Emsallerine faiktir

Mart 06, 2009

Rakı Şişesine Sarılı Aşklar - Ferit Geç Sen Arkaya!

Çocukluğumun tümü asansörsüz bir apartmanın, annemin sivri aklı ile en üst katında alınmış tatsız bir dairesinde geçti. Daha doğrusu; bu daire ve içinde yer aldığı apartman ile, benzerlerinin sürreal bir kanyon oluşturduğu dar, dik yokuşta. Yokuşta futbol oynadınız mı hiç? Tek kale oynanır. Kaleci iki takımın da üyesi olamayacağı için o da üçüncü bir “raakip”tir. Bir top, üç kutuplu dünya ve arada gelip geçen arabalar. Bu hastalıklı çocukluğun görünürde o kadar sürreal olmayan bir ögesi daha vardı: Bakkallar alemi…
Göte “göt” dense alınan, ölüm diyemeyip “vefat” diyen nazik ve rafine halkım[1] her akşam belli bir miktar ve türde alkol içmek zorunda olan orta yaşlı erkeklere de alkolik diyemeyip “akşamcı” diye bir terim uydurmuştur götünden. Neyse; alkolik pardon, “akşamcı” olan babam için, almayı unuttuğu ya da evde apansız bittiği günler bakkala gidip rakı almak gerekirdi. Sokağın köşesindeki güler yüzlü ve temiz bakkalımız inançları gereği alkollü şeyler satmıyordu. Bu inançlar onu üretim tarihleri üzerinden günler geçip ekşidiği için şişmiş ayran kutularının alüminyum üst kapaklarını iğne ile delip eski haline getirmekten, fingirdek karısının da, mahalle gençlerinin önünden geçerken kıçını kıvırtmasına göz yummaktan alıkoymuyordu ama, mümindi işte. Mümin müminliği yapınca bana da taa yokuşun dibindeki diğer bakkal bilmemkimamca yolu görünüyordu. Teneke kapakları yukarı doğru açılan bisküvi kutuları, duvardaki Galatasaray Futbol Kulübü 1961 ilk on biri fotoğrafı ve soluk mavi iş önlüğü ile bilmemkimamca çok modern değildi belki ama rakı filan sattığı için cehennemde yanacağını da düşünmüyordu en azından. Üzerinde kıranta iki beyefendinin kıllı bir içki sofrasının hemen sonrasında, muhabbet ederken resmedildiği[2] şişeyi tezgah üzerinde maharetle gazete kadına yuvarlar, elime tutuştururdu.

Şu gazete kağıdına içki şişesi - sonraki yıllarda bira tenekesi - sarma adeti üzerinde biraz duralım: Sadece ve sadece Türkiye’ye özgü olduğuna inandığım bu ilginç ve zarif adet bence başka bir Türk geleneği olan; elinde siyah naylon torba ile otoyolda karşıdan karşıya geçmek, ya da paspası yol ortasına atıp, üzerinden muhtelif motorlu araçlar geçmesi sureti ile tozunu silkmek gibi, koruma altına alınması gerekli etnografik bir figür.
Muhtemelen bilmemkimamca’nın babamın rakısını gazeteye sararak elime tutuşturması hani yolda gören mören olur, milletin canı ister, bir yeri şişer, ben de şişeyi çıkarıp limon kolonyası gibi ele avuca serpmek zorunda kalmayayım türünden incelikli bir düşünüşten kaynaklanıyordu… Yoksa, on yaşlarında bir oğlan çocuğu tam akşam yemeği öncesi bakkaldan elinde kağıda sarılmış ne şişesi ile çıkar? Nişantaşı’nda şarküteriden Chivas Regal alınca da sarıyorlar mıydı kağıda sorusu o yıllarda aklıma gelmiyordu tabii. İnsanımızın zarafetine, inceliğine veriyordum. “Mahalle Baskısı” denen, Şerif Mardin’in tavassutu ile çoook yıllar sonra tanıştığımız kavram bilinmiyordu o zamanlar.

