Emsallerine faiktir

Mart 23, 2014

Ankara'da Stad Oteli ve Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası

Portland Binası|Portland Oregon-ABD |
 Kartpostal |1980'ler Michael Graves
Öğrenciliğimde hepimiz şu yandaki binaya hayrandık.  Bütün proje jürilerinde duvarlar bu yapının  kötü, daha kötü, akıl almayacak derecede kötü taklitleri ile dolu olurdu. 1984-85’de hayallerimizi süsleyen bir kahraman “Woman in Red” filmindeki kırmızı elbisesi ve bacaklarıyla  Kelly Le Brock ise, diğeri de  cephenin ortasındaki  kolon – gibi görünen – şeylerin üzerindeki, plastr – gibi görünen -, yükseldikçe cepheden  ayrılan sütun başlığını andırır o  elemandı.  Öyle ki, klasik estetizmin ağırbaşlı öğelerini bu denli maskara eden, cephelerde  kes-yapıştır- kullanan yapıdan kabaca devşirilmiş ögeleri kısa bir süre sonra mimarlık okuduğum kentteki  her türden yapıda görünce hiç şaşırmamıştım. Arolat ailesinin Vakıflar Bankası Ege Bölgesi Müdürlüğü de bunlardan biriydi. Yüzyılın icadı o kare  pencereler, acayip sütun başlığı yorumları  filan, seksenler ve doksanların ortalarına kadar mimarlık okuyan herkesi bizar etti.

Her yerde; özellikle ulaşabildiğimiz, odanın dergisi “Mimarlık”ta (evet, kağıda basılı şeyleri okuyorduk, hem de çok okuyorduk o zamanlar)  “Post Modernizm” denen şey hemen her sayıda anlatılıyor, herkes aklının erdiği, dilinin döndüğünce açıklıyordu bu fenomeni.  “Her şeyden önce post modernizm Türk Mimarlığı’na tarihten  (kendi tarihsel geçmişimizden) korkusuzca yararlanabilme olanağı vermiştir. Teknolojik başarıyı baş köşeye oturtan Modern Mimarlık eylemi içinde Türk Mimarlığı’nın önemli bir rolü olamazdı. Oysa, Post-Modernizm Dönemi’nde “biçim”i ön plana çıkaran bir yaratma anlayışı mimarlığımıza daha geniş bir eylem olanağı sağlayabilir. Bu biçimleri tarihten yararlanarak bulma fırsatları Türk mimarlarının karşısına, herhalde, başka ülkelerin mimarlarından daha sık çıkacaktır (…) Malzemesi “tarih” ve “biçim” olan bir Post-Modernizm’de daha üretken olmamak için bir neden yok.” [1]  Bulunduğumuz coğrafyada bu işin feriştahını yapabilecek malzeme olup, gerçek örnekler elimizin altındaydı. İyonya’da tapınak, İç Anadolu’da Selçuklu kervansarayları, kümbetler gırlaydı da,  yine de ortaya çıkanların çoğu zaman  niye bu kadar berbat ve saçma sapan  olduğunu anlayamıyordum.  

Emekli Sandığı Stad Oteli | Ankara |Kartpostal | 1970'ler
Doğan Tekeli - Sami Sisa 

Stad Oteli |
Cephe Detay
1960'lar (*)
Tüm bunlar olur ve yeni mezun olmuşken, arada yolum Ankara’ya düşerdi ( birkaç kere de İngiliz Arkeoloji Enstitüsüne gittiğimi,  hatta orada bir parti -gibi- şeylere katıldığımı, birkaç ta hoş hamfendi olduğu kesin aklımda da, ne bk yemeye gönderilmiş olduğumu, orada ne işim olduğunu hatırlamıyorum). Başkentimizde gördüğüm bazı binalardan pek hoşlanmazdım.  Hele o brüt beton cepheleri ile yükselen iki tanesi vardı ki, yetmişlerin  Türk  filmlerinde üstü açık arabası,  merserize yarım boğazlı kazağıyla  dolaşan Önder Somer kadar demode gelirlerdi. Geçmiş, bitmişti bunların şeyi. Cephelerinde bir tane bile İyon sütunu yoktu !Biri Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın’ın Türkiye İş Bankası Genel Müdürlük Binası  (1976-77) diğeri de Doğan Tekeli – Sami Sisa’nın Ulus’taki Stad Oteli (1970) idi.

Emekli Sandığı bir dönem büyük şehirlerde parasını değerlendirmek ve yeni kaynaklar yaratmak amacıyla oteller yaptırıyordu. Bu oteller projeleri önemli mimarlara çizdirilen prestijli yapılardı. İstanbul’daki  Skidmore  Owings ve Merril’e  (Sedad Hakkı Eldem’de var işin içinde. Muhtemelen “bendeniz dizayn ettim efendim” demiştir bütün proje için), Tarabya Oteli Kadri Erdoğan’a, İzmir Efes Oteli Paul Bonatz’a, Büyük Ankara Oteli ise İsviçreli Marc Saugey’e çizdirildi [2].  Onlar kadar lüks olmaması öngörülen bu şehir otelinin projesi de 1964’de büyük ilgi gören, çok katılımlı bir yarışmada birinciliği kazanan Doğan Tekeli, Sami Sisa ve o dönemde zaman zaman birlikte çalıştıkları Metin Hepgüler’e ait. [3]


Stad Oteli | Cephe Detay | Ekim 2010
Türkiye’de hem mimar hem de “adam” olunabileceğinin kanıtları olan bu iki beyefendinin,- Bay Sami Sisa ve Bay Doğan Tekeli’nin-  yapıları modern Türk Mimarlığının en gerçek,  en  önemli işleri arasında kanımca.  Hani var ya; gazetelerin hafta sonu eklerinde “bugün kendiniz için bir şey yapın” zevzekliği… Hah, siz de ilkeli, dürüst bir adam olmakta inat ederken bir de iyi mimarlık yapmayı kafaya koymuşun hikayesini, Doğan Tekeli’nin “Mimarlık:  Zor Sanat”  kitabını okuyun mesela. 

Yıllar geçtikçe bir zamanlar kaba (doğal olarak; kaba betonarme bırakılmış ağırlıklı cephelerin egemen olduğu, boşluk-doluluk oyunları ile yapıyı bir heykel gibi gören  bu mimari akıma “brütalizm” deniyor)  ve demode bulduğum bu yapıların dürüst, ağırbaşlı betonarme çıplaklıkları, cephelerindeki  incelikli hacimsel oyunları ve bunların yapının diline katkıları ile gerçekten “modern” kimliklere sahip olduklarını fark ettim (benim fark etmem yirmi küsur yıl sürdü, umarım sizinki daha erken olur).

Stad oteli, kent içinde çok katlı konaklama yapısı fonksiyonları ile işi daha kolaydı sanki. Balkonlar, servis alanları, oda ayrımları,on beş odalı tip kat planı yapının/kulenin kabuğunu zaten çiziyor(muş) gibi görünüyordu da,kazın ayağı öyle değildi tabii.  Sanki bu iki beyefendi oturup  planı çizmiş, sonra da hiçbir şeye dokunmadan üzerinden cepheleri taşımışlardı.  Yapıyı bu denli basit, kendi kendine oluşmuş, işlevin maddeleşmiş hali gibi göstermenin; bir bardak su içiyormuş gibi yapmanın ne denli zor bir iş olduğunu ilerleyen yıllarda öğrenecektim.


