Emsallerine faiktir

Mayıs 10, 2014

Boston'un Belediyesinden İstanbul'un Aksaray’ına



Boston City Hall | Kallman McKinnel Knowles | 1963 | İnternet
İnsanoğlu çift yaratılmıştır” denmekle beraber, anlaşılan bazı binalar da çift hatta, üçüz - belki de – dördüz olarak var oluyorlar. Farz-ı mahal, Şimal-i Amerika’nın Boston nam vilayetinde “Boston City Hall” tesmiye olunan şehremaneti binası  işte tam da bu örneğe uyuyor.
Fakat nedense orijinalin ardıllarına, “çift yaratılmış”larına çoğunlukla Küçük Asya’da  denk geliyorum. İşin tuhafı, ayrıntılı ve ölçekli, usta işi tasarlanmış cepheleri ile bu brütalist lenduha ne yapıldığı dönemde ne de daha sonra mimarlık çevreleri tarafından beğenilmiş sürekli eleştirilmiş, zaman zaman -af buyrun- itin kçına sokulup çıkarılmış bir yapı. "Fosilize olmuş bir uzay gemisi", "onu yıkmak için kontrollü bir nükleer patlatma gerekir" filan deniyor. Kentin sakinleri ondan düpedüz utanıyor. İnternette yüzlerce eleştirel yazı var. Bana sorulsa;  “ulan aferin, ulan iyi; yapanın eline, koluna sağlık” derim, o ayrı.
Kastamonu | Doğanyurt Hükümet Konağı| 2013 | İnternet
Bir yandan sürekli olarak b.k atılması ama her türden mimar elinde yorumlanarak tekrar tekrar vücut bulması (sanki bu yapıyı beğenmemek entelektüel ve duyarlı olmanın bir tür olmazsa olmazı) azıcık dikkati hakkediyor. Kamu binalarında şimdinin o gazetelerin çocuk eklerinde verilen kartondan “bina yapıyoruz” eklerini andırır post-neo Selçuklu/Osmanlı revivalizmi (aslında barok istedim biliyomusun) ve bir parça gerinin post modern hezeyanlarından evvel yurdumda da hiç beğenilmez, ama nedense hep sevilerek taklit edilirdi. Dünyada halen sayısız örneği var.


Le Corbusier | La Tourette | 1960 | İnternet 
Şimdi az beriye dönelim: çünkü işin evveliyatı derin. Kendimizi entelektüel duruşun dar ve kısıtlı bakış açısında kurtarıp, “her şeyin bi şeyi var” diyerek konuya girmek belki de en iyisi. İşte o “şey” Tam adı Charles Edouard Jeanneret olan İsviçreli mimar bir beyefendinin Lyon’lu Dominikenler için tasarladığı  Sainte Marie de La Tourette – veya kısaca “La Tourette” isimli manastır.
Charles Eduard-Jeanneret 1887-1965
Referans Resmin Sağ Altında! 
Bizim mimar daha çok “Le Corbusier” olarak biliniyor. Maalesef Türkçede bu isim talihsiz bir şekilde “kor_büzüye” olarak söyleniyorsa da, adamcağızın dehasına bu yüzden en ufak bir halel gelmiş değil. Mimar güruhu arasında halen ciddiye alınıp; neyi yapmak istediği, neyi yapamadığı ve/veya yaptıklarının nedeni  üzerinde kafa yoruluyor mu yoksa, o çok karizmatik gözlüğünün taklitleri ile mi yetiniliyor (pipo ve papyon sanırım artık iyice maskaralık malzemesi oldu) bilmiyorum.

Ne olursa olsun, Yirminci Yüzyıl mimarlığı ile, ya da genişçe sanatı ile ilgilenen herkesin hakkında fikir ve bilgi sahibi olması gereken bir zat. Etkileyici bir kilise yorumunu üç taraftan manastır kütlesi ile çeviren bu çok güzel brüt beton yapı 1960’da tamamlanmış. Rahipler ve mimar tarafından geniş bir arazinin istedikleri yerine yapma şansı verilmiş olduğundan -doğal olarak- en güzel yere inşa edilmiş. Yumuşak bir eğimle aşağıdaki akarsu vadisine inen çimenlik tepenin yukarıdaki koru ile birleştiği yere… Bu yüzden hemen hemen tüm fotoğraflarda manastır güney ve batı cepheleri ile ve düşük bir koddan çekiliyor. Başka bir deyişle ayrı bir bina niteliğindeki o şık kilise ve teras çatıdaki  meditasyon alanı pek görülmüyor.

Le Corbusier | La Tourette | 1960 | İnternet 
Çatıya gezinti/meditasyon terası fikri, Corbusier’i oldukça etkilemiş başka bir manastırdan, “La Thorenet”ten esinlenme. Fakat avanak Dominikenler o güzelim çatıda manzaranın ve güneşin tadının çıkaracaklarına etraftaki korulukta meditasyon yapmayı tercih ediyorlar. Günümüzde halen kullanılmakla birlikte, artık daha çok mimarlık öğrencilerinin gezegenimizdeki hac yerlerinden biri. Naçiz fikrim diğer bir yapının da  yakın zamanda Konya Adalet Sarayı olacağı… Mübareğe bak. Hey maşşallah!

Konya Adalet Sarayı | İnternet
Doğu Akdeniz mimarisini ustaca yorumlamış bu yapı biter bitmez onlarca değişik fonksiyonda yapının cephe biçimine ve plastik özeliklerine akıl hocalığı yapıyor. Üniversite yapıları, kamu yapıları, bürolar, hatta katlı mağazalar! Yorum çabalarının yanı sıra kimi zaman da düpedüz taklit ediliyor. Yıllar içerisinde bu taklitlerden onların ardılları başka bir repertuar oluşturuyor filan… Araştırması hayli ilginç bir konu yani.
Kallman, McKinnel ve Knowles’in 1963 tarihli Boston Belediye Binasına bir daha bakalım: asık suratlı ve otorite empoze etmesi (talep edilen)  bir kamu binasının cephe özelliklerinin hepsi var. İnsanı ezip, bireyselliği sonsuz dek yok edecek ağırlıkta brüt beton kütle, içine girmek isteyenin iyice cüceleştirecek birkaç kat yükseklikte portallar, onun üstünde vatandaşa tepeden ve tam kafası üzerinden bakabilme imkanı veren çıkmalar, pencere boşluklarını derinleştiren güneş kırıcıları (tek başlarına kalınlıkları yetmezmiş gibi ikişer ikişer konup iyice kalınlaştırılmış) Derin boşlukların yaratacağı keskin gölgeli derin karanlıklar… Kulağa korku şatosu gibi gelse de, her şeye rağmen daha önce de dediğim gibi, güzel ve usta işi bir yorum. Hem etrafa ve çevreleyen yapılara bakınca adamcağızların elindeki malın yine de en iyisi olduğunu düşünmemek mümkün değil!

Eee, N'apsın Adamlar? Şu Etrafa Bak  | İnternet
Bu yazıyı yazabilmek için yırtınmamdaki esas amaç Burgonya’daki bir manastırın Boston üzerinden yurduma gelip ne den bu kadar da çok sevildiğini, tekrar edildiğini açıklamaktı. Şu arka plan işi bitti de  esası gözden kaçırmadan konuya gireyim:  

