Emsallerine faiktir

Ocak 26, 2010

Asai Godoşu

Aslında, ne reklam ne de erbabı ile ilgili bir şey yazmamaya söz vermiştim kendime. Gel gör ki, sabır taşı o kadar da dayanıklı değil! Çaresiz, gayret kemerini yedi yerinden perkitip çökmek gerekti masanın başına. Aslında, ben de istiyorum moda, el işi yazıları falan yazayım buraya.

Adam (reklamcı olduğunu seziyoruz ileri karelerde), evin kapısından içeri giriyor. Hani ev diyorum; bakma lafın gelişi o. Bildiğin saray yavrusu mübarek. Ossat ayılmak vardı ya, – “Hoşt köpek! bu değirmenin suyu nerden gelir? Bildiğin kavatlıktan besbelli” diyerekten. Girer girmez; kapının hemen önünde, O soytarı kılıklı herifle evin hanımını birbirinin üzerinde... En azından üryan değiller hamdolsun. Oğlanın üzerinde bir umursamazlık (af buyur) bir…bir yavşaklık var. Hani utanmasa: “Ciğerim, senin karı da yidi bitirdi beni, dizlerimin bağı çözüldü aşk olsun, hele şurdan yarım kilo tulumba tatlısı kap gel de, yiyek” diyecek.

Özel bir şirkette çalışan A.G, önceki akşam eve erken dönünce eşi G.G.’yi, sevgilisi İ.Ö. ile birlikte     yatakta yakaladı. A.G. mutfaktan aldığı bıçakla önce kaçmaya çalışan İ.Ö.’yü, ardından da karısını bıçakladı. Öfkeli koca, yaralı halde yine kaçmaya çalışan İ.Ö.’yü bahçede yakalayıp başını taşla ezerek öldürdü. Olaydan sonra yaralı G.G. Nevşehir Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı.
Gözaltına alınan A.G. ise sorgusunun ardından Adliye´ye sevk edildi.
(Hürriyet 21.09.2009)


Tam, “Hah şimdi çekti kılıcı dağ gibi yiğit, bölecek kafadan hayalara kadar ikiye” refleksi almışken benim bünyeyi; bizim kodoş karıyı, çiftiçubuğu orada bırakıp iş yerine seyirterek kanepede bastığı karısı ile aşığının elbise renklerinden, altalta üstüsteliklerinden, beyin fırtınası suretiyle ciklet icat ediyor. Elemanın mesai arkadaşları da besbelli puşt, pezevenk olmalı ki, sırtını sıvazlayıp tebrik ediyorlar. Olay özetle budur…

Yıllar önce bir banka reklamındaki gülünçlü tellak yüzünden “Türkiye Umum Tellaklar Natırlar” odası, asamblesi, konferansı örgütü  veya nesi varsa, onlar ayaklanıp tel’in etmişlerdi bu durumu. Daha yakın zamanda bir Ege kasabasına dikilen zeybek heykeli yeterince “erkek”, “yiğit” bulunmadığı için umum zeybek dernekleri protesto ettiydi kasaba meydanındaki “kırık” zeybeği. E haklıydılar tabii. (De… bu zeybek kıyafeti akıl, sır ermez bir iştir. Kıçta kısa şort, kafada uçları oyalı yemeni… sonra gel adama erkek edası ver. Cidden, her heykeltraşın yiyeceği bi bok değil afedersin.)

Şimdi: yok mudur bu ülkede, bir reklamcılar birliği; şöyle namuslu, iffetperver? Çıksın ortaya, “bizler ki, evine akşamları ekmek götürmeye çalışan, namuslu meslek erbabıyız, toplumda kodoş, puşt, deyyus, kavat olarak tanınmak istemiyoruz” desin. Bu işler öyle müsabaka tertipleyip kristal hıyar, plastik asai üzümü vermeye benzemez arkadaş.

Haydi, selametle!



Edited by Miki
Fotograf : BvP, Ny.2009.
               