Stad Oteli | Normal Kat Planı (*)
Doğan Tekeli -Sami Sisa
Halen gelip gittikçe bakıyorum. Otel el değiştirdi, acayip paralar harcanarak yenilendi ve uluslararası bir zincir tarafından işletiliyor.  Son yıllarda beyaza boyadılar, yan duvarında kocaman, işletmecinin adı yazıyor filan ama,  güzelliğinden çok ta bir şey kaybetmedi. Halen,  kırk dört yaşındaki (1964’de tasarlanmakla birlikte yapı 1970’de bitiyor)  bu binanın cephelerindeki, - özellikle oda balkonlarına dikkatli bakalım - çatı bitimindeki ustalıkla, kente katkısı ile boy ölçüşebilecek  pek az “modern” yapı  var o  kentte.  Üst katlarından, balkona çıkınca görülebilecekler de cabası…


Stad Otel Balkondan | Gençlik Parkı ve Ankara | Etnografya Müzesi , Opera, Gar | Aralık 2010

Otel güzeldi, brüttü filan ama... İş Bankasının o ustalıklı, tek bir el hareketi ile tasarlanıp masadan kalkılmışa benzeyen bütünlüklü cephelerini, zeminden güzel bir kavisle incelerek yükselen kütlesini,  kuleye denge kazandıran o az katlı (3 kat)  yan kütleleri  görünce iş değişiyor,  bir zamanların  o demode binası  iki binlerin Ankara ziyaretlerinde artık baş köşeye oturuyordu.


Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara |Kartpostal | 1970'ler
 Ayhan Böke - Yılmaz Sargın
Epey yüksek (26 kat ve 91.00 metre yükseklik ile uzun süre Ankara'nın en yüksek yapısıydı)  ve dar kesitli bu kulenin (B Blok)  belki de aşırı vurgulanma tehlikesi içindeki dikeyliğe ve donukluğa [4] o çok güzel ayarı veren iki eleman var bence.  Bunlardan  biri  yapıyı çevreleyen  Atatürk  Bulvarı’na Bakan (A ve Kennedy Caddesi [5]  boyunca uzanan C Blok cephelerine hakim yataylık.  Diğeri de, böylesi  yüksek ve iddialı bir prestij yapısında fazla rastlanmayan balkonlar. Çıkan/çıkabilen var mı bilmiyorum ama binayı boylu boyunca kat eden dikey pencere dizilerini ustaca dengelediği kesin.  Soğuk bir iklimde, yapıyı olabildiğince kapatırken  batı güneşini alabilecek şekilde dikkatle  tasarlanmış bu açıklıklar da akıllı usturuplu tasarıma  başka bir örnek.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara
B ve C Bloklar | Kennedy Caddesinden Görünüş | Ekim 2012


Genel müdürlüğü olarak kullanıldığı yıllarda, A Bloğu Banka üst yönetimi için bürolar, konferans ve sergi  salonu ile şeref holü işgal ediyor.  C Blokta ise Bankanın Başkent Şubesi,  kafeterya,  bilgisayar merkezi var. Arkitekt’teki bina tanıtım yazısında bu özellik,  “otomasyon”  olarak ve büyük harflerle yazılarak vurgulanmış. Yetmişlerin ortalarında bilgisayar filan, acayip işler. “Otomasyon” için ayrılan muhtemelen çok büyük o alanlar aynı şimdilerde ne olarak kullanılıyor acaba? Chicago’daki 1971 tarihli IBM Binasında olduğu gibi o devrin bilgisayar sistemleri için gösterilen özel ihtimam (iklimlendirme vs) burada da  önemli bir rol oynamış gibi.  

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Gelişmiş yangın ve duman dedektörleri, içeriden cam yünü ile izole edilmiş brüt beton yüzeyleri ve HVAC sistemleri ile zamanında göre son derece modern bu yapının  bodrum katında telefon santrali, arşiv, başka bir sergi salonu, teknik servisler var. Zemin üzerindeki 26 katın son ikisi teknik servislere ayrılmış ve  yirmi üçüncü kat ise,  “özel resepsiyonlar için yemek imkanlı kokteyl salonu” şeklinde düzenlenmiş. Dört adet 18 kişilik yüksek hızlı asansör 24. Kattaki “Özel Davet Salonu”na  yirmi beş saniyede ulaşabiliyor.

Türkiye’deki en saygın ve güçlü banka/şirketlerinden  birinin bir zamanlar merkezi olan bu yapıya hiç girmedim. Fakat Bankanın şirket kültürünün, ritüellerinin ve  başrol oyuncularının mikro kozmosunu   oluşturduğuna eminim. Bütün o  “şeref holleri”,   “yemek imkanlı kokteyl salonları” ve özel davet salonlarında yetmişlerde, seksenlerde bulunmuş olmak için neler vermezdim. Keşke  binada çalışmış birisi çıksa da anlatsa o pas parlak cilalı  ve sessiz holleri, topuzlu memureleri, çay ocaklarındaki konuşmaları,  lambrili bürolarında sigaralarını kocaman mermer küllüklere bastırarak söndüren, 24. Katta uzun bardaklarla bir şeyler içip Ankara akşamını süzen  uzun favorili adamları…


Banka İstanbul'a taşındıktan  sonra  yapı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’na geçti. Şimdi onlar kullanıyor. Nasıl değişiklikler yaptılar, tüm o fiyakalı mekanlar nasıl değişti, “otomasyon” merkezi  ne oldu? Epey merak ettiğim şeyler.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürlüğü Ankara 
B ve C Bloklar |  Ekim 2012
Meraklısına not : Türkiye İş Bankasının  şu anda kullandığı, Levent'teki bugünkü Genel Müdürlük binalarının projesi , yıllar süren değerlendirme süreci ve  kendilerine yaptırılmamış uygulama çizimleri sırasında yapılan çok çeşitli değişiklikler yüzünden  tanınmaz hale  gelmiş olsa da – özellikle ufak  kulelerin “kavuklu mezar taşlarına “benzeyen çatılarıyla – [6]   Doğan Tekeli – Sami Sisa’ya ait.   Onların hemen yanı başındaki eli yüzü düzgün Yapı Kredi Plaza (1989) ve  yolun karşısındaki Sabancı Center (1993) de Haluk Tümay’la birlikte Ayhan Böke’ye…

İki tane binanın ne çok söyleyeceği var değil mi?

BvP

Fotoğraf ve Taramalar BvP,  

(*) Otel kat planı ve brüt beton cepheye ait taramalar:  Doğan Tekeli-Sami Sisa Projeler-uygulamalar 1954-1974 Kitabından. Proje Bürosunun bu dönem çalışmalarını içeren - doğal olarak - derli toplu ve ipe sapa gelir, Türkçe ve İngilizce olarak iki dilli bu kitapla ilgili yayımcı tarih, fiyat bilgisi yok. Muhtemelen Büronun çalışmalarının sunmak için kendi imkanları ile bastırdığı bir çalışma.
…………..