Dedim ya, bizim dahi üstad Doğu Akdeniz mimarisinin bazı ögelerini yorumlamış diye;  brüt betonun pütürlü yüzeyinin kendi dokusunca yaratılan gölgelerden kaynaklanan güneş kırıcı etkisi ( bu hep söylenir de, bodrumdaki kaba sıva evler vs, hiçbir zaman ikna edici bulamadım), pencerelerin derin güneş kırıcılarla sert güneş etkisinden, dolayısıyla aşırı ısınmadan uzaklaştırılmaları, birbiri üzerine binen kat çıkmaları. Tüm bunlar Marmara'nın batısından başlayarak, İç ve Kıyı Ege’deki  vernaküler mimarinin de  temel özellikleri aslında.
Kula | 2009 | BvP 
İki kat üzerinde yükselen çıkmalı yapı formu ve prekast dikey güneş kırıcılar, özellikle İç Egede insanı kusturacak kadar çok tekrarlanan bir sakız. Örneğin Kula evleri ve onun “yorum”ları insanda kafasını pencerelerin o prekast güneş kırıcılarına çarparak intihar etme isteği uyandırır (bende). Civardaki tüm kamu yapıları, hastaneler,  iş hanları, oteller hep bu tekrar üzerine bina edilmişlerdir. Bunu vernaküler mimariyi aşağılamak için değil, “ehliyetsiz yorum lisansı” diye bir şey olduğunu vurgulamak için söylüyorum.
Bu ehliyet herkeste yok, ama belli ki manastırı güzelce yorumlayan bizim Bostonlularda var. Bilmeden etmeden Türk Kamu mimarisinin ilerideki otuz yılına damgasını vuracak bir şablonun  müellifi oluyorlar.  O kostüm büyük bir tesadüf eseri hem bu coğrafyanın genel mimari çizgileriyle, hem de hakim devlet anlayışı ile uygunluk gösteriyor. Aynı tekrarı kullanan ve kazanan yarışma projelerinin hemen hemen tümünün 1980 sonrasının yarı askeri hükümet etme egzersizinde yeşeren  ürünler olduğunu unutmayalım.
Hükümet konağı yarışmalarında sayısız kere tekrar edilmiş bu şablonun kayda geçmiş ilk taklidi bildiğim kadarı ile 1968’deki Kars Hükümet Konağı yarışması. Şeref, birincilik ödülünü alan Vedat Özsan ve Umut İnan’a ait. Yapı uygulanıyor da ve açık söyleyeyim, son yılların diğer örnekleri ile kıyaslandığında hiç de kötü değil. Tabii Kars gibi güneşin az bulunur bir nimet olduğu, sıcaklık değerlerinin Ağustos ayında bile yirmili dereceleri geçmediği bir coğrafyada güneş kırıcıların ve altlarındaki derin gölgelikler oluşturarak binayı serinletmesi beklenen iki kat yükseklikteki kolonların anlamını tartışmadan.
Aliağa Hükümet Konağı | Nuran - Merih Karaaslan | 1983
Yüklenici MFE  İnşaat  İnternet Sitesinden 
Zonguldak Hükümet Konağı | Nuran - Merih Karaaslan | 1984 | internet
Sonraki dikkate değer örnek 1983 tarihli Aliağa Hükümet konağı. Burada o güneş kırıcıların da kaba sıva yüzeylerin de, bina altı gölgeliklerin de anlamı var  elbette.  Müellifleri  bir dönem yarışma ve uygulamalarda fırtına gibi esen Nuran – Merih Karaaslan. Boston’un oldukça düz bir taklidi niteliğindeki bu proje de uygulanıyor ve hem Karaaslan ailesi hem de bakanlık bu şemayı çok sevmiş olacak ki, 1984’ tarihli Zonguldak Hükümet Konağı yarışmasında tekrar kullanıp yine kazanıyorlar! Bu arada Giresun Hükümet Konağı da aynı şema  ile – ama renk farklı bak – bizimle birlikteliğini sürdürüyor. 1986 tarihli bu çok özgün çalışma Semra ve Özcan Uygur isimli mimar aileye ait.

Giresun Hükümet Konağı | Semra - Özcan Uğur  | 1986 | İnternet 
Fakat bildiğim  en arsız  taklit  İstanbul, Aksaray’daki İSKİ binası. Müellifine ait bilgiye ne yazık ki ulaşamadım (belki adamcağız o gün bu gündür saklanıyor). Ancak, binayı yapan müteahhidin sitesinde oldukça güzel fotoğraflar var. Otuz yılı aşkın süredir kullanılıyor ve adındaki “kanalizasyon” kelimesine yaraşır bir şekilde bozundurulmaya devam ediliyor. Şu anda üzerine bir bile değil, iki kat çıkılıp,  acayip bir renge boyamış durumda (o acayip mavi renk her halde suyu simgeliyor). Öyle ki, insanın hizmete açılmadan önce çekilen fotoğraflara bakıp “ulaan o kadar da kötü değilmiş be” diyesi var. Bence her mimarlık fakültesi bu yapıya geziler düzenlemeli. Üzerine tezler yazılmalı ve sempozyumlarda bildirilere konu olmalı.

İstanbul Aksaray İSKİ Genel Müdürlüğü | 1984 - 1985
Yüklenici Çakır İnşaat İnternet  Sitesinden 

İstanbul Aksaray | Su ve Kanalizasyon İdaresi| Mart 2014 |BvP
Son Söz:
Yazıya konu yapı tarzı Türk Mimarlık tarihinin fenomenlerinden biri olmakla beraber, günümüzün taşra beğenisini baş tacı eden yeni yerel ve merkezi yönetim anlayışının – “tarihi ve kültürel dokuyu yansıtan, yöresel mimariyi ön plana çıkartan aynı zamanda vatandaş odaklı hizmet anlayışını yansıtan, kimlikli ve kişilikli Hükümet Konakları yapmaya özen gösteriyoruz” -  kağıt üzerindeki ve uygulanmış örnekleri ile (“Kimlik ve kişilik” konusunda Hakkari Merkez ve Sinan Paşa Hükümet Konaklarını hasseten tavsiye ederim) kıyaslandığında acaba ne kadar kötü ve çapsız? Bu sorunun cevabını,  yapacak daha iyi bir işi olmayıp da şu yazdıklarımı okuyanlara bırakıyorum.

BvP
............ 
Meraklısına bir iki laf:

Gerçekten de 20. Yüzyıl mimarlığının belki de en önemli ismi, Uluslar arası üslubun  ilk kuşak temsilcilerinden Le Corbusier hakkında İnternette ve Türkçede basılmış olarak epey bilgi var. Mimarlığa ve Dünyaya bakışını yansıtan erken  tarihli önemli kitabı “Bir Mimarlığa Doğru” Yapı Kredi Yayınları Tarafından 1999 ve 2001’de iki baskı ile yayınlandı.  Benim La Tourette ve genel olarak Mimar hakkındaki bilgileri tazelerken kullandığım kaynak S. Gideon’un çok işe yarar ve her eve lazım kitabı “Space Time and Architecture”. Bay Gideon kitabın bir bölümünde İsviçreli’nin mimarlık serüvenini anlatıyor. Türkçeye bin bir türlü saçmalık çevriliyorken neden bu önemli kitabın halen  çevrilmemiş olduğunu anlayabilmiş değilim.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin yayınladığı “Yarışmalar Dizini 1930-2004” adlı kitap (Ekim 2004) geçmiş yılların yarışmalarını genel olarak Arkitekt  ve Oda yayın organı Mimarlık üzerinden tarayarak oluşturulmuş bir yayın. Merak edene Türkiye’nin mimarlık serüveni hakkında çok şey söylüyor. 

Mayıs 06, 2014

Houston, Bi Sıkıntımız Var! *


* Bu lafın aynısını İngilizce olarak - ama ukalalık olsun diye değil, başka dil bilmiyor adamcağız- 14 Nisan 1970’de Apollo 13’ün komutanı  Bay James A. Lovell sarf ediyor. 
O tarihlerde Amerika şimdiki gibi değil. Ayped, ayfon daha icat edilmemiş. Dişçi Bay Edward Zuckerberg bey’in bir oğlan çocuk sahibi olmasına daha on dört yıl var. Fukara Amerikalılar da can sıkıntısından Güneydoğu Asya ormanlarında yangın bombalarıyla insan avlayıp,  Aya filan gidiyorlar.

Rabbim Yalnız Yıldız Eyaleti Dedi
Biz de “Houston için yolculuk vaktidir” dediğimizde eş dost hemen “hayrola bi sıkıntı mı var” diye sordu. Doğru ya,  orası öyle sebepsiz gidilebilecek bir yer değil.  Bizim Maraş’ın dondurması, Devrek’in bastonu  gibi onları da hastanesi, doktoru meşhur. Eski maliye bakanlarımızdan birinin sayın eşlerine Rabbim Cleveland demiş olsa da, Türk milleti zorlu illetlerin çaresi için umumiyetle Houston’un yolunu tutar.

Tabi bizim derdimiz sağlık filan değil. Hatta, zorumuz bu güzide şehirden iki saatlik mesafedeki başka bir yer ile… CollegeSation/Bryan kasabasında konuşlu Texas  - çok afedersiniz- A&M üniversitesine gideceğiz. Hemen “Ulan sen bir orta yaşlı yedek parça satıcısı adamsın, ne işin olur ilimle irfanla” demeyin, zamanında bizde böyle üniversite çevrelerinden filan dostlar edindik. O dostlar ki seksenlerin ortalarında birkaç sene içinde Bodrum gibi yerde genç bir hıyarı –bir parça -  adama dönüştürdüler. Kısacası hakları ödenebilir değil. Geçen yıllar içinde ilişkimiz hiç kesilmedi. Yazları Türkiye’de çalışmaya geldiklerinde birkaç gün de olsa gidip gördüm. Bana her yıl dünyanın bir ucundan model uçaklar, zor bulunur kitaplar, bisiklet yaka fanilalar filan taşıdılar. Yine her yıl sonbaharda Bodrum’daki güzel evlerinde bir hafta geçirmemize izin verdiler. Kısaca, çok sabırlı eşhas. Sonra yıllar içinde cebimiz bir miktar para gördü de, hayatta en değer verdiğim, adam yerine koyduğum üç güzide insanı, Fredbey, Doktormengele ve Semaabla’yı yaşadıkları üniversite kasabasında ziyaret edeceğiz. Bu Doktormengele çok acayip bir insandır. İnsan diyorum ya, bakma lafın gelişi. Yarı insan yarı makine.  Bildiğin siborg. Sözde arkeolog geçinmekle birlikte, B24 bombardıman uçağının kanat aerodinamik özelliklerinden tut; ontomoloji, kelebekler,  türlü mühendislik, Helenistik mimarlık, metalürji, buharlı lokomotifler, kısaca işe yarayan, yaramayan ne varsa bilgisi dahilinde olup, sağlam  bilgi birikiminin görkemli bir mendeburlukla bileşimidir. Otur on dakka konuş, sonra hayatının geri kalanını cahil bir salak hissiyatı ile geçir.  Zaten seyahatimizin esas –ve gizli- amacı  da doktor’un üniversitedeki odasında bulunan kitapları, tezleri ve sempozyum bildirilerini eşeleyerek hoşça vakit geçirmek, gözüme kestirdiklerime el koymaktı. Yurdumdaki yeni yetme çoğu dükkan/üniversitenin kütüphanesinde bulunandan daha fazla işe yarar şey var bizim siborgun odasında.
 