Ocak 23, 2010

Batı Anadolu İçin Bir Arkeoloji Haritası Denemesi?


BvP. Ocak. 2010

Bu kentlerin kaçına gittiniz? Ya da, "İon Birliği" diye bir şeyi duydunuz mu? Sizce, neden Miletos kabak gibi ovanın ortasında?

Ocak 18, 2010

Kim Ulan Bu Manoli Lambadis ?

Askeri Müze bahçesinde ve arka girişi önündeki toplara ait görsel notları 1988’de almışım! Etrafımdaki her şey, ama her şey, o zamanlar çok ilginçti. Kağıt ve kalemle mücehhez oradan oraya sekiyor, not alıyor, bilmemne yapıyor, kim der ki skim hıyar, bir tutam tuz alıp koşuyordum. Onlarca bronz ve demir top bugün hala orada duruyor.  Değişen sadece Askeri Müze’nin arka cephesinin baktığı o zamanlar “Spor ve Sergi Sarayı” denen yapıya sokuşturulmuş yeni işlevler ve önündeki daha da sevimsizleşen alan. Şimdilerde burası kurgusal bir Doğu Bloğu ülkesindeki ölçeği kayık boz meydanlara veya gri granit kaplı bir havuzun dibine benziyor. Neyse, konumuz bu kentsel boktanlık değil elbette.
Esas konumuz, pek ya da hiç umursanmayan bir dizi top. Bu toplar ve Osmanlı (ecdat olayı) topçuluğu hakkında o zaman da, şimdi de, ağızlara sakız “fevkalade inkişaf etmiş olup…” geyiği dışında pek az şey biliniyor. Zaten benim de bu notları aldığım sıralar, hadi Agricola’nın “de re metallica”[1]sının çevrilmesinden vazgeçtim, ne Cipolla’nın kitabından[2] haberim vardı. Ne de Angoston[3] kitabını yazmıştı. Hem, bizim şu muazzam cihan şümul  imparatorlukta nedense kaydetmek, yazmak, bilgi aktarmak, pek sevilen bir uğraş değildi. Biçare ve mefluç, dolanıyordum ortalıkta.Sonraları öğrendim ki, çeşitli seferler sırasında ele geçirilen topların kıymete değer görülenleri Topkapı Sarayı’nın denize bakan tarafına[4] , diğerleri de Tophane meydanına yine denize nazır olarak dizilmekteydi (anladınız mı şimdi bu isimlerin nereden geldiğini?). Batı dünyası ile resmen (çokafedersiniz) taşşak geçiliyor, doğal olarak bu durum kimi batılı seyyahların canını pek sıkıyordu. Hatta, burada küffardan alınan bir mancınığın dahi sergilenmiş olduğu biliniyor[5]. Ama tabii bu işler biraz da etme bulma dünyası... II. Mehmet’in 1456’daki Belgrad seferi hüsran olunca, aralarında epey kıymetlilerinin de bulunduğu yaklaşık 300 top orada terk edilmiş ve dikkate değer olanları Macar Kralları tarafından, saraylarının önünde sergilenmiş[6] . Bizim uyduruk tarihçilere göre, bu toplar öyle müthişmiş ki, Avrupa’dan halk akın akın gelip şallak mallak vaziyette bunları seyrediyormuş! Ama uzatmayalım; 1526’da Mohaç savaşı olup, Budin kenti ele geçirilince, Osmanlı bunları geri almış tabii.
 