[1] Kazmaoğlu Mine, Tanyeli Uğur. "1980’li Yılların Türk Mimarlık Dünyasına Bir Bakış". Mimarlık 86/2, Sayı 221 içinde (s:47),

[2] İ.T.Ü Mimarlık Fakültesi Dekanlarından Profesör Hande Suher de,  Ankara Oteli işi alınıp proje çalışmalarına başladığı sıralarda Saugey’in Bürosunda çalışıyor. Anılarda kendisinden istenen otel giriş bağlantılarına ait etütlerin 1957 sonunda Türkiye’ye dönüşünden sonra  uygulanmış olduğunu görüp ,çok memnun olduğun yazıyor. Gerçekten de, çok uzun yıllar boyunca oteller ilgili aklımda kalmış tek şey,  yolu otele bağlayan o çok güzel rampa ve giriş kanopisi idi.  Yıllar sonra tasarlayanın kim olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir tesadüfle öğrendim. Hande Suher  İstanbul Elmadağ'daki Eski Sheraton Oteli’ni tasarlayan proje ekibinin de mimarlarından. Akademik kimliğinin yanı sıra uygulamada yönü de  olan bir mimar. Pek ortalıkta görmüyorum ama, basılmış anılarını okumakta yarar var. O dönem mimarlık hayatı ve  anıların sahibinin kalibresi hakkında aydınlatıcı, ilk elden bilgiler içeriyor.
Suher, Hande. “KAMU YARARI”nı Öncelikli Gören Bir Yaşam Öyküsü, İnsanlar Anıldıkça Yaşar. Yapı Endüstri Merkezi – TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Ocak 2010.

[3] Tekeli, Doğan. Mimarlık: Zor Sanat. Yapı Kredi Yayınları, Kasım 2012.

[4] Tamay Sütmen’in Ankara’daki Sabancı Kız Yurdu gibi…

[5] Başkent yöneticilerinin cadde ve sokaklara yabancı devlet adamı verme merakı ve sonuçlarından RabindranathTagore  Caddesi ve Limbo  yazısında bir parça bahsetmiştim.

[6] Tekeli, Age  (s:412) Tanımlama kendisine ait ve katılmamak mümkün değil. 

Mart 15, 2014

Zorlutepe Höyüğünde Beklenti ve Gerçek

İnanma. Kendi Kendine Değişmez O...
Bazen kadın dergilerinde dizi oyuncuları ile mankenler ile yapılmış söyleşilere rastlıyorum. “Kibar bir topuz, az önceki çekimimizden kalma yarı makyajlı porselen bir cilt 34-36 beden bir fizik, skinny jean, beyaz bir gömlek. Biblo gibi karşımda otururken…” şeklinde tanımlanıyorlar. 
Toplumun “34-36 beden” kontenjanından başarıya ulaşmış bir kısmı gerçekten pek güzel bu kadınlarının üstün fiziksel niteliklerinin tamamlayıcısı olarak akıllı uslu laflar etmeleri de lazım elbette [1]. Tüketicinin zihnindeki mükemmelliği bütünselleştirme dürtüsünün parçası, doğal bir beklenti bu. Çoğu metinde öyle laflar ediyor/ediyor-muş gibi yapıyorlar ki, çoğu (hırs çıtası daha yüksek olanlar paralı dandik üniversiteleri bitiriyor veya devam ediyor) averaj bir ortaöğretimden fazlasını görmemiş bu beybilerin aslında dizi oyunculuğunu filan boşlamış ta, üniversitede felsefe doktorası yaptıklarını düşünüyor insan. “Ulan… Kızımız yavru gibi amma, dünya ile ilişkisi ve  üzerine söyledikleri de bir o kadar derinlikli… Vay ki vay” demek lazım. Dediğim gibi; kadın güzel,  kıçı-bacağı mütenasipse (34-36 beden fizik), iyi de konuşmak zorunda.

Salakça bir yanılgı bu elbette. Belli nitelik ve özelliklerin bir araya gelişlerinde sonucun nitelikli olması için hepsinin en üst kalibrede olması gerekmiyor. Ya da, üstün (gibi görünen) niteliklerin bir aradalığı üst kalibre bir ürün meydana getirmiyor, ama öyle olsun istiyoruz. Kadın dergilerinin salak okuyucularının –belki- bu beklentisi yüzünden metne yapılan saçmalama enjeksiyonları (“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor” son zamanlarda duyduğum en güzellerinden biri) epey sırıtkan olmakla birlikte, zararsız ve fazla pahalıya mal olan bir durum değil. Okursun,  gülüp geçersin. Zaten okunup/bakılıp ya kapı önüne koyup kurtulmak, (çöp toplama saatinde yitip gideceğine duyulan güven) veya oturulan koltukta bırakmak suretiyle “ne halin varsa gör” diyebilmek de her zaman mümkün.

Amaa…  Üstün (gibi görünen) niteliklerin bir araya gelişiyle yeşeren nitelikli ürün beklentisi ve bundan kaynaklanan saçmalık enjeksiyonlarının bir türü var ki, işte ondan kolay kolay kurtulmak mümkün değil. Maalesef çok, ama çok para dökülmüş ve betondan mamul oluyorlar.

Bunlardan bir tanesi de  çok sevdiğim, aradan bir zaman geçince “ulan, üç beş kuruşa tamah edip niye yıktık! Bizde b.ka sürülecek akıl var mı arkadaş? “diye yırtılınacağından emin olduğum Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün yerinde duruyor. Sadece arazisine sekiz yüz milyon dolar dökülmüş, yapımına yayın organlarına/organ yayınlarına inanmak gerekirse bi-buçuk milyar dolar harcanmış, üstelik asık suratlı, ciddi  - hem de çok akıllı laflar eden - pek ünlü mimara yaptırılan projeyi bu denli itici kılan ne? [2]

Var mı Akıl Hakkaten?

“Bu kibir algısı biraz da duruşumdan kaynaklanıyor”

Burada, en kibar ifadeyle oldukça çirkin ve başarısız (elbette, cehaletimden kaynaklanan şahsi görüşüm)  “şey”in pazarlama/reklam ayaklarından biri olarak kullanılan mimarın, yine benzer ama yararsız pazarlama çabasının parçası olarak basılmış Z/mag [3] isimli dergide yayınlanan söyleşideki beyanatını ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum: “Kapitalist üretim ve tüketim mekanizmalarının yönlendirdiği, sermaye egemen toplulukların hegemonyası altındaki güncel ortam; mimarlardan pek de derin anlamlar içermeyen, ama pırıltılı ve fiyakalı yapılar talep ediyor. Herhangi bir bağlamsallık içermeyen, bulunduğu yerle ilişki kurma yöneliminde olmaktansa, farklı, ekstravagan ve gösterişli olmayı tercih eden bu eksen modern dünyada tek çıkar yol gibi”Ünlü mimarın üslubu, kurduğu cümlelerle bir parça Samanyolu tv haberlerindeki o dış ses veya İspanyol zarzuelalarındaki karakterler gibi geliyorsa da kulağa, söylüyor işte namuslu bir şekilde ne yaptığını…

