çok ilginç yapılara, tarza  ve diğer çeşme hikayelerine  arada sırada tekrar döneceğim. Hem, bunun bir de daha da   "cedit" olanı, "Art Deco" tesmiye edileni var ki...
Bu yazıyı nebleyim, bir nev’i girizgah olarak okuyun. Aslında yine sadece şu ilginç çeşmeden bahsedecektim.

BvP,

Dergah el- Hakim Fotoğrafı Wikipedia'dan.  Çeken zat  : Md iet
Glasgow Sanat Okulu Fotoğrafından ayrıntı : Steve Cadman, Flickr
Diğerleri BvP

.............................
[1] Düşülmüş tarih ? Var tabii, olmaz mı, hatta onun tarih beyiti daha da güzel: Yazdı tarihini anın getürdi lali / Kevserin aynı değil mi bu sebil-i ziba 1191

[2] Gülersoy, İstanbul Estetiği, 1983. s.63.

Tüyler ürpertici “Gülersoy Romantizmi” nin panzehirini, o mekanları bizzat yaşayıp görmüş, her yönü ile anlatmış Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında arayıp bol miktarda bulmak mümkündür ya, kısaca fikir sahibi olunması için, bu çok ilginç konuya ait ve fakat oldukça  kötü edisyon hataları ile dolu bir kitaptaki  örneklere bakılmasını önereceğim:

Taştan Zeki – Oto, Elif Duran: “Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Romanlarında Mahalle Hayatı”. Kitapevi, İstanbul, 2014.

[3] Endüstri devrimini gerçekleştirememiş, sıkıntılarını yaşamamış Osmanlı ülkesinde yeni sanat akımları ve özellikle makineleşmeye tepki olarak doğan bu sanat akımına talep, parasal ve toplumsal koşulların oluşumu çok ilginç ve tuhaf. Aslında her zamanki gibi talep saraydan geliyor.  Konuya ilişkin tartışma ve saptamalar için Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi içinde Afife Batur’un “İstanbul Art Nouveau’su isimli makalesine bakılabilir (cilt 4, 1086-1088). Konu ile ilgili daha yeni tarihli, daha anlaşılabilir başka bir kaynak ise Haziran-Temmuz 2005 yılında düzenlenen ve İstanbul Art Nouveau’sunu merkez alan “Yeni Sanat (1890-1930) Avrupa’dan İstanbul’a Art Nouveau Sergisi” için Mimarlar Odasınca basılan Katalog. Akımın Türkiye ve Dünyadaki örnekleri ile tanım açısından zengin bir kaynak.

[4] II. Abdülhamit tarafından, Tarikatın Şeyhi Muhammed Zafir Efendi için kurulan tekkenin Kitaplık, çeşme ve türbeden oluşan bölümü. Kütüphane, Türbe ve Cami onarılmış (1974’deki onarım sırasında türbenin kubbesi nazikane bir tabirle “disfigüre” edilmiş. Gerçekten de, yapının perspektiflerde görünen haline hiç benzemiyor ve yine nazikane tanımlamak gerekirse, bir parça tuhaf)  Yıldız caddesine genişçe cepheli diğer müştemilat bugün harap halde.  Caminin mimarı bilinmiyor, 2010 yılında restore edilmiş.  Yapı grubunun oldukça geniş bahçesinin bir bölümü park,  bir bölümü ise Conrad oteli.
[5] Diğer  zat  burada daha fazla vakit geçirmiş  ve – görece- az görkemli yapılarına rağmen bence  uzun vadede etkileri ve katkısı daha fazla olan Giulio Mongeri.  İki Mimarı da Doğu Dünyasındaki motiflerin yapı üretimlerinin niteliğine ve üsluplarına katkıları açısında inceleyen ilginç bir makale: 

Alfieri, Bianca Maria "D'Aronco and Mongeri: Two Italian Architects in Turkey" Journal of the Islamic Environmental Design Research Centre, 142-153. Rome: Carucci Editore, 1990

[6] Evet Botter apartmanı;  hatta Mimarı ve tarihi belirsiz Sirkeci’deki güzelim Vlora Han da floral stilde, ama bu yapılar İtalyan ve Fransız floralindeki gibi tüm cepheyi saran, yayılan bir bezeme anlayışının uzağındalar. Öyle üstünkörü kopyalar değil yani.