Emsallerine faiktir

Ekim 21, 2016

Tekler ve Çoklar, Özgün Kopyalar


SALT’ta yine acayip bir sergi var. Uğraşıp kotaran insanlar edepleri itibarıyla “ulan, sizin bildiğiniz kadar bizim unuttuğumuz var” demeyeceklerinden, adını  “Tek ve Çok” şeklinde  kısa tutmuşlar.  Ben olsam; “Aylarca Uğraştık, Didindik  Şu Ülkenin  Dokuzyüzellibeşten Beriye Sanayi Serüveninin Fotoğrafını Çekip, Anlayacağınız Şekilde Nah Şuraya Koyduk, Gezip Görmeyene Yuf Olsun Sergisi” koyardım. E, ben de gezdim. Doğal olarak olan biteni bir defada anlayamadığımdan, birkaç kere gidip gelmem gerekti. Fakat İstanbul halkının entelektüel havuzuna atılan para tam yerini bulmuş olacak ki; arkadaş, çarşı hamamı mübarek…  Can pazarı, çoluk çocukla gidilirse elini sıkı sıkı tutmalı ki kaybolmaya. Sonra insan o elit ortamlarda “4-5 yaşında, paltosunun kapşonu kafasına geçirilmiş ve üstten de sentetik el örgüsü atkı  ağzını kapayacak şekilde bağlanmış   bir oğlan çocuğu bulunmuştur” anonsuna seyirtip rezil rüsva olur. Bir yere  camlı masa yapmışlar, koymuşlar üzerine kolonya şişesi [1], ev terliği [2], musluk hortumu [3] çizimi,  millet ha babam kopyalıyor n’olacaksa. Bir yerde film [4]  gösteriyorlar, akıllara durgunluk verir. Sinemada gösterseler ver parayı, otur seyret. Yapana yüce rabbim uzun ömürler versin. Dedim ya ben de gezdim gördüm diye, gördüklerimi anlatayım bakalım sizin gördüklerinize benzeyecek mi, yoksa tamamen ayrı tellerden mi çalınacak? Böyle sergilerde hoş bir taraf var, o kadar çok şey yığılı ki;  bu işe girişip, girişmekle de kalmayıp, yüzünün akı ile  çıkıp şurada oturan akıllı ve nazik bayanın, her biri aslan parçası olup ve de  yardım edenlerin belki de hiç aklına gelmeyen, gelmesini de beklemeyeceğimiz bir sürü başka şey var. Nebleyim belki de    beklentisi ve isteği bu yöndedir. Ucu açık, az konuşulanları ele alan; son söze ulaşmayan bir sergi yapmak istemiştir, bilmiyorum yani.  

Kronoloji Üzerinden Fikir Beyanları
Türkiye’nin üretim ortamı hakkında fikir yürütülecek,  neler olduğunu anlaşılacaksa bunu bir kronoloji üzerinden konuşmanın yararı var. Onlar da yapmışlar. Sol duvarda 1955’den başlayarak Türkiye’nin yaşadıklarını anlatan uzuun kronoloji önünde çok ve anlayarak vakit geçirmek, nelerin olup bittiğini anlayabilmek için fevkalade yararlı. Dediğim gibi, 1955’le başlıyor işler, hani tökez teli diye bir şey vardır, bubi tuzağını aktive eden teldir o. Rezilliği harekete geçiren şey… Türkiye’nin yakın tarihinde üç tane bu türden tökez telinden bahsetmek mümkün, hani bir şeyleri  harekete geçiren. Onar yıllık. 55’ 65’ 75. Onluk  desteler bu ülkenin kaderi gibi. Amma 70’lerde hesap biraz karışıyor, 75 olmalı ama değil . 73’ petrol krizi her şeyi berbat ediyor. O yıl  2. Dünya savaşından beri fiyatı sabit tutulan petrolün varil fiyatı 4 kat artıyor. Sonra 77-80, 80’de darbe, 83’de ANAP iktidarı, 93’de Özal’ın ölümü, 94’de şu meşhur telefon hikayesi.  Hani “Baba” ve “Ufak tefek sarışın kadın”  cep telefonu ile konuşurlardı  Ericson bir telefon-du . Şimdi baktım, internette bile resmi yok artık (ince, yassı, cetvele benzeyen anteni yukarı şeyederdin). Genel olarak baktığınızda tüm bunlar bir ülkenin üretim ve tüketim alışkanlıklarını belirleyen taşlar. 1986’da Makdonalds’ın açılışı bile var. Görünce, doksanlarda Taksim Meydanı’nın kaplayan o kesif ve iğrenç kızartma kokusunu hatırladım.
Tellere devam ediyorduk: 1955’e gelindiğinde dış yardım kaynaklı tarımsal politikaların, tarımda makineleşmenin yarattığı iş gücü fazlası. Kesin veriler yok doğal olarak, ama 1950-55 döneminde yaklaşık 350.000 kişinin ülke içi göç hareketine katıldığı, bir traktörün sekiz kişiyi işsiz bıraktığı düşünülebilir.  Büyük şehirlerdeki  hizmet ve üretime dönük istihdam imkanları önemli bir iş gücü arzı yaratıyor.
İkincisi 1965, kat mülkiyeti kanununun çıkışı. Aslında bir sürü başka şey oluyor, AP tek başına iktidara geliyor, 1965’de SSK kanunu yürürlüğe giriyor ki, beş yıllık kalkınma planları bu işe önemli bir yer verir. Bi  iki adım geriye gidip, 1961 anayasası ile anayasal bir kurum niteliği kazanan DPT'den (Devlet Planlama Teşkilatı) biraz bahsedeyim: . Kurucu Müsteşarı West Point mezunu bir albay, Şinasi Orel. "Serbest rekabet”, “özel teşebbüs”, “kalkınma” tüm bunlar altmışlı yıllarda çiğnenen sakızlar, planlama fikri 50’lerin ortalarında beri akademisyenler tarafından konuşuluyor aslında. Ama bunlar DPT kanunu ile yerini ve ifadesini buluyor. Ne tuhaf değil mi ? Çünkü “Hür teşebbüs” ü savunan bir  siyasi oluşumun karşısındaki askeri müdahalenin aktörleri  esasen piyasada o “hür teşebbüs” ün önünü açacak ipe sapa gelir düzenlemelerle uğraşıyor. Bu tabii Askeri müdahalenin bekası açısından da gerekli. Demokrat Parti’ye karşı ihtilal yapan bir oluşumun “hür teşebbüs” e karşı olmadığının güvencesi olmak filan. Tüm bunlar DP mirasçısı AP’in  “plan’mı, pilav mı?” sorusunun özetlediği  yaklaşımın önüne geçemiyor elbette. Ama şunu söyleyeyim Adalet partisinin 15 yıl (1965-1980) genel başkanı Süleyman Demirel bu kurumla ilişkisini, Turgut Özal’ın müsteşarlığını ben bildiğime göre siz haydi haydi biliyorsunuzdur.
Sonuçları ve getirdikleri önemli olduğu için tekrar 65’e, şu kat mülkiyeti kanununa döndüm. Zaten hemen karşı duvar bir fotoğraf koymuşlar: 1966’daki  Arçelik 1. Bayiler toplantısı. Hilton otelinde düzenleniyor ve üç değişik çamaşır makinası modelinin  de  sergisini aradan çıkarmışlar. Evet, görece lüks bir ev aracı bu belki ama, bir talep olduğu da kesin. Reklam yapma gereği bile duyulmamış (o yıllarda dergilerde hep “Panason” reklamı var; her derde deva papatya-nane-anason çayı ! Yersen) 1959’da üretmeye başlayıp 65’e gelindiğinde otuz bin tane satıyorlar. “ Şanzımanı” İsrail’den geliyor ve öyle bir şey ki bu çamaşır makinası, hani makine diyoruz da, birinci Dünya Savaşının Alman Tanklarına benziyor. Zaten ortada bir tane 7A modeli de  var.  Suyu koymak, boşaltmak, merdaneden donu gömleği geçirip sıkabilmek, Kanada ormanlarında odun kesmek, dizel bir denizaltının makine dairesinde çalışmak  kadar  yorucuydu. 