Yıllardır içli dışkılı olduğum bu zarif, nazik, göte “göt” bile diyemeyen bu nazik toplum nedense bazı konularda pek umursamazdı. Mesela, 1960 yılında çoskulu bir darbe neticesi neş’e[3] ile alaşağı edilerek asılan Egeli zengin toprak ağası başbakan’ın evli kadınlarla (evlilik müessesi kutsal tabii bu coğrafyada, başvekil’in de evli olduğunu söylemiş miydim?) cinsel maceraları, maceranın figüranlarından birinin yakın zamanda ölümü üzerine “Romantik Devlet Adamının Aşkları” olarak gazlanabiliyordu.
Devlet adamı demet demet çiçek, sepet sepet yumurta gönderiyor, hamfendi’nin eşini makamına çağırıp “erkek erkeğe” hasbıhal ediyorlar, eşinden istiyor hamfendi’yi filan. Bu romantik aşkların bir tanesi ile olanında, ki - konu ile ilgili görüşüne başvurulan muhterem tarihçi-yazar onunla bir kere karşılaşmış - “şehvet fırtınası”[4] hamfendi başvekil’in arabasını evin penceresinden tesbit edince, kocasına “Hadi Ferit sen arka odaya geç”[5] diyor. Kan ter içinde, orgazm sonrası sigara dumanı bir romantizmdir gidiyor bindokuzyüzellilerin sonlarında. Ama ve fakat, devlet adamı zarif, devlet adamı rafine, ilişki kurduğu evli kadınlar da öyle basit kadınlar değil, sanatçı. “Genç bir kadın. Henüz 25 yaşında. Bir gece, bir davette başbakanla tanışıyor. Daha doğrusu başbakan onu uzaktan görüyor, elinden tutuyor ve bahçeye çıkarıyor. Sonra saatlerce dolaşıyorlar. Film gibi değil mi?” Başvekil böyle kadınları beğeniyor işte, “Eskiden bir siyasetçi, üst düzey bir bürokrat vasfı olmayan bir kadınla birlikte olmazdı. Hepsi vasıflıydı kadınların”.[6] Bu vasıflı kadına ayaklarını yıkatmak da ayrı bir incelik.

Aslında anlatılanlar öyle şeyler ki, Claude Chabrol filmleri, Kemalettin Tuğcu romanı gibi kalıyor. Ama şaşırmıyoruz bile. Vasıflı kadınlarla zina yapan siyasetçinin yaşadıkları mahzun, masum aşkları okuyoruz gazeteden. Geçen pazar annemin evinde, elimde bu gazete ile kala kaldım. Bin kere şükürler olsun, hamdolsun, ben çocukken içinde böyle “aşklar” geçen gazetelere rakı şişeleri sarılmamış, bakkal amca (mümin olmayan) beni ve mahalleliyi daha masum gazetelerle cansiperane koruyabilmişti. “Vefat” ettiyse Allah rahmet eylesin, yaşıyorsa Allah uzun ömürler versin…
Konu ile ilgili haber, eğer merak ediyorsanız, bakınız nah tam burada: Menderesle yattım, kocamı kurtardım ! (Gazete Vatan 01.03.2009)




[1] Bu halk o kadar naziktir ki: Poşet, torba her ne boksa, ona “koymaz”. “Bırakır”. Çay “döker”. “Koymaz”, aslında bence şöyle çatır çatır bir koyabilse… Rahatlayacak, tüm bu incelikler umurunda olmayacaktır ama bir türlü olamaz işte.
[2] Bu rakıların temasız olanı da vardı ki, üzerinde Sümerbank pijamasını andırır, sıkıcı bir hurufatla “Yeni Rakı” yazardı.
[3] Bu coşkuya inanmıyorsanız, 1960 Mayısından sonraki Hayat dergilerine bir göz atıverin derim.
[4] Tamamı şöyle: “Hafif göğüs çatalı göstermeye meraklıydı. Seksi görünen bir kadın havasından çok, sakin görünen bir şehvet fırtınasıydı. Çok güzel omuzları vardı. Dorothy Lamour’a benzerdi...”
[5] Burayı pek kavrayamıyorum: “Sen arkaya geç” denen Ferit, koskoca emniyet müdürü. Beylik silahı falan var. Nasıl yani? Olay Kemal Tahir’in Yediçınar Yaylası’nda geçiyor gibi. Hikayede “Kavat Abuzer” tadı var bir parça.
[6] Bunu öğrenince nasıl bir ferahlık çöktü üstüme bilseniz. Şu, "vasıflı zina" olayını biraz şeydeyim diyorum. Mesela, tüp gaz bayiinin eşi ile adamcağız kapı aralığında beklerken, halvet olsak? Vasıflı mıdır? Vasıfsız mı? Bir skalası ne bileyim matrisi falan var mı? Burada birkaç değişken var sanki ama benim aklım pek ermiyor. Siyasetçi olacaksın, evli olacaksın, zina yaptığın hamfendi evli ve sanatçı olacak, bir de omuzlar iyiyse tamam… Peki, bakkalın (mümin) ortaokul mezunu eşi hamfendi çatal falan göstere göstere televizyon tamircisine verse? Vasıflı bir veriş olur mu bu?