Gıcır gıcır, kocaman ve tıklım tıklım dolu uçağa biniyoruz.  Fredbey  de bizle geliyor , fakat onda para bol olduğu için önde, daha konforlu bölümde seyahat edecek. En arkalarda bir yere Miki ile beraber kurulup,  hemen gözüme kestirdiğim bir hostes hanımefendiye içinde bulunduğumuz aracın içinde  yeterli miktarda bira olup olmadığını soruyorum, aldığım cevap içimi rahatlatıyor. İçerisi çarşı hamamını andırmasına rağmen servis filan pek güzel.  Biçare görevliler sürekli olarak bir şeyler tıkınma önerileri ile koşturup duruyor. Elimdeki o her zamanki sıkıcı kitaplardan birine tam kendimi veremeden ve tüm önerileri ciddi miktarda bira ile tüketip uzun saatler sonra, Türk hafif Osmanlı müziği tımbırtıları eşliğinde Houston Corc Buş (baba olanı) havaalanına iniyoruz. Vakit akşamüstü,  havaalanı kişiliksiz, bir parça köhne ve doğal olarak kocaman. Herhangi bir özellik saptayabilmek için yırtınıyorum ama nafile. Tatsız bir yer işte.

“Defol Buşt”

Pintilik Edip Şunu almadım Ya, Bütün Seyahat boşa gitti.
Çizmelere dikkat! 
Birleşik Devletlerde zaman geçirmeye meraklı birkaç yüz insanın yüzüne bakmak, fotoğrafını çekmek, bi yerlere parmak bastırtmak ve iş olsun diye arada saçma sapan sorular sormak için çok az miktarda görevlinin olduğu pasaport kontrolünden geçebilmek için usanç ve nefretle saatlerce bekliyoruz. Sıkıntıdan Miki’ye, “eğer şu hıyarlardan biri kalacağımız adresi sorarsa; necrofilia drive,  69 cunnilungus blocks olarak bildireceğim” deyip korkutuyorum. Milliyet ayrımı gözetmeksizin devlet memurları ile benzeri şakalaşmalarıma geçmişte de şahit olduğu için cidden ürküyor. Şaka olduğunu söyleyip rahatlatmaya çalışıyorum ama nafile, aklının bir yerlerine yerleşti fikir. Havaalanından çıkana dek rahat etmeyecek artık.
Bu Prezidan Buş’un salak bi oğlu vardı. O da allem etti kalem etti, nihayetinde başkan oldu. 2004 yazında da Türkiye’ye geleceği tuttu kerrestenin. Gelmesin, gelse de istemediğimiz anlaşılsın diye zart zurt edip, “defol Buşt” diye bağıranlar arasında ben de vardım. Acaba kulağına mı gitti de babası oğlanın intikamını alıyor, diye düşünüp dalga geçerken sıramız geldi huzura çıktık. Cumartesi günü  sıkıcı bir mesainin sonlarındaki Güney Doğu Asyalı oğlan kaatlarımıza bakıyor, parmaklarımızı bir yerle tutmamızı söylüyor ve yapıştırıyor damgayı. O çok anlamlı “yolculuğunuzun amacı nedir” sorusunu duymadığıma memnum tabii.
Kapıda Doktormengele bekliyor bizleri, karşılıklı seyirtip sarılıyoruz. Herkes bu bktan yerden bir an önce kurtulmak istiyor. Garajdan çıkıp, Doktor’un pek de iyi bilmediği anlaşılan karmakarışık otoyol ormanındaki itiş kakışa biz de katılıyoruz.

Çöl Ulan Bura
Efendim, biz Türk çocuklarının aklına “Teksas” denince ya Tommiks’in nişanlısının “turta” muhabbeti gelir ya, “saloon” lar, ha  bi de çöl...  Yalan, külliyen yalan. Her yer, bağlık bahçelik, otluk, çayır çimen. Bu avanak Teksaslı milleti otu, bağı bahçeyi sevdiği yetmezmiş gibi,  yabani çiçeğiyle filan da gurur duyuyor. Yol kenarında, denizi andıran o çok güzel mavi çiçekleri  - Blue Bonnet,  Lupinus Texensis - durup mal gibi seyreden mi ararsın, içine oturup hatıra fotoğrafı çektiren mi?  Millet seyrediyor sadece.  Kimsenin aklına  “dur şurdan topluyum bi güzel demet, şöyle eve, vazoya...”  gelmiyor. Dedim ya, salak bunlar. Yol boyu bu mavi, turuncu – Indian Paint Brush -  çiçek denizinin ötesindeki  bomboş otlaklarda   birkaç  upuzun boynuzlu, zekice bir tanımlamayla “Texas Long Horn” adı verilmiş sığır tembelce otluyor. Zaman insanlar için de hayvanlar için de durmuş, ya da çok yavaş geçiyor gibi.  İnekler, yeşil bomboş alanlar, alçak yayvan binalar, berrak ve güzel bir hava. Pastoral bir aurası var buranın. Ama biraz tuhaf da sanki…  Çok büyük, boşluklu alanlarda yaşayan ve hiçbir şey için acelesi, yapacak da fazla işi olmayan ahalinin belli ki canı sıkılıyor. Can sıkıntısını izale maksatlı kocaman gıcır gıcır kamyonetlere atlayıp,  kilise filan geziyorlar,  adım başı kilise görüyoruz yollarda. Bu kadar mabede değirmenin suyu nerden geliyor?  “U.S. Diyanet İsleri Baskanligi” filan mı var diye Mikiyle konu üzerinde keyifle kafa ve çene yorarken, cevap bizim dostlardan geliyor:  Bu kiliselerin cemaatleri tarafından desteklenen, yalnızca onların parasal katkıları ile ayakta duran  tamamen hür teşebbüse ait “işletmeler” olduğunu öğreniyoruz. O yüzden de herkes elindeki malı en iyi şekilde satmaya çalışıyor. Bu bize bazı kiliselerin neden görkemli, bakımlı ve şık olduklarını ve önlerindeki kocaman, alışveriş merkezlerinde rastlanabilir boydaki otoparkları açıklıyor. Demek onlar daha iyi, daha taze mal satıp daha çok müşteri topluyorlar. Belki bazıları sürümden kazanıyor. İnsanın aklına “peki outleti, toptancısı filan da var mı “  demek geliyor. Çok müşterisi olmayan din evlerini oldukça mütevazi mimarilerinden anlayabiliyoruz. Kiminin girişlerindeki büyük tabelalarda vaizin reklamı yapılıyor, birkaç özlü söz var filan. “Vaazda olay… Kredi Kartına Üç Taksit... Ayin Şimdi, Ödeme Hasattan Sonra…” türü yazılar da bekledim ama göremedim. Belki de kaçırdım, bilmiyorum yani. Tuhaf olan başka bir şey de küçücük kasabanın merkezinde de en az çevredeki ibadet müesseseleri kadar avukat, kefalet bonocusu filan olması! Kocaman bir mahkeme, ona ek binalar filan da cabası… Bi tuhaflık var o çok açık. Sanki insanlar can sıkıntısından ne yapacaklarını bilemez halde kamyonetleri ile birilerini çiğneyip veya silahla ortalığa ateş açıp, neticesinde mahkemelerde epey sürünmek sureti ile avukatlara, kefalet bonocularına söğüşlenip,  bir daha bu işlere tövbe ederek kiliselere koşuyorlar gibi.  Evet, galiba işin özeti bu.


Kalkıyor, E5'den Cennet.