Şanzıman İsrail’den, Kompresör İngiltere’den
“Ulan haşa huzurdan milletin kıçında donu yok, çamaşır makinası, buzdolabı neyine” (onun üretimine de 1960’da başlanıyor. Kompresörü Birleşik Krallıktan)   demeyelim hemen.  Kentli yeni orta sınıf takım çantasının olmazsa olmazı bunlar. Apartman yaşamı, hayatın hızlanması, dış dünyadan daha fazla haberdar olmak… Kentlere göçen iş gücünü  de unutmayın.  Soğuk savaş döneminin ideolojik nalbantlığı ve orta sınıfa gündelik yaşam kurgusu sunmayı görev edinmiş, modern hayat rehberi Hayat dergisi mesela Kasım 1964 sayılarından birinde apartman yaşamına pek ayak uyduramayan çoğunluğu terbiye görevi üstlenir. "Evet, temizlik yapalım ama komşulara zarar vermeden"… Halınızı balkonda dövüp alt kattakileri bizar etmeyin diyor yani. Ama o aralar GIR-GIR diye bir şey var zaten. Sergide keşke bir gır-gır da olsaydı. İleri geri halı üzerinde hareket ettirilip  toz, gereksiz bok püsürü  içindeki hazneye alırdı. Hakkaten "gır, gır" diye de sesi vardı. Müthiş bir şey. Akis dergilerinde filan epey reklamını görebilirsiniz. Benzeri bir cihazın patenti aslında 1699’da, yani biz  Kuzey Sırbistan’daki Karlofça’da pis bir  anlaşma imzaladığımız yıl Londra sokakları için alınmışsa da, ev için kullanılan hali  Michigan’da mukim bay ve bayan Bissel tarafından 1876’da patenti alınıp üretiliyor! Yani birinci meşrutiyetin ilan edildiği yıl! Ama biz bu cihazı GIR-GIR diye biliyoruz. Al sana bir özgün kopya! Tıpkı  “kot” gibi. O da bir kopya olmasına rağmen, bu açıdan özgün. Günlük yaşama pek hoşlanılmasa da yerleşiyor işte. Tuhaf mavimsi bir rengi olurdu, çivit gibi ama değil. Deli gibi beyazlansın diye uğraşırdın da olmazdı bir türlü. Ama çok ucuzdu ve bol bulunuyordu. Ne kadar benimsenmiş ki, “kot” kelimesi var. Tüm üretim ve tüketim altmışların ortalarında itibaren çeşitlenip farklı gelir grupları ve onların beklentileri doğrultusunda şekilleniyor. Sümerbank ve pijamalar yaşamda hep var tabii, o çizgili pijamalar, ve  “basma” denen şey.  Gündelik yaşamın çok içinde olan bu pijama hadisesi 1990’lara gelindiğinde artık niteliğini kaybediyor. Ocak 1990’da Hürriyet  gazetesinde yapılan bir araştırma evde çubuklu pijama ile dolaşmamayı “çağdaş erkek” olma özellikleri arasında sayıyor. Çağdaşlığın göstergesi daha bir sürü saçmalık yazmışlar da, bizi ilgilendiren bu.
“Basma” dediğin renkli desenler basılmış pamuklu bez. 1937’de Nazilli Basma fabrikası ile üretimine başlanıyor. Mebzul kitap ve derginin sergiyi gezenin keyfine amade sunulduğu masanın taburelerinin de basma minderli olması tesadüf değil. Artık hayatın hiç bir alanında rastlanmayan saygı ve inceliklerden.  Ne basmayı ne de onu üreten insanları küçümsemeyelim, onu da söyleyeyim. Orta masada üzerinde RT 5144 yazan bir desen kitabı var, 1974 tarihli, Herr Bernhard Leiber’e ait. Alman’ın biri kumaş almaya kalkıp buralara geliyor, yetmişlerde ithalat boru değil.
 