Gelelim bu toplardan 401 envanter numarası ile sergilenene: Çok güzel dökülmüş fakat maalesef ortasından kırık bronz burgulu bu top bir kolomborna. Osmanlı belgelerinde “kolunburna”, “kolunburina”, “kolunburuna”… Tıpkı, “karöser”, “karoseri”, ”kariser” veya “siböp”, “spab”, sibob” gibi, telaffuz edemeyen veya yazamayanın halet-i ruhiyyesine göre biçimlenen bir kelime. Fransızca’da “couleuvrine” deniyor. Orta çapta (10-11 cm.) gülle atabilen, hafifliği, gücü ve düz bir çizgide ateş edebilme yeteneği ile gemilerde ve karada, kalelerde kullanılabilen kolomborna 14. yüzyıldan beri Avrupa’da bilinmekteydi. Bu güzide, ortası burma, ağız ve falya tarafları çokgen bronz topun üzerinde bir isim; (Manoli Lambadis), bir arma ve dört harf (F.F.D.C.) var. Ayrıca Arap harfleriyle “kantar 26, kıyye 3, karış 16” kazınmış.

Topun üzerindeki ismi yıllarca merak ettim: “Manoli Lambadis”... İmal eden zat olduğu kesindi. Top’un yanında, iki kartvizit boyundaki pleksiglas levhadaki “16.yy İtalyan” şeklindeki yazı beni doğal olarak pek aydınlatmadı. Kimdi ulan bu Manoli Lambadis? Belki müzeye sorulabilir, kütüphanesinde bir şeyler bulunabilirdi ? Bu tür şeyleri basit bir homo sapiens olarak, benzeri kurumlardan talep etmeyi denediniz veya gidip, bir ilgiliye sormayı denediniz mi hiç? Ne diyecektim ki, “Şu sizin bahçede bir bronz top var ya hani, hah, işte onun üzerindeki yazıyı filan çok merak ediyorum. Geceleri uyuyamıyorum bu yüzden!” demek pek içimden gelmedi. İnsan evladı kendi göbeğini kendi kesmeli ve ense kalınlığının zagonu: kendi işini kendin görmek...
Yazının biraz üzerindeki arma (coat of arms) tanıdık geliyordu, ama bunların hepsi birbirine benzer değil mi? Skindirik blazer ceketlerin göğüs ceplerine bile bu tür şeyler işlenir. Daha dikkatli bakınca, taçlı, kuşlu benzeri bir armayı Bodrum Kalesi’nde iç avluya girişteki kulenin oralarda görmüş olabileceğim aklıma geldi. Hospitaler Şövalyeleri Büyük Üstadı Fabrizzio Del Carretto’nun armasıydı! Bizim top’un üzerinde de, F(ra). F(abrizzio). D(el). C(arretto) yazıyordu kabak gibi. Bu muhterem zat,  II. Mehmet’in Mesih Paşa komutasında Rodos’a 1480’de düzenlediği başarısız harekattan sonra[7] , malı cana siper edip, 1521’de ölene dek kenti ve kaleyi tahkim etmekle uğraşmış. Uğraşıları arasında yeni şövalye “istihdam”ı ve dökümhane yapımı da var. Adamımız, Belediye Başkanımızın lüks Haliç vapurları yaptırışı gibi, şakır şakır top döktürüyor, av avlayıp, soy soyluyordu. Fakat hala Manoli Bey’in bu topun nesi olduğun öğrenememiştim. Tahmin etmek güç değildi ama, serde şüphecilik ve bilimsel bakış şeyi var ya; şöyle çıkıp, göğsümü gere gere: “ulan, bu top 1480 ile 1521 arası bir zamanda yapılmış, 1522’de Rodos ele geçirildikten sonra İstanbul’a gelmiş, oradan da bi yolunu bulup Askeri Müze’ye. Yapan herifin adı da Şu… Şu… Şu !” diyemedim işte.

Ama, Alexandra Stefanidou[8] adlı hamfendi’nin (Daha doğrusu: Dr. Stefanidou) 2005’de Avustralya’da düzenlenen bir konferansta sunduğu bildiriyi okuyunca diyebilecektim.