Bilgimizi Görgümüzü Artırıyoruz
Küçük Amerikan kasabaları hakkında biraz daha bilgi sahibi olalım diye Semaabla bizi Bryan kasabasına sabah saati bırakıp okula gidiyor, öğlene doğru buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ama arabadan indiğimiz andan itibaren burayı tek etmek  konusunda dayanılmaz bir istek sarıyor ikimizin de içini. İnanılmaz bir yer burası.  Saat sabahın  onu ve ortalıkta bir Allahın kulu yok!   Yürüyen insan evladı görmeyi zaten ümit etmiyordum da,  arabayla dolaşan da yok.  Her yer terk edilmiş gibi. Anlamsızca geniş sokaklarda bir süre sürtüp  birkaç hediyelik eşya dükkanına girip çıkıyoruz.  Atmosfer, satılan bok püsür  ve satıcıların tavrı  bizim  Galata’daki züppe butikleri andırıyor. Ulan Texas’ın göbeğindesiniz. Kime bu hava? Halbuki ben Norman Rockwell ortamları veya  adı  “Twyla Fay” o da olmadı “Kimberley” olan güneyli beybilerin bira ve etli patates servisi yaptığı; üzerinde “John Deere” yazılı plastik şapkaları ile tütün çiğneyen köylülerin ve kamyoncuların  sessizce bilardo oynadığı  loş ve güzel barlar bulacağımızı hayal ediyordum.
Ulan Bir tane Allahın Kulu Olmaz mı?
Birkaç kuaför ve kefalet bonocusundan, bir de dünyanın en gerekli şeyiymiş gibi kovboy şapkaları satan dükkandan başka hiçbir yerde yaşam belirtisi algılanmıyor. “Geri dönelim, evde veya okulda takılırız” diyoruz da, gel gör ki bırak  otobüs tertibatını, taksi bile yok ortamlarda.  Miki bir kuaföre girip “taksi” adlı cihaz  hakkında bilgi almaya çalışıyor, içeride bulunan organizma kendisine Türkçe “koçum buralarda şöyle iyi bi  işkembeci veya cağ kebapçısı filan var mı” demişiz gibi baka kalıyor yüzümüze.


Çaresiz iki kasaba arasındaki birkaç kilometreyi yürüyeceğiz. Kasabın çıkışı terk edilmiş depolar, kamyonet tekerleği satıcıları, kamyonet tamircileri, kullanılmış motorlu araç satıcıları, ucuz, sefil moteller  ve çok, çok ucuza ıvır zıvır satan marketlerle  dolu. Birine giriyoruz, satılan en karmaşık ürünün altılı pakette  naylon bira altlığı, en pahalı şeyin de bir dolar sıfır beş sent olduğu acıklı bir yer burası. Ortalıkta Meksikalı olduğu anlaşılan çirkin karılar ellerinde sepetlerle dolaşıyorlar. Benim aklımdaki gelişmiş tüketim toplumu resmine hiç uymayan işletmeye fazla dayanamayıp çıkıyoruz.  Bu tuhaf yerde tüm kapalı mekanlarda klimalar son takatleriyle çalışıyor. Bir gün önceki Houston Johnson Space Center gezimizden beri boğazım ağrıyor ve kendimi berbat hissediyorum, anlaşılan hastalık kapıda. Biraz ilerde “Dollar General” adlı başka bir patetik market var. Bununla beraber bizim general öyle osuruk bir işletme değil… Genellikle güneydeki ufak kasabaları gözüne kestirerek büyüyen ve ülke genelinde yaklaşık  on bin  dükkanı olan bir dev. Seyahat planlarımda bir Dollar General gezisi de vardı ama, kendimi gittikçe bitkin ve yorgun hissediyorum. Otomatik açılır şemsiye, iş eldiveni ve/veya buzdolabı kapağı mıknatısı görebilecek durumda değilim.
 
Yol boyunca yürümeye devam ediyoruz. Kaldırımlar inanılmayacak kadar geniş ve boş, ortalıkta halen kimse görünmüyor. Ana yola çıkmak üzereyken bizle karşılaşan sürücüler durup nazikçe yol veriyorlar.  Her an birinin şerifi aramış olduğunu ve birazdan önümüzü kesecek olan sirenleri açık arabayı bekliyoruz. Şerif inecek ve “hey ! Siz iki hıyar... Ne yaptığınızı sanıyorsunuz ha? biz burada yabancıları, hem de arabasız yabancıları sevmeyiz” diyecek. Biz de sinirlenip kasabayı ateşe vereceğiz sonra, yatıştırmak için acemi birliğinden Tosyalı bölük astsubayımı arayıp bulacaklar, o beni ikna edecek filan. Neyse, şerifi beklerken sıkılmayalım diye  duvarında “Pawn Shop” yazan başka bir sefalet konağından içeri giriyoruz. Burası bildiğin  rehineci. Loş bir köşedeki tezgahta Meksikalı oldukları belli gençten oğlanlar duruyor ve ilgiyle bize bakıyorlar. Girişin hemen yanında motorlu testere, yanında da  Ümit Besen model bir elektrikli piyano var . Yerde kocaman şapkalı bir herif çömelmiş, plastik leğenden cıvata seçiyor. Dükkanın içlerine doğru altı camlı başka bir tezgahta walkmanlar, eski saatler, boktan fotoğraf makineleri, tuşları eksik dizüstü bilgisayarlar seçmeye başlıyorum. Ne dükkan belgesel kanalında gördüğümüz o şıkır şıkır yere, ne de içindeki herifler o dükkandaki sevimsiz ama  -en azından – güleç ve semiz Amerikalı aileye benziyor. Bu herifler her an kollarımızı motorlu testere ile kesip saatlerimizi aldıktan sonra öldürüp, dükkanın zeminine gömecek gibiler. Akşam evde o dükkandaki çoğu malın etraftaki küçük hırsızlar tarafından çalınan şeyler olduğunu, parasıyla da uyuşturucu alındığını öğreniyoruz. Bize saldırıp soymamış olmalarının tek nedeni durumun gözlerine fazla kolay görünmüş olması olabilir. 
Hey Migel, her şey bu kadar da uygun olamaz.  Federallerin bir tuzağı bu. Sakın sazan gibi atlama dostum!”
 
Hayır Nüyork'taki Değil, Bu "Holiday" Olan. Byan Çıkışı, Yan Yol, TX.
Su Almak Kolay mı?

 
Azcık daha yürüyüp kapağı biraz ileride başka bir süpermarkete atıyoruz. Elbette burası da donuyor, vakit geçsin diye raflar arasında dolaşıyoruz. Düz bir saptamayla “boku çıkmış” şeklinde özetlenebilecek bir tüketim malı tipolojisi var burada. Amerikalıların kişisel temizliğe ne kadar düşkün oldukları hemen anlaşılıyor; ağzı, kıçı kokmasın, çevresinde ter kokusu bulutu ile dolaşmasın diye satılan nesnenin haddi hesabı yok. Bolca kullanıyor da namussuzlar,  hiç kokanına rastlamadım. Yaşlı, genç, zengin, fakir, kadın erkek herkes tertemiz (bi tek o Migel’den pek emin değilim). Fakat şahsi kanaatim, fazla seçeneğin insan doğasına her zaman uygun olmadığı.
Su, bildiğimiz, hani şu çeşmeden akan, içilebilir türden su alacaksın değil mi? E o kadar kolay değil bu işler. Önce içecekler bölümüne gidip; raflar, nesiller  boyu uzanan meyve suları, doğal meyve suları, sentetik  meyve suları, çok sentetik meyve suları  (tabii böyle demiyorlar, hepsinin çok fiyakalı isimleri var) sütlü içecekler, gazlı içecekler bölümlerini geçip, -eğer- bulabilirsen su bölümüne geliyorsun. Nedense üreticilerin işine  bu sıvıyı düz “su” olarak satmak gelmediğinden, yasemin kokulu olanı, çim bilmemnesi kokulusu, yağmurda kalmış ıslak köpek gibi kokan, yarım gazlı olan, yarım gazlıya yasemin kokusu katılmış olanlarını satıyorlar. Bu açıdan bizim park ve bahçeler müdürlükleri ile şaşırtıcı bir benzerlikleri var. Yahu otoyolun iki yanındaki tümseklere düz çim eksenize, sadece çim! Ama hayır, illa üçgen  çiçek tarhları, onları sınırlayan odunlar, köşelere bodur bitkiler ekip b.kunu çıkarmak gerekli. Her iki gruba da bir şey basit, düz ve sade olursa yetersiz ve kötü olurmuş gibi geliyor. Globalleşme işte böyle bişey.
Uzun uğraşlardan sonra  buluyoruz bizim dostu. Bu çalışmalar sırasında et, türlü kümes hayvanı ve soğuk satılır diğer yiyecek bölümlerine yaklaşmamaya dikkat ediyoruz. Mekandaki genel ısı düşüklüğü yetmezmiş gibi bu bölümler özel olarak, ceset saklanıyormuşçasına soğuk.  Bir şişe normal içme suyunun aynı boydaki sentetik portakal suyundan daha pahalı olduğunu fark edip yüksek sesle küfür etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bereket versin, yiyecek içecek –esasen her şey -  yurdumla kıyaslandığında oldukça ucuz.