Ellilerin öncesinde çok başka şeyler de var. Mesela düğme… Bu sergide yok amma mesela 1954’de düğme üreten kuruluşun sahibi ile yapılmış bir röportaj okumuştum, adam heyecanla şimşirden yaptığı  düğmeleri, daha önce ithal edilen düğmelerin muazzam miktarını anlatıyor. Çok temel tüketim ürünlerini sıfırdan üretme çaba ve heyecanını saf   kâr hırsına bağlamak, olan bitene bir parça düz  bir bakış bence. Sergide düğme yok ve fakat Fatoş oyuncaklarının yöre serisi var. Dehşet şeyler. Çirkinler diye zamanında fazla satılmamışlar, elbiselerdeki, bebeklerin yüz özelliklerine, özene, detaylara dikkatle bakın, basit bir kâr gayesinden çok daha fazla şey var orada.
Bir çok şeyin başlangıcını oralarda arayacağımız için halen elllilerden – altmışlardan gidiyoruz. Büyük sanayi gruplarının işe başladığı yıllar elliler:  Akkök, Kutlutaş,  Borusan, Tekfen, Enka, Alarko, STFA. Özel teşebbüs gerçekten de bu yıllarda kendine güçlenecek zemin buluyor. Koç’un mazisi 20’lere, Sabancı’nınki 30’lara gidiyor.  Bu iki grup da büyük yatırım gerektiren sanayi üretimi yapmalarına rağmen, aslında ticaret kökenli (tacir) kuruluşlar. Türkiye’deki iş anlayışının bir özelliği bu. Sanayi merkezli değil, ticaret merkezli olmak. 1944’de Koç şirketinin otomotiv alanındaki faaliyetlerine ortak olarak giren Bernar Nahum bu durumu anılarında  gayet iyi anlatıyor. “Başlangıçta hareket noktası ‘dahili ticaret’ idi, arkasından mümessillik, acentelik gibi ithalata dayalı  ticaret başladı” (1963 gibi geç  bir tarihte bile Ankara’daki 6.700 taksiye İsveç malı taksimetre satıyorlar – Ekim 1963 Akis). Yıllarca süren döviz sıkıntısı, buna bağlı kotalar, tahsisler, ithalat rejimlerin bir yararı oluyor, ticaretle yeterli sermaye birikimi oluşturmuş bu tür şirketlerde o sanayileşme inancı yerleşiyor.   
Bernar Nahum’dan  bahsedeceksek, o muhterem beyefendinin göz bebeği   Anadol’dan söz etmemek olmaz.  Piyasada binek otomobil olarak  kısa bir süre tutunmuş olmakla birlikte etkilerinin çok büyük bence. İthal ikameci endüstrileşme çabalarının ilk döneminde döviz azlığı nedeniyle mamul madde ithalinde yaşanan sıkıntılar yüzünden alınan bir karar bu. Başka bir deyişle ticaret şirketlerine sürekli mamul mal tedarikini garantiye almak için de başlanıyor bu işe.  Fiberglas gövde yapıyorlar. O “yahu bunun gövdesini eşşekler yiyor” geyiğinden daha fazlası var işin içinde yani. Orta yerde  Anadol’un üretim serüvenini anlatan çok güzel bir kitap var.  kitabı Hatta, 61. Sayfada nazikçe “Eski arabanızı satınız, Bir Anadol alınız” tavsiyesinde bulunuyorlar.İsim yarışması düzenleniyor ve 4-5 bin başvuru beklenirken, 150.000 civarında cevap var. Ondan önce 1950’lerin sonunda, 1959’da Otosan fabrikası kurulup montajla Ford Consul ve Thames kamyonların montajını yapıyorlar (tames trader- yol ver birader kamyonarkası yazılarındandı. Güdük, buldog’a benzeyen kamyonlardı) 1965’de de Ford D1210 üretimine başlanıyor. Bu tür montaj/üretim in çevresel de bir yararı var. Fabrika gittikçe artan ölçekte iç piyasadan da mamul madde alıyor, yerli küçük üreticilerin o zamana dek akıllarına gelmeyen, arz alanı olmayan bir sürü mal yapmayı ve satmayı öğreniyorlar. Ama bunu için daha zaman var.
 