Doktor, cerrah, tarihçi ve bin bir türlü başka marifet sahibi Bay Johannes Hedenborg (1800-1870), Asya, Afrika ve Avrupa’ya yaptığı sayısız seyahatlerden usanmakla, Rodos’a yerleşmeye karar vermiş. E, albay emeklisi mi bu? Oturmuş, Ada’nın Yunan, Roma, Arap, Frank ve Osmanlı dönemlerini inceleyen beş ciltlik bir kitap yazmış. Özellikle, ortaçağ geçmişinde yer alan anıt, yazıt ve obje illüstrasyonlarının çoğunlukta olduğu bu eserde, St. Nicholas Kulesindeki mazgallarda 1880’e dek duran toplardan söz ettiğini ve bunların çizimlerini yapmış olduğunu öğrendim. Bu topların bazılarında bizim Manoli Lambadis ve mahut büyük biraderin adı geçmekteydi. Maalesef bildiride bu illüstrasyonlar verilmemiş. Ancak, Hedenborg’un çizimini yapmış olduğu Manolis yapımı topun bir benzerinin bu gün Ada’da sergilendiğini yazıyor. Hedenborg’a göre, Rodos Şövalyelerinden kalan çoğu top Paris’deki Topçuluk Müzesi’ne alınmış. Dr. Stefanidou çalışmasında bir sonraki aşamanın, kuşatmadan kalan bu topları Paris’te araştırmak olduğunu söylüyor. Fakat maalesef, 2006’yılında yaşama veda etmiş. Keşke; O’na İstanbul’da bir müzenin bahçesinde yanında “Env. No. 401 Bronz 16.YY İtalyan” ibaresi ile sakince yatan ve hakkında bir şeyler öğrenmemin 22 yıl sürdüğü bu toptan söz edebilseydim… [9]

BvP

Edited By, Miki
Fotograflar : 1 - 5  BvP.  Fabrizzio del Carretto'ya ait arma ve portre:  Wikipedia Commons.


[1] Agricola, Georgius (1494–1555). Tıp, fizik ve kimya konularında uzman Alman bilim adamı. Madencilik ve metalürji konusunda yazdığı ve 1556’da basılan eseri nedeniyle “Metalurjinin babası” olarak biliniyor. Nasıl bilinmesin ki, yüzyıllar boyu daha iyisi yazılamıyor. Bu kitap 1912 yılında İngilizceye Herbert Hoover ve eşi tarafından çevriliyor! Bildiniz mi Bay Herbert Hoover’i? Amerikan Başkanı H. Hoover. Hayır, Georgius Agricola İngiltere ve İskoçya Valisi Romalı General G.Julius Agricola’nın akrabası veya köylüsü değil.

[2] Cipolla, M. Carlo. Guns, Sails and Empires Technological Innovation and Early Phases of European Expansion 1400-1700, 1965.

[3] Angoston, Gabor. Guns for the Sultan, Cambridge University Press, 2005. Türkçe’de: Barut Top ve Tüfek. Osmanlı İmparatorluğu’nun Askeri Gücü ve Silah Sanayisi, Çev. Akad, Tanju. Kitap Yayınevi, 2006.

[4] ...Fatih Sultan Mehmet tarafından fetihten bir müddet sonra (1465-1478 arası) inşa ettirilen Topkapı Sarayının surları da, yine aynı tarihlerde (1478 yılında) yapılmıştır. İlk yapıldığı yıllarda Saray-ı Cedid olarak adlandırılan bu saray, Lale Devri’nden itibaren, civarda bulunan toplar dolayısıyla Topkapı Sarayı diye adlandırılmaya başlanmıştır. Surların dış kısmında kalan kara parçası bazen Topkapısı, bazen (de) Bağçe-i Amire veya Bağçe-i Has olarak isimlendirilmeye devam etmiş... (Aydüz, Salim. Tophane-i Amire ve Top Döküm Teknolojisi. TTK Basımevi, Ankara, 2006).

[5] Bu mancınık hakkında yabancı gezginlerin gözlemleri dışında hiç bir şey bilinmiyor. Ama ben bu muhteşem makinanın soğuk kış günlerinde ocakta veya bir kuru fasulye kazanının altında yaşama veda etmiş olduğuna eminim.