Doyamayanlar İçin Tekrar Bryan, TX
Gittikçe kendimi daha kötü hissediyorum. Hem artık iyice emin olduğun gripten hem de bütün bir sabahı anlamsızca dolaşarak geçirmiş olmaktan moralim iyice bozuyor. İşin çığrından çıkmaya başladığın sezen Miki, önündeki mevzilere topçu atışı  isteyecek subay titizliği ile konumuzu saptadıktan sonra  durumu telefonla Semaabla’ya bildiriyor. Hassas verilmiş koordinatlara rağmen Semaabla’yı bulunduğumuz yer ve oradaki kocaman alışveriş merkezi konusunda ikna edemiyoruz bir türlü. Çünkü oradan en son geçtiğinde şimdi  otoparkında beklediğimiz tüketim mabedi yokmuş! Dolayısıyla orada olmamamız gerektiğini söylüyor.  Çevreme bakıp “ulan acaba tüm bunlar Bryan belediyesinin kenti yürüyerek kat eden biz iki hıyara düzenlemiş olduğu bir şaka mı? Kasabanın merkezine kurulmuş dev ekranlarda halimize bakıp katıla katıla gülüyorlar mıdır?” Diyorum Miki’ye. O da benzer hisler içinde. Semabla’yı  sonunda inandırıyoruz ve yarı melek yarı insan – daha çok melek- ev sahibemiz kısa sürede gelip bizi kurtarıyor bu gerçek üstü yerden. Öğleden sonrayı bitkin bir şekilde yatakta dinlenerek geçiriyorum ama çok mutluyum. Sabahki uzun yürüyüş  sırasında rehinecideki o dingillere,  süpermarketlerdekilere ve bilimum kasaba halkına grip mikrobu bulaştırmış olabileceğimi düşünüp seviniyorum.

Belki Cennet  College Station/Bryan civarındaki  gezilerimizi de bi ara yazarım. 

Mart 23, 2014

Ankara'da Stad Oteli ve Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası

Portland Binası|Portland Oregon-ABD |
 Kartpostal |1980'ler Michael Graves
Öğrenciliğimde hepimiz şu yandaki binaya hayrandık.  Bütün proje jürilerinde duvarlar bu yapının  kötü, daha kötü, akıl almayacak derecede kötü taklitleri ile dolu olurdu. 1984-85’de hayallerimizi süsleyen bir kahraman “Woman in Red” filmindeki kırmızı elbisesi ve bacaklarıyla  Kelly Le Brock ise, diğeri de  cephenin ortasındaki  kolon – gibi görünen – şeylerin üzerindeki, plastr – gibi görünen -, yükseldikçe cepheden  ayrılan sütun başlığını andırır o  elemandı.  Öyle ki, klasik estetizmin ağırbaşlı öğelerini bu denli maskara eden, cephelerde  kes-yapıştır- kullanan yapıdan kabaca devşirilmiş ögeleri kısa bir süre sonra mimarlık okuduğum kentteki  her türden yapıda görünce hiç şaşırmamıştım. Arolat ailesinin Vakıflar Bankası Ege Bölgesi Müdürlüğü de bunlardan biriydi. Yüzyılın icadı o kare  pencereler, acayip sütun başlığı yorumları  filan, seksenler ve doksanların ortalarına kadar mimarlık okuyan herkesi bizar etti.

Her yerde; özellikle ulaşabildiğimiz, odanın dergisi “Mimarlık”ta (evet, kağıda basılı şeyleri okuyorduk, hem de çok okuyorduk o zamanlar)  “Post Modernizm” denen şey hemen her sayıda anlatılıyor, herkes aklının erdiği, dilinin döndüğünce açıklıyordu bu fenomeni.  “Her şeyden önce post modernizm Türk Mimarlığı’na tarihten  (kendi tarihsel geçmişimizden) korkusuzca yararlanabilme olanağı vermiştir. Teknolojik başarıyı baş köşeye oturtan Modern Mimarlık eylemi içinde Türk Mimarlığı’nın önemli bir rolü olamazdı. Oysa, Post-Modernizm Dönemi’nde “biçim”i ön plana çıkaran bir yaratma anlayışı mimarlığımıza daha geniş bir eylem olanağı sağlayabilir. Bu biçimleri tarihten yararlanarak bulma fırsatları Türk mimarlarının karşısına, herhalde, başka ülkelerin mimarlarından daha sık çıkacaktır (…) Malzemesi “tarih” ve “biçim” olan bir Post-Modernizm’de daha üretken olmamak için bir neden yok.” [1]  Bulunduğumuz coğrafyada bu işin feriştahını yapabilecek malzeme olup, gerçek örnekler elimizin altındaydı. İyonya’da tapınak, İç Anadolu’da Selçuklu kervansarayları, kümbetler gırlaydı da,  yine de ortaya çıkanların çoğu zaman  niye bu kadar berbat ve saçma sapan  olduğunu anlayamıyordum.  

Emekli Sandığı Stad Oteli | Ankara |Kartpostal | 1970'ler
Doğan Tekeli - Sami Sisa 

Stad Oteli |
Cephe Detay
1960'lar (*)
Tüm bunlar olur ve yeni mezun olmuşken, arada yolum Ankara’ya düşerdi ( birkaç kere de İngiliz Arkeoloji Enstitüsüne gittiğimi,  hatta orada bir parti -gibi- şeylere katıldığımı, birkaç ta hoş hamfendi olduğu kesin aklımda da, ne bk yemeye gönderilmiş olduğumu, orada ne işim olduğunu hatırlamıyorum). Başkentimizde gördüğüm bazı binalardan pek hoşlanmazdım.  Hele o brüt beton cepheleri ile yükselen iki tanesi vardı ki, yetmişlerin  Türk  filmlerinde üstü açık arabası,  merserize yarım boğazlı kazağıyla  dolaşan Önder Somer kadar demode gelirlerdi. Geçmiş, bitmişti bunların şeyi. Cephelerinde bir tane bile İyon sütunu yoktu !Biri Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın’ın Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası  (1976-77) diğeri de Doğan Tekeli – Sami Sisa’nın Ulus’taki Stad Oteli (1970) idi.

Emekli Sandığı bir dönem büyük şehirlerde parasını değerlendirmek ve yeni kaynaklar yaratmak amacıyla oteller yaptırıyordu. Bu oteller projeleri önemli mimarlara çizdirilen prestijli yapılardı. İstanbul’daki  Skidmore  Owings ve Merril’e  (Sedad Hakkı Eldem’de var işin içinde. Muhtemelen “bendeniz dizayn ettim efendim” demiştir bütün proje için), Tarabya Oteli Kadri Erdoğan’a, İzmir Efes Oteli Paul Bonatz’a, Büyük Ankara Oteli ise İsviçreli Marc Saugey’e çizdirildi [2].  Onlar kadar lüks olmaması öngörülen bu şehir otelinin projesi de 1964’de büyük ilgi gören, çok katılımlı bir yarışmada birinciliği kazanan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve o dönemde zaman zaman birlikte çalıştıkları Metin Hepgüler’e ait. [3]


Stad Oteli | Cephe Detay | Ekim 2010
Türkiye’de hem mimar hem de “adam” olunabileceğinin kanıtları olan bu iki beyefendinin,- Bay Sami Sisa ve Bay Doğan Tekeli’nin-  yapıları modern Türk Mimarlığının en gerçek,  en  önemli işleri arasında kanımca.  Hani var ya; gazetelerin hafta sonu eklerinde “bugün kendiniz için bir şey yapın” zevzekliği… Hah, siz de ilkeli, dürüst bir adam olmakta inat ederken bir de iyi mimarlık yapmayı kafaya koymuşun hikayesini, Doğan Tekeli’nin “Mimarlık:  Zor Sanat”  kitabını okuyun mesela. 

Yıllar geçtikçe bir zamanlar kaba (doğal olarak; kaba betonarme bırakılmış ağırlıklı cephelerin egemen olduğu, boşluk-doluluk oyunları ile yapıyı bir heykel gibi gören  bu mimari akıma “brütalizm” deniyor)  ve demode bulduğum bu yapıların dürüst, ağırbaşlı betonarme çıplaklıkları, cephelerindeki  incelikli hacimsel oyunları ve bunların yapının diline katkıları ile gerçekten “modern” kimliklere sahip olduklarını fark ettim (benim fark etmem yirmi küsur yıl sürdü, umarım sizinki daha erken olur).