Nubar Bey’in Filibe  Macerası
Üretim görece yüksek yatırım ve karmaşık mal gruplarının bir araya getirildiği mamul maddeler için değil, daha basit tüketim ürünlerinin iç piyasaya sunulması için de geçerli. Resimlerin olduğu duvarda  Jumbo Çatal bıçakları ile ilgili bir resim var. Bay Nubar Çolakyan Kamyonetinin önünde neşeyle gülümsüyor (çok güzel bir fotoğraf o). Firma 1947’de kurulmuş. İsim muhtemelen Walt Disney’in 1941 tarihli  Jumbo/Dumbo filminden esin. 1962 gibi erken bir tarihte Filibe/Plovdiv fuarına katılmışlar ve bir ödül almışlar. Plovdiv İstanbul’a 420 km mesafede. Ankara 450 kilometre. (1962’de Sovyetler fırlattığı  Vostok 3 ve Vostok 4  ile Dünya  yörüngesinde  iki uzay aracı arasındaki ilk  telsiz haberleşmesini gerçekleştiriyor).  Fakat, insanların yüzündeki mutluluğu görebiliyoruz Nasıl bir sevinç var, ve gerçek.  Belli ki “bu daha önce yapıldı aslanım” dememişler.  İşçi  işveren ikiliğinin, o gerginliğin görülmediği bir an. Pis eller, giysiler gerçek ama sevinç ve gurur da gerçek. Orada sergilenen çatal bıçak takımını da gayet iyi hatırlıyorum. Çok güzeldi. Neden bu seriyi yeniden üretip satmazlar?
 
Yetmişler  Türkiye için kayıp, tarihi kırılmaların yaşandığı , çok ta sevimli olmayan bir dönem. 1950’lerde başlayan hızlı nüfus arışı 70’lere gelindiğinde yaşı 18-25 arasında daha iyi eğitim ve iş olanakları arayan devasa bir genç nüfus yaratıyor.  İthal ikameci tavrın çöküşü de bu yıllara rastlıyor aslında. Döviz yok, hammadde ve makine olanakları zayıf, montaj  bile yapılamıyor,  enerjide dışa bağımlı (1973  petrol krizini unutmayın, o zaman dek sabit tutulan petrolün  varil fiyatı dört kat arttı). Ülkede belki de ilk defa  artan talebe, tüketim heveslerine ciddi çareler aranıyor. Çünkü üretilen bir malın pazarı, dolayısıyla satış olanakları var.  
Yine o duvarda çok güzel Renault ve Tofaş üretim hattı ve araba fotoğrafları var. İkisinde de  1971’de üretime başlanıyor. Kaloriferi yetersiz olan Steyşın vagon Reno’lar için radyatör üretilirdi. Konya’da. Binek üretimi kalktıktan epey sonra da steyşın vagon üretimine devam edildi. Az yakan, sağlam, yüksek ve mekanik araçlardı. Kırda bayırda, atölyeler, servisler hep kullanırdı. Halen de yerine cuk oturacak bir araç yok.
Başka bir güzellik Merter’deki Vakko Binası’nın  fotoğrafları.  Haluk Baysal – Melih Birsel (binanın yapılışı 1969) Beton Mozaik Kaplamalar Bedri Rahmi Eyüboğlu, Girişteki heykel Şadi Çalık, Seramik Panolar Jale Yılmabaşar, Duvar resmi Mustafa Pilevneli.  Çok müthiş binaydı. Yıkılıp,  yerine…Aklıma güzel kelimeler geliyor da, siz doldurun ki, bi tatsızlık olmasın.
 
Nerde Ulan  Bu Özgün Kopyalar?
Biraz da “kopya”dan, özgün kopyadan söz açayım, sergi o işlere de değdirip, akıl kurcalıyor.
Ne, ne için kopya edilir? Üstelik hep aklımızın bir köşesinde duran, “bu daha önce yapıldı” varken.  Duvara da kol gibi yazmış adam zaten. Üretimde belki daha kolay bu iş, ama tasarımda, örneğin mimarlıkta, onun ahlaki valizini taşımak çok zor. Bunun pek çok nedeni var. Bir şeyin kopyası neden yapılır?
Bilmem hatırlayanınız var mı? Kahve yokluğunda içilen kavrulmuş nohut “bir özgün kopya” değil mi?  Şu gösterilen motör filminde bir laf var Çetin İnanç Dünyayı Kurtaran Adam'ı anlatırken “Amerikalının yapmaya cesaret edemeyeceği” şeyi yapmaktan gizli bir gururla anlatıyor. Bir bölüm daha var, arda arda ölüm sahneleri, kör adamın gözlerinin açılma sahneleri filan var, tamam bunlar art arda gösterilince pek komik şeyler ama, her biri  farklı zamanda, farklı ruh hali, farklı  bin bir türlü şeyle üretilmiş bir malın (filmin) parçaları. Bu açıdan kopya olmaları özgün olmalarını değiştirmiyor.
Fatoş oyuncaklarına geleyim:  “Pembe Panter” yetmişlerin ortalarında, sanırım 75 veya 76 idi, TRT de gösterime giren bir çizgi aslında.  Film kahramanını üç boyutlu üretip satıyorlar.  Çünkü  bir talep var ve yetmişlerde böyle bir şeyi ithal etmek para bulunsa,  muhtemelen kambiyo ve gümrük mevzuatı açısından imkansız. Ne diyeceksin Türkiye Cumhuriyeti Merkez  Bankası’ndan ithalat için döviz alırken “yirmi bin  adet,  80 santim boyunda pembe pelüş bir çizgi film kahramanı ithal edeceğim” mi?   Bir sürü şey yapıyorlar, zaten pembe panterden önce var olan bir işletme.  Onlar da 1975’de Nürnberg’deki oyuncak fuarına katılıyorlar.
Seksenlerde çok şey değişti. Şaşal suyu ve şişesi bile  var. İlk defa bu ülkede bir malın ambalajı kendisinden daha pahalıya satılması kabullenildi. ŞAŞ-AL diyorduk. Fiyatına bakıyorsun, şaşıyorsun, ama alıyorsun.
Gelelim “tektaş ağacı”na: serginin “yüzük taşı” bence o. Meyve vermiş ağaca benziyor. Özgünlüğünü yitirmiş çoğulluğu , biraradalığı yüzünden değersizleşmiş bir meta. Yanında mücevherci avadanlıkları: Roma terebrasına benzeyen bir matkap, prensip Neolitik çağdan beri biliniyor, ateş yapmak için kullanılıyor. Ağırlıklara gelince, Uluburun batığında [5] ağırlık ve eşyaları bulunan Kenan’lı tüccarlar da muhtemelen benzer bir terazi kullanıyorlardı. Alet edevat zanaat için geçerli ve çağa ayak uyduramıyor. Tüketim, dolayısı ile mal talebi çok fazla.
 