[6] ... meşhur Sultan Mehemmed Han Belgrad Hisarını döğüp dururdı. Feth mukadder olmayub kal’a müsahhar olmayıcak, leşker-i cerra ol diyardan göçmişler gitmişlerdi. Mizmar-ı kar-zarda taru mar olan esbab-ı cidalı ü kıtali cem’a vü ref’a mecal olmayub terk itmişlerdi. Ol vaktin mezkur toblar küffar-ı bed-kirdarın eline girmişti. Yadigar-ı gir u dardur deyu almışlar, padişahlarının taht-gahına iletmişlerdi... (Kemalpaşazade)

[7] 1480 ve 1522 kuşatmaları ile genel olarak Tarikatlar – Osmanlı ilişkileri için iki tane ipe sapa gelir kitap:

Vatin Nicolas, Rodos Şövalyeleri ve Osmanlılar. Doğu Akdeniz’de Savaş, Diploması ve Korsanlık. Tarih Vakfı Yurt Yay. 2000.

Bradford Ernle, The Knights of the Order, 1991 Dorset Press.

[8] Dr. Alexandra Stefanidou (1968 -2006) 2007. The Cannon of the Medieval City of Rhodes, based on the Manuscript and illustrations of Johannes Hedenborg (1854). In E. Close, M. Tsaniakas and G. Couvalis (eds.)”Greek Research in Australia: Proceedings of the Sixh Biennial International Conference of Greek Studies, Flinders University June 2005.

[9] Garip bir şekilde Dr. Stefanidou, Lambadis topundan söz eden araştırmalar ve yayınlardan habersiz görünüyor. Mesela; –doğal olarak- ulaşamadığım, fakat “Google Books” da metin parçacığı olarak görünebilen, “De Rhodes à Malte: le grand maître Philippe de Villiers de L'Isle-Adam, 1460–1534 et l’ordre de Malte” adlı 2004 tarihli kitapta, 401 Envanter numaralı bu top listelenmiş.



Ocak 06, 2010

Japon Cüce Denizaltıları[1] ve Pearl Harbour

Ne ilginç işler olmuş! Okuyun rica ederim...

Birinci Dünya Savaşı’na katılmış uluslardan biri olan Japon İmparatorluğu, Kaybeden taraf olarak, deniz gücünü kısıtlayıcı antlaşmalar imzalamak zorunda kaldı. Potansiyel hasımları olan Amerikan ve Britanya Donanmaları karşısında zayıf duruma düşen İmparatorluk Donanması söz konusu durumu değiştirecek çözümler aramaya başladı. Bunlardan biri de, taşıyıcı gemilerden çatışma başlamadan kısa süre ayrılabilecek, bağımsız ve etraftaki düşman gemilerine zarar verebilecek küçük denizaltılardı. Bu fikir hakkındaki bir makaleden çok etkilenen Donanma Amirali Prens Hirayasu Fushimi’nin direktifi ile 1934’de iki adet prototip üretildi. (HA.1 ve HA.2) Son derece gizli olan bu proje dikkati çekmemek için su üstü gemilerinin tatbikatlarda kullanacağı sualtı hedefleri tasarım ve üretimi olarak tanımlanıyordu. Bu denizaltıları saldırı noktalarına taşıyacak ana gemilerin tasarımına da başlanmıştı. Gene güvenlik nedeniyle bu gemiler Deniz Uçağı Taşıyıcı gemileri olarak sınıflandırılmıştı. Oysa "Chitose" sınıfı olarak adlandırılan bu gemiler 12’şer denizaltı taşıyabilecek şekilde düşünülmüşlerdi.