Edited By Miki

Şubat 21, 2009

Steril Kamışlı Ersu

Sanırım seksenlerin sonlarıydı. Büyük bir tekstil grubunun, Dalan dönemi talanından sebeplenmek üzere kurduğu inşaat şirketinde çalışıyordum. Doğru, seksen sekiz falan olmalı ki, beni işe alan yeni proje müdürüm-eski üniversite hocamla, şirkete ait şteyşın bir reno onkinin arkasında, kırmızı giymiş kaknem karılara bakıp “horror in red” diye maskaralıklar yapıyorduk . Kelly Le Brock’un oynadığı 84’yapımı “Woman in Red” filmi anca gelmişti yurduma.[1] Bu neş’eli yolculuklardan birinde Beşiktaş’tan Ihlamur’a çıkarken sağda, belediyenin yeni açtığı kaynak suyu satma şeyi ile burun buruna geldim. Adı ne hikmetse “ERSU” olan, proses aşamalı kaynak suyu bana baktı ben ona. Bu ersu’nun bir de, sevk-i kabil olanı vardı, şimdilerin bardak boyu içme suyu işte. Fakaaat, burada işin içine bir özellik, bir yardımcı cihaz müdahildi. Onu eğer istersen ince bir pipeti şeffaf kutunun biryerlerine saplayıp içebiliyordun. Hah; şimdi oldu mu sana ürünün adı “steril kamışlı ersu”! Sonraki birkaç haftayı epey eğlenceli geçirdik. Karılara falan bakmaya gerek kalmadı.
Araştırmacı kişiliğimle, bu olayın ışığında muhtelif tespitlerde bulundum:

1. Adın Kelly Le Brock gibi falan gibi havalı da olsa, Hollywood yıldızı da olsan, evrensel tufaya düşüp parası var diye, bir öküzle evlenebiliyordun (Bu bir refleks). O öküz de seni eşek sudan gelene kadar dövebiliyordu. (Bu da refleksin yüksek olasılıklı bir sonucu)
2. Salaklık umduğumdan daha yaygın bir şeydi. (Bu işten önce iki yılımı geçirdiğim araştırma enstitüsünde, öncesinde üniversitede pek nadir rastladığım bu özellikle ilerideki yıllarda daha sık karşılaşacak ama bir türlü alışamayacaktım.
3. Ortalıkta bu kadar dalyarak varsa, onlarla didişmek, sinirlenmek faydasızdı. Ancak dalga geçmek, onlara gülmek sağlıklı bir çıkış yolu olabilir-miydi? (Bunu her zaman başaramadım. Otuz beş yaşında, bu ibneler yüzünden iki defa kalp krizi geçirmek icap etti)
4. Nereye gidersen git, nerede olursan ol, her zaman çevreye dikkatle bakmak gerekiyordu. Detaylar ıskalanmamalıydı. Ancak bu sayede dayanabilirdin. (Mesela E-5’den Havaalanı’na gidiyorsan; Bahçelievler’e geldiğinde, kafanı sola çevir, Yolu bir Kanyonun duvarı gibi sınırlayan iş hanlarından birinin penceresi altına asılmış ufacık “Vagisan Tic. A.ş.” tabelasını görmemezlik etme…Yıllarca “Vay be plastik vagina sanayi kurmuş benim müteşebbisim ha, helal !” diye dalgamı geçtim. Bilahare kendi halinde bir tekstil firması olduğunu öğrendim maalesef).
Saygılar Sunarım.