SANAT VE PARA BİR NOKTADA KESİŞMELİ !
Mensucat  Santral’ dan bahsetmiştim. Arkalara doğru, hafif kıyıda köşede (gibi) görünen bir bölüm var. Iskalamamak lazım:  1980 sonlarına doğru  liberal bir rehavet ve iyimserliğin etkisi ile  belki de servet ve boş vakit artışı ile sermaye gruplarının  sözcüleri (bu günkü tabirle vitrin) daha görünür oldular. Özal zenginlikle gurur duymayı öğretti bize. Aslında bu daha önce de vardı, (Nejat Eczacıbaşı’nın ön ayak oluşu ile 1973’de ilk İstanbul festivali düzenleniyor) gazeteler, kanaat önderleri aydın, efendi, dış dünyaya entegre, yemeği içmeyi bilen yükselen bir orta sınıf  inşaatına başladılar. Endüstri ve ticaret insanları da örnek olmaya itildiler ve istediler bunu. Mesela Bisse gömlek giymiş Sakıp Sabancı reklamını hatırlayın.
Bu görünürlüğün başka bi yönü de sanat. Bir dönem resim koleksiyonu yapmak zenginler arasında adeta bir yarış, pahalı ama yararlı bir heves. Halil bezmen bir röportaj vermiş mesela 1987’de, diyor ki; SANAT VE PARA BİR NOKTADA KESİŞMELİ. Bu, öyle edilmemiş  bir laf, öyle  göz kamaştırıcı bir şey ki, röportajı yapan “Türk iş adamlarının sanata ilgisi Türk Sanayiinden de yeni” gibi acayip şeyler söylüyor. Halbuki dediğim gibi,  Mensucat santral 1928’de kuruluyor, ama bizim insan Özalcı pratik içinde  kısa süre önce görünür kılınan iki şeyi bir kronolojiye oturtunca… E, biri daha önce tabii. Halil  Bezmen’in tablolarına ne mi oluyor? Bir kısmı  yurtdışına kaçırılmak üzereyken mali polis baskınına uğrayıp el konuyor, SSK borçları için de mezat düzenlenip satılıyor…
 
Bu kadar lafın özeti: çok iyi bir sergi. Bitmeden, kalabalıkta ezilmeyi göze alıp gidin işte. Bvp,
Tektaş Ağacı Fotoğrafı SALT sitesinden, Mustafa Hazneci. Diğerleri Bvp.
...................
[1] Yaklaşık yirmi santimetre boyunda altı santimetre çapında, beyaz plastik kapaklı cam şişe  yüzeyindeki  iki grupta  toplam üç yüz otuz altı adet kare piramit bu kendine özgü dekoratif şişeyi tanımlar. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın 26.10.1981 Tarihli izni ile üretilmiştir.
[2] Genellikle erkek misafire verilen, aile reisince de kullanılan arkası açık ev ayakkabısı. Üzeri siyah deri, tabanı incecik kösele olanı tercih edilir. Oldukça pahalıdır; kullanımı uzun süreli olup iki açıdan sorunludur: Zamanla halıyla temas sonucu tehlikeli şekilde kayganlaşan kösele taban ve ayağı ince, terliği zarif göstermek adına, epey dar kesitte üretilmiş üst bölüm nedeniyle bu terliklerle yürümek ciddi beceri gerektirir. Ayrıca, desteklenip güçlendirilmemiş ince taban, topuk yükseltisinin başladığı eksendeki kesme kuvvetine dayanamaz ve (hemen her zaman) kırılır.
 
[3] Şebeke basıncının yüksekliği nedeniyle  akışkan kontrolü için geliştirilmiş ek parça. Sıvının çıkış noktası ile evye tabanı arasındaki mesafeyi kısaltmaya yarayan spiral plastik boru, “Musluk Hortumu”  da denir. Gelişkin modellerinin ucunda duşlama yapmaya imkan veren ufak bir mekanizma bulunur.  Ev hayatındaki ağırlığını büyük ölçüde yitirmiş olmasına rağmen halen kullanılıyor.
 
[4] MOTÖR: Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması (2014)  / Yönetmen: Cem Kaya  / 96 dakika/ Türkçe ve Almanca; İngilizce altyazılı
 
 [5] Pulak, C. 2008. The Uluburun Shipwreck and Late Bronze Age Trade. In Beyond Babylon: Art, Trade, and Diplomacy in the Second Millennium B.C. J. Aruz, K. Benzel, and J.M. Evans (eds.). The Metropolitan Museum of Art Exhibition Catalog, pp. 288-305, artifact catalog: 306-310, 313-321, 324-333, 336-342, 345-348, 350-358, 366-378, 382-385.