Esasen şöyle ufka bakıp gözlerimi kısarak, belli bir konu hakkında bi çırpıda yirmi altı kelimeden oluşan ipe sapa gelir cümleler sarf etmeyi, “bağlamsallık” ,”görüntüsellik” filan demeyi ben de çok istiyorum ama olmuyor. İşe biraz entelektüel derinlik katmak için tezgahlandığı apaçık  o , “… yolundan ilerlediğiniz usta bir mimar var mı?” ya verilen politik, -  zinhar yaşayan adamlardan örnek vermemek kaydı şartıyla -  hepsi ölmüş gitmiş Nezih Eldem, Turgut Cansever, Haluk Baysal [4]  gibi mimarlardan, özelikle Nezih beyden bir parça etkilenmiş olmasını;(Sedat Hakkı Eldem dışında) yaptığı işe onlar gibi bakmış olmasını kentte yaşayan biri olarak ben de istiyorum ama,o da olmuyor! Bazı mimarları “ilgiyle” takip ediyor usta.“Ancak”, Yunanlı Mimar Pikionis’in(doğal olarak o da ölü) Atina’da Filipapos (Filopappos dese daha doğru olacaktı ya, olur o kadar) tepesinde yaptığı düzenlemenin “eşsiz” olduğunu düşünüyor! Müteveffa Pikionis’in bizim ustanın yazıya konu binası veya binaları ile zerre kadar ilgisi olmamakla birlikte, insan “usta hazır düşünmüşken topa da gireydi bari” diyor. Ayrıca,  Uğur Tanyeli’nin tarihselcilik yönelimi üzerine bu pek az bilinen Yunanlı mimarı örnekleyerek yazdığı yazıyı da okusa sanki fena olmaz. [5]
 
Usta söyleşinin devamında, dahil olduğu “macera”nın detaylarını anlatıyor (bir şeyler almaya gelip  yolun kaybedenler, giriş kodundaki bir galeriden aradaki açık alanı kat edip- buz pisti var ama -   hemen karşıdaki  ötekine geçemeyenler, ışık almayan yüksek tavanlı yitik koridorlarda bir yer kiralayarak “paraya para dememe”  hayali kuran  biçareler için de ciddi bir macera. Doğruya doğru).


En azından Projesi Amerika'da Yaptırılmadı
Uzun uzun, nasıl kılı kırk yarar bir süreçle projenin seçilmiş olduğunu,“hatta” pek çok meslektaşının “obstrüksiyonuna rağmen” sorunsuz bir şekilde tamamlamış olmanın heyecan vericiliğini hep öğreniyoruz. Başka intim detayları da: Usta mimar başlarda Ahmet Zorlu gibi bir kişiliğin böyle alçak gönüllü, öğlenleri masada çay simit idare edilen, mütevazi ve basit  bir büroya itibar etmeyeceğini, kocaman ve ünlü Amerikan proje bürolarından birine“ortalıkta sıklıkla gördüğümüz bon pour l’orient” (bilmeyenler için deyimin Türkçesi de var) proje yaptıracağını düşünüyor. Çünkü “o günlerde Zorlu ailesi hakkında pek bilgim yoktu” (tanısan sen de seversin, diyor bir nev’i).“Tam da o günlerde”…  Bay Zorlu’nun gazetede yayınlanan bir söyleşisini okuyor. Umut verici sözler var burada, kafası biraz karışıyor bizim mimarın.  Sonra… sonra, birkaç gün içinde grubun yöneticileri “Amerika’dan kurumsal ama yavan bir mimarlık bürosu getirtmek yerine”… "Proje yaptıracağımız yavan büroyu yarışmayla seçelim" diyorlar.

Tüm bu “The Fountainhead” tadındaki “macera”da ustanın başka bir hassasiyeti, şeyi de var:  “Bir de arazinin mevcut halini getiriyordum gözümün önüne. Kamu malıydı kamu malı olmasına da, içine Karayolları Kurumu’nun turuncu kamyonlarından başka kimse giremiyordu. Kentin tam ortasında, ulaşılamaz bir ada. Kamu malı ama kamusal değil…” Ustanın duyarlılığı sizin de içinizi burktu değil mi? “Kamu malı ama kamusal değil”... Şimdi kamusal elbette. Sanırsın ki adamcağız (yok, usta değil, mal sahibi bulunan zat) sekiz yüz milyon dolara aldığı arazinin büyük bir bölümünü gezilebilir kocaman bir arboretum, kalanını  izci kampı, azını da  kimsesiz köpek barınağı filan yapmış. Kamusal bir alan elbette; dadıları ve çocukları  ile vakit öldürmeye, para harcamaya gelmiş manken eskilerinin (o markadan gördüm gerçekten) veya benzerlerinin yıllık asgari ücret karşılığı çanta almak için kullandıkları kamusal bir alan.

Belki de -gerçekten -kentin en iddialı parselinde kondurulmuş bu yer tam da o iddianın kurbanı olmuşa benziyor. E, sekiz yüz milyon dolar dökmüş kamu malına biçare; tepe tepe kullanacak, hiçbir şeyi, hiçbir metrekareyi ziyan etmeyecek, nereyi bulursa oraya “yapacak” elbet. Yani,  son derece güdük ve enli, çam kozalağı hüviyetine haiz  şu “rezidans” şeylerini  başka türlü yapmak mümkün değil.  Zavallı arazi ödenen paranın, şişirilen değerinin ağırlığını taşıyamıyor, çöküyor. İçeri fazla çekilmiş, önündeki tuhaf balkon/boşluk alanları ve uzuuun cepheleri ile, Karaköy yolcu salonunun önüne demirleyen o gökdelen bozması garabetlere benzeyişi belki de kaçınılmaz. Ama bir de iyi tarafından bakın: fazladan çıkacak her ev gariban bir teve sunucusunun, bir şarkıcının, nebleyim mankenin filan başını sokacağı bir ev demek. Bir nev'i sosyal sorumluluk projesi mevzuu bahis.

Facilis decensus Averno

Gerçekten öyle… En azından ana girişin oradan. Tatlı bir eğimle, yarı açık maden ocağına iner gibi  “Averno”ya inmeye başlıyoruz. Fakat sonra işin rengi değişiyor. Garajdan çıkıp oraya ulaşmaya çalışırken renk değişimi daha da çabuk oluyor aslında. Yürüyen şeylerle çıkılan yer açık, tanımlı bir başlangıç noktası değil, sıradan bir mağazanın önü! Buradan yüz seksen derece geriye dönüp kendimizi alışveriş deneyimine bırakacağız. Hava ve ışık alan  bir boşluk var sadece ve camla çevrili bu alandan kahvecinin  cigara içmekten hoşlanan müşterileri  - akvaryum içindeymişçesine - istifade ediyor.

Bu merdiven çıkış noktası garabetini müellifin söyleşide de vurguladığı o “kişisel olarak neredeyse tüm ayrıntıların içinde birebir bulunmak yönündeki takıntı”sına bağlıyorum. Sanki ayrıntılar incelenirken aceleden, yorgunluktan çizimler ters tutulmuş da, uygulama o şekilde yapılmış gibi… Ama buna rağmen bir alışveriş merkezi için oldukça basık  alçak tavanları, tanımsız ve yönlendiricilikten, akıştan uzak genel plan şemasını şu ters tutma işi ile açıklamak mümkün değil. Bunlar “iksa çalışmalarında kullanılan çelik halatlar uç uca eklendiğinde yaklaşık olarak 515 kilometre uzunluğa denk” gelen yapıya pek yakışmıyor açıkçası. [6]

 Zemin katlara çörek her biri birer züppelik abidesi olduğu su götürmez lokantaların (buralı yeme-içme uzmanlarının uzun zamandır hasretini çektiği tatlar sunan, şu türlü görgüsüzlüğün), saraciye dükkanlarının, üst katlardaki yedi yüz metre karelik dairelerin ortalama kentli için nasıl “yeni bir kentsel tarif getireceğini, kamusal alan bağlamından önemli bir işlev üstleneceğini” halen anlayamadım. Anlayamadığım başka bir şey de, tescil edilmiş; önemli, temsil ettiği/etmeye soyunduğu mimari duyarlılığın simgesi yapılardan birinin kolayca yıkılmasına ses çıkarmayan - hem fırsatı hem de sorumluluğu varken - itiraz etmeyen, korumayı seçmeyen müellif. 