Denizaltılar da artık Ko Hyoteki Ko Gata “Hedef A, Tip A” olarak adlandırılıyorlardı. Çok gizli olan bu projede güvenliği korumak için, gövde parçaları özel tersanelerde ayrı ayrı üretiliyor daha sonra Kure kenti[2] yakınlarındaki bir adada bu parçalar birleştirilip suya indiriliyordu. Bu şekilde, 1938’de HA.3’den başlayarak, HA.52’ye dek toplam 49 adet denizaltı üretildi. (Pearl Harbour saldırısında görev alan HA.19’da bu üretim serisinden, doğal olarak..) Eğitim ise gene Kure civarında bir adada kurulmuş “P Üssü” adlı tesiste yapılmaktaydı. Denizaltı sınıfı içinde seçkin bir konumda bulunan mürettebat navigasyon, açık denizde sefer ve silah sistemleri konusunda mükemmel düzeyde eğitilmekteydi.

Tüm bunlar Japon Ulusunun hamiyetinden gözünü yaşartacak, göğsünü kabartacak[3] gelişmelerdi ya, devir de değişmekteydi mateessüf. Uçak gemilerinin deniz savaşlarında giderek daha önemli bir öge haline gelmeleri ile, bu denizaltıları güvenli bir mesafeden bırakmak imkansız hale gelmişti. Mesafe hala vardı da, emniyet pek kalmamıştı denebilir.

Geliştirilen başka bir saldırı stratejisi ise, önemli hedeflere süpriz saldırılar düzenlemekti... Amiral Isoruko Yamamoto’nun “Yav, bu Perl Harbır’daki Amerikan Pasifik Donanmasına saldıralım, Arı kovanına çomak sokarız, Başımız önümüzdeki dört yıl boyunca beladan da kurtulmaz işte, fena mı olur, he ?” demesiyle, yapı ve mühendislik itibarıyla pek uygun olmamakla birlikte, bu yeni silah da saldırı planlarına dahil edildi.

Savaşa hazır olan fakat hedefleri hakkında bilgilendirilmemiş olan denizaltı mürettebatlarına eğitimlerini Pearl Harbour ve Singapur Limanları konusunda yoğunlaştırmaları emredildi. Bu arada Japon Donanması’nın büyük denizaltıları bu ufak cihazları üstlerinde taşıyabilecek şekilde yeniden düzenlendi. Böyle bir saldırıya onları dahil etmenin anlamı veya anlamsızlığı, Japon Kurmaylarının kafasını kurcalamaya devam ediyordu. Saldırı tarihine üç hafta kala bile kesin karar henüz verilebilmiş değildi. Sonunda, 18 Kasım 1941’de beş adet C1 sınıfı denizaltı[4] kulelerinin ön kısmında, zincirlerle bağlanmış beş adet küçük denizaltı ile Kure deniz üssünden Pearl Harbour’a doğru yola çıktı. Yaklaşık 27 metre boyunda ve iki metre çapındaki bu denizaltılar iki kişi ve iki torpido taşıyordu. Oldukça kısa ömürlü ve denizde yeniden doldurulamayacak 224 akü, 600 beygir gücünde bir elektrik motoru ile hareket etmekteydiler.