Ekim 17, 2016

Type VII D



İkinci Dünya Savaşı  boyunca Alman denizaltı gücünün bel kemiğini oluşturan Tip VII serisi daha savaş başlamadan önce geliştirilmiş [1] ve savaş sırasında edinilen tecrübelere göre geliştirilen pek çok yenilik eklenmiş ve alt tipler üretilmiştir. Dayanıklı ve manevra kabiliyeti yüksek “VII” Kuzey Atlantik’teki çetin savaş şartlarına uygundu. Ucuz maliyetler, seri üretim teknolojisindeki tecrübe ve cambazlıklarla inanılmaz miktarlarda üretilebilmişlerdir [2] (Tüm alt tiplerden toplam 709 adet) !
Ana alt gruplar: “VII A”, “VII B”, “VII C”, “VII C/41”, “VII C/42”,  “VII D” ve “VII F” di. Bunlardan en başarılı olanı, yani toplam tonajda en çok gemi batıran VII B idi. Atlantik savaşının  Alman Denizaltı Donanması açısından en başarılı günleri olan 1940-1941 yıllarında bir Tip VIIB, U-99, Nisan 1940’dan  Mart 1941’e dek toplam tonajı 280.000 gros ton civarında olan  43 gemi batırır!

Savaşın ilerleyen yıllarında işler Almanlar aleyhine dönmüş ve teknolojik açıdan geride kalan bu teknelerin yerine farklı tipler üretilmiş olsa da [3] , Tip VII denizaltı gücünün temel taşı olmaya devam etti.
Temel tipten üretilmiş ve birincil görevi düşman kıyılarına mayın döşemek  olan Tip “VII D”, basitçe “C” versiyonunun bu iş için değiştirilmiş haliydi. Denizaltı ile yapılabilecek hainliklerden biri de, düşman limanlarının ağzına veya gemi trafiğinin yoğun olduğu alanlara çaktırmadan yaklaşıp bir miktar mayın bırakmak. Mayın döşeyici su üstü gemileri ile havadan ve yüzeyden çok sıkı korunan liman ağızlarında dolaşmak pek akıllıca olmadığından, denizaltı bu işe pek uygun, ideal bir cihaz. Tabii bazı sorunlar çözülürse…

Mayın döşeme görevleri denizaltılar için oldukça uygun  dedim amma, iş o kadar kolay değil. Esas hedefi açık denizde biçare nakliye gemilerini avlamak için tasarlanmış ve ana silahı [4] torpido olan teknelerden bırakılan mayınlar istenen etkiyi yapamıyordu. Bu tür mayınların boyutları  mevcut torpido tüpleri ile belirleniyor, üstelik mayınlar etkili olacak şekilde dik de döşenemiyordu. Klasik, çıpalı tip mayın döşemek için özel olarak geliştirilmiş XB serisi denizaltılar ise oldukça büyük, manevrası yavaş teknelerdi.  Burundakiler kaldırıldığından, sadece iki adet kıç torpido tüpüne sahip bu tekneler yalnızca mayın döşeyici olarak kullanılmaktaydılar. Pek başarılı oldukları da söylenemezdi.  
Yeni ve etkin bir silah geliştirebilmek için, başarısı kanıtlanmış olan Tip VIIC kullanılarak kontrol merkezinden teknenin kıçına doğru bir kısım eklendi. Bu bölüm her biri üçer adet dikey mayın alabilecek beş silo içeriyordu. Teknenin boyu 71 metreden 83 metreye çıkmış, uzatılan bölümdeki balast tankları da ek yakıt depoları olarak kullanılmıştı. Tip VII C’ ye göre  silah gücünde bir değişiklik olmamış üstelik menzili de artmıştı. (Buraya kadar her şey güzel değil mi ?, ama dur, sonunu oku…)  
Gövdede ve toplam tonajdaki bu değişiklikler teknenin manevra kabiliyetini olumsuz yönde etkiler; dalış için gereken süre artarken, güvenli ve maksimum dalış derinlikleri azalır. Artık eski günler geride kalmış, müttefik uçaklarının, destroyerlerinin sürekli takibi ve baskısı altındaki Alman denizaltıları için daha derine daha çabuk dalabilmek iyice önem kazanmıştır. Bu yüzden 1941 ağustosu ile 1942 ocağı arasında borda numaraları U-213’den U-218’e  dek toplam altı adet üretilir. Tip IIV D’ler ile savaşın sonuna dek 31 adet devriye görevine çıkılmış (bunların yalnızca dokuz tanesi mayın döşeme göreviydi), altı tekne  toplamda kırk üç bin ton civarı (42,622) on adet tekne batırmıştır.
Genel olarak bakıldığında atılan taş ürkütülen kurbağaya pek de değmez. Teknelerin beşinin ve içindeki 241 denizaltıcının[5] defterini savaş sırasında müttefik donanması dürer, yalnızca biri, U-218 savaşın sonunda teslim olur. Bu tekne de Almanya’yı işe yarar silah namına arta kalanlardan temizleme maksatlı  “Operation Deadlight” güzelliği kapsamında Aralık 1945’de batırılır.

İlgimi çektiği için ben de yıllar önce bu teknelerden birinin (U-216) 1/144 ölçekli modelini yapmıştım. VII tip denizaltılar onlarca tersanede üretilmiş olmasına rağmen mayın taşıyıcıların tümü Kiel’deki Germania Tersanesi mamulatı. İkinci Dünya Savaşından sonra ağır bombardıman ve silahsızlandırma programı çerçevesinde çanına ot tıkanan bu muazzam ve önemli tesis savaş boyunca 131 adet denizaltı tamamlamış. 1867’de kurulan ve 1902’de Friedrich Krupp tarafından satın alınmasıyla adı Friedrich  Krupp Germaniawerft  olarak değişen tersanenin ürettiği çok çeşitli ve ünlü tekne arasında  bizim Nusret mayın gemisi de var.