Stad oteli, kent içinde çok katlı konaklama yapısı fonksiyonları ile işi daha kolaydı sanki. Balkonlar, servis alanları, oda ayrımları,on beş odalı tip kat planı yapının/kulenin kabuğunu zaten çiziyor(muş) gibi görünüyordu da,kazın ayağı öyle değildi tabii.  Sanki bu iki beyefendi oturup  planı çizmiş, sonra da hiçbir şeye dokunmadan üzerinden cepheleri taşımışlardı.  Yapıyı bu denli basit, kendi kendine oluşmuş, işlevin maddeleşmiş hali gibi göstermenin; bir bardak su içiyormuş gibi yapmanın ne denli zor bir iş olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenecektim.


Stad Oteli | Normal Kat Planı (*)
Doğan Tekeli -Sami Sisa
Halen gelip gittikçe bakıyorum. Otel el değiştirdi, acayip paralar harcanarak yenilendi ve uluslararası bir zincir tarafından işletiliyor.  Son yıllarda beyaza boyadılar, yan duvarında kocaman, işletmecinin adı yazıyor filan ama,  güzelliğinden çok ta bir şey kaybetmedi. Halen,  kırk dört yaşındaki (1964’de tasarlanmakla birlikte yapı 1970’de bitiyor)  bu binanın cephelerindeki, - özellikle oda balkonlarına dikkatli bakalım - çatı bitimindeki ustalıkla, kente katkısı ile boy ölçüşebilecek  pek az “modern” yapı  var o  kentte.  Üst katlarından, balkona çıkınca görülebilecekler de cabası…


Stad Otel Balkondan | Gençlik Parkı ve Ankara | Etnografya Müzesi , Opera, Gar | Aralık 2010

Otel güzeldi, brüttü filan ama... İş Bankasının o ustalıklı, tek bir el hareketi ile tasarlanıp masadan kalkılmışa benzeyen bütünlüklü cephelerini, zeminden güzel bir kavisle incelerek yükselen kütlesini,  kuleye denge kazandıran o az katlı (3 kat)  yan kütleleri  görünce iş değişiyor,  bir zamanların  o demode binası  iki binlerin Ankara ziyaretlerinde artık baş köşeye oturuyordu.


Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara |Kartpostal | 1970'ler
 Ayhan Böke - Yılmaz Sargın
Epey yüksek (26 kat ve 91.00 metre yükseklik ile uzun süre Ankara'nın en yüksek yapısıydı)  ve dar kesitli bu kulenin (B Blok)  belki de aşırı vurgulanma tehlikesi içindeki dikeyliğe ve donukluğa [4] o çok güzel ayarı veren iki eleman var bence.  Bunlardan  biri  yapıyı çevreleyen  Atatürk  Bulvarı’na Bakan (A ve Kennedy Caddesi [5]  boyunca uzanan C Blok cephelerine hakim yataylık.  Diğeri de, böylesi  yüksek ve iddialı bir prestij yapısında fazla rastlanmayan balkonlar. Çıkan/çıkabilen var mı bilmiyorum ama binayı boylu boyunca kat eden dikey pencere dizilerini ustaca dengelediği kesin.  Soğuk bir iklimde, yapıyı olabildiğince kapatırken  batı güneşini alabilecek şekilde dikkatle  tasarlanmış bu açıklıklar da akıllı usturuplu tasarıma  başka bir örnek.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara
B ve C Bloklar | Kennedy Caddesinden Görünüş | Ekim 2012


Genel müdürlüğü olarak kullanıldığı yıllarda, A Bloğu Banka üst yönetimi için bürolar, konferans ve sergi  salonu ile şeref holü işgal ediyor.  C Blokta ise Bankanın Başkent Şubesi,  kafeterya,  bilgisayar merkezi var. Arkitekt’teki bina tanıtım yazısında bu özellik,  “otomasyon”  olarak ve büyük harflerle yazılarak vurgulanmış. Yetmişlerin ortalarında bilgisayar filan, acayip işler. “Otomasyon” için ayrılan muhtemelen çok büyük o alanlar aynı şimdilerde ne olarak kullanılıyor acaba? Chicago’daki 1971 tarihli IBM Binasında olduğu gibi o devrin bilgisayar sistemleri için gösterilen özel ihtimam (iklimlendirme vs) burada da  önemli bir rol oynamış gibi.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Gelişmiş yangın ve duman dedektörleri, içeriden cam yünü ile izole edilmiş brüt beton yüzeyleri ve HVAC sistemleri ile zamanında göre son derece modern bu yapının  bodrum katında telefon santrali, arşiv, başka bir sergi salonu, teknik servisler var. Zemin üzerindeki 26 katın son ikisi teknik servislere ayrılmış ve  yirmi üçüncü kat ise,  “özel resepsiyonlar için yemek imkanlı kokteyl salonu” şeklinde düzenlenmiş. Dört adet 18 kişilik yüksek hızlı asansör 24. Kattaki “Özel Davet Salonu”na  yirmi beş saniyede ulaşabiliyor.

Türkiye’deki en saygın ve güçlü banka/şirketlerinden  birinin bir zamanlar merkezi olan bu yapıya hiç girmedim. Fakat Bankanın şirket kültürünün, ritüellerinin ve  başrol oyuncularının mikro kozmosunu   oluşturduğuna eminim. Bütün o  “şeref holleri”,   “yemek imkanlı kokteyl salonları” ve özel davet salonlarında yetmişlerde, seksenlerde bulunmuş olmak için neler vermezdim. Keşke  binada çalışmış birisi çıksa da anlatsa o pas parlak cilalı  ve sessiz holleri, topuzlu memureleri, çay ocaklarındaki konuşmaları,  lambrili bürolarında sigaralarını kocaman mermer küllüklere bastırarak söndüren, 24. Katta uzun bardaklarla bir şeyler içip Ankara akşamını süzen  uzun favorili adamları…


Banka İstanbul'a taşındıktan  sonra  yapı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’na geçti. Şimdi onlar kullanıyor. Nasıl değişiklikler yaptılar, tüm o fiyakalı mekanlar nasıl değişti, “otomasyon” merkezi  ne oldu? Epey merak ettiğim şeyler.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Meraklısına not : Türkiye İş Bankasının  şu anda kullandığı, Levent'teki bugünkü Genel Müdürlük binalarının projesi , yıllar süren değerlendirme süreci ve  kendilerine yaptırılmamış uygulama çizimleri sırasında yapılan çok çeşitli değişiklikler yüzünden  tanınmaz hale  gelmiş olsa da – özellikle ufak  kulelerin “kavuklu mezar taşlarına “benzeyen çatılarıyla – [6]   Doğan Tekeli – Sami Sisa’ya ait.   Onların hemen yanı başındaki eli yüzü düzgün Yapı Kredi Plaza (1989) ve  yolun karşısındaki Sabancı Center (1993) de Haluk Tümay’la birlikte Ayhan Böke’ye…

İki tane binanın ne çok söyleyeceği var değil mi?

BvP

Fotoğraf ve Taramalar BvP,  

(*) Otel kat planı ve brüt beton cepheye ait taramalar:  Doğan Tekeli-Sami Sisa Projeler-uygulamalar 1954-1974 Kitabından. Proje Bürosunun bu dönem çalışmalarını içeren - doğal olarak - derli toplu ve ipe sapa gelir, Türkçe ve İngilizce olarak iki dilli bu kitapla ilgili yayımcı tarih, fiyat bilgisi yok. Muhtemelen Büronun çalışmalarının sunmak için kendi imkanları ile bastırdığı bir çalışma.
…………..

[1] Kazmaoğlu Mine, Tanyeli Uğur. "1980’li Yılların Türk Mimarlık Dünyasına Bir Bakış". Mimarlık 86/2, Sayı 221 içinde (s:47),

[2] İ.T.Ü Mimarlık Fakültesi Dekanlarından Profesör Hande Suher de,  Ankara Oteli işi alınıp proje çalışmalarına başladığı sıralarda Saugey’in Bürosunda çalışıyor. Anılarda kendisinden istenen otel giriş bağlantılarına ait etütlerin 1957 sonunda Türkiye’ye dönüşünden sonra  uygulanmış olduğunu görüp ,çok memnun olduğun yazıyor. Gerçekten de, çok uzun yıllar boyunca oteller ilgili aklımda kalmış tek şey,  yolu otele bağlayan o çok güzel rampa ve giriş kanopisi idi.  Yıllar sonra tasarlayanın kim olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir tesadüfle öğrendim. Hande Suher  İstanbul Elmadağ'daki Eski Sheraton Oteli’ni tasarlayan proje ekibinin de mimarlarından. Akademik kimliğinin yanı sıra uygulamada yönü de  olan bir mimar. Pek ortalıkta görmüyorum ama, basılmış anılarını okumakta yarar var. O dönem mimarlık hayatı ve  anıların sahibinin kalibresi hakkında aydınlatıcı, ilk elden bilgiler içeriyor.
Suher, Hande. “KAMU YARARI”nı Öncelikli Gören Bir Yaşam Öyküsü, İnsanlar Anıldıkça Yaşar. Yapı Endüstri Merkezi – TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Ocak 2010.