Son söz;

Dergideki söyleşi/yazıda mevcudun ortaya çıkışında hep mal sahibinin katkısından heyecanından,    işin herkesi nasıl tatmin ettiğinden söz ediliyor. Halbuki benim aklımdaki resim hep şöyle; puslu soğuk bir İstanbul sabahında mal sahibi ve mimar yapının önünde, onu görecek şekilde kaldırımda oturmuş höyüğe bakıyorlar.   Vakit çok erken, yanlarında yarısı içilmiş çaylar tabaklarındaki ucuz alüminyum kaşıklarıyla duruyor. Mal sahibi her zamanki gibi vücuduna sıkıca oturan çift yırtmaçlı ceketi ve parlak kravatı ile çok şık. Etekleri dışarıda koyu renk gömlekli mimarın canı sıkkın, dönüp ; “abi  kusura bakmayın, sizi de mağdur ettik” diyor.  “Olsun be koçum n’apalım, arada olur öyle”

“Kalıplar içinde algılanmaya baştan itirazı olan” bu şeye selamlarımla;

BvP

İlim- İrfan peşindeki hanım kızımızın resmi ( o internetten) dışındakiler BvP.
.....................
[1] Bunlardan bir tanesi, gerçekten kendi aklı ile bir laf etti diye(Bu ne biçim demokrasi? Benim verdiğim oy ile ayaktakımının, dağdaki çobanın oyu eşit olabilir mi?) popülizm okyanusunun derinliklerinde boğduk beybiyi. Erzurum Mandıracılar Derneği Başkanı bile fikir beyan etti. O da kızdı, terk etti  buraları. Konu ile ilgili derin tartışmaları merak ediyorsanız ve boş vaktiniz varsa : http://www.hukuki.net/archive/index.php?t-36309.html

[2] Birbirinden tamamen habersiz, bambaşka işler yapan rahatsız edici (benim için değil; usta mimar ve mal sahibi zat için rahatsız edici!) miktarda tanıdık, eş dost bu binayı bir kerre ziyaret edip, “daha da gelmem” demiş kişiler. Bir yapıyı bu denli antipatik bulmak gerçekten pek sık rastlanan bir durum değil. Hatta bir tanesinin karayolları binası, mimari olarak neler ifade ettiği, yıkımındaki katakulli vs. haberi bile yok-tu (Barış; 39 yaşında, bekar, çok uluslu bir şirkette üst düzey yönetici).

[3] Z/mag: Zorlu Center’ın ücretsiz yayınıdır. 3 aylık dergi. İmtiyaz sahibi Mehmet Emre Zorlu. Yıl :1, Sayı:1, Sonbahar 2013. Tahmin edeceğiniz gibi, koyu renk ve tırnak içindeki alıntılar bu yayından. Metin ve fotoğraflar Z/mag adı anılarak kullanılabiliyor.

[4] Anlaşılmaz bir şekilde Haluk Baysal’ın çok uzun süre ortağı ve yapılan tüm önemli, literatüre geçmiş işlerde birlikte olduğu Melih Birsel’i unutmuş görünüyor. Hiç yakıştıramadım doğrusu…

[5]Dimitri Pikionis Neden Önemli? Ya da İki Karşıt Tarihselcilik”. Tanyeli, Uğur. Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri içinde 109-112. Boyut, 2. Baskı. Kasım 2013.


[6] Politikacıların parasal büyüklükleri  filan  hacimli gösterme çabaları kapsamında olumlu harcamaları, değerleri vs  eski Türk Lirası ile okumaları gibi, burada da; çelik halatlar “515 kilometre” olarak verilirken,  küpeştelerin toplam uzunluğuna  “yaklaşık 17.000 metre” denmiş. 17.000 metre, kilometre olarak okunursa (17 km) daha kısa ve az etkileyici değil mi? 

Şubat 16, 2014

MeKaDe ve F-4F


Şubat 12, 2014

14 Şubat Sevgi(liler) Günü

14 Şubat Sevgi Günü | Çekmeköy | 2012
Bi kaç zaman önce şubat ayının ortasına yakın, tekrardan keşfedilen şu soytarılık üzerine küçücük aklımla bir iki laf etmiş, iş bu hususla zorumu faş etmiştim. Gel gör ki; gelişen, üreyen, globalleşen Türkiye’de her türden maskaralığın boyutu, kapsamı, şeyi durmadan yeni anlamlar kazanıp, didişilmesi elzem bir heyulaya dönüştüğünü de akıldan çıkarmamak lazım. E, benim de çıkmıştı işte.  Taa ki, şu bez afişi görene kadar…

Artık işin birkaç elektronik ve kokulu su satıcısının yavşaklık tekelinden çıkıp, kamunun da kelkindiği bir alana evrildiğini fark etmem zaman almadı. Toplumsal yapının bütününden kendini uzun yıllar tümüyle ayrı tutan, hasım durumunda gören kesimi bir süredir “beni de aranıza alsanıza, ben de sizin gibiyim” refleksi geliştirmişti. Ceberrut idareciler, kurumlar gitmiş yerlerine bizim gibi düşünenleri,  aynı küçük fırsatları şavullayanları gelmişti [1].

Amaaa o mümtaz günün içerdiği anlamların kamusal alanda yer bulamayacağı tabiiydi. Nasıl olsun;   tanımlaması bile içinde resmi söylemin kabul edemeyeceği çok miktarda sevimsizlik içeriyor, pis bir gri alan: Ulan, ya iki kadın veya iki erkek sevgiliyse?[2]  Ya reşit olmayanlar sevgiliyse? Ya evli bir kadın/adam başka birinin sevgilisiyse? Mum ışığı, kırmızı gül filan iyi hoş ama; şarabı, rakıyı devirip nihayetinde çatır çatır cima ederlerse? Hadi cima ettiler diyelim, devrisi gün bari adam/kadın kalkıp eşine çocuğuna çay demlesin, sucuk doğrayıp yumurta kırsın. Otel odasında dantelli çamaşırlar içinde dzüşüp, sonra “evli evine, köylü köyüne” modeli milletin bir kısmını değilse bile, devleti kesin bozar. Ama bu bozukluk akıl erdiğince, bilgi yettiğince yapılacak bir eğip bükme ile tamir edilebilir mi?

Neden olmasın? “Li” ekini kaldırdın mı al sana toplumun her kesimini “kucaklayan”(öyle kucaklama, kucağa oturtma değil bu… Sevgi dolu) edebe, ahlaka uyan bir söylem. Hem, yerelle evrenseli buluşturmak gibi kapsamlı bir misyonu da omuzluyor. “Sevgi Günü” işte fena mı?

Aslında, bakmayın söylendiğime, çok ihtiyaç var böyle bir güne. Herif ayrıldığı karısının sokak ortasında yere yatırıp yüzüne kezzap döküyor (bunun bir de kadını yirmi iki yerinden bıçaklayıp sonra da “seviyorum, o yüzden” diyen cinsi var),  yirmi yaşında oğlan kedisinin bağırsaklarını deşiyor. On iki yaşında kızlar evlendirilip, on dördünde intihar ettiriliyor bu ülkede. Dolayısıyla, kan bağışını artırmak için yapılan çaresiz, temelde iyi niyetli ve maalesef sevimsiz bir kurnazlığa veya “akıllı telefon”, “tablet” tezgahtarlığına [3] sinirlenmenin alemi yok.