Bir denizaltı bugün olduğu gibi o zaman da onlarca farklı teknolojik cambazlığın bir arada ustalıkla kullanıldığı karmakarışık bir araç. Üretebilmek, daha doğrusu bileşenlerini sıfırdan var edebilmek için bolca para, bilimsel birikim ve teknolojik altyapı, kullanabilmek için de bol miktarda taşak gerekiyor. İçindekileri anlatmak benim sabrımın ve bilgimin dışında olsa da, İkinci Dünya Savaşı sırasında üretilmiş tipik bir alman denizaltısının üst yapısında dikkati çeken bazı nesnelerin ne olduğundan söz etmekte yarar olabilir. Burada resimlenen “VII D” strüktür ve donanım itibarı ile türün en yaygın modeli ile büyük bir benzerlik gösteriyor, o yüzden genelleme yapmak için uygun.
Silahlar, antenler, kapaklar, periskoplar, türlü türlü acayiplik…

88’lik güverte topu:
Denizaltının torpido yükünden sonraki en önemli  silahı topun karada tanksavar ve uçaksavar silahı olarak kullanılan meşhur “seksensekizlik” ile hiçbir alakası yok. Bu birinci Dünya Savaşı sırasında Alman su üstü gemilerinde kullanılan toptan geliştirilmiş bambaşka bir nesne. Mermileri bile birbirlerinin yerine kullanılamıyor. On iki kilometrelik menzil ve etkili ateş gücü torpido ile yaralanmış ama batırılamamış gemilerin hakkından gelmeye yeterli. İyi eğitilmiş bir mürettebat (nişan alan, topu istenen pozisyona getiren, nişan alan, mermi süren ve cephaneyi taşımak suretiyle  bildiğimiz hamallık görevini üstlenmiş üç kişi, yani toplam 6) ortalama 11 kilo ağırlıktaki zırh delici veya patlayıcı mermilerden dakikada 16 tane atabiliyor.

Sehpası ile birlikte tam olarak adını soyadını  söylemek isterseniz; “8.8cm Schiffskanone C/35 in Unterseebotslafette C/35” demek gerekiyor, yorgunluk verdiyse, kısaltılmışı da kullanabilirsiniz: “8.8cm Sk C/35in Ubts LC/35”! Şimdi anladınız değil mi, onca bilgiye, zekaya, maharete rağmen niye savaşı kaybediyor bu adamlar…
Haberleşme Şeyleri:

1950 seçimlerinden sonra, Eylül başlarında çıktığı bir yurt gezisinde  yolu  Anamur’a da düşen Ahmet Hamdi Başar anılarında tanık olduğu bir hadiseden söz eder. Ermenek yolundaki bir kamyon kazasında yirmiden fazla vatandaş ölmüş; bir o kadarı ağır yaralı olarak kasabaya getirilmiştir. Yaralılara hemen hiçbir tıbbi müdahale yapılamaz. Ameliyat, röntgen, serum ilaç… Hiçbir bir şey yoktur. O sırada DP milletvekili olan Başar yaralıların niye Mersin’e yollanmadığını, en azında neden  Mersin’den yardım istenmediğini  sorduğunda akşam saat beşten sonra telgrafhanenin kapandığı, muharebenin kesildiğini cevabını alır. Telgrafhaneyi açtırmanın da faydası yoktur, çünkü  hatlar Mersin’e direkt bağlı değildir!  Aradaki merkez de cevap vermeyecektir. Adamcağızın aklına geldiği geminin telsizi ile Mersin’e ulaşmak gelir. Kaptan’dan “bizim telsiz yalnız İstanbul’da idarenin telsizi ile konuşur” cevabını alınca, (evet, adamda Hz. Eyyub sabrı var) İstanbul’dan Başvekil Adnan Menderes’in acilen telefonla bulunması istenir, durum anlatılarak acil yardım istenecek, eğer vaktinde yardım gelmezse yaralıları gemiye bindirerek en yakın bir Kıbrıs limanına götüreceği bildirilecektir… Sonunda bir saat kadar sonra cevap, sabaha karşı da  Mersin’den ambulanslar gelir.
Bu hikayeden yaklaşık on yıl kadar önce Alman Denizaltıları binlerce kilometre ötedeki üsleri ile haberleşebiliyorlardı. Kulede biten ve burundan kıça, denizaltının gövdesi boyunca devam eden teller kara  haberleşmesi için kullanılan   HF (High Frequency), Almanların deyimi ile  KW (Kurzwelle-Kısa Dalga) antenleri. Öndeki tekneden karaya gönderilenler, arkadakiler ise karadan gönderilecekleri alabilmek için. Arada kaçırılanlar olup olmadığının tespit imkanı verecek şekilde sıra numaralı,  mors alfabesi ile ve şifrelenmiş (şu meşhur enigma sihirbazlığı) olarak yapılan bu haberleşme için başlarda teknenin yüzeye çıkması, bazı durumlarda pozisyonu mesaj yönüne doğru yönlendirmesi gerekliydi. Bununla birlikte, sürekli geliştirilen antenler kısa süre içinde 30 metre derinlikten bile haberleşmeyi mümkün kılıyor.