[1] Sonra gitti Steven Seagal adlı bir ayı ile evlendi bu kaltak. Ayı’da verdi odunu, verdi odunu. (Yok, öylesi değil, dayak attı. Bildiğin “aile içi şiddet”)
Edited By Miki

Her Türk'e Lazım Güzel Sözler I

"Senin tuttuğun fare kadar benim siktiğim kedi var"
-Behzat Ç.-

Serbes, Emrah. "Her Temas İz Bırakır -Bir AnKara Polisiyesi-"
İletişim Yayınları. 2. Baskı, 2007.

Şubat 17, 2009

Bir Türk Büyüğü : Hazret-i Valentin

Her yıl Şubart ayında çok mühim kutlamamız var bir süredir. “Sevgililer Günü” günü adı altında cereyan eden bu kolektif maskaralığın önemini kavrayabilmiş değilim el’an. Damakta ne bileyim, bir “Kabotaj Bayramı” tadı bırakıyorsa da sanki daha kötüsü. Yurdumda ne olduğu bile anlaşılmadan kutlanan günlerin içine puştluk karışmış olanı.

Batının “Aziz Valentin Günü” olarak götünden uydurduğu, esasen Hristiyan Dünyası ile bile ilgisi olmayan bu pagan adetinin Roma’da her yıl on dört şubatta Faunus ve Lupercus adına kutlandığı, genç erkeklerin Faunus adına kurban ettikleri keçi ve köpeklerin yüzmüş oldukları derilerini ince şeritler halinde kesip - ki, bunlara Februa deniyor, February - Şubat ayı da oradan gelmekte - kentteki karı kıza bunlarla gelişi güzel vurduğu, bu şeritlerin denk geldiği ablalardan biri ile gelecek festivale kadar halvet olabileceği, hani şu iç gıcıklayıcı "dost hayatı"na teşne bir festival olduğunu… anlatmayı düşündüm, o Cumartesi akşamı metroda karşımızda oturan elinde bir adet gül tutan başörtülü hanım kızımıza ve yandaki koltuğu işgal eden yarra-tığa. Ama üşendim hakkaten. Bunları anlatınca, mevzuubahis adetin Roma’da en azından 325’e kadar devam ettiğini ve Hristiyanlığı kabul eden İmparator Constantine’nin durumu kökten değiştirmek yerine bazı noktaları eğip bükmekle yetindiğini (bizim Valentin tam burada bordroya alınıyor işte) falan anlatmak gerekecekti… Ben de sıkıldım. Aslında o akşam İstiklal Caddesi’ni işgal eden ve “kutlamalar”da bulunan hayvanlara anlatmalıydım belki. “Olm bak, sapına kadar abazasınız, ilacınız bende. Var ya, kesin şurdan bi köpek...yüzün derisini.... Sonrasında neler olacağını anlatıcam ben size ” desem… Ama sosyal hayata bu kadar müdahil olmayı istemedim doğrusu. Kanaat önderleri, gül satıcıları, siktirici binbir türlü ıvır zıvır esnafı, mücevherat süpermarketleri ve eğlence yeri sahipleri vs. yeterliydi. Ben bilir bilmez burnumu sokmayayım dedim.

Devrisi gün, konuyu yakinen takip eden ve ilgilenen başka bir grup olduğunu da fark edince daha bir rahatladım. Bunlar, nedense bir sabah yataktan kan ter içinde eşofman türü pijamaları ile fırlayarak sadık hizmetkarlarımız olma isteği duymuş bir grup sevimli, dürüst insandı. İşin içinde kurtlar, din, sevgi /aşk bok püsür (seks yok elbette; şöyle köppekler gibi, ter içinde, bağıra çağıra, inleyerek - o gece pek çok çiftin başardığı şekil) olunca konuyla ilgilenmişler, bizleri de teker teker şeydemeyecekleri için, münasip bir fon - mezarlık duvarı - önünde duygularını dile getirmişlerdi…