[3] Tekeli, Doğan. Mimarlık: Zor Sanat. Yapı Kredi Yayınları, Kasım 2012.

[4] Tamay Sütmen’in Ankara’daki Sabancı Kız Yurdu gibi…

[5] Başkent yöneticilerinin cadde ve sokaklara yabancı devlet adamı verme merakı ve sonuçlarından RabindranathTagore  Caddesi ve Limbo  yazısında bir parça bahsetmiştim.

[6] Tekeli, Age  (s:412) Tanımlama kendisine ait ve katılmamak mümkün değil. 

Mart 15, 2014

Zorlutepe Höyüğünde Beklenti ve Gerçek

İnanma. Kendi Kendine Değişmez O...
Bazen kadın dergilerinde dizi oyuncuları ile mankenler ile yapılmış söyleşilere rastlıyorum. “Kibar bir topuz, az önceki çekimimizden kalma yarı makyajlı porselen bir cilt 34-36 beden bir fizik, skinny jean, beyaz bir gömlek. Biblo gibi karşımda otururken…” şeklinde tanımlanıyorlar. 
Toplumun “34-36 beden” kontenjanından başarıya ulaşmış bir kısmı gerçekten pek güzel bu kadınlarının üstün fiziksel niteliklerinin tamamlayıcısı olarak akıllı uslu laflar etmeleri de lazım elbette [1]. Tüketicinin zihnindeki mükemmelliği bütünselleştirme dürtüsünün parçası, doğal bir beklenti bu. Çoğu metinde öyle laflar ediyor/ediyor-muş gibi yapıyorlar ki, çoğu (hırs çıtası daha yüksek olanlar paralı dandik üniversiteleri bitiriyor veya devam ediyor) averaj bir ortaöğretimden fazlasını görmemiş bu beybilerin aslında dizi oyunculuğunu filan boşlamış ta, üniversitede felsefe doktorası yaptıklarını düşünüyor insan. “Ulan… Kızımız yavru gibi amma, dünya ile ilişkisi ve  üzerine söyledikleri de bir o kadar derinlikli… Vay ki vay” demek lazım. Dediğim gibi; kadın güzel,  kıçı-bacağı mütenasipse (34-36 beden fizik), iyi de konuşmak zorunda.

Salakça bir yanılgı bu elbette. Belli nitelik ve özelliklerin bir araya gelişlerinde sonucun nitelikli olması için hepsinin en üst kalibrede olması gerekmiyor. Ya da, üstün (gibi görünen) niteliklerin bir aradalığı üst kalibre bir ürün meydana getirmiyor, ama öyle olsun istiyoruz. Kadın dergilerinin salak okuyucularının –belki- bu beklentisi yüzünden metne yapılan saçmalama enjeksiyonları (“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor” son zamanlarda duyduğum en güzellerinden biri) epey sırıtkan olmakla birlikte, zararsız ve fazla pahalıya mal olan bir durum değil. Okursun,  gülüp geçersin. Zaten okunup/bakılıp ya kapı önüne koyup kurtulmak, (çöp toplama saatinde yitip gideceğine duyulan güven) veya oturulan koltukta bırakmak suretiyle “ne halin varsa gör” diyebilmek de her zaman mümkün.

Amaa…  Üstün (gibi görünen) niteliklerin bir araya gelişiyle yeşeren nitelikli ürün beklentisi ve bundan kaynaklanan saçmalık enjeksiyonlarının bir türü var ki, işte ondan kolay kolay kurtulmak mümkün değil. Maalesef çok, ama çok para dökülmüş ve betondan mamul oluyorlar.

Bunlardan bir tanesi de  çok sevdiğim, aradan bir zaman geçince “ulan, üç beş kuruşa tamah edip niye yıktık! Bizde b.ka sürülecek akıl var mı arkadaş? “diye yırtılınacağından emin olduğum Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün yerinde duruyor. Sadece arazisine sekiz yüz milyon dolar dökülmüş, yapımına yayın organlarına/organ yayınlarına inanmak gerekirse bi-buçuk milyar dolar harcanmış, üstelik asık suratlı, ciddi  - hem de çok akıllı laflar eden - pek ünlü mimara yaptırılan projeyi bu denli itici kılan ne? [2]

Var mı Akıl Hakkaten?

“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor”

Burada, en kibar ifadeyle oldukça çirkin ve başarısız (elbette, cehaletimden kaynaklanan şahsi görüşüm)  “şey”in pazarlama/reklam ayaklarından biri olarak kullanılan mimarın, yine benzer ama yararsız pazarlama çabasının parçası olarak basılmış Z/mag [3] isimli dergide yayınlanan söyleşideki beyanatını ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum: “Kapitalist üretim ve tüketim mekanizmalarının yönlendirdiği, sermaye egemen toplulukların hegemonyası altındaki güncel ortam; mimarlardan pek de derin anlamlar içermeyen, ama pırıltılı ve fiyakalı yapılar talep ediyor. Herhangi bir bağlamsallık içermeyen, bulunduğu yerle ilişki kurma yöneliminde olmaktansa, farklı, ekstravagan ve gösterişli olmayı tercih eden bu eksen modern dünyada tek çıkar yol gibi”Ünlü mimarın üslubu, kurduğu cümlelerle bir parça Samanyolu tv haberlerindeki o dış ses veya İspanyol zarzuelalarındaki karakterler gibi geliyorsa da kulağa, söylüyor işte namuslu bir şekilde ne yaptığını…

Esasen şöyle ufka bakıp gözlerimi kısarak, belli bir konu hakkında bi çırpıda yirmi altı kelimeden oluşan ipe sapa gelir cümleler sarf etmeyi, “bağlamsallık” ,”görüntüsellik” filan demeyi ben de çok istiyorum ama olmuyor. İşe biraz entelektüel derinlik katmak için tezgahlandığı apaçık  o , “… yolundan ilerlediğiniz usta bir mimar var mı?” ya verilen politik, -  zinhar yaşayan adamlardan örnek vermemek kaydı şartıyla -  hepsi ölmüş gitmiş Nezih Eldem, Turgut Cansever, Haluk Baysal [4]  gibi mimarlardan, özelikle Nezih beyden bir parça etkilenmiş olmasını;(Sedat Hakkı Eldem dışında) yaptığı işe onlar gibi bakmış olmasını kentte yaşayan biri olarak ben de istiyorum ama,o da olmuyor! Bazı mimarları “ilgiyle” takip ediyor usta.“Ancak”, Yunanlı Mimar Pikionis’in(doğal olarak o da ölü) Atina’da Filipapos (Filopappos dese daha doğru olacaktı ya, olur o kadar) tepesinde yaptığı düzenlemenin “eşsiz” olduğunu düşünüyor! Müteveffa Pikionis’in bizim ustanın yazıya konu binası veya binaları ile zerre kadar ilgisi olmamakla birlikte, insan “usta hazır düşünmüşken topa da gireydi bari” diyor. Ayrıca,  Uğur Tanyeli’nin tarihselcilik yönelimi üzerine bu pek az bilinen Yunanlı mimarı örnekleyerek yazdığı yazıyı da okusa sanki fena olmaz. [5]
 
Usta söyleşinin devamında, dahil olduğu “macera”nın detaylarını anlatıyor (bir şeyler almaya gelip  yolun kaybedenler, giriş kodundaki bir galeriden aradaki açık alanı kat edip- buz pisti var ama -   hemen karşıdaki  ötekine geçemeyenler, ışık almayan yüksek tavanlı yitik koridorlarda bir yer kiralayarak “paraya para dememe”  hayali kuran  biçareler için de ciddi bir macera. Doğruya doğru).


En azından Projesi Amerika'da Yaptırılmadı
Uzun uzun, nasıl kılı kırk yarar bir süreçle projenin seçilmiş olduğunu,“hatta” pek çok meslektaşının “obstrüksiyonuna rağmen” sorunsuz bir şekilde tamamlamış olmanın heyecan vericiliğini hep öğreniyoruz. Başka intim detayları da: Usta mimar başlarda Ahmet Zorlu gibi bir kişiliğin böyle alçak gönüllü, öğlenleri masada çay simit idare edilen, mütevazi ve basit  bir büroya itibar etmeyeceğini, kocaman ve ünlü Amerikan proje bürolarından birine“ortalıkta sıklıkla gördüğümüz bon pour l’orient” (bilmeyenler için deyimin Türkçesi de var) proje yaptıracağını düşünüyor. Çünkü “o günlerde Zorlu ailesi hakkında pek bilgim yoktu” (tanısan sen de seversin, diyor bir nev’i).“Tam da o günlerde”…  Bay Zorlu’nun gazetede yayınlanan bir söyleşisini okuyor. Umut verici sözler var burada, kafası biraz karışıyor bizim mimarın.  Sonra… sonra, birkaç gün içinde grubun yöneticileri “Amerika’dan kurumsal ama yavan bir mimarlık bürosu getirtmek yerine”… "Proje yaptıracağımız yavan büroyu yarışmayla seçelim" diyorlar.