On dört Şubat dışında her hangi bir gün kan vermeye gideceğim. Söz.

BvP

....................
[1]Bazen işin bku çıkıyor, sokaklarda evsiz barksızların, fakirlerin üslendiği kağıt, karton, şişe türü dönüştürülebilir atıkları toplama işine filan da bulaşıyorlar ama, olsun o kadar.

[2]Yöneticisi oldukları insanlar Divan edebiyatı aşıklısı oldukları için Bebek Parkı’na Fuzuli’nin heykelini diken kamu insanlarına gelsin bu şiir: 

Subh  çekmiş çarhatiğin taşa çalmış âftâb
Zahir etmiş ol meh-i dellâkeayn-ı intisab
Dembedem tahrik-i tiginden bulur başlar safa
Eyla kim sû mevc urup peyda kılar her dem habab
Her ser-i muyumda bir baş olsa muy-i ser gibi
Kesse vârıntîg-i hun-rîzinden etmem ictinab”

Tercümesini yazmaya gerek yok. Nasıl olsa Divan edebiyatı bu ülkede şairlerinin heykeli dikilecek kadar bilinip, seviliyor.


Fuzuli | Haluk Tezonar |Bebek Parkı | 2013 
[3] Sizi de göreceğim yakında. Şu internetin filan çanına bi ot tıkansın hayırlısıyla, o “tablet” leri  nihale veya kağıt ağırlığı olarak satacaksınız.

Şubat 03, 2014

Kadıköy IV / Nazım ve Süreyya Paşa

Kadıköy’de dolaşmaya devam ediyoruz. Söğütlüçeşme Caddesi üzerinden yukarı çıkacağız da, önce çarşı içinde biraz sürtelim: Çarşıyı Moda’ya doğru uzatan ama denize açılan sokağın köşesindeki Protestan Kilisesinden sonra canlılığını bir parça yitiren  Mühürdar Caddesinin sonlarına doğru, cephesi otuzların modern “kübik mimari” anlayışı ile şekillenmiş ilginç bir ev var. Yıllardır cephesi temiz ve bakımlı tutma adına gülünçlü renklere boyanıp duruyor. Fakat  dışa taşan yatay bordürlerin özeni, merkezdeki yarım daire planlı odanın/çıkmanın birbiri üzerinde usturuplu taşmalarla yükselip hacim hissi oluşturan  söveleri, onların oturduğu yuvarlak kesitli beton dikmeler durup uzun uzun bakmayı gerektiriyor. Çıkmanın üst katını bitiren saçaktaki  o zarif neoklasik gönderme de… 

Şebek gibi boyanmış olsa da, dalga geçmeyin. Şunun şurasında ne kadar ömrü kaldı ki? Onun yanında İmge Kitapevi var.  Geniş bir kitap seçeneği sunan sıkı bir yer doğru; ama her gidişimde inatla aynı soruyu sorup, yine inatla  kendi bastıkları kitaplara orada indirim yapmadıklarını, ve fakat   internet sitelerinden alım yapılırsa o sihirli %20 indirime ulaşılabileceği cevabını alıyorum. Yıllar içinde aynı cevabı almaktan sıkılmış olmalıyım ki, artık pek uğramıyorum. Eminim bay İmge’nin de pek umurunda değildir zaten…
Mühürdar ile bir bilgi daha:  Nazım Hikmet  1950’deki özel afla serbest kalınca Münevver (Andaç) Hanım ve yeni doğan oğlu Memed Nazım  burada bir apartmanın zemin dairesinde otururlar. Adamcağız  Memed  doğduktan üç ay sonra ülkeden kaçmak zorunda kalır.

Neyse; Mühürdar caddesini boydan boya geri yürüyüp, Akmar Pasajı’nı, civarın süfli beş parasız öğrenci/boşta gezer taifesine bir şeyler kakalama çabası içindeki dükkanlarını geçelim. Bir iki yıl öncesine kadar o pasajın içinde bile alınabilecek nitelikte kitaplar satılıyordu. İkinci el olarak Catherine Graham’ın “Personal History”sini, Arthur M. Schlesinger Jr.’un “A Thousand Days”i filan buralardan almıştım. Şimdilerde her dükkanın içinde KPSS ve Üniversite sınavı için alınmayı bekleyen  ve alan çaresizin bir daha  işine yaramayacak olan  yığınlar dolusu saçmalık var. Kötü beslenme ve temiz hava kifayetsizliği neticesi kavruk, cılız  ve bakımsız “hevyi metal” oğlanları, kızları bile pek görmüyorum artık.

Bir üstteki sokak, yani Söğütlüçeşme caddesine açılan ucunda balık satıcıları, manavların, şarküterilerin yer aldığı esas “çarşı” sokağının içinde birkaç sene öncesine kadar birkaç sahaf vardı. Onlar da yerlerini halı veya kilim  kaplamalı kerevetlerin üzerine oturulup kulplu ağır bardakla bira devrilen, nargile içilirken tavla oynanabilen yerlere bıraktı. Aynı yerde yoğurtlu kebap yiyerek fal da baktırabilirsiniz!  O denli zengin bir fonksiyonel çeşitlilik var yani! Sokağın kırılgan, üflesen yıkılacak kitapçılarının bir başka tecavüzcüsü de şarbon hızıyla yayılan, sonunda da  tüm  alanı kaplayan “balık lokanta”ları. Birbirinde ayırt edilemeyecek benzerlikte ve muhtemelen işleticileri de aynı olan mekanlar sanki   çağdaş ve “Atatürkçü” Kadıköy’ün  muhafazakar yaşam tarzına inat geliştirdiği  bir barikat. Bu barikatın kurulduğu yerde ne var ne yok tarumar eden, tektipleştiren, bok bir yosun oluşu şimdilik kimsenin umurunda değil.

Yeme-içmeden söz ediyorken,“geleneksel mutfak” temsilcisi o çok meşhur yerden bahsetmemek olmaz değil mi? Kalaylı bakır taslar içindeki yağlı suda cambul cumbul et ve bulgur yuvarlaklarını yiyebilme ayrıcalığı sunuyor bize. Amerika’dan, Çin-maçinden gelip,  o şeyleri yemek için ayakta bekleyenleri görüyorum gelip geçerken. “Bizim” olana  duyduğum gurur gözlerimi yaşartıyor. “Her türlü kültürel değer, bilgi, estetik, yaklaşım vs. Türk kültürünün (bazen Anadolu kültürünün) bünyesinde bir yerlerde gizlidir; entelektüel görevimiz, onu gizli olduğu yerde keşfedip kuvveden fiile çıkarmaktır” diyorum [1] Biz ve biçare turistler de ücreti mukabili – hem de dolgun bir ücret mukabili – bu keşfi gerçekleştiriyoruz.