Başlarda genellikle Müttefik Konvoylarının yeri, denizaltıların yer değiştirmeleri veya, U bilmem kaç denizaltısının başarıları ile ilgili olan mesajlar 1943’den sonra sıkça uçak veya destroyerlerce batırılan denizaltıların son koordinatlarını içeriyordu.  Gemide yedek olarak bulundurulan uzun dalga alıcısı ise gerektiğinde  radyo sinyallerinin yönünü tespit için kullanılan halka antenden yararlanıyor.  Radyo sinyal trafiği yüzünden denizaltının yerini tespit  mümkün ve kolay olduğu için üslere çok nadir mesaj gönderiyorlar. Eğitim sırasında tekneler arasında  taktik haberleşme için kullanılan telsizler de  savaş görevleri sırasında çok nadir taşınıyor ve kullanılıyor. Bunlardan başka diğer tekneler ve uçaklara uyarı ve işaret gönderebilen vericiler, aynı işi gören alıcılar,  imdat ve yardım isteyen otomatik sinyal üreticiler ve ticari yayınları  dinleyebilmek için de  (tekne içine yapılan müzik yayını mürettebat için çok önemliydi) sivil radyolar vardı. Kısaca, sıradan bir Tip VII denizaltı Anamur’un 1950 sonbaharındaki halinden çok daha üstün haberleşme sistemlerine sahipti denebilir.
Savaşın sonlarına doğru, radyo ve radar teknolojisi ilerledikçe, denizaltılar da bu işten nasiplenip  köprülerini  bin bir türlü oyuncaklı haberleşme ve radar antenleri ile dolduruyor. Dalga boylarının kısalması ile birlikte [6] hedef tespit radarları, hedef radarını tespit radarları, yönlendiriciler gırla… Uzun ve eğlenceli bir araştırma konusu olabilecek bu konudan çark edip esas işe dönelim: Tüm bu tertibat Telefunken, Lorenz, (İkinci Dünya Savaşı ve sonrasına Amerikan Hava Kuvvetlerinin uçak telsizlerini üreten ve Apollo projesinin haberleşme sistemleri yüklenicisi  Collins Radio gibi, Lorenz de daha çok uçak telsizi üretiyor. Radar ve yönlendirici sinyal vericisi işine de bulaşmışlığı var) Fieseke & Höpfner, Philips gibi  şirketler tarafından üretiliyor. Ama ana alıcı/vericiler ille de Telefunken.

Sabrım olursa güverte ve kule üzerinde görülen diğer ıvır zıvırdan da bahsedeceğim.
BvP.
Model ve fotoğraf, BvP.
 
…......
[1] İşler 1935 Sonları ile 1936 başları arasında tezgaha konan ve  sekiz ayda bitirilen 10 adet “VII A” ile başlıyor. Güvenli dalış derinliği 100 metre ile sınırlanmış ama gerektiğinde 200 metredeki basınca dayanabilecek şekilde tasarlanmış  bu tekneler yüzeyde saatte 16,5 mil (30,5 km/s)  sualtında ise 8 mil (15 km/s) hız yapabiliyor ve 44 kişilik mürettebat ile yaklaşık 30 saniyede dalabiliyorlardı.

[2] Deutsche Schiff-und Maschinenbau AktiengesellshaftDecimag”, Flender Werke AG, Howaltswerke AG, HG Stülcken Sohn, F. Schichau-Werke, Neptun Werft AG, Bremer Vulkan-Vegesacker Werft,  Blohm & Voss , Germania, Nordseewerke, Deutsche Werke AG, Danzigerwerft AG gibiBaltık Kıyısında konuşlu bu tersaneler savaş süresince 1.150civarında denizaltı üretip denize indirebildiler (atayizler bi boku açıklayacaksa, hadi bunu açıklasınlar bakalım).                      

[3] Bloğun çeşitli yerlerinde Almanlar aleyhine gelişmeleri izale maksatlı  geliştirilmiş sualtı silah sistemleri hakkında atıp tutan  birkaç yazı var.
[4] Güvertedeki epey etkili bir de 88’lik top vardı ama, denizaltı denen meret esas figürü suyun altında, torpidoları ile gösteriyordu.

[5] Bunlardan U-214’ün son kaptanı, Deniz üsteğmeni Gerhard Conrad denizaltı Donanmasının en genç komutanlarından biri. Teknesi 26 Temmuz 1944’de  Manş denizinde batırılıp, tüm mürettebat ile birlikte öldüğünde henüz 21 yaşında.
[6] Savaşın ilk yıllarında kullanılan 130-260 cm boyunda dalgalarla iş gören “Metox 600A” yerine 2-4 cm gibi oldukça kısa bir dalga aralığında çalışan epey gelişkin “Naxos” gibi radar uyarı detektörleri kullanıldı. Aynı detektör gece avcı uçaklarında üsse dönüş için sinyal alıcı olarak da kullanıldı. Bu cihazlar denizaltıları İngilizlerin onları avlamak için kullandıkları radar donanımlı bombardıman uçaklarından (az da olsa) koruyordu.  Havadaki uçak arama radarını açtığında denizaltıdaki tarayıcı da uyarıda bulunuyor ve mürettebat hemen dalıyordu. Ancak uçaklardan açılan radar yükseklik nedeniyle  çok daha geniş bir alanı – yani daha uzağı- görebildiğinden denizin hemen üstünden sinyal tarayan  alçak bir tekneye  göre çok daha avantajlıydı. Uçağın denizaltıyı  tespit edişi ile tepesine çöküşü arasında genellikle birkaç dakikadan az zaman vardı. Atlantik kıyılarındaki üslere giriş çıkış için Biscay Körfezini kullanan denizaltılar İngiliz Uçaklarının bu can sıkıcı hakimiyetinden bunalıp iki taktik geliştirdiler:  1- Şnorkel vasıtası ile çaktırmadan suyun altından gitmek (bu da her zaman işe yarayan bir yöntem değildi)  2- “Ölümden öte köy mü var?  “N’olacaksa olsun” deyip açıktan açığa aslanlar gibi körfeze girip çıkmak, ama bunu yaparken de tekneyi ürkütücü uçaksavar silahları ile donatıp İngilizlere “geleceğin varsa göreceğin de var” demek!