Tüm bu “The Fountainhead” tadındaki “macera”da ustanın başka bir hassasiyeti, şeyi de var:  “Bir de arazinin mevcut halini getiriyordum gözümün önüne. Kamu malıydı kamu malı olmasına da, içine Karayolları Kurumu’nun turuncu kamyonlarından başka kimse giremiyordu. Kentin tam ortasında, ulaşılamaz bir ada. Kamu malı ama kamusal değil…” Ustanın duyarlılığı sizin de içinizi burktu değil mi? “Kamu malı ama kamusal değil”... Şimdi kamusal elbette. Sanırsın ki adamcağız (yok, usta değil, mal sahibi bulunan zat) sekiz yüz milyon dolara aldığı arazinin büyük bir bölümünü gezilebilir kocaman bir arboretum, kalanını  izci kampı, azını da  kimsesiz köpek barınağı filan yapmış. Kamusal bir alan elbette; dadıları ve çocukları  ile vakit öldürmeye, para harcamaya gelmiş manken eskilerinin (o markadan gördüm gerçekten) veya benzerlerinin yıllık asgari ücret karşılığı çanta almak için kullandıkları kamusal bir alan.

Belki de -gerçekten -kentin en iddialı parselinde kondurulmuş bu yer tam da o iddianın kurbanı olmuşa benziyor. E, sekiz yüz milyon dolar dökmüş kamu malına biçare; tepe tepe kullanacak, hiçbir şeyi, hiçbir metrekareyi ziyan etmeyecek, nereyi bulursa oraya “yapacak” elbet. Yani,  son derece güdük ve enli, çam kozalağı hüviyetine haiz  şu “rezidans” şeylerini  başka türlü yapmak mümkün değil.  Zavallı arazi ödenen paranın, şişirilen değerinin ağırlığını taşıyamıyor, çöküyor. İçeri fazla çekilmiş, önündeki tuhaf balkon/boşluk alanları ve uzuuun cepheleri ile, Karaköy yolcu salonunun önüne demirleyen o gökdelen bozması garabetlere benzeyişi belki de kaçınılmaz. Ama bir de iyi tarafından bakın: fazladan çıkacak her ev gariban bir teve sunucusunun, bir şarkıcının, nebleyim mankenin filan başını sokacağı bir ev demek. Bir nev'i sosyal sorumluluk projesi mevzuu bahis.

Facilis decensus Averno

Gerçekten öyle… En azından ana girişin oradan. Tatlı bir eğimle, yarı açık maden ocağına iner gibi  “Averno”ya inmeye başlıyoruz. Fakat sonra işin rengi değişiyor. Garajdan çıkıp oraya ulaşmaya çalışırken renk değişimi daha da çabuk oluyor aslında. Yürüyen şeylerle çıkılan yer açık, tanımlı bir başlangıç noktası değil, sıradan bir mağazanın önü! Buradan yüz seksen derece geriye dönüp kendimizi alışveriş deneyimine bırakacağız. Hava ve ışık alan  bir boşluk var sadece ve camla çevrili bu alandan kahvecinin  cigara içmekten hoşlanan müşterileri  - akvaryum içindeymişçesine - istifade ediyor.

Bu merdiven çıkış noktası garabetini müellifin söyleşide de vurguladığı o “kişisel olarak neredeyse tüm ayrıntıların içinde birebir bulunmak yönündeki takıntı”sına bağlıyorum. Sanki ayrıntılar incelenirken aceleden, yorgunluktan çizimler ters tutulmuş da, uygulama o şekilde yapılmış gibi… Ama buna rağmen bir alışveriş merkezi için oldukça basık  alçak tavanları, tanımsız ve yönlendiricilikten, akıştan uzak genel plan şemasını şu ters tutma işi ile açıklamak mümkün değil. Bunlar “iksa çalışmalarında kullanılan çelik halatlar uç uca eklendiğinde yaklaşık olarak 515 kilometre uzunluğa denk” gelen yapıya pek yakışmıyor açıkçası. [6]

 Zemin katlara çörek her biri birer züppelik abidesi olduğu su götürmez lokantaların (buralı yeme-içme uzmanlarının uzun zamandır hasretini çektiği tatlar sunan, şu türlü görgüsüzlüğün), saraciye dükkanlarının, üst katlardaki yedi yüz metre karelik dairelerin ortalama kentli için nasıl “yeni bir kentsel tarif getireceğini, kamusal alan bağlamından önemli bir işlev üstleneceğini” halen anlayamadım. Anlayamadığım başka bir şey de, tescil edilmiş; önemli, temsil ettiği/etmeye soyunduğu mimari duyarlılığın simgesi yapılardan birinin kolayca yıkılmasına ses çıkarmayan - hem fırsatı hem de sorumluluğu varken - itiraz etmeyen, korumayı seçmeyen müellif. 

Son söz;

Dergideki söyleşi/yazıda mevcudun ortaya çıkışında hep mal sahibinin katkısından heyecanından,    işin herkesi nasıl tatmin ettiğinden söz ediliyor. Halbuki benim aklımdaki resim hep şöyle; puslu soğuk bir İstanbul sabahında mal sahibi ve mimar yapının önünde, onu görecek şekilde kaldırımda oturmuş höyüğe bakıyorlar.   Vakit çok erken, yanlarında yarısı içilmiş çaylar tabaklarındaki ucuz alüminyum kaşıklarıyla duruyor. Mal sahibi her zamanki gibi vücuduna sıkıca oturan çift yırtmaçlı ceketi ve parlak kravatı ile çok şık. Etekleri dışarıda koyu renk gömlekli mimarın canı sıkkın, dönüp ; “abi  kusura bakmayın, sizi de mağdur ettik” diyor.  “Olsun be koçum n’apalım, arada olur öyle”

“Kalıplar içinde algılanmaya baştan itirazı olan” bu şeye selamlarımla;

BvP

İlim- İrfan peşindeki hanım kızımızın resmi ( o internetten) dışındakiler BvP.
.....................
[1] Bunlardan bir tanesi, gerçekten kendi aklı ile bir laf etti diye(Bu ne biçim demokrasi? Benim verdiğim oy ile ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu eşit olabilir mi?) popülizm okyanusunun derinliklerinde boğduk beybiyi. Erzurum Mandıracılar Derneği Başkanı bile fikir beyan etti. O da kızdı, terk etti  buraları. Konu ile ilgili derin tartışmaları merak ediyorsanız ve boş vaktiniz varsa : http://www.hukuki.net/archive/index.php?t-36309.html

[2] Birbirinden tamamen habersiz, bambaşka işler yapan rahatsız edici (benim için değil; usta mimar ve mal sahibi zat için rahatsız edici!) miktarda tanıdık, eş dost bu binayı bir kerre ziyaret edip, “daha da gelmem” demiş kişiler. Bir yapıyı bu denli antipatik bulmak gerçekten pek sık rastlanan bir durum değil. Hatta bir tanesinin karayolları binası, mimari olarak neler ifade ettiği, yıkımındaki katakulli vs. haberi bile yok-tu (Barış; 39 yaşında, bekar, çok uluslu bir şirkette üst düzey yönetici).

[3] Z/mag: Zorlu Center’ın ücretsiz yayınıdır. 3 aylık dergi. İmtiyaz sahibi Mehmet Emre Zorlu. Yıl :1, Sayı:1, Sonbahar 2013. Tahmin edeceğiniz gibi, koyu renk ve tırnak içindeki alıntılar bu yayından. Metin ve fotoğraflar Z/mag adı anılarak kullanılabiliyor.

[4] Anlaşılmaz bir şekilde Haluk Baysal’ın çok uzun süre ortağı ve yapılan tüm önemli, literatüre geçmiş işlerde birlikte olduğu Melih Birsel’i unutmuş görünüyor. Hiç yakıştıramadım doğrusu…

[5]Dimitri Pikionis Neden Önemli? Ya da İki Karşıt Tarihselcilik”. Tanyeli, Uğur. Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri içinde 109-112. Boyut, 2. Baskı. Kasım 2013.


[6] Politikacıların parasal büyüklükleri  filan  hacimli gösterme çabaları kapsamında olumlu harcamaları, değerleri vs  eski Türk Lirası ile okumaları gibi, burada da; çelik halatlar “515 kilometre” olarak verilirken,  küpeştelerin toplam uzunluğuna  “yaklaşık 17.000 metre” denmiş. 17.000 metre, kilometre olarak okunursa (17 km) daha kısa ve az etkileyici değil mi?