Surp Takavor Kilisesi| Kadıköy Çarşı İçi | 1855 - 1858 
Surp Takavor Kilisesi
Çan Kulesi 
Bakır tasta bulgur küreleri  ve su üzerindeki hayvani yağ habbeleri mabedinden  çıkıp hemen aşağıya kıvrılınca karşılaşılan küçük meydandaki güzel kilisenin adı Surp Takavor.  Kadıköy’ün orta yerinde,  isimlerini bile çoğu zaman yanlış telaffuz ettiğimiz, öğrenmeyi bile düşünmeden  genişçe genelleştirerek  “Ermeniler” dediğimiz o etnik azınlık mensuplarının tedirginliğinin, “biz”lerle ilişkilerinin nasıl bıçak sırtında durduğunun simgesi olarak duruyor. Yirmi yıldır oralardan geçip giderim. Bu bakımlı, eli yüzü düzgün ve –doğal olarak – yüksek duvarlarla çevrili yapının kapısını hiç açık ve insanların girip çıktığını görmek nasip olmadı. Ahşap çan kulesi dikkate değer ve ilginç. Bakmakta yarar var.   Kilise hakkında şimdilik önceden söylenmemiş bir şeye ulaşamadım. Bu yüzden internettekileri kopyalamak yerine linkini vereyim de okuyun.

Kilisenin olduğu meydancıktan aşağıya doğru inerken sokağın  ucuna doğru, yolun iki tarafında karşı karşıya iki dükkan var:   Şekerci Ali Muhiddin Hacıbekir ve Baylan Pastanesi. 

Bay Filip LENAS (ayakta) ve Kuzeni Bay Yorgi KİRİÇİ
BAYLAN, iSTANBUL 1923 Kitapçığından 
Sokağa daha önce yerleşmişe benzeyen, sıradan şekerci vitrinine sahip  Hacıbekir değil de, Baylan’ın zemini plastik çimle kaplı arka bahçesi ve duvar nişlerindeki  elektrikle çalışan küçük su değirmenleri uzun uzun bahsedilmeyi hak ediyor.  Bu acayip şeylerin türlü  maskaralık edenleri mevcut.  En son kızımla gittiğimizde  sanki içinde kuru buz varmış gibi  nazlıca duman tüttürenleri de vardı. Orası hala bu acayip şeylerle dolu mu bilmiyorum. Kızım ergenliği geçip de ağır,  iç bayıcı tatlılara olan ilgisi kaybolalı beri gitmiyoruz. Tuhaf bir şekilde meşhur olan ve  geniz yakıcı şeker oranı ile yenmesi neredeyse imkansız şu “Kup Griye” de  hiçbir zaman çok sevdiğim bir şey değil -di zaten. 1952-54 yıllarında babası tarafında Avrupa tarzı pastacılık ve çikolatacılığı  öğrenmek üzere İsviçre’ye gönderilen bay Harry Lenas tarafından icat edilmiş ve “uluslararası tatlı literatürüne girmiş” olduğunu da pastaneyi ve Baylan markasını tanıtmak üzere 2010’da basılmış bir broşürden öğrendim.

Baylan Pastanesi Giriş |Kadıköy Çarşı içi | 1961
Epir’li  bay Filip Lenas tarafından 1923’de kurulan  Baylan Pastanesi  1925’de ikinci şubeyi Karaköy’de –doğal olarak – bugün olmayan bir binada açar. Daha sonra Karaköy merkezde Nordstern Sigorta binasının altında bir tane daha açarlar. Bu şubeyi ve  vitrinin üzerindeki o  çok güzel “Baylan” yazısını gayet iyi hatırlıyorum.  Engin Cezar’ın Siena’daki  Palazzo Spannocchi’ye [2]  epey benzerliği ile neo geç gotiğimsiden rönesansa meyli olduğun teşhis ettiği bu yapı  uzun süreli bir restorasyon geçireceğinden orası da  1992’de kapanmış (ne menem restorasyonsa, sene 2014 oldu halen sürüyor).  Kadıköydeki dükkan üçüncü şube olarak  1961’de açılmış. Dikkatli bakıldığında – hatta dikkatsiz de bakılsa – döneme özgü form ve estetik anlayışı hemen seziliyor. Eskiden Beyoğlunda böyle cepheli dükkanlar ne kadar çoktu. Dikkati çekmeyecek biçimde ve bir daha geri gelmemek üzere teker teker  kapandılar .


Isidore Bonheur (1827 - 1901)
Yine laf lafı açtı. Gevezelikten kurtulamıyorum bir türlü.  Şimdi Söğütlü çeşme caddesinden yukarı, boğa heykeline doğru çıkalım. Bir tavşan gibi hop, hop oradan oraya sıçramak suretiyle sürekli yer değiştiren ve  şimdilik durduğu yerden aşağıya denize doğru bakan o boğanın olduğu yere… Buradan önce bir süre Kıyıdaki Belediye Başkanlığının bahçesinde soluklandı gariban. Daha önceyi,  Spor Sarayının önünde olduğu zamanları da oldukça net hatırlıyorum.   Evveliyatında nerede olduğuna dair bir anı yok kafamda.  Fakat internette biraz eşelenince “Milli Saraylar Boğayı geri istiyor” dan tutun “onun yeri zaten hazır, Beyazıttaki  Forum Tauri” (muharrir ‘tauro’ anlayıp öyle yazmış ama  boş verin) haberleri gırla. Yani yeri yine sağlam değil garibanın. Şu linklerde heykelin tarihine  ait iki ayrı hikaye  anlatılıyor.  Çocukluğumda TRT’de “Hangisi Doğru” diye  bir yarışma programı olurdu. Yarışmacının karşısındaki her biri tiyatro sanatçısı olan üç kişi (emin olduklarım  Pekcan Koşar ve Olcay Poyraz-dı. Diğer kişiyi hatırlamıyorum maalesef)  normalde bilinmesi zor bir kavram veya nesne hakkında oldukça inandırıcı hikayeler anlatırdı. Eğer sorulanı bilmiyorsa yarışmacı da bu hikayelerden kendisine en  inandırıcı geleni seçerdi.
Siz de seçin bakalım! A ) Almanların Alsace Lorrain’in işgali sonrası sonunda Fransızlardan alınıp, Almanlar tarafından 1917’de İttihatçılara hediye edilme hikayesi mi ? B) Yoksa daha mütevazi olanı; yani  Abdülaziz’in 1867’deki Paris Dünya sergisi sırasında görüp beğenerek Isidore Bonheur'a sipariş ettiği muhtelif  hayvan heykellerinden sadece biri olduğu hikayesi mi ? [3]


Boğa | Altıyol |  Isidore Bonheur 
Boğadan sağa Bahariye’ye  kıvrılınca,  yukarı doğru  Süreyya Sineması (Opereti)  var. Başka hiçbir yapısını bilmediğim, Keğam Kavafyan adlı Mimarımıza ait-miş. Beyaz, albenili cephesi, girişin üzerini örten şık art nouveau saçağıyla filan güzeldir de benim gönlümün yağlarının eritmez pek. Tepe frizinin üzerinde, isimliğin iki yandaki biri edebiyat diğeri müzik için oraya kurulmuş esin perileri, ön cephedeki rölyefler, olması gerektiği için oraya konmuş, ama tam oturmayıp da seloteyple tutturulmuş gibidirler. Belki de necip Türk Halkı ile opera aktivitesi  arasında bir türlü kurulamayan o ilişki yüzünden öyle gelir.  Epeyce zengin ve müteşebbis bir zat olan Süreyya (İlmen) Paşa’nın plaj hikayesini ve plajdan arta kalanın nasıl bir sembol karikatürüne dönüştüğünden uzun uzun bahsetmiştim.  Hemen her yerde, 1930’larda sinemaya dönüştürülen bu yapının  ilk işleticisinin Süreyya İlmen (ulan adam binanın kökünün sahibi zaten! ne demek “ilk işleticisi”? 1950’de de  Daarrüşşafaka’ya bağışlamış)  Sinemanın ilk müdürünün de Nazım Hikmet’in babası olduğu yazılı. Yazılmayan, Müdürlük işinin adamcağızın sağlığında sorunsuz, patırtısız kütürtüsüz gitmişse de Hikmet Nazım bey talihsiz bir tedavi neticesi yatağa düşüp göçe duracağa yakın, Süreyya Beyin veyahut  oğlu olan zatın ölmek üzere adamdan para hesabı sorması… Bizim şairin babasına ölüm döşeğinde reva görülen muamele  –haklı olarak – çok zoruna gitmiş olacak ki, yazdığı bir hicivde Süreyya Paşa’ya da,  yedi ceddini hallaç pamuğu gibi atmış. Adamcağızın ne  soyu sopu, ne de  babasının devlet hizmetinde çalıp çırptıkları kalıyor [4].  