Şimdi helecanla kabotaj bayramını bekliyorum…

Edited By Miki

Şubat 08, 2009

Van Minüt

“Van minüt, van minüüüt” şeklinde haykırdı koltukta oturan bıyıklı zat. Çok öfkelendiği belliydi. Solundaki yaşlı beye gözüm takıldı bir an. Hafifçe geriye kaykılmış, olası bir darbeyi savuşturmaya hazırlanıyordu. “Hah, geliyor şanlı Osmanlı tokadı; yaşlısın maşlısın dinlemeyip, şimdi ekleyecek iki tane” dedim kendi kendime. Heyecan içinde ineceği anı bekledim. Şaaaak şuuuk. Fakat olmadı. Duyuramadık Türk’ün sesini. Bıyıklı, uzun boylu, kol düğmeli zat o meyanda yandaki yavşaa elense ile, Tevrat’tan bir şeyler okumak arasında git-gel gerilimi yaşıyordu. Elindeki enine tutulmuş adört kağıdı gördüm. Ben, “Ulan heyvah, İbranice’de biliyor: orjinalinden okuyacak sakın?” düşüncesi ile boğuşurken o, kafasını ve boynunu bir burgaç gibi saran kahpe kablolardan, zincirlerini koparan bir aslan haşmetiyle boğuşarak kurtuldu… Hemen yanında birkaç dakka öncesinin esen gürleyen İsrailli devlet adamı gitmiş, korkudan oturduğu sandalyeye büzülmüş bir iktiyar gelmişti (Bunlar böyle korkak olurlar işte). Hafif yükseltilmiş o yerden inerken esmer başka bir bey ayağa kalkıp kucaklar gibi şey yaptı. Yandaki diğer yaşlı da -çekik gözlü olan- el hareketi ile oturttu onu. Sekreter miymiş neymiş… Ne geceydi be!
Gerçekten ne geceydi. Doğu’nun Batı’yı anlamadığı, Batı’nın Doğu’yu anlamadığı, benim ise hiçbir şeyi anlamadığımı anladığım bir uyanış anı. Şükürler olsun medya var, düblüve düblüve düblüve davosfatihidotkom filan var da, aydınlanıyorum. Batı dünyası bence tüm bilgeliğine rağmen; o gece bir şeyde, hatta iki şeyde kısa kaldı.

Şey bir: Türk insanı şakır şukur öpüşür kola girmeyi mola girmeyi sever de, Konuşma sırasında el kol sürtünmesinde hoşlanmaz nedense “konuşurken elin kolun oynamasın arkadaşım” diye bir olgu vardır buralarda. Söz konusu olgu, liberaluygarvekuul radyo televizyon yorumcuları tarafından “Kimseee, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına…” şeklinde günler geceler boyu elektromanyetik dalgalar halinde yayılıp, maalesef ses ve görüntü olarak evlerimizde geldi buldu bizleri.
Şey iki: Hiç kimse, hiçbir kuvvet bir Türk’e sesini, bulunulan ortamda o Beyfendi’nin eşi filan varsa yükseltemez. Olmaz böyle bişey. Kendisine söz verilmiş olan ilk on dakika agresif bir tarzda fikir beyanatlarında bulunmuş olsa bile. Bu konu da üzerinde enine boyuna tartışıldı. Hepimiz aynı kanaatteydik elbette. İlk on dakikalık konuşmada yükseltilen tansiyondan, provokatif tavırdan pek söz edilmedi ama olsun. Bizim için önemli olan hanımefendinin vücut kimyasının bozuluşu oldu. Hem, o da mevzuya fevkalade hassas. Yemek düzenledi, först leydileri topladı, şiirler okundu filan.

Gümbür gümbür ses getiren, Doğu dünyasındaki yığınları plastik terliklerle sokağa döken, Batının ise pek umursamaz göründüğü ama, hesabın sonradan çıkarılıp önümüze konacağından emin olduğum bu aslanlık konusunda ortak fikir pek olumlu. Devrisi gün, muhtemelen dışişlerindeki bazı bürokratlar dışında herkes yeniden doğmuş gibi hissetti kendini. Güneş bi başka doğdu yurdumun ve Ortadoğu’nun üzerine. Havaalanında çoşkuyla karşıladık, ossat internet siteleri kuruldu, ikibinin üzerinde vatandaş “duygu ve düşünce”lerini deklare etti.
Ama, sınırları oldukça dar bir dünya görüşü ve küt iç politik hesaplarla tertiplenmiş, gururla şakşaklanan bu efeliğin ilerideki sonuçları ile yaşamak zorunda kalacak olan bu ülkedeki yegane kişiyim anlaşılan. O yüzden yanlızca benim canımı sıktı bu durum.
Edited by Miki