Görev basitti! Gizlice liman içine girecekler; hava saldırısı başlayana kadar gizlenip ikişer torpidoyu ateşleyeceklerdi. Daha sonra Ford Adası’ nın çevresinden dolaşıp, yedi mil kadar batıda ana gemiler ile buluşacaklardı![5] Gece yarısından başlayarak Limanın yaklaşık 10 mil açığında denizaltılar ana gemiden ayrılmaya başladılar.
Saldırı planları yapılırken en çok kaygılanılan konulardan biri, bu ufak denizaltıların liman civarındaki varlığının farkına varılması durumunda büyük hava hücumunun baskın özelliğini yitireceğiydi. Bununla birlikte, Amerikan güçleri liman içinde Japon denizaltıları görmenin ne anlama geldiğini anlamakta geç kaldılar ! Mayın gemisi USS Condor saat 03.42’de bir periskop belirledi ve devriye destroyeri USS Ward’ı uyardı. Sonuçsuz aramalardan sonra, saat 05.45’de denizaltı tekrar belirlendi. Sanırım kararlı bir beceriksizlikle, Ward denizaltıyı bulamamakta direnince, 06.33’de bir uçak duman şamandıraları atarak yeri tam olarak belirledi. -Pes be birader- Üç dakika sonra nihayet denizaltının yerini tesbit eden Ward ateşe başladı. Birinci atışta ıskalanmasına rağmen ikinci atış yerini buldu ve kulenin alt kısmından isabet alan denizaltı sağ tarafına kaykılarak battı… Amerikan ve Japon donanmaları arasındaki dört yıl sürecek kıyasıya savaştaki ilk Japon kaybıydı bu[6]. Saldırıya katılan denizaltılardan sadece biri, Pusula arızası nedeniyle limana giremeyip, gücü tükendiği için dışarıda karaya vuran HA.19 kurtuldu. Sekiz aralıkta sağ olarak ele geçirilen Kazuo Sakamaki İkinci Dünya Savaşı’nın ilk Japon esiri oldu. Bu denizaltı günümüzde Fredericksburg, Texas'da Amiral Nimitz[7] Müzesi’nde sergilenmektedir.

Cüce denizaltıların Bu baskında oynadığı rol bu gün hala cevabı tam olarak verilememiş bir dizi soru sorulmasına neden olmuştur. Amerikan Donanması Saldırıdan birkaç saat önce bu çok önemli limanın içinde tesbit ettiği denizaltıların varlığına gereken önemi vermedi, alarma geçmedi ? İlk saldırıdaki başarısızlığa ve uğranılan kayba rağmen Japon Donanması benzer saldırıları tekrarladı ve neden ileriki yıllarda çoğu hiç kullanılmayacak yüzlerce aynı türde denizaltı üretti ?

Neyse, ben bu ciddi sorularla küçücük aklımı fazla yormayıp, yıllardan beri yapmak istediğim modele döneyim.
Uzun zamandır bu ilginç hikayede rol almış denizaltılardan birini yapmak istiyordum. yaptım da, netice itibarıyla. “Sovuk Savaş” ve “Viyetnam” temalı modellere biraz ara verip, aranmaya başladım. Bu tip denizaltıların uzun yıllar tedavülde olan 1/72 vakuform modelini aradım. Buldum da, fakat yeryüzünün orasına burasına dağılmış beyfendiler ellerindeki malı satmaya, daha doğrusu alınabilir paralara satmaya pek niyetli değillerdi. Sıkıntıyla sakal falına yatmış “heyvah! dünya malı dünyada kalacak helbet; amma, bir Ko Hyoteki yapmış olmayacakmıyız şu fani alemde?” diye düşünürken, bu şeyin plastikten mamul olanı bulunduğu gibi[8], bunun da plastikten olanının varlığını tesbit etmiş bulundum. Japonya’da mukim “Hobbysearch” namlı bir firmada az miktarda olduğunu da… Nazik Japon bir zat, sağ olsun beni kırmadı, 2.280 yen mukabili satmaya razı oldu. Gerçek mürekkeple imzalanmış, “alışverişinizden dolayı teşekkür ederiz, umarız mutlu olmuşunuzdur, gene bekleriz” mektubu ile birlikte yaklaşık 10 gün içinde malı kapıdan teslim aldım (Ulan, ne varsa Doğuda var şerefsizim). Yapımı biraz sıkıntılı olduysa da, toparlayıp gittikçe büyüyen denizaltı koleksiyonuma ekledim.

Saygılar Sunarım




Fotograflar : 1. Modelin kutu kapağı,  BvP
                    2. Amerikan Deniz Kuvvetleri, İnternet
                    3. Model : 1/72, Finemolds,  Bvp
________________________________________

[1] Türkçe’de “Cep Denizaltısı” terimi kullanılıyor. Ufak olan şeyleri “cep” takısı ile adlandırıyoruz nedense. “Cep Telefonu” gibi. Cep saati de, cep telefonu da oraya giriyor ama, kırk altı tonluk bir kütle ? Hah, bak orda ciddi şüphelerim var. İngilizce’de “Midget” deniyor.