Süreyya Sineması | Bahariye | Keğam Kavafyan | 1927


Bir varmış
      Bir yokmuş
Develer telalık edip satarken develeri,
Bir benim babam varmış,
Bir de zatı muhteremin pederi.
Benim babam,
       dazlak kafalı ufak tefek bir adam.
O bir zatı muhteremin pederi
İkinci Sultan Hamidin
       meşhur hırsız seraskeri .
Benim babam,
dolu koymuş
       boş çıkmış,
bütün ömrünce çevirmiş simsiyah defterleri.
O, bir zatı muhteremin pederi-
Yemen çöllerinde açlıktan ölenlerin
               suyundan ekmeğinden çalarak ,
Kumun üstünde akaln kandan
               yüzde yüz komisyon alarak
Han, hamam apartıman yapmış…
Ey zatımuhterem:
Şaire, “kısa kes, diyelim, sözlerini!”
Ölmüş sizin serasker
                    peder .
Benim de babam öldü.
Ve dünyaya yummadan evvel
Işıklı çocuk gözlerini
             siz onun yanındaydınız.
Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin, diye
kalbinin atışlarını saydınız.
Tutmuyordu babamın öpülesi elleri.
(…)




Yazı yine gittikçe uzadı. Aslında;  aşağı Söğütlüçeşme’de, yukarı Bahariye’de bahsedilecek ilginç iki tane yapı var. Bütün bu gevezeliği onlara altlık olsun diye yaptım amma, ipin ucu kaçtı iyiden.  Bir dahaki sefere artık.

BvP,
Gözden geçiren: Miki.

Fotoğraflar: BvP, Lenas - Kiriçi fotoğrafı tarama.
 
................
 
[1] Bu çok eğlenceli tavsiye ne yazık ki benim değil. Uğur Tanyeli’nin “Rüya, İnşa ve İtiraz” adlı kitabındaki ufuk açıcı “Gecikmiş bir Modernlik Tartışması, Kültür Otarşisi İlleti” adlı yazısından. İkici baskısı yapılan ve gerçekten insanın zihin kanallarını entelektüel bir müshil etkisi ile temizleyen bu kitabı almakta yoğun yarar var. Kitabın alt başlığı olan “Mimari Eleştiri Metinleri” sözünde ürkmeyin, aman haaa.  Kitapta çok ustalıkla ortaya konan görüşlerin tümü  çok geniş bir kültürel alan kavrayışı içinde yazılmış. Paniğe gerek yok hemşerim.

[2] Doğal olarak  Palazzo Spanoncchi’yi  Floransalı mimar ve heykeltıraş bay  Giuliano da Maiano’nun yaptığını biliyoruz da, Karaköy meydanına ondan yaklaşık dört yüz yıl sonra benzerini dikeni bilmek mümkün değil. Bay da Maiano’nun gotikten tutturmasında şaşmayalım. Yapıldığı devirde (1475) Siena’nın hepten gotik yapılarla dolu olduğunu bilelim yeter. Ama erken rönesans  Floransa saraylarının o ferah ve etkileyici cephelerini de  güzel tutturmuş gavur.

[3] Sanki “B” şıkkı gibi değil mi ? Bu muhtelif hayvan heykellerinin bir kısmı kaybolmuşsa da, Arslan Heykeli  İstanbul Belediyesi önünde-imiş (nedense gördüğümü hatırlamıyorum hiç), At heykeli ise  Sabancı ailesinin Atlı Köşk”ünde boy gösteriyor.

[4] Süreyya Paşanın babası Mehmet Rıza Paşa ile ilgili  şu çalıp çırpma hikayeleri pek de boş değil anlaşılan. Sultan Reşat ve Vehideddin’in  Mabeyn Başkatibi Ali Fuat Türkgeldi sadaret mektupçusu  olduğu dönemde şahit olduğu bir diyaloğu “Görüp İşittiklerim” adlı hatıralarında anlatıyor:

“Sadr-ı azam, Harbiye nazırı  Ali Rıza Paşa’ya hitap ederek harp etmeye istitaat-i askeriyemiz müsaid olup olmadığını sordu. Ali Rıza Paşa “Askerimizin ayağına giydirecek çarığımız bile yok” diye mukabele edince Kamil Paşa “Ne yapalım! Seraskerimiz  (Serasker-İ esbak Rıza Paşa) kendi binay-ı servetini yapmaktan başka bir şey düşünmemiş.”  Diyerek huzzar ile teai-i efkara başladı. (…)

Türkgeldi,  Ali Fuat. Görüp İşittiklerim.  Türk Tarih Kurumu  Basımevi – Ankara 1984. 3. Baskı  (s.12).
(Böyle bir kitabın neden 3 baskı yaptığı ve benim neden okumuş olduğum da ayrı bir yazı konusu olabilir gerçekten)
 
Zekeriya Sertel’de konuyu yalan yanlış anlattığı “Mavi Gözlü Dev” de  (… ) İşte bu ağır hasta bulunduğu günlerin birinde  Hikmet Bey ‘in müdürü bulunduğu Süreyya Paşa sinemasının sahibi ve Süreyya Paşa’nın oğlu Atıf Bey eve gelerek Hikmet Bey’den sinemanın son aya ait hesaplarını istemişti. Ölüm yatağında bulunan bir hastaya karşı yapılan bu insanlık dışı kaba davranış Nazım Hikmet’İ haklı olara kızdırmıştı. İki üç gün sonra Hikmet Bey gözlerini edebiyen (ebediyen olacak. BvP) bu dünyaya kapadı. Nazım bu ölümün acısını ve paşazadenin kabalığının hiç unutmadı ve ilk fırsatta şiddetli bir hicivle Paşaya ve oğluna çattı.. Süreyya Paşa , Abdülhamit devrinde seraskerdi (Serasker olan,  Süreyya Paşa’nın babası Mehmet Rıza Paşa.  Baba ve oğlu karıştırmış gariban BvP).  Bu vazifede iken çalıp çırptığı paralarla İstanbul’da hanlar, apartımanlar, sinemalar, plajlar yaptırmıştı (…) diyerek bahsediyor.  

Sertel’in konu ile ilgili yanlış anlattığı başka bir nokta da, hicvin Süreyya Paşanın büyük  oğlu Atıf (İlmen) bey’e yazıldığı. Halbuki bizim şair “ölmüş sizin serasker peder” diyerek açıkça Süreyya Paşa’yı kastediyor.

 
Sertel, Zekeriya. Mavigözlü Dev, Nazım Hikmet ve Sanatı.  Ant  Yayınları. 1969.( s.197)