[2] Hiroshima yakınlarında , iç denize kıyısı olan bu kent Japonya’nın en önemli gemi üretim merkezlerinden biri. Ünlü –ve talihsiz- savaş gemisi Yamato’da burada üretilmiştir. Günümüzde de, kent ve civarında büyük kuru yük gemileri ve tankerler üretilmeye devam ediliyor. (Esasen, Ayvalık Tostu, Anzer balı, İzmit pişmaniyesi gibi değil mi ? Bizde Devrek’in bastonu, onlarda Kure’nin çelikten mamul yüksek tonajlı savaş ve ticaret gemisi meşhur...)

[3] Japon taksi şöförlerinin de arabalarının kaputlarının farla birleştiği yere bayraklarını yapıştırıp yapıştırmadıklarını hakikaten merak ediyorum. Fakat abuk sabuk pek çok moda gibi bu saçmalık da kısa sürede nihayete erdi.

[4] Oldukça büyük, yaklaşık 110 metre boyunda, (Kıyaslarsak: Alman Tip 7C denizaltısı 67 metre boyunda ve 1.000 ton ağırlığında) 3.600 tonluk bu denizaltılar, 1940 – 1941 yıllarında toplam beş adet üretilmiş. I-16, I-18, I-20, I-22 ve I-24. Cüce denizaltıları taşıyabilecek biçimde yeniden düzenlemiş olduklarından, savaş süresince Pearl Harbour’dakine benzer saçma sapan saldırı görevlerinde kullanılmışlar. Mayıs 1942’de Diego Suarez, Madagascar’daki İngiliz deniz üssüne, ertesi gece Sidney Limanına, aynı yılın kasımında da Guadalcanal’a ..Tahmin edeceğiniz gibi bu hücumların tümü de hüsran. Benzer hüsran dipnotumuza konu C1 denizaltıları içinde geçerli.

[5] Kağıt üzerinde işler görünen bu plandaki hesap Ford Adası’ndakine pek uymayacaktı…

[6] Bu denizaltı 61 yıl sonra, Ağustos 2002’de Hawai Sualtı Araştırma Laboratuarına ait derin deniz araştırma denizaltıları tarafından 400 metre derinlikte bulundu. Savaştan sonra, Amerikan donanması tarafından planlı bir şekilde, liman açıklarına atılmış yaklaşık 1.000 civarında askeri araç (tanklar, uçaklar, yakıt tankları, kamyonlar vb.) nedeniyle bu batığı basit bir sonar araştırması ile bulmak imkansızdı. Tüm objelerin yıllar boyu yerlerinin belirlenmesinden sonra, en olası hedeflere yapılan dalışlarla bu çok önemli batığın yeri tesbit edildi. Taşıdığı tarihi öneme atfen tam koordinatları gizli tutulmaktadır. İlgili internet sayfasında çok ilginç fotoğraflar olan bu siteyi ziyaret etmenizi öneririm. http://www.soest.hawaii.edu/HURL/midget.html
[7] Beyefendi’nin doğum yeri olması şeysiyle oraya yapmışlar müzeyi.

[8] Istanbul’un Dudullu semtinde, bazı kavşaklarda gece renk tonları değişen şekilde ışıklandırılmış, plastik palmiye ağaçları var. Mor renkli olarak ürpermeye başlayan sonunda parlak yeşil ve sarıya dönenini gördüm ben, boktan bir bilim kurgu filminden fırlamış gibiydi. (Aslında bu konuyu Dudullu Belediye Başkanı zat ile münhasıran görüşmek için delice bir istek duymaktayım) Denizaltının plastiği neden olmasın?